24 Eylül 2026 Perşembe

 Diyet Endüstrisinin Ekonomi Politiği: 

Sağlıklı Beslenme Söylemi Nasıl Bir Tüketim Modeline Dönüşüyor?

Bir yanda makarna yanında ekmek veren diyetler, diğer yanda ekmeği yasaklayan diyetler. Peki Hangisi?



İdeal beden genç, ince, hareketli, kontrollü ve sürekli geliştirilebilir bir beden olarak sunulmaktadır. Böylece kişinin bedeniyle kurduğu ilişki de değişmektedir. İnsan yalnızca “ne yediğini” düşünmemekte, yediği her şeyi bir başarı veya başarısızlık göstergesi olarak değerlendirmeye başlayabilmektedir.

Nevin BİLGİN

Beslenme, yalnızca bireyin ne yediğiyle ilgili biyolojik bir mesele değildir. Ne yiyeceğimiz, hangi yiyeceğin “sağlıklı”, hangisinin “zararlı” kabul edileceği, hangi ürünlerin sofraya gireceği ve hangi gıdaların günlük beslenmenin merkezine yerleştirileceği tarım politikalarından gıda sanayisine, reklamcılıktan sağlık politikalarına, sınıfsal farklılıklardan kültürel alışkanlıklara kadar uzanan geniş bir toplumsal alanın parçasıdır.

Bu nedenle modern diyet kültürünü yalnızca kalori hesabı üzerinden okumak yetersizdir. Diyet listelerinin arkasında aynı zamanda bir gıda ekonomisi, tüketim kültürü ve beden politikası bulunmaktadır.

Bugün “sağlıklı beslenme” adı altında çok geniş bir pazar oluşmuştur. Kilo verme programları, özel ekmekler, protein ürünleri, şekersiz ürünler, glütensiz ürünler, düşük karbonhidratlı ürünler, fonksiyonel gıdalar, takviyeler, detoks ürünleri ve kişiye özel beslenme programları bu pazarın farklı parçalarını oluşturmaktadır. 

Böylece beslenme yalnızca karın doyurma faaliyeti olmaktan çıkmakta, sürekli yeniden satın alınan ürünler ve hizmetler üzerinden ekonomik bir sektöre dönüşmektedir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Gıda endüstrisinin ekonomik çıkarlarının bulunması, bütün beslenme önerilerinin ticari çıkarlar tarafından belirlendiği anlamına gelmez. Bilimsel beslenme araştırmaları ile ticari pazarlama aynı şey değildir. Sorun, bilimsel bilginin hangi ekonomik ve toplumsal ortamda üretildiği, hangi bilginin daha görünür hale geldiği ve tüketiciye hangi biçimde sunulduğu sorusudur.

Ekmek neden bu kadar merkezi?

Bu tartışmanın en görünür örneklerinden biri ekmektir.

Ekmek tarih boyunca birçok toplumda temel besinlerden biri olmuştur. Ucuz olması, kolay ulaşılması, taşınabilmesi ve uzun süre saklanabilmesi onu yalnızca beslenme açısından değil, ekonomik ve toplumsal açıdan da önemli bir gıda haline getirmiştir.

Modern diyet kültüründe ise ekmek iki farklı uç arasında gidip gelmektedir. Bir tarafta ekmek, özellikle tam tahıllı biçimiyle sağlıklı beslenmenin temel unsurlarından biri olarak sunulurken diğer tarafta “kilo aldıran”, “karbonhidrat içeren” ve mümkün olduğunca azaltılması gereken bir yiyecek olarak gösterilmektedir.

Oysa Dünya Sağlık Örgütü'nün güncel yaklaşımı, karbonhidratı bütünüyle dışlamak üzerine kurulu değildir. WHO, sağlıklı beslenmede karbonhidratların önemli bir enerji kaynağı olduğunu; karbonhidratların esas olarak tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerden gelmesini önermektedir. Sağlıklı beslenmenin temelini ise yeterlilik, denge, ölçülülük ve çeşitlilik oluşturmaktadır.

Dolayısıyla mesele yalnızca “ekmek yenmeli mi, yenmemeli mi?” sorusu değildir. Asıl mesele hangi ekmek, ne kadar, hangi beslenme düzeninin içinde ve hangi gıdaların yerine tüketilmektedir?

Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir insanın günlük beslenmesini yalnızca ekmek üzerinden değerlendirmek, beslenmenin bütününü görünmez hale getirebilir. Aynı miktardaki karbonhidratın kaynağı, lif içeriği, gıdanın işlenme biçimi ve kişinin toplam enerji ihtiyacı farklı sonuçlar doğurabilir.

“Sağlıklı ürün” de bir pazardır

Diyet kültürünün önemli özelliklerinden biri, önce bir beslenme problemi tanımlaması, ardından bu probleme yönelik özel bir ürün veya hizmet sunmasıdır.

Örneğin sıradan ekmek “fazla karbonhidratlı” olarak tanımlandığında onun yerine “fit ekmek”, “protein ekmeği”, “glütensiz ekmek”, “düşük karbonhidratlı ekmek” veya başka bir özel ürün sunulabilmektedir. Böylece sağlık kaygısı yeni bir tüketim alanı yaratmaktadır.

Burada ekonomik mekanizma oldukça açıktır: Önce bedenin mevcut halinin yeterince iyi olmadığı düşüncesi güçlendirilmekte, ardından bu eksikliği giderecek ürün piyasaya sunulmaktadır.

Aynı mekanizma yalnızca gıdada değil, bedenin tamamında görülmektedir. Kilo verme programları, spor merkezleri, kişisel antrenörler, diyet uygulamaları, beslenme takviyeleri, estetik uygulamalar ve “sağlıklı yaşam” ürünleri aynı büyük pazarın farklı parçaları haline gelebilmektedir.

Beden böylece yalnızca yaşayan bir organizma olmaktan çıkmakta, üzerinde sürekli yatırım yapılması gereken bir proje olarak sunulmaktadır.

Sağlıklı bedenin ideolojik boyutu

Modern toplumda beden yalnızca sağlık açısından değil, disiplin ve başarı açısından da değerlendirilmektedir.

İdeal beden genç, ince, hareketli, kontrollü ve sürekli geliştirilebilir bir beden olarak sunulmaktadır. Böylece kişinin bedeniyle kurduğu ilişki de değişmektedir. İnsan yalnızca “ne yediğini” düşünmemekte, yediği her şeyi bir başarı veya başarısızlık göstergesi olarak değerlendirmeye başlayabilmektedir.

Bir dilim ekmek yalnızca bir dilim ekmek olmaktan çıkıp “diyeti bozmak”, bir tatlı “iradesizlik”, kilo vermek ise “başarı” olarak kodlanabilmektedir.

Bu noktada diyet kültürü, Michel Foucault'nun beden ve disiplin tartışmaları açısından da okunabilir. Birey dışarıdan zorlanmadan kendi bedenini denetlemeye başlamaktadır. Kalori saymak, porsiyon ölçmek, adım hesaplamak, tartılmak, yağ oranını izlemek ve yediklerini sürekli kaydetmek bu öz-denetimin araçları haline gelmektedir.

Böylece beden üzerindeki denetimin bir bölümü toplumsal ve kurumsal alandan bireyin kendi içine taşınmaktadır.

Sorun yalnızca “endüstri” değildir

Bununla birlikte diyet kültürünü yalnızca kapitalist gıda endüstrisinin bir komplosu olarak açıklamak da bilimsel açıdan yetersiz kalır.

Güncel araştırmalar özellikle yüksek oranda işlenmiş gıdaların tüketimi, pazarlama faaliyetleri ve gıda şirketlerinin ekonomik çıkarları arasındaki ilişkileri tartışmaktadır. Bazı araştırmalar gıda endüstrisinin ürün tasarımı, pazarlama ve politika süreçleri üzerindeki etkisini incelerken, bilimsel literatürde endüstri bağlantılarının araştırma ve tartışmalar üzerindeki etkisinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır.

Ancak aynı literatürde, özellikle “ultra-işlenmiş gıda” tartışmasının metodolojik sorunlarının da bulunduğu ve bütün sonuçların tek bir açıklamaya indirgenmemesi gerektiği belirtilmektedir.

Dolayısıyla eleştirel yaklaşımın amacı “bilim yanlıştır” demek değil; bilimsel bilgi ile ticari çıkar, kamu politikası ve tüketim kültürü arasındaki ilişkileri görünür kılmaktır.

Diyetin sınıfsal boyutu

Beslenme politikalarının bir başka boyutu da sınıfsaldır.

“Sağlıklı beslen” demek kolaydır. Ancak sağlıklı beslenmenin ekonomik olarak erişilebilir olup olmadığı ayrı bir sorudur. Taze sebze, meyve, kaliteli protein, kuruyemiş, tam tahıllar ve çeşitli gıdalar her gelir grubunun aynı ölçüde ulaşabileceği ürünler değildir.

WHO da sağlıklı beslenmenin dünyanın birçok yerinde erişilebilir olmadığını ve milyarlarca insanın güvenli, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşmakta sorun yaşadığını belirtmektedir.

Bu nedenle “kişisel tercih” olarak sunulan beslenme davranışlarının arkasında gelir, fiyat, çalışma koşulları, zaman, yaşanılan bölge ve gıdaya erişim gibi maddi koşullar bulunmaktadır.

Bir başka deyişle, herkes aynı sofrada yaşamamaktadır.

Diyet kültürünün çelişkisi

Modern diyet kültürünün en büyük çelişkilerinden biri de budur: Bir yandan insanlara daha az yemeleri söylenirken diğer yandan sürekli yeni yiyecekler satın almaları önerilmektedir.

Daha az şeker tüketmek için “şekersiz” ürün, daha az karbonhidrat tüketmek için “low-carb” ürün, daha fazla protein almak için protein ürünü, bağırsak sağlığı için probiyotik ürün, vitamin eksikliğine karşı takviye, kilo vermek için özel program satın alınmaktadır.

Böylece tüketim azaltılmamakta, tüketimin biçimi değişmektedir.

Bu nedenle diyet endüstrisinin ekonomi politiğini incelemek, yalnızca “hangi diyet doğrudur?” sorusunu sormak değildir. Daha temel bir soru sormaktır:

Neden sağlıklı olmak giderek daha fazla satın alınması gereken bir yaşam biçimi olarak sunulmaktadır?

Sağlık mı, tüketim mi?

Sağlıklı beslenme elbette gereklidir. Ancak sağlıklı beslenmenin ticari bir kültüre dönüşmesi ile sağlıklı beslenme bilgisinin kendisi birbirinden ayrılmalıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, insanlara sürekli yeni yasaklar ve yeni ürünler sunan bir beslenme anlayışı değil yeterli, dengeli, çeşitli, ekonomik olarak erişilebilir ve bilimsel kanıta dayalı bir beslenme yaklaşımıdır.

Bu açıdan bakıldığında ekmek tartışması da anlam kazanmaktadır. Sorun ekmeğin varlığı değildir. Sorun, bir gıdanın bazen gereğinden fazla tüketilmesi, bazen de neredeyse ideolojik bir biçimde yasaklanmasıdır.

WHO'nun güncel yaklaşımı da tek bir yiyeceği merkeze koymak yerine çeşitlilik, denge, yeterlilik ve ölçülülük ilkelerine dayanmaktadır. Karbonhidratların da özellikle tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagiller gibi kaynaklardan sağlanması önerilmektedir.

Dolayısıyla sağlıklı beslenmenin ekonomi politiğini sorgulamak, “ekmek yiyelim mi, yemeyelim mi?” tartışmasının çok ötesine geçmektedir.

Asıl soru şudur:

Bedenimizi gerçekten sağlık için mi düzenliyoruz, yoksa sağlıklı olma arzusunu sürekli tüketim üreten bir ekonomik modele mi dönüştürüyoruz?

Bu soru, günümüz diyet kültürünü anlamak açısından belki de ekmekten çok daha önemlidir.

11 Eylül 2026 Cuma

Bahçeli'nin 2002 Çin Gezisinin Bilinmeyenleri

Uygur Ɓölgesi'ne gitmişti

KorkMa kitabından



Haber Kameramanları Derneği'nin çıkardığı Kork Ma isimli kitapta gazeteciler MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye iluşkin anılarını yazdı.  Kitapta 35 gazeteci yazı yazdı. 


Ben Devlet Bahçeli'yi 1997'de göreve gelişinden 2018 yılına kadar parti faaliyetleri, gezileri, TBMM faaliyetleri, mitingleri de dahil olmak üzere izledim. 

Kitapta Bahçeli'nin Çin ziyaretini ve Beyaz Çorap olayını içeren anımı yazdım.

Benim kaleme aldığım yazı aşağıda yer almakta:


DEVLET BAHÇELİ TAKİBİNDE MECLİSTEN ÇİN SEDDİNE...
Nevin BİLGİN
GAZETECİ
Devlet Bahçeli ile ilk tanışmam, Sabah Gazetesi’nde görev yaptığım yıllarda, o dönem MHP'yi izleyen ve yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili gazeteci arkadaşım Ali Ekber Ertürk sayesinde oldu. Alparslan Türkeş henüz hayattaydı ve partinin genel başkanlığını sürdürüyordu. Birlikte Ankara Strazburg Caddesi’ndeki MHP Genel Merkezi’ne gitmiştik. Oradan Devlet Bahçeli’nin odasına geçtik; kahve içtik, kısa ama dikkat çekici bir sohbet yaptık.
O gün kendisine, partide "potansiyel genel başkan adayı" olarak görülüp görülmediğine dair sorular yöneltilmesine rağmen Bahçeli sessiz kalmayı tercih etmiş, yalnızca gülümsemişti. Bu suskunluk, ilerleyen yıllarda, onun siyaset tarzını anlamamı sağlayacak ilk işaretlerden biri oldu. Yıl 1995 olmalıydı...
Bu tarihten sonra MHP'yi izlemeye başladım. Türkeş’in vefatı, 1997’nin olaylı kongresi, Devlet Bahçeli’nin genel başkanlığa gelişi ve 2017’ye kadar uzanan süreçte; partiyi sahada, genel merkezde, Mecl’te birebir takip ettim. Bu izleme hali, zamanla akademik bir çalışmaya da dönüştü. Milliyetçilik ve MHP, özellikle de "Küreselleşme ve Milliyetçilik: Devlet Bahçeli MHP’si (1997–2023)" başlığıyla kitaplaştırdığım çalışma, bu uzun tanıklığın ürünüdür.
Çin Seddi’nde Bahçeli’yle... (2022)
Çin uçağının kapısı kapandığında, bunun sıradan bir resmi ziyaret olmayacağını hissetmiştim. 2002 yılının baharıydı. Gezi 25 Mayıs günü başlamıştı. Yol uçakla da olsa uzundu. Ziyaret yolla birlikte yaklaşık 11 gün sürdü. 26 Mayıs 2002 tarihinde Pekin’de başladı. Bu ilk günlerde ağırlık, Çinli yetkililerle yapılan resmi devlet görüşmelerindeydi.
29 Mayıs 2002’de yine Pekin... Devlet Bahçeli’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine ilişkin yaptığı açıklamalar, ziyaretin en çok yankı uyandıran kısmı oldu. İdam Cezası başta olmak üzere, Demokratikleşme başlıklarına dair dile getirdiği "7 şart", açıklamanın yeri ve zamanlaması nedeniyle Ankara’da geniş tartışmalara yol açtı.
Ziyaretin 31 Mayıs 2002 tarihli durağı Urumçi... Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne yapılan bu ziyaret, gezinin en hassas ve sembolik aşamalarından biri olarak öne çıktı. Bahçeli’nin Uygur Türklerini, Türkiye ile Çin arasında bir "dostluk köprüsü" olarak tanımlaması hem Türkiye’de hem de milliyetçi çevrelerde yoğun şekilde tartışıldı.
Programın son durağı olan 2 Haziran 2002’de Kaşgar... Bu aşamada bölgedeki tarihi ve kültürel Türk izleri incelendi. Kaşgar ziyareti hem sembolik anlamı hem de Uygur halkıyla kurulan temaslar nedeniyle gezinin en duygusal anlarını barındırdı ve ziyaret bu durakla birlikte sona erdi. Heyette Bahçeli’ye, Bakanlar; Tunca Toskay, Ahmet Kenan Tanrıkulu, Oktay Vural, İstanbul Milletvekili Mehmet Gül gibi isimler eşlik ediyordu. Yine çok sayıda gazeteci, danışman da heyetteydi. Çin ziyareti sırasında Türkiye’nin içi kaynıyordu. AB süreci masadaydı ama masanın ayakları sallanıyordu; İdam cezası, Kürtçe yayın, MGK’nın konumu, Koalisyonun ömrü, Milliyetçilikle demokrasi arasındaki gerilim, Ekonomik tartışmalar, Koalisyon ortakları arasındaki tartışmalar...
Haber Atlarım Diye Oldukça Tedirgin Oluyordum
Her başlık bir diğerini tetikliyor, siyaset neredeyse nefes alamıyordu. İşte bu atmosferde Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Çin’e gitmişti. Ben de Sabah gazetesi adına heyetin içindeydim. MHP Muhabiri olarak geziyi izliyordum. O dönemde Milliyet’te olan Önder Yılmaz, Hürriyet’ten Süleyman Demirkan, ATV’den İbrahim Gündüz ve Star Gazetesi’nde olan Düzgün Karadaş gibi isimler muhabir olarak heyetteydi.
Not defterim doluydu. Hem fotoğraf çececek hem de haber yazacaktım. Fotoğrafları internet üzerinden göndermek, Çin’deki internet nedeniyle oldukça zorlu oluyor; saatlerce otel odasında uğraşmak durumunda kalıyor, bu sırada da "haber atlarım" diye oldukça tedirgin oluyordum. Heyet o dönemde Çin’e gelmişti ancak Türkiye’deki gelişmeler de yakından takip ediliyordu. Türkiye’de hem siyasi hem de ekonomik olarak gerginlik yüksekti. Başbakan Yardımcısı olan Devlet Bahçeli, Çin’e gelmişti ancak, aslında siyasi gerilim de Çin’e taşınmıştı.
Peynirlere Havaalanında El Konuldu
Heyetin Çin’e gelirken yanına aldığı beyaz peynir, zeytin ve ekmeklere gümrükte el konulduğunda, heyettekiler oldukça üzülmüştü. Ama Bahçeli çok netti:
"Kurallar neyse uygulansın."
Çin’in katı bürokrasisi sakinlikle karşılanmıştı. Yiyeceklerini havaalanında bırakmak zorunda kalan heyettekiler, otele ilk geldiklerinde yiyecek yemek bulamadıklarında tereyağı ve ekmek siparişi vererek karınlarını bu şekilde doyurmak zorunda kalmıştı.
Çin Seddi’nde: "Bir hayalimi daha gerçekleştirdim"
Bahçeli, beraberinde heyetle birlikte Çin Seddi’ne de çıktı. Sadece heyettekilerle fotoğraf çektirmekle yetindi. Milletvekillerinin, Bozkurt işareti yaparak poz vermesine karşın, Bahçeli Bozkurt işareti yapmadı. Seddi sessizce izledi. Fotoğraf veren, el kol hareketleri yapan bir lider değildi. Bir süre sonra gazeteciler duygularını sorduğunda, "Bir hayalimi daha gerçekleştirdim" dedi. Çin Seddi’ne bakarken "yalnızca tarihe değil, aslında Türkiye’ye de uzaktan baktığını" daha sonra büyükelçilikte yapacağı açıklama ile anlamıştık.
Çin Seddi’nde heyet üyelerinin Bozkurt işaretiyle fotoğraf çektirme ısrarı başladı. Bahçeli geri planda kaldı. Ne destekledi ne de sahiplendi. Bu, bilinçli bir mesafeydi. Türkiye’de milliyetçiliği sokağın kontrolsüz coşkusundan çekip, devlete yaslamaya çalışan Bahçeli, Çin’de bu refleksin başına buyruk bir gösteriye dönüşmesini istememişti anlaşılan. Bu tavır bana, üniversitelerde ülkücü gençleri, türban eylemlerinden geri çektiği günleri hatırlattı:
"Türban sokakta çözülmez" demişti.
Burada da aynı çizgi vardı: Heyecan var ama freni de var. Bahçeli, gazetecilerin duygularını sorması üzerine, "Çin halkının gurur duyduğu bir eser. Dünyanın her tarafından gelmiş olan turistler özellikle Çin Seddi’ni ziyaret etmek istiyorlar. Biz de Çin Halk Cumhuriyeti’nin daveti üzerine geldiğimiz Çin’de, bu tarihi eseri ziyaret etmekten memnunuz" diye konuştu. Çin Seddi’nde bir diğer ziyaretçi olan Fiji Başbakanı ile tokalaşan Bahçeli, ayak üstü bir süre sohbet etti.
Pekin’den AB Açıklaması
Bahçeli’nin AB sürecine ilişkin "7 şart" açıklamasını Pekin’den yapması, tesadüf değildi. İdam cezası, Kürtçe yayın, İfade özgürlüğü... Bunlar zaten Türkiye’nin en sert tartışma başlıklarıydı. Ama asıl mesele nereden söylendiğiydi. Batı başkentleri yerine Çin’den konuşmak, güçlü bir semboldü. Üniter yapıyı kutsayan, egemenlikten zerre taviz vermeyen bir ülkeden sesleniyordu. Ankara kulislerinde şu soru dolaşmaya başladı:
"Bahçeli Batı’ya mı meydan okuyor, yoksa içeride milliyetçi tabanı mı tutuyor?"
Bahçeli AB’ye toptan karşı çıkmıyordu; ama "Bu süreç, devletin sınırlarını aşamaz" diyordu. Bunu da Çin gibi bir ülkeden söyleyerek altını kalınca çiziyordu.
Açlık, Çorba ve İstanbul Lokantası
Çin mutfağı heyetin çoğu için ciddi bir sınavdı. Heyettekilere de protokole ikram edilen ünlü 'köpek balığı yüzgeci çorbası' gibi menüler ikram edilmişti. Bu menüleri, gazetecilere dışarıda anlatan isim ise, o dönem İstanbul Milletvekili olan ve gezinin en renkli siması haline gelen Mehmet Gül oluyordu. Mehmet Gül’ün, "Köpek balığı yüzgeci çorbası ikram ettiler. Tabii yemek zorunda kalmışlardı. Ama pek bir şeye benzemiyor" sözleri gezinin eğlenceli anlarından biriydi.
Gerçek şuydu, Çin kültürüne ait yemekler heyettekilerin damak tadına oldukça ters olduğu için çoğu kişi aç kalmış, atıştırmalıklarla öğünleri geçirmek zorunda kalmıştı. Pekin’de Türklerin açtığı İstanbul Lokantası ise heyeti oldukça sevindirdiği gibi doyurmuştu da. Masaya gelen kuru fasulye, pilav ve cacık, sanki bir diplomatik başarıydı. O sofrada herkes biraz rahatladı.
Pazar Yerlerinde ve Dükkânlarda Bu Kez Bambaşka Bir Mücadele Vardı
Heyettekiler ve MHP’li vekiller, Çinli satıcılarla adeta kıran kırana bir pazarlığa girişmişti. Satıcının ilk söylediği fiyat, birkaç dakika içinde yarıya, sonra dörtte bire, en sonunda da neredeyse onda bire düşüyordu. Her kazanılan indirim, küçük bir zafer gibi karşılanıyor; "ekonomik savaş"tan galip çıkmak, heyet içinde gururla anlatılıyordu. İpek eşarplar, kravatlar, inci kolyeler, elektronik eşyalar ilgi çekiyordu. Herkes, dönerken eli boş kalmamak konusunda kararlıydı. Tezgahların başında, dünyaca ünlü markaların birebir taklitleri incelenirken yükselen bir cümle gülüşmelere neden oldu, espriyi yine Mehmet Gül yapmıştı:
"Yahu adamlar her şeyin sahtesini yapmış, bir tek Türk’ün sahtesini yapamamışlar!"
Bu espri, gezinin en çok konuşulan cümlelerinden biri hâline geldi. Hediyelik telaşı zaman zaman küçük bir rekabete dönüşüyordu. Özellikle ipek kumaşların kalitesi uzun uzun tartışılıyordu. Bu noktada ipeğin dokusu, parlaklığı ve dayanıklılığı üzerine yapılan değerlendirmelerde, Tunca Toskay’ın görüşlerine başvuruluyor; neredeyse akademik bir kurul havası oluşuyordu.
Mao’nun Fotoğrafı ve Sessiz Karşılaştırma
Programda, Yasak Şehir, Tiananmen Meydanı’ndaki geziler de vardı. Ancak meydanda heyetin birlikte gezmesine bile polisin izin vermemesi oldukça dikkat çekiciydi. Mao’yu anlatan serginin gezildiği sırada Bahçeli’nin, Mao’yu yakından izlemesi de dikkat çekiciydi. Mao’nun portrelerine bakarken Bahçeli’nin yüzündeki ifadeyi hiç unutmadım. İdeolojiyle bir bağ yoktu ama disiplinle kurulan sessiz bir saygı vardı.
Uygur Özerk Bölgesi’ne Ziyaret
Gezinin en önemli ziyaretlerinden birisi Doğu Türkistan’a yani Uygur Özerk Bölgesi’ne yapılan ziyaretti. Kaşgar’a doğru ilerlerken yolun bir bölümünde Taklamakan Çölü karayoluyla geçildi. Haritada bakınca mesafe gibi görünen şey, otobüsün içine girince bambaşka bir deneyime dönüştü. Dışarıda uçsuz bucaksız bir sarılık, camın ardından göz alan bir sessizlik vardı. Otobüs modern sayılırdı; kliması açıktı, teknik olarak her şey yerindeydi. Ama buna rağmen içeridekilerin tamamı terliyordu. Klima çalışıyordu, ama çöl başka bir şeydi. Sıcak, yalnızca havadan değil, yerden, ufuktan, boşluktan geliyordu sanki. Kravatlar gevşetildi, ceketler dizlere alındı, konuşmalar azaldı. Kimse yüksek sesle şikâyet etmiyordu ama herkes aynı duyguyu yaşıyordu: Bu coğrafya insanı sessizce teslim alıyordu.
O yolculuk sırasında Taklamakan’ın neden "girenin çıkamadığı yer" anlamına geldiğini daha iyi anladım. Çöl sadece fiziki bir engel değil, psikolojik bir sınavdı.
Urumçi, Kaşgar ve Söylenmeyenler...
Ziyaretin en ağır havası Urumçi ve Kaşgar’daydı. Uygur Türkleri meselesi, MHP tabanının en hassas konularından biriydi. Bahçeli’nin, Uygurları "Türkiye ile Çin arasında bir dostluk köprüsü" olarak tanımlaması, Türkiye’de bazı çevrelerde hayal kırıklığı yarattı. Ama sahada gördüğüm tablo başkaydı. Çin topraklarında, Çinli görevlilerin gölgesi altındayken daha sert bir dilin neye yol açacağını herkes biliyordu. Bahçeli geri adım atmıyordu; dil değiştiriyordu.
Ziyaret sırasında Türkçe anlaşabilmek, pazarlarından Türk ürünlerini yiyebilmek, benzerlikleri görmek heyettekileri hem sevindirmiş hem de duygulandırmıştı. Gezi sırasında özellikle çocukların ürkeklik göstermeleri; duvarların arkalarına saklanmaları dikkat çekiciydi. Kaşgar’da bir Uygur Türkü Bahçeli’nin kulağına eğilip "Bizi unutmayın" dediğinde, o anın ağırlığı her şeyin önüne geçti. Bahçeli yüksek sesle bir şey söylemedi. Ama o cümlenin, gezinin en gerçek cümlesi olduğunu hepimiz hissettik.
Kaşgar pazarında heyetin dağıldığı anlardan biriydi. Mehmet Gül bir dükkâna girip yerel ürünleri incelerken, esnafla Uygurca-Türkçe karışık bir dille konuşmaya başladı. Kelimeler eksik, jestler tamamlayıcıydı. Şakalaşıyor, Türkiye’den selam getirdiğini söylüyordu. O an, yüzyıllardır kopuk kalmış iki kardeşin pazar yerinde, kimseye görünmeden kucaklaşması gibiydi.
Pazar Yerinde ve Dar Sokaklarda Uygur Çocukları Vardı
Mehmet Gül, karşılaştığı çocukları kucağına alıp seviyor, başlarını okşuyor, onlarla konuşmaya çalışıyordu. Çocukların ürkek bakışları kısa sürede yerini meraka bırakıyordu. Ancak bazı heyet üyelerinin çocuklara "Bozkurt" işareti yapmayı öğretmeye çalışması ya da çocuklarla bu işareti yaparak fotoğraf çektirmek istemesi, ortamı bir anda gerdi. Çinli refakatçilerin bakışları sertleşti, adımları hızlandı.
Bu gerilimi yine Mehmet Gül yumuşattı. Çocukların saçlarını okşarken, sert bakışlara aldırmadan gülümseyerek:
"Bunlar bizim balalarımız, korkmayın bu kadar" dedi.
Ses tonu sakindi; ama sözleri ortamın havasını değiştirmeye yetti. Gezinin belki de en insani anlarından biri, Kaşgar’da bir tezgahın başında yaşandı. Günlerdir alışık olunmayan yemekler, yarım kalan uykular ve bastırılan açlık, heyette sessiz bir huzursuzluk yaratmıştı. Mehmet Gül, meşhur Kaşgar kavununu ve sıcak Nan ekmeğini eline alıp ilk lokmayı aldığında, "İşte gerçek yemek bu!" diye seslendi. O an, sadece bir öğün değil, günlerdir biriken açlık gerginliğinin de sonuydu. Heyetin kendi arasında espriyle andığı "açlık grevi" de böylece bitmiş oldu. Kaşgar sokaklarında yaşanan bu sahneler, gezinin resmi programından çok daha fazlasını anlatıyordu. Protokol konuşmalarının dışında kalan, ama asıl hafızada yer eden şey, tam da bu küçük ve sessiz anların toplamıydı.
AB’ye: "Sınırlarımız var."
Milliyetçilere: "Duyarlıyım ama kontrol bende."
Devlete: "Disiplin esastır."
Sokağa: "Heyecan başıboş bırakılmaz."
Benim için bu gezi, bir liderin siyasetini anlamak için bazen mitingleri değil, sessiz anlarını izlemek gerektiğini gösteren unutulmaz bir gazetecilik deneyimiydi.
Kapıda Beklenen Günler
O dönem Sabah Gazetesi’nde MHP’yi izlemek kolay değildi. MHP’nin daha kapalı bir yapısı vardı, gazetecilere yaklaşımları mesafeliydi. Ankara basını da partiye mesafeliydi. 'Nasıl olsa iktidara gelemez' diye muhabir bile görevlendirmiyorlardı.
1999 seçimlerinde parti iktidar ortağı olunca da çoğu gazete, MHP için özel muhabir görevlendirmeye başladı. Partiyi, Genel Başkanı tanımıyorlardı. Yapılan her haber de ilginç geliyordu. Sabah Gazetesi ise beni gece gündüz kapısında bekletmek de dahil, Devlet Bahçeli’yi izlemekle görevlendirmişti. O eve gittiğinde, kapıda arabada beklerdik. Gazetenin aracıyla saatlerce kapının önünde durur, ışıklar sönmeden, kapı açılmadan ayrılmazdık.
1999 seçimleri yaklaşırken bu takip daha da yoğunlaştı. Çünkü MHP yükseliyordu ama yeni Genel Başkanı kimse tanımıyordu. Ben ise Devlet Bahçeli’yi yalnızca kürsüden değil, gündelik hayatın içinden izliyordum. Dişçisinden terzisine, Başkanlık Divanı’nın perde arkasından yurt gezilerine, parti içi kavgalarından koalisyon tartışmalarına kadar pek çok konuyu haberleştirdim.
Bu dönemde Radikal Gazetesi’nin MHP muhabiri Ayfer Selamoğlu ile birlikte dolaşıyorduk. Perde arkasındaki bilgileri birlikte topluyor, kulisleri birlikte izliyorduk. İkimiz de çok çalışıyor, uzun mesailer harcıyorduk. Bu sayede pek çok gazeteciye haber atlatıyorduk.
Kruvazeden Spor Cekete
Bu yıllarda Bahçeli’nin imajındaki küçük değişiklikler de dikkat çekiyordu. Öğrencilik yıllarından beri kıyafetlerini diken terzisi Mustafa Tufan Yavaş, yıllarca süren ısrarın ardından onu ikna etmeyi başarmıştı. Yıllardır vazgeçmediği kruvaze ceketlerin yerine, asıl mesele dar yakalı, iki düğmeli, "manipeto yaka" olarak adlandırılan spor bir ceket diktirdi.
Bu değişiklikte Ablası Semiha Bahçeli’nin ve yakın çevresinin telkinlerinin etkili olduğu söylenirdi. Ancak değişmeyen bir şey vardı: Bahçeli’yi kravatsız görmek neredeyse imkansızdı. Konuştuğum röportaj yaptığım arkadaşları deniz kenarında, yaz sıcağında bile kravat takmayı sürdüğünü anlatırdı hep.
Nüfus Sayımı Günü Tandoğan’daki Evinde
Kapıda beklenen günlerden biri de nüfus sayımının yapıldığı gündü. O dönem Devlet İstatistik Enstitüsü’nde üst düzey görevde bulunan ve tanıdığım şimdi Zafer Partisi’nde olan Seyit Yücel, Devlet Bahçeli’nin sayımını yapmakla görevlendirilmişti. Ben yine kapıdaydım. Seyit Yücel gelince birlikte Tandoğan’daki apartmana çıktık, dördüncü kattı.
Kapı açıldığında içeri girip girmeyeceğimi sordum. Sayım memuruyla birlikte eve girdim. Seyit Yücel, soruları sorup deftere yazarken, ben rahatsız etmemek için yalnızca iki kare fotoğraf çektim. Ev sade, kahverengi tonlarda, gösterişten uzaktı. Bahçeli ikramda bulunmak istedi; teşekkür ederek kabul etmedik. Evde kendisinden başka kimseyi görmedim.
MHP’de "Beyaz Çorap Operasyonu" nu Nasıl Haberleştirdim
MHP’nin iktidar ortağı olduğu yıllardı. Parti, milletvekillerini bir kampa almıştı. O dönem Sabah Gazetesi muhabiri olarak kampı izliyordum. Toplantılar, otel lobileri, kapalı salonlar... Siyasetin resmi dili kadar, perde arkasındaki hâllerini de gözlemlediğim günlerdi. Aslında bu toplantılar teşkilata bir çeki düzen verilme girişimiydi.
Bir süre sonra dikkatimi çeken küçük ama sürekli tekrar eden bir ayrıntı oldu. MHP’li milletvekilleri toplantı salonlarında ya da otel lobisinde otururken bacak bacak üstüne attıklarında, koyu renk takım elbiselerin altından beyaz havlu çoraplar parlıyordu. Aynı durum korumalar için de geçerliydi. Ceketler çizgili ve ciddi, yüzler sertti; fakat ayak bileklerinde bambaşka bir görüntü vardı.
O dönem MHP Genel Başkan Yardımcısı olan Murat Şefkatli, partinin imajını modernleştirmekle görevlendirilmişti. Bu toplantılarda teşkilata ve toplantılara katılanlara "beyaz çorap giymeyin" uyarısı yaptığını öğrendim. Ankara kulislerinde kendisinden "imaj maker" olarak söz ediliyordu. Bir süre sonra, Şefkatli’nin milletvekillerine ve yakın ekibe sessiz sedasız talimatlar gönderdiğini öğrendim: "Beyaz çorap giymeyin, siyah giyin."
Bu küçük ama anlamlı müdahale, aslında MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde kendisini daha "devlet partisi" görünümü içinde yeniden konumlandırma çabasının bir parçasıydı. Ben de bu durumu, siyasetin ağır gündeminden farklı bir yerden yakalayarak haberleştirdim. Haber, "MHP’de Beyaz Çorap Operasyonu" başlığıyla yayımlandı. Kuliste daha çok konuşulan alternatif başlık ise şuydu: "İmaj Maker Şefkatli’den Siyah Çorap Talimatı."
Haber yayımlandıktan sonra MHP kanadından hem tepkili hem de gülümseten karşılıklar geldi. Kimi "fazla ayrıntı" dedi, kimi ise durumu espriyle karşıladı. Hatta bazı milletvekilleri beni gördüklerinde pantolon paçalarını hafifçe kaldırıp,
"Bugün siyah giydik, bak bakalım," diye takılmaya başladı.



26 Ağustos 2026 Çarşamba

 Kimse Bilmez



Nevin Bilgin                                          (Ankara)

“Kimse bilmez…” Bir şarkının da sözleri.

Çünkü kimse gerçekten kimseyi bilmiyor.

Dinliyor gibi yapıyor, kendi derdini anlatıyor aslında. Başınıı sallıyor, ne kadar anlıyorsa artık,  kendi hayatından benzer hikayeleri bulup birkaç teselli cümlesi ya da kendi travmalarıyla karışık korkularını sıralıyor.

Dert paylaşıyor gibi görünüyor. Oysa çoğu zaman karşımızdakinin derdinin içine değil, kendi zihnimizin içindeki karşılığına bakıyor. 

Bir insanın anlattığı acıyı dinlerken bile kendi acısında kalıp gidiyor.

Onun korkusunu duyunca hemen kendi korkularını hatırlıyor.

Onun yalnızlığını dinlemek bile istemezken aslında kendi yalnızlığını düşünüyor. Sonra da bütün bunları “yarenlik” sanıyor insan.

Oysa insanın en büyük yalnızlığı, yanında kimsenin olmaması değil ki. Yanındaki, yöresindeki insanların bile onu anlayamaması..

Ve bazı şeylerin de tercümesi yokken. 

İnsan hangi ağrının bedeninin neresinde dolaştığını kendisi bilir. Hangi gecenin uykusunu böldüğünü, hangi cümlenin içinde yıllardır saklanan bir yaraya dokunduğunu, hangi haberin eski bir korkuyu yeniden uyandırdığını, hangi sabahın neden ağır geldiğini kendisi bilir.

Dışarıdan bakınca yalnızca susuyordur.

Belki bir çöp bidonunun önüne iliştirmiştir bisikletini binaların arasından bulabildiği manzaranın önünde duruyordur.

Belki elinde çay vardır.

Belki hiçbir şey düşünmüyor gibi görünüyordur.

Oysa içinde yıllardır kapanmamış bir kapının önünde bekliyordur.

Kimse bilmez.

Bazen insanın kendisine yapabildiği en büyük yarenlikliktir bu.

Öyle büyük, görkemli bir manzaraya da gerek yoktur.

Binaların arasından küçücük bir ufuk çizgisi.

Bir apartmanın iki duvarı arasından görünen gökyüzü…

Uzakta, binaların üzerinden ağır ağır kaybolan güneş…

Başka insanların fark etmeyeceği kadar küçük bir manzara, insanın içinde kocaman bir yere dönüşebilir.

Güneş batarken onu izleyen insanın ne yaşadığını kim bilebilir?

Açlığını, işsizliğini, kayıplarını, dertlerini, hastalıklarını...

Belki o gün bir doktorun söylediği tek bir cümleyi düşünüyordur.

Belki yıllardır taşıdığı bir korku yeniden depreşmiştir.

Belki bedenindeki bir ağrı, bütün gün boyunca zihninin bir köşesinde durmadan kendisini hatırlatmıştır.

Belki birini özlemiştir.

Belki birinden vazgeçmiştir.

Belki kimseye anlatamadığı bir kırgınlığı vardır.

Belki yalnızca çok yorulmuştur.

Ve belki o anda bütün bunları anlatmaya ihtiyacı yoktur.

Sadece güneşin batışını seyretmek istiyordur.

Çünkü bazı anlarda insanın ihtiyacı olan şey o bilindik duygusuz nasihatlar değildir ki....

Ne “Geçer” denmesidir.

Ne “Takma kafana” denmesidir.

Ne de kendi hayatımızdan çıkarıp getirdiğimiz hazır mutluluk tarifleridir.

Bazen insan yalnızca sessizlik, dinginlik, huzur ister.

Bir emlakçının bir milletvekiline ev ararken söylediği o cümleyi düşünürüm böyle manzaralar görünce...

“Bana bulacağınız ev mutlaka ufuk çizgisini görmeli. Ayı görmeli ufukta. Güneşi görmeli; doğarken de batarken de.”

Emlakçının derdi bellidir.

O milletvekiline, ufuk çizgisini gören bir ev bulacaktır.

Belki geniş bir salon, iyi bir mutfak, güzel bir semt, yüksek bir kat da önemlidir.

Ama o evde ufuk da olmalıdır. Ufuk olması evde insanın kendisine yarenlik edebilmesidir belki de...

Güneş doğarken görülmelidir.

Güneş batarken görülmelidir.

Ay, gecenin içinde ufka değebilmelidir.

İnsan bazen yaşadığı evden çok, o evin penceresinden kendisine kalan küçücük manzarayla yaşar.

Binaların arasından görünen bir çizgiyle.

Akşamın turuncusuyla.

Bir ağacın yaprakları arasından süzülen ışıkla.

Gökyüzünün gün içinde aldığı renkle.

Ve belki de insanın gerçek evi biraz da budur:

Kimsenin elinden alamadığı, kimsenin yorumlayamadığı, yalnızca kendisine ait birkaç dakika...

Kalabalıkların içinde yaşıyoruz.

Telefonların bıktırıcı sinyalleri, mesajları, beğeniler, yorumlar vs, vs...

Herkes bir şey söylüyor.

“Bunu yap.”

“Böyle bak.”

“Bunda üzülecek ne var?”

“Ben olsam…”

“Sen de biraz…”

Cümleler hiç bitmiyor.

Ama insanın içindeki asıl cümle çoğu zaman söylenmeden kalıyor.

Çünkü insan, kendi içindeki o derin yere başkasını sokmakta zorlanıyor.

Belki de sokamıyor.

Çünkü insanın yaşadığı şey, anlatıldığı anda bile biraz eksiliyor.

Bir korkuyu anlatabilirsiniz ama o korkunun bedeninizde nasıl dolaştığını anlatamazsınız.

Bir acıyı tarif edebilirsiniz ama o acının gece saat üçte neye dönüştüğünü tarif edemezsiniz.

Bir yalnızlıktan söz edebilirsiniz ama insanın kalabalık bir odada kendisini nasıl görünmez hissettiğini kelimeler bütünüyle taşıyamaz.

Bu yüzden insan, hayatının bazı yerlerinde kendisine yarenlik etmek zorunda kalır.

Kendi sessizliğine.

Kendi düşüncelerine.

Kendi penceresine.

Kendi ufuk çizgisine.

Belki de yarenlik, her zaman konuşmak değildir.

Bazen  susabilmektir.

Bazen cevap vermemektir.

Aynı kelime başka bir insanda başka bir acıya karşılık gelir.

Aynı kayıp başka bir insanın içinde başka türlü yankılanır.

Aynı korku, başka bir bedende başka türlü hissedilir.

Bazen susmak en dürüstüdür.

Çünkü kimse bilmez.

Gerçekten bilmez.


16 Temmuz 2026 Perşembe

Konforlu Solculuk

Puro, Che Şapkası ve...Küba nağraları..

Gardrop Solculuğu...



Türkiye’de solun bir kesimi için devrimci mücadele, tarihsel ve sınıfsal köklerinden koparılarak bir yaşam tarzı markasına  dönüştürülmüş durumda..

Bu dönüşümün en somut simgeleri ise gardıroptan eksik olmayan Che şapkası ve özel günlerde yakılan Küba purosu oldu sanki.

Peki, bu vitrin solculuğu gündelik yaşamda bu insanların yaşamında ne kadar karşılık bulur?

Burjuvazinin, kapitalin tüm zevklerinden sonuna kadar faydalanmaktayken hem de...

Bir dönemin emperyalizme karşı savaşan simgesi Ernesto Che Guevara, bugün kapitalizmin en büyük pazarlama başarılarından birisi..

Kafasına yeşil militan şapkasını takıp sosyal medyaya poz veren vitrin solcuları için bu imaj, entelektüel bir üstünlük kurma aracı belki de...

