11 Temmuz 2026 Cumartesi

Evcilik Filmi Üzerine

Evcilik: Aynı Ülkede Yaşayan İki Farklı Türkiye'nin Hikâyesi

Şehrin Yalnızlığı mı, Taşranın Samimiyeti mi?



NEVİN BİLGİN 

Bazı filmler yalnızca bir ilişkiyi anlatmaz; yaşadığımız toplumun ruh hâlini de görünür kılar. Evcilik, ilk bakışta iki insanın birlikte olma çabasını merkeze alan bir hikâye gibi görünse de, derinlere indikçe Türkiye'nin iki farklı yaşam kültürünü karşı karşıya getiriyor. Büyük şehir ve taşra... Aynı ülkenin içinde var olan, fakat birbirinden bambaşka kurallarla işleyen iki dünya.

Son yıllarda Türkiye sadece kentleşmedi; aynı zamanda hayatı algılama biçimi de değişti. Büyük şehirler bireyselliği büyütürken, taşra ortak yaşam kültürünü korumaya çalıştı. Film, bu iki dünyanın çatışmasını büyük sloganlarla değil, gündelik hayatın küçük ayrıntıları üzerinden hissettiriyor.

Şehir dışarıdan bakıldığında özgürlüğün adresi gibi duruyor. Kimsenin kimseye hesap vermediği, bireyin kendi hayatını kurabildiği bir alan... Ancak bu özgürlük çoğu zaman görünmez bir yalnızlığı da beraberinde getiriyor. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanlar birbirlerinin adını bilmiyor. Kalabalıklar büyüyor ama sohbetler kısalıyor. Dijital bağlantılar artarken gerçek temas giderek azalıyor.

Taşrada ise bambaşka bir düzen var. İnsan kendini kalabalığın içinde buluyor. Komşuluk, akrabalık ve dayanışma hâlâ güçlü. Bir hastalıkta kapıyı ilk çalan komşu oluyor; bir düğünde bütün mahalle aynı sofranın etrafında toplanıyor. Bu yakınlık güven duygusunu beslese de, bireyin nefes alacağı alanı daraltabiliyor. Herkes birbirini tanıyor; bu tanışıklık bazen sıcaklık, bazen de sürekli hissedilen bir denetime dönüşüyor.

Film tam da bu noktada önemli bir soru soruyor: Hangisi daha zor? Kimsenin sizi tanımadığı bir şehirde yaşamak mı, herkesin sizi tanıdığı bir kasabada?

Kesin bir cevap vermiyor. Çünkü iki hayatın da kendine özgü yükleri var.



Şehir insanı ekonomik baskıyla mücadele ediyor. Yükselen kiralar, bitmeyen rekabet, kariyer kaygısı ve sürekli başarılı görünme zorunluluğu hayatın ritmini belirliyor. İnsan çoğu zaman yaşamak için çalışmıyor; çalışabilmek için yaşamaya başlıyor. Günün sonunda ise yorgunluk, sessizlik ve ekran ışığı kalıyor.

Taşrada ekonomik imkânlar daha sınırlı. Buna karşılık insanlar birbirlerine daha fazla yaslanabiliyor. Fakat bu dayanışmanın görünmeyen bir bedeli de var. Toplumun beklentilerine uymayan her tercih kolayca sorgulanabiliyor. Özgürlük alanı daraldıkça aidiyet güçleniyor; aidiyet arttıkça bireysellik geri çekiliyor.

Nejat İşler'in canlandırdığı karakter de tam bu sıkışmışlığı temsil ediyor. Ne bütünüyle şehirli ne de bütünüyle taşralı... Bir yanda modern hayatın hızına yetişmeye çalışan bir birey, diğer yanda geçmişin değerlerinden kopamayan bir insan. Bu yüzden karakterin yaşadığı çatışma yalnızca kişisel değil; Türkiye'nin son kırk yılda yaşadığı toplumsal dönüşümün de özeti.

Film, evliliği romantik bir masal olarak sunmuyor. Birlikte yaşamanın ne kadar zorlaştığını, farklı beklentilerin aynı çatı altında nasıl çatıştığını anlatıyor. Çünkü artık insanlar yalnızca sevgi aramıyor. Aynı ilişkiden huzur, özgürlük, kariyer desteği, kişisel gelişim, ekonomik güvence ve sürekli mutluluk bekleniyor. Beklentiler büyüdükçe kırgınlıklar da derinleşiyor.

Belki de filmin asıl meselesi evlilik değil, "ev" duygusu.

İnsan nerede kendini ait hisseder?

Doğduğu yerde mi?

Yaşadığı şehirde mi?

Yoksa yanında rol yapmak zorunda kalmadığı bir insanın yanında mı?

Sosyolog Ferdinand Tönnies'in cemaat ve cemiyet ayrımı bu çatışmayı anlamayı kolaylaştırıyor. Taşra, insanların birbirini tanıdığı ve ilişkilerin duygusal bağlarla kurulduğu cemaat yapısını temsil ediyor. Şehir ise bireyselliğin öne çıktığı, ilişkilerin daha işlevsel hâle geldiği modern cemiyet düzenini yansıtıyor.

Zygmunt Bauman'ın "Akışkan Modernlik" yaklaşımı da filmin alt metnini güçlendiriyor. Günümüz insanı sürekli hareket hâlinde; işler değişiyor, şehirler değişiyor, ilişkiler değişiyor. Kalıcı olanın yerini geçicilik alıyor. Bu nedenle insanlar bir eve sahip olsalar bile, kendilerini evlerinde hissetmekte zorlanıyor.

Film bittiğinde akılda tek bir soru kalıyor:

Gerçek hayat hangisi?

Taşranın sıcak ama dar dünyası mı?

Yoksa şehrin özgür ama yalnız sokakları mı?

Belki de doğru cevap ikisinin arasında bir yerde saklı. Çünkü insan yalnızca özgür olmakla mutlu olmuyor; yalnızca ait olmakla da huzur bulamıyor. Asıl ihtiyaç duyduğu şey, yargılanmadan yaşayabildiği ve kendisi olabildiği bir hayat.

Evcilik, tam da bu yüzden yalnızca bir film değil; bugünün Türkiye'sine tutulmuş sessiz ama güçlü bir ayna.

9 Temmuz 2026 Perşembe

 

İkinci Vardiyacılar...

Teknoloji Kadını Özgürleştirdi mi, Yoksa İşçiliği mi Tescilledi?

Ev İşinin Kolaylaşması ve Çifte Yük Gerçeği




1988'de 1,2 milyon olan ücretli kadın sayısı 2026'nın ilk çeyreğinde 7 milyon 713 bine çıktı. Bugün ücretle hayatını kazanan her 3 kişiden 1'i kadın.

Peki bu sıçramanın arkasındaki "ev işinin kolaylaşması" kadını gerçekten özgürleştirdi mi?

Yoksa sadece evdeki ücretsiz emeği alıp fabrikaya, markete, kreşe mi taşıdı?

İkisi birden.

Kapıyı Açan: Ev İşinin Kolaylaşması

60 yıl önce bir kadının günü şafakla başlar, gece yarısı biterdi. 
Ekmek evde yoğrulur, yufka elde açılır, çamaşır kazanda kaynatılır, bez yıkanır ütülenirdi. Çocuk için höllük elenir, su kuyudan taşınırdı.

Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, hazır bez, market, kreş, derin dondurucu... Bu araçlar kadına günde ortalama 4-5 saat kazandırdı.

İşte o 4-5 saatle kadın okula gitti, sınava girdi, işe başvurdu. Ev duvarları yıkıldı. Ekonomik bağımsızlık kapısı aralandı. Bu anlamda ev işinin kolaylaşması, kadın özgürleşmesinin maddi önkoşuludur.

Çifte Yük: İşçiliğin Tescillenmesi

Ama hikaye burada bitmiyor. Kapitalizm boşalan zamanı "boş" bırakmadı.

