5 Mart 2026 Perşembe

 PIRLANTA KUTUSUNA SIĞDIRILAN 8 MART 

“Kendinizi Şımartın”, "Mor giyin", "Kendinize İyilik Yapın"

8 Mart’ın Silinen Hafızası



Nevin BİLGİN

Mart ayı gelince aynı cümleler ortalığı doldurur:

“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

“Hadi kendinize bir iyilik yapın.”

“Kendinizi şımartın.”

Reklamların dili neredeyse şefkatli bir dost gibidir. Kadına seslenir, onu önemser gibi yapar. Ama bu sözlerin devamı her zaman aynı yere çıkar: Bir şey satın alın.

Bir parfüm alın.

Bir çanta alın.

Bir pırlanta alın.

Sanki kadınların yıllardır taşıdığı eşitsizlik, emek ve görünmez yük bir alışveriş poşetiyle hafifleyecekmiş gibi.

Oysa 8 Mart’ın doğduğu yer vitrinler değildi. Fabrikalardı. 19. yüzyılın sanayi kentlerinde kadın işçiler günde 12–14 saat çalıştırılıyor, erkeklerden daha düşük ücret alıyor ve hiçbir sosyal hakka sahip olmadan üretimin en ağır kısmını taşıyordu. 1908’de New York’ta binlerce kadın işçi yürüyüşe çıktı. Talepleri çok basitti ama o dönem için devrimciydi: daha kısa çalışma saatleri, insanca ücret ve oy hakkı.

Yürüyüşün sloganı tarihe iki kelime olarak geçti, ekmek ve gül.

Ekmek yaşamak içindi.

Gül ise insan gibi yaşayabilmek için.

        Clara Zetkin

1910’da Kopenhag’da yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Alman sosyalist Clara Zetkin kadınların eşitlik mücadelesini görünür kılmak için uluslararası bir kadınlar günü önerdi. Öneri kabul edildi ve yıllar içinde 8 Mart dünya çapında kadınların hak mücadelesinin simgesi haline geldi.

Yani 8 Mart bir kutlama günü olarak doğmadı.

Bir itiraz günü olarak doğdu.

Ama zaman içinde bu günün hafızası yavaş yavaş silindi. Yerine yeni bir anlatı kondu: tüketim.

Bugün 8 Mart yaklaşırken kuyumcuların vitrinleri parlıyor. 

Markalar sosyal medyada mor çiçekli mesajlar paylaşıyor. Alışveriş merkezleri “Kadınlar Günü’ne özel indirim” kampanyaları düzenliyor.

Kapitalizm anlamlı günleri sever. Çünkü her anlamlı gün yeni bir satış fırsatıdır.

Ama mesele sadece reklamlar da değil.

Kadın örgütlerinin, derneklerin, kurumların düzenlediği birçok etkinlik de çoğu zaman bu meselenin derinliğini tek bir güne sıkıştırıyor. 8 Mart’ta paneller yapılıyor, seminerler düzenleniyor, konuşmalar yapılıyor. Kadına şiddet anlatılıyor, eşitsizlik konuşuluyor, istatistikler sıralanıyor.

Sonra ertesi gün hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Kadınların omuzlarındaki yük ise orada durmaya devam ediyor.

Çünkü kadınların meselesi yalnızca ekonomik değil. Aynı zamanda görünmeyen bir toplumsal yazılımın meselesi.

Toplumun içine yerleşmiş, çoğu zaman fark edilmeyen bir erkek egemen düzen var. Bu düzen sadece erkeklerin davranışlarında değil, kültürün içinde, dilin içinde, hatta kadınların düşünme biçimlerinde bile kendini yeniden üretiyor.

Kadınlar çoğu zaman bu düzenin yükünü taşıyor ama bazen onun farkına bile varamıyor. Çünkü çocukluktan itibaren öğretilen roller hayatın doğal akışı gibi kabul ediliyor.

Ev düzeni kadının sorumluluğu sayılıyor.

Bakım emeği kadının görevi sayılıyor.

Duygusal yük kadının payına düşüyor.

Birçok kadın çalışsa bile eve döndüğünde ikinci mesai başlıyor. Bu görünmeyen emeğin adı çoğu zaman konulmuyor. Ama toplumun dengesi büyük ölçüde bu emek üzerinde duruyor.

İşte 8 Mart’ın gerçek sorusu tam da burada ortaya çıkıyor:

Kadınlara “kendinizi şımartın” demek mi önemli, yoksa bu görünmeyen yükü konuşmak mı?

Bir gün boyunca çiçek verilmesi, sosyal medyada mor mesajlar paylaşılması, otellerde seminer yapılması elbette kötü şeyler değil. Ama bunlar meselenin kendisi değildir. En fazla sembolüdür.

Sorun sembollerle çözülecek kadar basit değil.

Kadınların meselesi bir günün meselesi değildir. Çünkü kadınların taşıdığı yük bir günlüğüne ortaya çıkıp sonra ortadan kaybolmaz.

O yük her gün oradadır.

Ve belki bugün 8 Mart için söylenmesi gereken en dürüst cümle şudur:

Kadınların ihtiyacı “kendinizi şımartın” reklamları değil.

Yüklerinin görülmesi, paylaşılması ve sorgulanmasıdır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder