Bahçeli'nin 2002 Çin Gezisinin Bilinmeyenleri
Uygur Ɓölgesi'ne gitmişti
KorkMa kitabından
Haber Kameramanları Derneği'nin çıkardığı Kork Ma isimli kitapta gazeteciler MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye iluşkin anılarını yazdı. Kitapta 35 gazeteci yazı yazdı.
Ben Devlet Bahçeli'yi 1997'de göreve gelişinden 2018 yılına kadar parti faaliyetleri, gezileri, TBMM faaliyetleri, mitingleri de dahil olmak üzere izledim.
Kitapta Bahçeli'nin Çin ziyaretini ve Beyaz Çorap olayını içeren anımı yazdım.
Benim kaleme aldığım yazı aşağıda yer almakta:
DEVLET BAHÇELİ TAKİBİNDE MECLİSTEN ÇİN SEDDİNE...
Nevin BİLGİN
GAZETECİ
Devlet Bahçeli ile ilk tanışmam, Sabah Gazetesi’nde görev yaptığım yıllarda, o dönem MHP'yi izleyen ve yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili gazeteci arkadaşım Ali Ekber Ertürk sayesinde oldu. Alparslan Türkeş henüz hayattaydı ve partinin genel başkanlığını sürdürüyordu. Birlikte Ankara Strazburg Caddesi’ndeki MHP Genel Merkezi’ne gitmiştik. Oradan Devlet Bahçeli’nin odasına geçtik; kahve içtik, kısa ama dikkat çekici bir sohbet yaptık.
O gün kendisine, partide "potansiyel genel başkan adayı" olarak görülüp görülmediğine dair sorular yöneltilmesine rağmen Bahçeli sessiz kalmayı tercih etmiş, yalnızca gülümsemişti. Bu suskunluk, ilerleyen yıllarda, onun siyaset tarzını anlamamı sağlayacak ilk işaretlerden biri oldu. Yıl 1995 olmalıydı...
Bu tarihten sonra MHP'yi izlemeye başladım. Türkeş’in vefatı, 1997’nin olaylı kongresi, Devlet Bahçeli’nin genel başkanlığa gelişi ve 2017’ye kadar uzanan süreçte; partiyi sahada, genel merkezde, Mecl’te birebir takip ettim. Bu izleme hali, zamanla akademik bir çalışmaya da dönüştü. Milliyetçilik ve MHP, özellikle de "Küreselleşme ve Milliyetçilik: Devlet Bahçeli MHP’si (1997–2023)" başlığıyla kitaplaştırdığım çalışma, bu uzun tanıklığın ürünüdür.
Çin Seddi’nde Bahçeli’yle... (2022)
Çin uçağının kapısı kapandığında, bunun sıradan bir resmi ziyaret olmayacağını hissetmiştim. 2002 yılının baharıydı. Gezi 25 Mayıs günü başlamıştı. Yol uçakla da olsa uzundu. Ziyaret yolla birlikte yaklaşık 11 gün sürdü. 26 Mayıs 2002 tarihinde Pekin’de başladı. Bu ilk günlerde ağırlık, Çinli yetkililerle yapılan resmi devlet görüşmelerindeydi.
29 Mayıs 2002’de yine Pekin... Devlet Bahçeli’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine ilişkin yaptığı açıklamalar, ziyaretin en çok yankı uyandıran kısmı oldu. İdam Cezası başta olmak üzere, Demokratikleşme başlıklarına dair dile getirdiği "7 şart", açıklamanın yeri ve zamanlaması nedeniyle Ankara’da geniş tartışmalara yol açtı.
Ziyaretin 31 Mayıs 2002 tarihli durağı Urumçi... Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne yapılan bu ziyaret, gezinin en hassas ve sembolik aşamalarından biri olarak öne çıktı. Bahçeli’nin Uygur Türklerini, Türkiye ile Çin arasında bir "dostluk köprüsü" olarak tanımlaması hem Türkiye’de hem de milliyetçi çevrelerde yoğun şekilde tartışıldı.
Programın son durağı olan 2 Haziran 2002’de Kaşgar... Bu aşamada bölgedeki tarihi ve kültürel Türk izleri incelendi. Kaşgar ziyareti hem sembolik anlamı hem de Uygur halkıyla kurulan temaslar nedeniyle gezinin en duygusal anlarını barındırdı ve ziyaret bu durakla birlikte sona erdi. Heyette Bahçeli’ye, Bakanlar; Tunca Toskay, Ahmet Kenan Tanrıkulu, Oktay Vural, İstanbul Milletvekili Mehmet Gül gibi isimler eşlik ediyordu. Yine çok sayıda gazeteci, danışman da heyetteydi. Çin ziyareti sırasında Türkiye’nin içi kaynıyordu. AB süreci masadaydı ama masanın ayakları sallanıyordu; İdam cezası, Kürtçe yayın, MGK’nın konumu, Koalisyonun ömrü, Milliyetçilikle demokrasi arasındaki gerilim, Ekonomik tartışmalar, Koalisyon ortakları arasındaki tartışmalar...
Haber Atlarım Diye Oldukça Tedirgin Oluyordum
Her başlık bir diğerini tetikliyor, siyaset neredeyse nefes alamıyordu. İşte bu atmosferde Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Çin’e gitmişti. Ben de Sabah gazetesi adına heyetin içindeydim. MHP Muhabiri olarak geziyi izliyordum. O dönemde Milliyet’te olan Önder Yılmaz, Hürriyet’ten Süleyman Demirkan, ATV’den İbrahim Gündüz ve Star Gazetesi’nde olan Düzgün Karadaş gibi isimler muhabir olarak heyetteydi.
Not defterim doluydu. Hem fotoğraf çececek hem de haber yazacaktım. Fotoğrafları internet üzerinden göndermek, Çin’deki internet nedeniyle oldukça zorlu oluyor; saatlerce otel odasında uğraşmak durumunda kalıyor, bu sırada da "haber atlarım" diye oldukça tedirgin oluyordum. Heyet o dönemde Çin’e gelmişti ancak Türkiye’deki gelişmeler de yakından takip ediliyordu. Türkiye’de hem siyasi hem de ekonomik olarak gerginlik yüksekti. Başbakan Yardımcısı olan Devlet Bahçeli, Çin’e gelmişti ancak, aslında siyasi gerilim de Çin’e taşınmıştı.
Peynirlere Havaalanında El Konuldu
Heyetin Çin’e gelirken yanına aldığı beyaz peynir, zeytin ve ekmeklere gümrükte el konulduğunda, heyettekiler oldukça üzülmüştü. Ama Bahçeli çok netti:
"Kurallar neyse uygulansın."
Çin’in katı bürokrasisi sakinlikle karşılanmıştı. Yiyeceklerini havaalanında bırakmak zorunda kalan heyettekiler, otele ilk geldiklerinde yiyecek yemek bulamadıklarında tereyağı ve ekmek siparişi vererek karınlarını bu şekilde doyurmak zorunda kalmıştı.
Çin Seddi’nde: "Bir hayalimi daha gerçekleştirdim"
Bahçeli, beraberinde heyetle birlikte Çin Seddi’ne de çıktı. Sadece heyettekilerle fotoğraf çektirmekle yetindi. Milletvekillerinin, Bozkurt işareti yaparak poz vermesine karşın, Bahçeli Bozkurt işareti yapmadı. Seddi sessizce izledi. Fotoğraf veren, el kol hareketleri yapan bir lider değildi. Bir süre sonra gazeteciler duygularını sorduğunda, "Bir hayalimi daha gerçekleştirdim" dedi. Çin Seddi’ne bakarken "yalnızca tarihe değil, aslında Türkiye’ye de uzaktan baktığını" daha sonra büyükelçilikte yapacağı açıklama ile anlamıştık.
Çin Seddi’nde heyet üyelerinin Bozkurt işaretiyle fotoğraf çektirme ısrarı başladı. Bahçeli geri planda kaldı. Ne destekledi ne de sahiplendi. Bu, bilinçli bir mesafeydi. Türkiye’de milliyetçiliği sokağın kontrolsüz coşkusundan çekip, devlete yaslamaya çalışan Bahçeli, Çin’de bu refleksin başına buyruk bir gösteriye dönüşmesini istememişti anlaşılan. Bu tavır bana, üniversitelerde ülkücü gençleri, türban eylemlerinden geri çektiği günleri hatırlattı:
"Türban sokakta çözülmez" demişti.
Burada da aynı çizgi vardı: Heyecan var ama freni de var. Bahçeli, gazetecilerin duygularını sorması üzerine, "Çin halkının gurur duyduğu bir eser. Dünyanın her tarafından gelmiş olan turistler özellikle Çin Seddi’ni ziyaret etmek istiyorlar. Biz de Çin Halk Cumhuriyeti’nin daveti üzerine geldiğimiz Çin’de, bu tarihi eseri ziyaret etmekten memnunuz" diye konuştu. Çin Seddi’nde bir diğer ziyaretçi olan Fiji Başbakanı ile tokalaşan Bahçeli, ayak üstü bir süre sohbet etti.
Pekin’den AB Açıklaması
Bahçeli’nin AB sürecine ilişkin "7 şart" açıklamasını Pekin’den yapması, tesadüf değildi. İdam cezası, Kürtçe yayın, İfade özgürlüğü... Bunlar zaten Türkiye’nin en sert tartışma başlıklarıydı. Ama asıl mesele nereden söylendiğiydi. Batı başkentleri yerine Çin’den konuşmak, güçlü bir semboldü. Üniter yapıyı kutsayan, egemenlikten zerre taviz vermeyen bir ülkeden sesleniyordu. Ankara kulislerinde şu soru dolaşmaya başladı:
"Bahçeli Batı’ya mı meydan okuyor, yoksa içeride milliyetçi tabanı mı tutuyor?"
Bahçeli AB’ye toptan karşı çıkmıyordu; ama "Bu süreç, devletin sınırlarını aşamaz" diyordu. Bunu da Çin gibi bir ülkeden söyleyerek altını kalınca çiziyordu.
Açlık, Çorba ve İstanbul Lokantası
Çin mutfağı heyetin çoğu için ciddi bir sınavdı. Heyettekilere de protokole ikram edilen ünlü 'köpek balığı yüzgeci çorbası' gibi menüler ikram edilmişti. Bu menüleri, gazetecilere dışarıda anlatan isim ise, o dönem İstanbul Milletvekili olan ve gezinin en renkli siması haline gelen Mehmet Gül oluyordu. Mehmet Gül’ün, "Köpek balığı yüzgeci çorbası ikram ettiler. Tabii yemek zorunda kalmışlardı. Ama pek bir şeye benzemiyor" sözleri gezinin eğlenceli anlarından biriydi.
Gerçek şuydu, Çin kültürüne ait yemekler heyettekilerin damak tadına oldukça ters olduğu için çoğu kişi aç kalmış, atıştırmalıklarla öğünleri geçirmek zorunda kalmıştı. Pekin’de Türklerin açtığı İstanbul Lokantası ise heyeti oldukça sevindirdiği gibi doyurmuştu da. Masaya gelen kuru fasulye, pilav ve cacık, sanki bir diplomatik başarıydı. O sofrada herkes biraz rahatladı.
Pazar Yerlerinde ve Dükkânlarda Bu Kez Bambaşka Bir Mücadele Vardı
Heyettekiler ve MHP’li vekiller, Çinli satıcılarla adeta kıran kırana bir pazarlığa girişmişti. Satıcının ilk söylediği fiyat, birkaç dakika içinde yarıya, sonra dörtte bire, en sonunda da neredeyse onda bire düşüyordu. Her kazanılan indirim, küçük bir zafer gibi karşılanıyor; "ekonomik savaş"tan galip çıkmak, heyet içinde gururla anlatılıyordu. İpek eşarplar, kravatlar, inci kolyeler, elektronik eşyalar ilgi çekiyordu. Herkes, dönerken eli boş kalmamak konusunda kararlıydı. Tezgahların başında, dünyaca ünlü markaların birebir taklitleri incelenirken yükselen bir cümle gülüşmelere neden oldu, espriyi yine Mehmet Gül yapmıştı:
"Yahu adamlar her şeyin sahtesini yapmış, bir tek Türk’ün sahtesini yapamamışlar!"
Bu espri, gezinin en çok konuşulan cümlelerinden biri hâline geldi. Hediyelik telaşı zaman zaman küçük bir rekabete dönüşüyordu. Özellikle ipek kumaşların kalitesi uzun uzun tartışılıyordu. Bu noktada ipeğin dokusu, parlaklığı ve dayanıklılığı üzerine yapılan değerlendirmelerde, Tunca Toskay’ın görüşlerine başvuruluyor; neredeyse akademik bir kurul havası oluşuyordu.
Mao’nun Fotoğrafı ve Sessiz Karşılaştırma
Programda, Yasak Şehir, Tiananmen Meydanı’ndaki geziler de vardı. Ancak meydanda heyetin birlikte gezmesine bile polisin izin vermemesi oldukça dikkat çekiciydi. Mao’yu anlatan serginin gezildiği sırada Bahçeli’nin, Mao’yu yakından izlemesi de dikkat çekiciydi. Mao’nun portrelerine bakarken Bahçeli’nin yüzündeki ifadeyi hiç unutmadım. İdeolojiyle bir bağ yoktu ama disiplinle kurulan sessiz bir saygı vardı.
Uygur Özerk Bölgesi’ne Ziyaret
Gezinin en önemli ziyaretlerinden birisi Doğu Türkistan’a yani Uygur Özerk Bölgesi’ne yapılan ziyaretti. Kaşgar’a doğru ilerlerken yolun bir bölümünde Taklamakan Çölü karayoluyla geçildi. Haritada bakınca mesafe gibi görünen şey, otobüsün içine girince bambaşka bir deneyime dönüştü. Dışarıda uçsuz bucaksız bir sarılık, camın ardından göz alan bir sessizlik vardı. Otobüs modern sayılırdı; kliması açıktı, teknik olarak her şey yerindeydi. Ama buna rağmen içeridekilerin tamamı terliyordu. Klima çalışıyordu, ama çöl başka bir şeydi. Sıcak, yalnızca havadan değil, yerden, ufuktan, boşluktan geliyordu sanki. Kravatlar gevşetildi, ceketler dizlere alındı, konuşmalar azaldı. Kimse yüksek sesle şikâyet etmiyordu ama herkes aynı duyguyu yaşıyordu: Bu coğrafya insanı sessizce teslim alıyordu.
O yolculuk sırasında Taklamakan’ın neden "girenin çıkamadığı yer" anlamına geldiğini daha iyi anladım. Çöl sadece fiziki bir engel değil, psikolojik bir sınavdı.
Urumçi, Kaşgar ve Söylenmeyenler...
Ziyaretin en ağır havası Urumçi ve Kaşgar’daydı. Uygur Türkleri meselesi, MHP tabanının en hassas konularından biriydi. Bahçeli’nin, Uygurları "Türkiye ile Çin arasında bir dostluk köprüsü" olarak tanımlaması, Türkiye’de bazı çevrelerde hayal kırıklığı yarattı. Ama sahada gördüğüm tablo başkaydı. Çin topraklarında, Çinli görevlilerin gölgesi altındayken daha sert bir dilin neye yol açacağını herkes biliyordu. Bahçeli geri adım atmıyordu; dil değiştiriyordu.
Ziyaret sırasında Türkçe anlaşabilmek, pazarlarından Türk ürünlerini yiyebilmek, benzerlikleri görmek heyettekileri hem sevindirmiş hem de duygulandırmıştı. Gezi sırasında özellikle çocukların ürkeklik göstermeleri; duvarların arkalarına saklanmaları dikkat çekiciydi. Kaşgar’da bir Uygur Türkü Bahçeli’nin kulağına eğilip "Bizi unutmayın" dediğinde, o anın ağırlığı her şeyin önüne geçti. Bahçeli yüksek sesle bir şey söylemedi. Ama o cümlenin, gezinin en gerçek cümlesi olduğunu hepimiz hissettik.
Kaşgar pazarında heyetin dağıldığı anlardan biriydi. Mehmet Gül bir dükkâna girip yerel ürünleri incelerken, esnafla Uygurca-Türkçe karışık bir dille konuşmaya başladı. Kelimeler eksik, jestler tamamlayıcıydı. Şakalaşıyor, Türkiye’den selam getirdiğini söylüyordu. O an, yüzyıllardır kopuk kalmış iki kardeşin pazar yerinde, kimseye görünmeden kucaklaşması gibiydi.
Pazar Yerinde ve Dar Sokaklarda Uygur Çocukları Vardı
Mehmet Gül, karşılaştığı çocukları kucağına alıp seviyor, başlarını okşuyor, onlarla konuşmaya çalışıyordu. Çocukların ürkek bakışları kısa sürede yerini meraka bırakıyordu. Ancak bazı heyet üyelerinin çocuklara "Bozkurt" işareti yapmayı öğretmeye çalışması ya da çocuklarla bu işareti yaparak fotoğraf çektirmek istemesi, ortamı bir anda gerdi. Çinli refakatçilerin bakışları sertleşti, adımları hızlandı.
Bu gerilimi yine Mehmet Gül yumuşattı. Çocukların saçlarını okşarken, sert bakışlara aldırmadan gülümseyerek:
"Bunlar bizim balalarımız, korkmayın bu kadar" dedi.
Ses tonu sakindi; ama sözleri ortamın havasını değiştirmeye yetti. Gezinin belki de en insani anlarından biri, Kaşgar’da bir tezgahın başında yaşandı. Günlerdir alışık olunmayan yemekler, yarım kalan uykular ve bastırılan açlık, heyette sessiz bir huzursuzluk yaratmıştı. Mehmet Gül, meşhur Kaşgar kavununu ve sıcak Nan ekmeğini eline alıp ilk lokmayı aldığında, "İşte gerçek yemek bu!" diye seslendi. O an, sadece bir öğün değil, günlerdir biriken açlık gerginliğinin de sonuydu. Heyetin kendi arasında espriyle andığı "açlık grevi" de böylece bitmiş oldu. Kaşgar sokaklarında yaşanan bu sahneler, gezinin resmi programından çok daha fazlasını anlatıyordu. Protokol konuşmalarının dışında kalan, ama asıl hafızada yer eden şey, tam da bu küçük ve sessiz anların toplamıydı.
AB’ye: "Sınırlarımız var."
Milliyetçilere: "Duyarlıyım ama kontrol bende."
Devlete: "Disiplin esastır."
Sokağa: "Heyecan başıboş bırakılmaz."
Benim için bu gezi, bir liderin siyasetini anlamak için bazen mitingleri değil, sessiz anlarını izlemek gerektiğini gösteren unutulmaz bir gazetecilik deneyimiydi.
Kapıda Beklenen Günler
O dönem Sabah Gazetesi’nde MHP’yi izlemek kolay değildi. MHP’nin daha kapalı bir yapısı vardı, gazetecilere yaklaşımları mesafeliydi. Ankara basını da partiye mesafeliydi. 'Nasıl olsa iktidara gelemez' diye muhabir bile görevlendirmiyorlardı.
1999 seçimlerinde parti iktidar ortağı olunca da çoğu gazete, MHP için özel muhabir görevlendirmeye başladı. Partiyi, Genel Başkanı tanımıyorlardı. Yapılan her haber de ilginç geliyordu. Sabah Gazetesi ise beni gece gündüz kapısında bekletmek de dahil, Devlet Bahçeli’yi izlemekle görevlendirmişti. O eve gittiğinde, kapıda arabada beklerdik. Gazetenin aracıyla saatlerce kapının önünde durur, ışıklar sönmeden, kapı açılmadan ayrılmazdık.
1999 seçimleri yaklaşırken bu takip daha da yoğunlaştı. Çünkü MHP yükseliyordu ama yeni Genel Başkanı kimse tanımıyordu. Ben ise Devlet Bahçeli’yi yalnızca kürsüden değil, gündelik hayatın içinden izliyordum. Dişçisinden terzisine, Başkanlık Divanı’nın perde arkasından yurt gezilerine, parti içi kavgalarından koalisyon tartışmalarına kadar pek çok konuyu haberleştirdim.
Bu dönemde Radikal Gazetesi’nin MHP muhabiri Ayfer Selamoğlu ile birlikte dolaşıyorduk. Perde arkasındaki bilgileri birlikte topluyor, kulisleri birlikte izliyorduk. İkimiz de çok çalışıyor, uzun mesailer harcıyorduk. Bu sayede pek çok gazeteciye haber atlatıyorduk.