Gardırop Devrimciliği

Sokaktaki evsizle, güvencesiz kuryeyle ya da plazada mobbinge uğrayan çalışanla hiçbir bağ kuramayanlar, Che şapkasını takarak vicdanlarını ve sınıfsal suçluluklarını sterilize edebilirler mi?

Sokağın çamurundan ve emeğin sömürüsünden koparılıp şık kafelerin, imza günlerinin ve entelektüel sohbetlerin dekoru haline getirilmek..

Küba Purosu

Küba seyahatlerinin vazgeçilmez ritüeli olan puro, aslında kapitalist dünyanın en büyük statü sembollerinden birisi de... Ancak vitrin solcularımız için o puro, içindeki sömürüyü ve lüksü maskeleyen sosyalist bir aksesuar...

Bir yandan asgari ücretin düşüklüğünden şikayet edip, diğer yandan tek bir adedine bir işçinin haftalık mutfak masrafı kadar para ödenen puroları tüttürmek...

Tüketim Kültürünün Sol Versiyonu

Solculuk, üretici güçlerin ve emeğin hakkını savunmaktan çıkıp hangi sol yayınların okunması, hangi ülkelere gidilmesi ve hangi nitelikli tütünlerin tüketilmesi gerektiğine dair bir tüketici kimliği mi?
Ne dersiniz?
#solculuk
#Küba
#Che
#Puro
#gardropsolcuları

14 Temmuz 2026 Salı

Kahvede Günlük Ciro:

Yanında satılan tatlı ve sandviçlerle birlikte, tek bir şubenin günlük cirosu 150.000 TL ile 400.000 TL arasında değişebilir.



Nevin Bilgin

Türkiye’de son yıllarda köşe başını tutan kahveciler, sadece birer sosyalleşme alanı değil, aynı zamanda devasa birer finansal darphaneye dönüştü. 

Dışarıdan bakıldığında "alt tarafı kahve ve su" gibi görünen bu sektörün arkasında, dudak uçuklatan kâr marjları, franchising (bayilik) savaşları ve tüketiciyi isyan ettiren fiyat politikaları yatıyor.


Kahve sektörünün perde arkasındaki "fahiş" fiyat mekanizmasını, ciroları ve kazanç yapılarını tüm çıplaklığıyla inceleyelim.


Fiyatlar Neden "Fahiş"? (Maliyet ve Kâr Yapısı)

Bir fincan latteyi bugün 100 TL ile 180 TL arasında bir fiyata alıyorsunuz. Peki, bu bardağın gerçek maliyeti ne kadar?


Sektör genelinde bir bardak kahvenin hammadde (COGS - Cost of Goods Sold) maliyeti %15 ila %20 arasındadır. 

Yani 150 TL’ye içtiğiniz bir kahvenin içindeki kahve çekirdeği, süt, karton bardak, pipet ve kapağın toplam maliyeti aslında 22 TL - 30 TL civarındadır.


Geriye kalan devasa pay nereye gidiyor?

Kira ve Lokasyon: Kahvecilerin en büyük gider kalemi kahve değil, kiradır. İşlek bir caddede ya da popüler bir AVM’de dükkan açmanın bedeli aylık yüz binlerce lirayı buluyor. Aslında kahveye değil, oturduğunuz masanın kirasına para ödüyorsunuz.

Personel ve Enerji: Sürekli artan asgari ücret, SGK primleri ve özellikle espresso makinelerinin, klimaların ve buz makinelerinin harcadığı devasa elektrik faturaları fiyata doğrudan yansıyor.

Marka Algısı ve "Statü" Vergisi:Kahve zincirleri size sadece kahve satmaz; "üçüncü nesil yaşam tarzı", konforlu bir çalışma alanı (ücretsiz Wi-Fi, priz) ve sosyal statü satar.


Devlerin Ciroları ve Kazançları

Türkiye’deki kahve pazarı milyarlarca liralık bir büyüklüğe ulaştı. Sektör temel olarak ikiye ayrılıyor: 

Global/Yerli Dev Zincirler ve Franchise Veren Butik Zincirler

Global ve Büyük Zincirler (Starbucks, Espressolab, Kahve Dünyası)

Bu markaların Türkiye genelinde yüzlerce şubesi var.

Günlük Ciro: İşlek bir caddedeki veya popüler bir AVM'deki büyük bir zincir şubesi günde rahatlıkla 1.000 ila 2.500 bardakarası kahve/içecek satar. 

Yanında satılan tatlı ve sandviçlerle birlikte, tek bir şubenin günlük cirosu 150.000 TL ile 400.000 TL arasında değişebilir.

Aylık Ciro: Başarılı bir şube ayda 4,5 milyon TL ile 12 milyon TL arasında ciro yapabilir.

Net Kâr Oranı:

Tüm vergiler, personel, kira ve hammadde çıktıktan sonra ana zincirlerin şube bazlı net kâr marjı %18 ila %25 civarındadır. Bu da tek bir şubeden ayda 800.000 TL ile 2.500.000 TL arası net kâr demektir.

Perde Arkası: Franchise (Bayilik) Çarkı Nasıl Dönüyor?

"Her yer kahveci oldu" demenizin arkasındaki asıl itici güç franchise sistemidir 

Birçok insan elindeki birikimi enflasyona karşı korumak ya da "kendi işinin patronu" olmak için kahve franchise'ı almaya çalışıyor. Ancak perde arkasında durum oldukça acımasız:

İsim Hakkı (Franchise Fee) 30.000$- 75.000$  Sadece markanın tabelasını asmak için ödenen tek seferlik ücret. 

Kurulum/Dekorasyon. 3.000.000 TL - 8.000.000 TL Ana firmanın belirlediği mimari standartlarda dükkanı hazırlama maliyeti. 

Royalty (Ciro Payı) %4 - %8 | Her ay kazandığınız cirodan (kârdan değil!) ana merkeze ödemek zorunda olduğunuz pay. 

Pazarlama Katkı Payı. %1 - %2 Reklam ve sosyal medya çalışmaları için kesilen pay. 

Büyük Tuzak: "Hammadde Tekeli"

Franchise alan (bayi) dükkan sahipleri, kahve çekirdeğini, şurupları, hatta karton bardağı bile *piyasadan ucuza alamaz.

Sözleşme gereği her şeyi ana merkezden almak zorundadırlar. Ana merkez, bayiye ürünleri kendi kâr marjını koyarak satar.

Zincir markalar asıl parayı kahve satarak değil, bayilerine pahalı hammadde satarak ve isim hakkı kiralayarak kazanırlar.

.Tüketici Psikolojisinin İstismarı: "Kahve Sadece Kahve Değildir"

Peki, bu kadar fahiş fiyatlara rağmen neden kahveciler hala tıklım tıklım dolu?

Kira Ödemeden Ofis" Yanılsaması: Evden çalışanlar, öğrenciler veya iş görüşmesi yapacak olanlar, bir latteye 150 TL verip 4 saat boyunca interneti, elektriği ve masayı işgal ediyor. Tüketici bunu "uygun fiyatlı bir ofis kirası" olarak rasyonalize ediyor.

Ulaşılabilir Lüks: Enflasyonist ortamlarda ev, araba almak ya da tatile gitmek hayal olunca, insanlar "kendini şımartma" ihtiyacını 150 TL'lik bir kahveyle gideriyor. Buna iktisatta "Ruj Etkisi" (Lipstick Effect) denir; kriz anlarında lüks tüketime gücü yetmeyenlerin, küçük ve ucuz lükslere (kahve, kozmetik) yönelmesi durumudur.

Sosyal Medya ve Statü: Elinde o logolu bardakla yürümek veya dükkandan story atmak, modern şehir hayatında "ben de bu sistemin ve modern hayatın bir parçasıyım" demenin en ucuz yoludur.

Kahve sektörü şu an Türkiye'nin en büyük nakit akışı sağlayan ve enflasyon üstü zam yapabilen sektörlerinden biri. 

Fiyatların fahiş olmasının nedeni sadece ekonomik koşullar değil; markaların sunduğu yaşam tarzının yarattığı yüksek talep ve arkadaki franchise çarkının yüksek kâr hırsı. Bu çark döndüğü sürece, sokaklardaki kahveci enflasyonu da fiyat artışları da durmayacaktır.

#kahve

#kazık

https://share.google/nVVd3lMHbOOXsjSvo

 Küfür Artık Bir İstisna Değil, Yeni Konuşma Dili

Noktalı yıldızlı küfürler bile bize bir toplumun nasıl değiştiğini anlatıyor.

Eskiden insanlar öfkelenince küfrederdi.

Şimdi küfrederek konuşuyor.

Üstelik bunu herkesin görebileceği yerde yapıyor.

X'te…

Instagram'da…

YouTube yorumlarında…

Facebook'ta…

Hatta LinkedIn gibi profesyonel ağlarda bile…

İşin ilginç tarafı ise şu:

Kimse küfrü tam yazmıyor.

"s... git."

"a..."

"o. ç."

"g... zekâlı."