Eskiden evde ücretsiz yapılan işin büyük bölümü piyasaya devredildi:

Ekmek: Evde kadın → Fabrikada kadın işçi. Evde yemekten sorumlu. Marketten sorumlu.

Çamaşır: Evde kadın → Tekstilde kadın işçi. Evde çamaşırdan, bulaşıktan sorumlu. 

Çocuk: Evde anne → Kreşte kadın bakıcı. Evde yine bakımdan sorumlu.

Yemek: Evde kadın → Lokantada kadın aşçı. Evde yine yemek.

Kadın evden çıktı ama yükü ikiye katlandı. Sosyolojide buna "ikinci vardiya" deniyor. Gündüz 8 saat ücretli iş, akşam eve gelince yine yemek, temizlik, çocuk, yaşlılar, engelliler.

Yani evdeki "görünmeyen emek" görünür oldu ama karşılığı düşük ücret oldu.

Kim İçin Kolaylaştı?

Teknoloji tarafsız değildir. Onu kimin ne için kullandığı belirler.

Devlet ve sermaye için

Kadın ucuza çalışsın diye ev yükü hafifletildi. 

Aileler için: Tek maaşla geçinmek imkansızlaştı. Kadın çalışmak zorunda kaldı. 

Kadınlar için: Bir kısmı gerçekten özgürlük istedi. Kendi parasını kazanmak, karar vermek istedi.

Gerçek Özgürleşme Ne Zaman Olur?

Ev işi azaldı. Kadın çalıştı. Bu yarım özgürleşmedir.

Tam özgürleşme için 3 şart daha lazım:
1.  Ev işinin paylaşılması. Erkeğin de bulaşık yıkaması, çocuk bakması
2.  Kamusal destek. Ücretsiz, nitelikli kreş, yaşlı bakım evi
3.  Eşit ücret. Aynı işte kadın-erkek ücret eşitsizliğinin bitmesi

Bunlar olmadan yaptığımız şey sadece "evdeki işçiliği" fabrikaya taşımak olur.
#kadınemeği
#kadınişçi

#YıldırımKoç

https://www.facebook.com/share/p/1AXHT7xeFZ/

8 Temmuz 2026 Çarşamba

1959'da Eisenhower'ın Türkiye Ziyareti: "Soğuk Savaş'ın Sıcak Misafiri"

9-10 Aralık 1959  

ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower Türkiye'yi ziyaret eden ilk ABD Başkanı



Soğuk Savaş'ın en gergin yılları. NATO, CENTO, Sovyet tehdidi


Neden Geldi?

1959'da dünya bıçak sırtındaydı. Küba Devrimi olmuş, Berlin Krizi sürüyor, Sovyetler uzaya uydu fırlatmıştı. 


Eisenhower 11 ülkelik bir "İyi Niyet Turu"na çıktı. Amaç: 

Müttefikleri diri tutmak: NATO'nun güney kanadı Türkiye çok kritikti

Sovyet baskısına karşı destek vermek Türkiye, SSCB'ye en yakın NATO ülkesiydi

CENTO'yu güçlendirmek: Ankara, Bağdat Paktı'nın merkeziydi


Yani bu ziyaret sadece selamlaşma değildi. Tam bir jeopolitik gövde gösterisiydi.


Türkiye'de 36 Saat

Eisenhower 9 Aralık sabahı Ankara'ya indi. Uçaktan iner inmez Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes karşıladı.

Program yoğundu

Anıtkabir ziyareti

Atatürk'e çelenk koydu. "Türk milleti özgürlüğün kalesidir" dedi.

TBMM Konuşması

"Türkiye, özgür dünyanın doğu sınırındaki en güçlü kaledir" cümlesi manşet oldu.

Halkla Buluşma

Ankara sokakları tıklım tıklımdı. Binlerce kişi "Hoş Geldin " pankartı açtı. Konvoyu çiçek yağmuruna tutuldu.

Menderes ile baş başa görüşme: ABD yardımları, Kıbrıs meselesi ve Sovyet tehdidi konuşuldu.

10 Aralık akşamı İstanbul'a geçti. Dolmabahçe'de ağırlandı. Ertesi gün de Yunanistan'a gitti.

Ziyaretin Etkileri

Olumlu Taraflar:

Moral ve Prestij. Soğuk Savaş'ta ABD Başkanı'nın gelmesi Türkiye'ye "sen yalnız değilsin" mesajı verdi.

Ekonomik Destek. Ziyaretten sonra ABD'den gelen ekonomik ve askeri yardım paketleri hızlandı.

Propaganda Zaferi. Basında "Türkiye Batı'nın gözbebeği" algısı güçlendi.

Gölgede Kalanlar:

Aynı yıl Türkiye'de siyasi gerginlik tırmanıyordu.  Eisenhower'ın Menderes ile sıcak pozları, muhalefet tarafından "Amerika DP'yi destekliyor" diye yorumlandı. 

Unutulmayan Detay

Eisenhower Ankara'dan ayrılırken havalimanında küçük bir çocuk ona çiçek vermişti. Fotoğraf ertesi gün tüm gazetelerin ilk sayfasındaydı. ABD basını bunu "Türk halkının Amerika sevgisi" olarak verdi.


#NATO

https://share.google/nbuWR5Sv8sDM9kW5M

7 Temmuz 2026 Salı

 

Dünya liderleri ve spor: Macron örneği




Dünya liderleri sporu hem sağlık hem "imaj" hem de diplomasi için kullanıyor.

36. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un en çok konuşulan detayı sabah koşusu oldu.
Macron yurt dışı ziyaretlerinde koşu rutinini bozmuyor. Daha önce Kenya, Ermenistan ve Mısır’da da sabah sporu yapmıştı.
Türkiye, bunun için Botanik Parkı, Dikmen Vadisi ve alternatif park alanlarında özel güzergah belirledi.

Zirve sırasında sporun diplomasiye etkisi bile konuşuldu..

Macron’un sabah koşusu tutkusu, hem spor hem diplomasi açısından sembolik bir anlam taşıyor.

Diğer liderler

Vladimir Putin: Judo, buz hokeyi
Justin Trudeau: Boks, triatlon
Obama: Basketbol ve yoga
Xi Jinping: Futbol.
Justin Trudeau. Kanada Başbakanı. Fiziksel yogayı uyguladığı en bilinen siyasetçi. Toplantı masası üzerinde "mayurasana" yani kol dengesi pozu yaptığı fotoğrafı internette sansasyon yaratmıştı.

Ban Ki-moon - BM Eski Genel Sekreteri. 21 Haziran Dünya Yoga Günü ilan edildiğinden beri her sene kutlama etkinliklerinde yoga yaparken görüntülendi.

Mahatma Gandhi - Hindistan’ın Bağımsızlık Lideri. Gandhi için yoga sadece spor değildi. Hayat felsefesiydi. Bhagavad Gita’nın 3 yoga öğretisini benimsemişti.
Birçok lider sporu halkla yakınlık ve dinçlik mesajı vermek için de kullanıyor.

Türk siyasetçiler neden spora uzak görünüyor?

Bu çok sorulan bir konu. Tek bir sebep yok, birkaç başlık var.

Siyasi kültür ve tempo
Türkiye’de siyaset çok tempolu ve 7/24 kriz odaklı.
Miting, meclis, il ziyareti... Spor için ayrılan vakit lüks gibi görülüyor. Liderler kameralara daha çok toplantı masasında çıkmayı tercih ediyor.

İmaj meselesi
Bazı seçmen kitlesinde spor yapan siyasetçi  ciddiyetsiz algısı hâlâ var. Takım elbise ve koşu ayakkabısı kombinasyonu Batı’da "enerjik lider" demekken, bizde bazen şov olarak yorumlanabiliyor.

Güvenlik ve protokol
Macron’un Ankara’da koşması için bile Botanik Parkı ve Dikmen Vadisi’nde rota belirlendi. Türkiye’de üst düzey siyasetçiler için güvenlik riski yüksek. Yol kapatmak, park boşaltmak ciddi organizasyon istiyor. Bu yüzden sokakta koşmak yerine kapalı spor salonları tercih ediliyor.