Kruvazeden Spor Cekete
Bu yıllarda Bahçeli’nin imajındaki küçük değişiklikler de dikkat çekiyordu. Öğrencilik yıllarından beri kıyafetlerini diken terzisi Mustafa Tufan Yavaş, yıllarca süren ısrarın ardından onu ikna etmeyi başarmıştı. Yıllardır vazgeçmediği kruvaze ceketlerin yerine, asıl mesele dar yakalı, iki düğmeli, "manipeto yaka" olarak adlandırılan spor bir ceket diktirdi.
Bu değişiklikte Ablası Semiha Bahçeli’nin ve yakın çevresinin telkinlerinin etkili olduğu söylenirdi. Ancak değişmeyen bir şey vardı: Bahçeli’yi kravatsız görmek neredeyse imkansızdı. Konuştuğum röportaj yaptığım arkadaşları deniz kenarında, yaz sıcağında bile kravat takmayı sürdüğünü anlatırdı hep.
Nüfus Sayımı Günü Tandoğan’daki Evinde
Kapıda beklenen günlerden biri de nüfus sayımının yapıldığı gündü. O dönem Devlet İstatistik Enstitüsü’nde üst düzey görevde bulunan ve tanıdığım şimdi Zafer Partisi’nde olan Seyit Yücel, Devlet Bahçeli’nin sayımını yapmakla görevlendirilmişti. Ben yine kapıdaydım. Seyit Yücel gelince birlikte Tandoğan’daki apartmana çıktık, dördüncü kattı.
Kapı açıldığında içeri girip girmeyeceğimi sordum. Sayım memuruyla birlikte eve girdim. Seyit Yücel, soruları sorup deftere yazarken, ben rahatsız etmemek için yalnızca iki kare fotoğraf çektim. Ev sade, kahverengi tonlarda, gösterişten uzaktı. Bahçeli ikramda bulunmak istedi; teşekkür ederek kabul etmedik. Evde kendisinden başka kimseyi görmedim.
MHP’de "Beyaz Çorap Operasyonu" nu Nasıl Haberleştirdim
MHP’nin iktidar ortağı olduğu yıllardı. Parti, milletvekillerini bir kampa almıştı. O dönem Sabah Gazetesi muhabiri olarak kampı izliyordum. Toplantılar, otel lobileri, kapalı salonlar... Siyasetin resmi dili kadar, perde arkasındaki hâllerini de gözlemlediğim günlerdi. Aslında bu toplantılar teşkilata bir çeki düzen verilme girişimiydi.
Bir süre sonra dikkatimi çeken küçük ama sürekli tekrar eden bir ayrıntı oldu. MHP’li milletvekilleri toplantı salonlarında ya da otel lobisinde otururken bacak bacak üstüne attıklarında, koyu renk takım elbiselerin altından beyaz havlu çoraplar parlıyordu. Aynı durum korumalar için de geçerliydi. Ceketler çizgili ve ciddi, yüzler sertti; fakat ayak bileklerinde bambaşka bir görüntü vardı.
O dönem MHP Genel Başkan Yardımcısı olan Murat Şefkatli, partinin imajını modernleştirmekle görevlendirilmişti. Bu toplantılarda teşkilata ve toplantılara katılanlara "beyaz çorap giymeyin" uyarısı yaptığını öğrendim. Ankara kulislerinde kendisinden "imaj maker" olarak söz ediliyordu. Bir süre sonra, Şefkatli’nin milletvekillerine ve yakın ekibe sessiz sedasız talimatlar gönderdiğini öğrendim: "Beyaz çorap giymeyin, siyah giyin."
Bu küçük ama anlamlı müdahale, aslında MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde kendisini daha "devlet partisi" görünümü içinde yeniden konumlandırma çabasının bir parçasıydı. Ben de bu durumu, siyasetin ağır gündeminden farklı bir yerden yakalayarak haberleştirdim. Haber, "MHP’de Beyaz Çorap Operasyonu" başlığıyla yayımlandı. Kuliste daha çok konuşulan alternatif başlık ise şuydu: "İmaj Maker Şefkatli’den Siyah Çorap Talimatı."
Haber yayımlandıktan sonra MHP kanadından hem tepkili hem de gülümseten karşılıklar geldi. Kimi "fazla ayrıntı" dedi, kimi ise durumu espriyle karşıladı. Hatta bazı milletvekilleri beni gördüklerinde pantolon paçalarını hafifçe kaldırıp,
"Bugün siyah giydik, bak bakalım," diye takılmaya başladı.