Bir iki harf siliniyor.

Yerine nokta konuyor.

Yıldız koyuluyor.

Ama herkes ne yazıldığını biliyor.

Aslında sansürlenen harfler değil.

Vicdan

Küfür artık bir kimlik göstergesi

Bugün bazı fenomenler ne kadar küfrederse o kadar "samimi" bulunuyor.

Bazı yayıncılar ne kadar sert konuşursa o kadar "gerçek" kabul ediliyor.

Bazı dizilerde küfür, karakter derinliği yerine gerçekçilik göstergesi gibi sunuluyor.

Gençler de şu mesajı alıyor:

"Güçlü görünmek istiyorsan küfret."


Küfür üzerine yapılan araştırmalar, bu davranışın sadece "kaba konuşmak" olmadığını gösteriyor.

İngiltere'deki Keele Üniversitesi'nden psikolog Richard Stephens, 2009 yılında yaptığı deneyde katılımcılardan ellerini buz gibi su dolu bir kaba sokmalarını istedi.

İlk turda katılımcılar sıradan kelimeler söyledi.

İkinci turda ise istedikleri bir küfrü tekrar etmeleri istendi.

Sonuç şaşırtıcıydı.

Küfür edenler, ellerini buzlu suyun içinde ortalama yüzde 30 ila 50 daha uzun süre tutabildi.

Araştırmacılar bunun nedenini, küfrün vücudun "savaş ya da kaç" (fight or flight) tepkisini harekete geçirmesine bağlıyor.





Nevin BİLGİN 

.

Noktalamak küfrü ortadan kaldırmıyor.

Sadece onu daha paylaşılabilir, daha kabul edilebilir ve daha "masum" gösteriyor.

Ve belki de en tehlikeli değişim burada başlıyor.

Çünkü toplum, önce kelimeleri normalleştiriyor.

Sonra o kelimelerin taşıdığı davranışları.

Küfür neden bu kadar arttı?

Psikologlar küfrün yeni ortaya çıkan bir davranış olmadığını söylüyor.

İnsanlar binlerce yıldır öfkelendiğinde, korktuğunda, canı yandığında ya da büyük bir hayal kırıklığı yaşadığında küfür ediyor.

Amerikalı psikolog Timothy Jay, küfrün beynin yalnızca dil merkezlerinden değil, duygularla ilişkili bölgelerinden de beslendiğini gösteriyor.

Bu yüzden bazen ayağımızı masaya çarptığımızda küfür ağzımızdan istemsizce çıkabiliyor.

Yani küfür, her zaman planlanmış bir hakaret değil.

Bazen beynin ani stres tepkisi.

Fakat sosyal medyada gördüğümüz şey bundan çok farklı.

Orada küfür, anlık bir öfke patlaması olmaktan çıktı.

Bir iletişim tarzına dönüştü.

Küfür gerçekten rahatlatıyor mu?

İngiltere'de Keele Üniversitesi'nde yapılan ilginç bir deneyde araştırmacılar katılımcılardan ellerini buzlu suyun içinde tutmalarını istedi.

Küfür edenler, etmeyenlere göre acıya daha uzun süre dayanabildi.

Araştırmacılar bunun nedenini küfrün stres anında sempatik sinir sistemini harekete geçirmesine bağlıyor.

Evet…

Küfür kısa süreli rahatlatabiliyor.

Ama yalnızca birkaç dakika.

Öfkenin nedenini çözmüyor.

Sorunu ortadan kaldırmıyor.

Sadece geçici bir boşalma hissi yaratıyor.

Sosyal medya neden küfrü ödüllendiriyor?

Burada devreye psikolojinin önemli kavramlarından biri giriyor:

Çevrim İçi Ketlenmeme Etkisi (Online Disinhibition Effect).

Psikolog John Suler'e göre insanlar ekranın arkasında yüz yüze söylemeyecekleri sözleri çok daha rahat söyleyebiliyor.

Çünkü:

Kimse gözlerinin içine bakmıyor.

Karşı tarafın yüz ifadesini görmüyorlar.

Utanç duygusu azalıyor.

Empati zayıflıyor.

Buna algoritmalar da ekleniyor.

Öfke daha çok yorum getiriyor.

Hakaret daha çok paylaşım alıyor.

Kavga daha fazla izleniyor.

Sessiz insan görünmez oluyor.

Bağıran görünür oluyor.

Ve sistem farkında olmadan küfrü ödüllendiriyor.

Küfür artık bir kimlik göstergesi

Bugün bazı fenomenler ne kadar küfrederse o kadar "samimi" bulunuyor.

Bazı yayıncılar ne kadar sert konuşursa o kadar "gerçek" kabul ediliyor.

Bazı dizilerde küfür, karakter derinliği yerine gerçekçilik göstergesi gibi sunuluyor.

Gençler de şu mesajı alıyor:

"Güçlü görünmek istiyorsan küfret."

"Komik olmak istiyorsan küfret."

"Doğal görünmek istiyorsan küfret."

Albert Bandura'nın Sosyal Öğrenme Kuramı tam da bunu anlatıyor.

İnsanlar ödüllendirilen davranışları taklit eder.

Eğer küfür eden kişi daha popüler oluyor, daha çok izleniyor ve daha fazla takipçi kazanıyorsa; küfür yalnızca bir kelime olmaktan çıkar, öğrenilen bir sosyal davranışa dönüşür.

Noktalı küfürün psikolojisi

Belki de çağımızın en ilginç davranışlarından biri bu.

İnsan küfür etmek istiyor.

Ama aynı zamanda "Ben o kadar da kaba biri değilim." mesajı vermek istiyor.

Bu yüzden harfleri siliyor.

Yıldız koyuyor.

Nokta koyuyor.

Psikolojide buna kendini meşrulaştırma ve ahlaki mesafe koyma eğilimleriyle ilişkili bir davranış olarak bakılabilir.

Yani kişi hem kuralları ihlal ediyor hem de bunun sorumluluğunu hafifletmeye çalışıyor.

Aslında küfür ediyor.

Ama küfrettiğini de inkâr edebilecek küçük bir boşluk bırakıyor.

Küfür neden normalleşiyor?

Psikolojide "alışma" (habituation) adı verilen bir süreç vardır.

Bir davranışla ne kadar sık karşılaşırsak ona karşı verdiğimiz tepki zamanla azalır.

İlk duyduğumuzda rahatsız eden bir kelime…

Yüzüncü kez duyulduğunda sıradanlaşır.

Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz.

Küfür artık şok etmiyor.

Çünkü her yerde.

Dizilerde.

Şarkılarda.

Yayınlarda.

Yorumlarda.

Canlı yayınlarda.

Sokakta.

Ve dijital dünyanın her köşesinde.

Dil değiştikçe toplum da değişiyor.

Çünkü dil sadece konuşma aracı değildir.

Düşünme biçimidir.

Filozof Martin Heidegger'in söylediği gibi, "Dil, varlığın evidir."

Eğer o ev sürekli öfke, aşağılama ve hakaretle dolarsa, düşünme biçimimiz de bundan bağımsız kalamaz.

Belki de bugün en büyük sorun küfür edilmesi değildir.

En büyük sorun, artık küfrün fark edilmemesidir.

Çünkü normalleşen her davranış, zamanla kültürün bir parçasına dönüşür.

Ve bir toplum, hangi kelimeleri sıradanlaştırıyorsa; bir süre sonra o kelimelerin temsil ettiği davranışları da sıradanlaştırmaya başlar.

Belki de asıl soru artık şu değildir:

İnsanlar neden küfrediyor?

Asıl soru şudur:

Neden artık küfür etmeden konuşamıyoruz?


Bozkurt ile NATO Aynı Cephede Nasıl Buluştu?

MHP'nin NATO ile kurduğu ilişki, Soğuk Savaş'tan Bahçeli dönemine uzanan değişimin hikâyesi.



NEVİN BİLGİN 

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile NATO arasındaki ilişki, doğrudan kurumsal bir ortaklık ya da resmî bir iş birliği üzerinden değil Soğuk Savaş'ın güvenlik anlayışı, antikomünizm, Türkiye'nin Batı ittifakı içindeki konumu ve değişen jeopolitik dengeler üzerinden şekillendi. 

Bu nedenle MHP-NATO ilişkisi denildiğinde, bir siyasi partinin NATO ile resmî temaslarından çok, Türkiye'nin güvenlik politikalarının ve milliyetçi hareketin tarihsel dönüşümünü anlamak gerekir.

Türkiye, 1952 yılında NATO'ya katıldığında dünya iki kutuplu bir düzenin içindeydi. Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı Bloğu, diğer tarafta Sovyetler Birliği bulunuyordu. 

Türkiye'nin Sovyet tehdidini doğrudan hisseden ülkelerden biri olması, NATO üyeliğini yalnızca askerî değil, aynı zamanda ideolojik bir tercih hâline getirdi.

Tam da bu dönemde Türkiye'de milliyetçi ve antikomünist hareketler güç kazanmaya başladı.