Kuşak farkı
Genç siyasetçiler arasında değişiyor. Basketbol oynayan, futbol maçı izleyen, maratona katılan milletvekilleri ve belediye başkanları var. Ama düzenli spor yapan kamuoyuna yansıyan çok az isim var.

Medya yansıması
Yurt dışında lider koşarken fotoğrafı servis edilirken, Türkiye’de benzer bir görüntü olsa "işsiz mi kaldı" eleştirisi gelebilir. Bu da siyasetçileri geri çekiyor.
#sporsiyaset
#liderlervespor

 

PEKİ TÜRK ADALARI

YUNAN ADALARI TURİZMİ REKOR KIRIYOR




Yaklaşık 6.000 ada ve adacığıyla  Yunanistan, 2026 sezonunda turizmde tüm zamanların rekorunu hedefliyor.

Ülkede sadece 227 adada yerleşim olmasına rağmen, Kiklad’dan Oniki Adalar’a kadar tüm ada gruplarında doluluk %90’ı geçti.

Santorini ve Mykonos’un gölgesinden sıyrılan Paros, bu sezonun yükselen yıldızı oldu. Adanın yeni konsept otelleri dikkat çekiyor.

Paros’taki Parian Chronicle Hotel, Kiklad Adaları’ndaki konumuyla öne çıkıyor. Otel, yetişkin odaklı konseptiyle sadece 13 yaşından büyük misafirlere hizmet veriyor. Sakinlik ve mahremiyet arayan çiftler ile balayı turistleri otele akın ediyor. Beyaz Kiklad mimarisi, sonsuzluk havuzu ve Ege manzaralı süitleriyle Paros’un çehresini değiştiren tesis, “çocuksuz tatil” trendinin Yunanistan’daki yeni temsilcisi.

Rakamlarla Yunan Adaları

Toplam ada: ∼6.000
Yerleşim olan: 227

Turistin %80’i şu 5 adaya gidiyor: Santorini, Mykonos, Rodos, Girit, Paros

2026 hedefi: 38 milyon turist, 25 milyar Euro gelir

Sakin Ada Turizmi

Mykonos’un kalabalığından kaçan turist, Paros, Naxos, Milos gibi daha butik adalara yöneldi.

Özellikle 13+ yaş konseptli oteller, çocuksuz çiftlerin ve dijital göçebelerin tercihi. Parian Chronicle Hotel gibi tesisler bu talebe yanıt veriyor.

Türkiye’den Ulaşım Kolaylaştı

Sakız, Midilli, Sisam, Kos ve Rodos’a Bodrum, Çeşme, Kuşadası’ndan her gün feribot var. 30 dakikada Yunan adasındasın. 2026’da kapıda vize uygulaması da devam ediyor.

PEKİ TÜRK ADALARI NEDEN BU KADAR POPÜLER DEĞİL?

6.000 Yunan adasına karşı Türkiye’de 500 civarı ada-adacık var. Yerleşim olan sadece 11 tane: Gökçeada, Bozcaada, Marmara, Avşa, Paşalimanı ve Prens Adaları.

Turizm pastasından aldığımız pay ise komşunun %5’i bile değil. Sebepler:

Sayı ve Seçenek Az Yunanistan’da 227 yerleşim adası, her zevke bir ada var. Türkiye’de topu topu 11 ada. Mykonos gibi parti adası, Folegandros gibi sakin ada alternatifi yok.

Ulaşım Çilesi

Yunan adalarına Atina’dan günde 200+ feribot kalkıyor. Adalar arası geçiş örümcek ağı gibi. Gökçeada’ya günde 2 feribot var, lodos eserse iptal. Bozcaada’da 4 saat kuyruk. Adalar arası bağlantı sıfır.

İmar ve Kimlik Kaybı

Kiklad’da beyaz-mavi ev kanunla zorunlu, 2 kat sınırı var.

Bozcaada merkez beton apartman doldu, Gökçeada’ya TOKİ girdi, Avşa’da 8 katlı yazlık var. Ada ruhu yerine “yazlıkçı sitesi” oldu.