Soğuk Savaş'ın ortak paydası: Antikomünizm

MHP'nin kurucusu Alparslan Türkeş, 1969 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ni dönüştürerek Milliyetçi Hareket Partisi'ni kurdu. Türkeş'in "Dokuz Işık" doktrini Türk milliyetçiliği, güçlü devlet, milli birlik ve komünizm karşıtlığı üzerine inşa edildi.

1960'lı ve 1970'li yıllarda üniversitelerde, sendikalarda ve sokaklarda sağ-sol çatışmaları yoğunlaşırken, MHP kendisini komünizme karşı mücadele eden bir siyasi hareket olarak tanımladı.

Bu noktada NATO'nun da temel stratejisinin Sovyet yayılmasını durdurmak olduğu düşünüldüğünde, iki yapının aynı jeopolitik eksende bulunduğu görülmektedir. Ancak bu durum, NATO ile MHP arasında doğrudan örgütsel veya kurumsal bir bağ bulunduğu anlamına gelmez.

Kontrgerilla ve Gladio tartışmaları

Türkiye'de NATO denildiğinde en çok tartışılan konulardan biri, kamuoyunda "Kontrgerilla" olarak bilinen yapılanmalardır.

Soğuk Savaş boyunca birçok NATO ülkesinde olası bir Sovyet işgaline karşı "stay-behind" adı verilen gizli savunma ağları oluşturuldu. İtalya'daki Gladio yapılanması bunların en bilinen örneğidir.

Türkiye'de de Özel Harp Dairesi ve buna ilişkin yapılanmalar yıllardır akademisyenlerin, gazetecilerin ve siyaset bilimcilerin araştırma konusu olmuştur.

1970'li yıllardaki siyasi şiddet olayları nedeniyle bazı araştırmacılar, Ülkücü hareket ile devlet içindeki güvenlik yapılanmaları arasında çeşitli ilişkiler bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna karşılık bu iddiaların önemli bir bölümü hukuken kesinleşmiş yargı kararlarına değil; tanıklıklara, araştırmalara ve tarihsel yorumlara dayanmaktadır.

Bu nedenle MHP-NATO ilişkisini değerlendirirken tarihsel belgeler ile tartışmalı iddiaların birbirinden ayrılması gerekir.

Soğuk Savaş bitti, MHP'nin NATO söylemi değişti

1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında NATO'nun varlık nedeni de tartışılmaya başlandı.

Yeni dönemde tehdit artık komünizm değil terörizm, bölgesel savaşlar, düzensiz göç ve enerji güvenliği gibi başlıklardı.

MHP'nin NATO'ya yaklaşımı da bu değişimden etkilendi.

Özellikle Irak'ın işgali, Suriye iç savaşı, ABD'nin YPG'ye verdiği destek ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından parti yöneticileri, NATO müttefiklerinin Türkiye'nin güvenlik kaygılarını yeterince dikkate almadığını sık sık dile getirdi.

Ancak MHP hiçbir dönemde Türkiye'nin NATO üyeliğinin derhal sona erdirilmesini savunan resmî bir politika benimsemedi. Parti, daha çok Türkiye'nin ittifak içinde eşit ortak olarak hareket etmesi gerektiğini savundu.

Bahçeli döneminde NATO söylemi neden değişti?

MHP'nin NATO politikasındaki en dikkat çekici dönüşüm, Devlet Bahçeli'nin genel başkanlığı 

Bahçeli’nin bu tavrı, bu kuruluşlara yönelik ilkesel ve ideolojik bir karşıtlığa dayanmamakta; sadece, NATO ve AB’nin Türkiye’ye yönelik meselelerde aldığı kararlara dair veya konjonktürel nitelikteki rahatsızlıklardan kaynaklanmaktadır.

Bahçeli, NATO'yu mutlak doğru ya da mutlak yanlış olarak değerlendirmedi. Yaklaşımı, Türkiye'nin milli çıkarlarına göre şekillendi.

Özellikle İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyelik süreçlerinin tartışıldığı 2022 yılında yaptığı açıklamalar bunun en çarpıcı örneğiydi.

Terör örgütlerine verilen destek nedeniyle Türkiye'nin taleplerinin karşılanmaması hâlinde, "Türkiye seçeneksiz değildir. Gerekirse NATO'dan ayrılmak bile alternatif bir tercih olarak gündeme alınmalıdır." ifadelerini kullandı.

Aynı konuşmada şu sözleri de dikkat çekiyordu:

"NATO'yla var olmadık, NATO'suz da yok olmayız."

Bu açıklamalar, MHP'nin NATO'yu vazgeçilmez bir kurum olarak değil, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde anlamlı gören bir anlayışı benimsediğini ortaya koyuyordu.

YENİ TAVIR

Aradan geçen birkaç yıl içinde uluslararası dengeler yeniden değişti.

Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa'nın güvenlik kaygıları, savunma sanayiindeki gelişmeler ve Türkiye'nin bölgesel ağırlığının artması NATO içinde Ankara'nın önemini yeniden yükseltti.

Devlet Bahçeli de 14 Temmuz 2026 tarihinde TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada bu yeni tabloya dikkat çekti.

Bahçeli, Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi'nin tarihi önem taşıdığını belirterek NATO'nun "yeni bir devrin şafağında" bulunduğunu söyledi.

Türkiye'nin artık yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil; savunma sanayii, diplomatik kapasitesi ve devlet tecrübesi sayesinde ittifakın vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline geldiğini ifade etti.

Ayrıca müttefik ülkelerin Türkiye'ye yönelik örtülü ambargoları kaldırması gerektiğini savunarak şu değerlendirmeyi yaptı:

"Türkiye Avrupa için bir seçenek değil, Avrupa'nın güvenliği açısından stratejik bir gerçekliktir."

İlk bakışta bu açıklamalar ile 2022'deki "NATO'dan ayrılmak gündeme gelebilir" sözleri çelişkili gibi görünebilir.

Ancak MHP'nin dış politika anlayışı açısından bakıldığında ortak nokta değişmemektedir.

Parti, NATO'yu ideolojik bir hedef olarak değil; Türkiye'nin milli güvenliğine katkı sağladığı ölçüde desteklenmesi gereken bir güvenlik platformu olarak görmektedir.

Dolayısıyla değişen NATO'dan çok, değişen uluslararası dengeler ve Türkiye'nin bu dengeler içindeki konumudur.

Türk milliyetçiliği ile Atlantik ittifakı arasındaki gerilim

Bir yanda "Tam bağımsız Türkiye" söylemi...

Diğer yanda dünyanın en büyük askerî ittifakının üyesi olmak...

İlk bakışta bu durum çelişkili görünse de, Soğuk Savaş boyunca Türk milliyetçiliğinin önemli bir bölümü Sovyet tehdidini Türkiye'nin varlığına yönelik en büyük risk olarak değerlendirdiği için NATO üyeliğini milli güvenliğin doğal bir gereği olarak gördü.

Bugün ise tehdit algıları değişmiş durumda.

Terörizm, düzensiz göç, enerji güvenliği, Rusya-Ukrayna savaşı ve Doğu Akdeniz'deki gelişmeler NATO tartışmalarını farklı bir zemine taşıyor.

MHP ile NATO arasındaki ilişkiyi tek kelimeyle "iş birliği" ya da "çatışma" olarak tanımlamak tarihsel gerçekliği eksik bırakır.

Bu ilişki Soğuk Savaş'ın antikomünist atmosferinden başlayıp, Sovyetler Birliği'nin çöküşüne, Gladio ve Kontrgerilla tartışmalarına, 15 Temmuz sonrasındaki güvenlik kaygılarına ve bugün Türkiye'nin değişen jeopolitik rolüne kadar uzanan uzun bir dönüşümün ürünüdür.

Bahçeli döneminde yapılan açıklamalar da bu dönüşümü yansıtmaktadır. 2022'de gerektiğinde NATO'dan ayrılmayı tartışmaya açan söylem ile 2026'da Türkiye'nin NATO içindeki stratejik ağırlığını vurgulayan söylem, ilk bakışta farklı görünse de ortak payda değişmemiştir:

MHP'nin NATO'ya bakışı, ideolojik sadakatten çok Türkiye'nin milli çıkarları ekseninde şekillenmektedir.

Kaynakça

 https://www.nato.int/

Devlet Bahçeli, 2022 TBMM Grup Toplantısı – NATO ve İsveç/Finlandiya açıklamaları.

Devlet Bahçeli, 14 Temmuz 2026 TBMM Grup Toplantısı – NATO Zirvesi değerlendirmesi.

https://www.aa.com.tr/tr/politika/mhp-genel-baskani-bahceli-natodan-ayrilmak-bile-alternatif-bir-tercih-olarak-gundeme-alinmalidir

https://www.ntv.com.tr/turkiye/bahceli-nato-yeni-bir-devrin-safagindadir

https://www.birgun.net/makale/alman-jeopolitiginden-natoya-turkes-turk-sagi-ve-antikomunizm-719883

https://dergipark.org.tr/tr/pub/aacd/article/1498139