Tanıtım ve  Politikası

Yunanistan 50 yıldır “Visit Greece” diye adalarını pazarlıyor. Yıllık bütçe 200 milyon Euro. Türkiye’de turizm  Antalya, Bodrum.

Adalar üvey evlat. Gökçeada’yı dünya tanımıyor.

Fiyat/Performans

Paros’ta gecelik 80 Euro’ya Ege manzaralı oda var. Bozcaada’da Ağustos’ta 6 bin TL’den aşağı yer yok.

Taverna’da 15 Euro’ya karnını doyurursun, bizde balık salata en ucuz 1.500 TL. Yunanistan daha ucuz algısı yerleşti.

İstisna Bozcaada ve Cunda

İstanbul’a yakınlık ve şarap/taş ev kimliğiyle yarı popüler oldular. Ama toplam yatak kapasitesi 5 bin.
Mykonos tek başına 40 bin.
#adalar

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Ülkücülere Ergenekon’dan Çıkış Meditasyonu: 

Sanatçı Gökhan Kırdar Kam Davuluyla Kurtlar Vadisi Müziğiyle Ülküculere Meditasyon Yaptırdı

7 Kere Diyafram Nefes Aldırdı, Ellerini Dizlerine Koydurdu, Gözlerini Kapattırip Tanrı Dağları'na Götürdü



Nevin Bilgin

İYİ Parti’nin 3 Mayıs Türkçüler Günü programında dikkatlerden kaçan ilginç  anlar yaşandı. 

Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu ile eski Ülkü Ocakları başkanlarının katıldığı etkinlikte sahneye Kurtlar Vadisi müziklerinin bestecisi Gökhan Kırdar çıktı.


Kırdar, Cendere”yi çalmadan önce salonu kam davulu ritmine aldı. Ülkücülere gözlerini kapattırdı ve şu talimatları verdi:

“Burundan alıp ağızdan verin. 7 kez yaptırdı. Avuç içlerinizi gökyüźüne, yüzünüze döndürün. 

Gözlerinizi kapatın. Şimdi kartal gibi uçup Tanrı Dağları’ndan yukarıdan bakıyorsunuz. Müzikle birlikte atalarınızın Ergenekon’dan çıkışlarını izleyeceksiniz. Müzik bitince açın gözünüzü. İlk kez bunu yaşıyorsunuz. Kendinizi aşkla bırakın.”

Kam davulu eşliğindeki meditasyon sırasında salonda Ergenekon’dan kurtuluş teması işlendi. Katılımcılar dakikalarca gözleri kapalı şekilde ritmi dinledi.

Performans sonrası konuşan Kırdar, “Her şey iyi; iyi olmak, iyileşmek, iyi kalpli olmak dedi. 



linki

.https://www.youtube.com/live/LBaY7OpOlGw?si=KT3cTj6TrbHUQiQt

#ülkücüleremeditasyon

Altın Bilezik de Yapay, Mutluluk da...

Yapay Zekâ ile Zengin Görünme Sanatı



NEVİN BİLGİN 

Eskiden insanlar fotoğraf çektirirdi. Şimdi hayat tasarlıyor.

"Yapay zekâ, koluma iki tane altın bilezik ekle."

"Bir de pırlanta yüzük koy."

"Kocamın yanına beni biraz daha mutlu göster."

"Arkamıza da Boğaz manzarası ekle."

"Çantayı da marka yap."

"Arabayı değiştir, bu biraz fakir duruyor."

"Mutfakta da son model kahve makinesi olsun."

"Bir de tezgâha avokado koy. Zenginlik belli olsun."

Yapay zekâ da şaşkın...

"Başka efendim?"

"Bir şey daha... Beni biraz da huzurlu göster."

İşte orada sistem hata veriyor.

Çünkü altın bilezik eklemek kolay.

Mutluluk eklemek zor.

Artık bazı insanların hayatı Photoshop ile başlamıyor, yapay zekâ ile yeniden yazılıyor. Gerçekte otobüs beklerken, internette özel şoförlü arabadan iniyor. Evde mercimek çorbası içerken paylaşımda Japon restoranında suşi yiyor. Mahalle parkında yürürken yapay zekâ onu Maldivler sahiline ışınlıyor.

En ilginci de buna inananlar kadar, buna özenenlerin olması.

Bir fotoğrafa bakıp "Vay be, ne hayat ya..." diyoruz. Oysa hayatın tek gerçek kısmı, fotoğrafı yüklemek için kullanılan internet paketi.

Gidişat böyle devam ederse yakında kimse "Nasılsın?" diye sormayacak.

"Prompt'un neydi?" diye soracak.

Belki de geleceğin en büyük yalanı, söylenerek değil, üretilerek anlatılacak.

Eskiden insanlar masal anlatırdı.

Şimdi yapay zekâ anlatıyor.

Üstelik herkes kendi masalının başrolünde.

#yapayzeka

        MİLLET ÇATLIYOR

         KISKANÇLIK SALGINI

KISKANÇLIK TAVAN YAPMIŞ DURUMDA



Nevin Bilgin 

Kıskançlık eskiden komşunun yeni aldığı buzdolabıyla sınırlıydı. Şimdi cep telefonunun ekranına sığmayacak kadar büyüdü. Artık insanlar sadece birbirinin arabasını, evini, maaşını kıskanmıyor. Dudağını kıskanıyor. Burnunu kıskanıyor. Kaşını, kirpiğini, dişini, kulağındaki küpeyi, taktığı saati, giydiği ayakkabıyı, mutfağındaki kahve makinesini, kullandığı baharatlığı bile kıskanıyor. Sanki dünya büyük bir "Kim daha çok gösteriş yapacak?" yarışmasına dönüştü.

Eskiden "Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür." derlerdi. Şimdi komşunun tavuğu filtreyle deve kuşu olmuş. Çünkü sosyal medya gerçeği göstermiyor; vitrini gösteriyor. Vitrine bakıp içerideki depoyu hayal eden milyonlarca insan var.

Birisi Boğaz'da kahvaltı yapıyor. Altında elli yorum: "Ne güzel hayat..." Kimse o kahvaltı için iki saat trafik çektiğini, kredi kartının asgari tutarını ödeyemediğini bilmiyor.

Bir başkası Bali'de fotoğraf paylaşıyor. Herkes "Adam hayatı yaşıyor." diyor. Belki de dönüşte altı ay makarna yiyecek.

Birisi mutfağını paylaşıyor. Tezgâh mermer. Musluk altın renginde. Kahve makinesi uzay mekiği gibi. Altında yine aynı cümle:
"Ah benim de olsa..."

Kardeşim, o mutfakta her gün menemen pişiyor. Mermer tezgâh yumurtayı daha lezzetli yapmıyor.

Bir başkası spor salonundan fotoğraf koyuyor. Kaslar şişmiş. Yorumlar yağmaya başlıyor. Kimse adamın o fotoğrafı çekebilmek için on iki tane poz verdiğini, en uygun ışığı bulmak için salondaki herkesin önünden geçtiğini bilmiyor.

Eskiden insanlar misafir gelince evi toplardı. Şimdi misafir gelmeyecek olsa bile Instagram hikâyesi için evi topluyor.

Yemek yapılmıyor; fotoğraf çekiliyor.

Kahve içilmiyor; köpüğü paylaşılıyor.

Kitap okunmuyor; kapağı gösteriliyor.

Tatil yaşanmıyor; belgeleniyor.

Çocuk büyütülmüyor; içerik üretiliyor.

Hatta öyle bir noktaya geldik ki insanlar artık mutluluğu bile yaşayarak değil, paylaşarak ölçüyor. Paylaşılmayan mutluluk sanki yaşanmamış sayılıyor.

Haset de bunun doğal sonucu oluyor. Çünkü insan, başkasının hayatının fragmanını kendi hayatının kamera arkasıyla karşılaştırıyor. Sonra da "Ben neden böyle değilim?" diye üzülüyor.

Oysa sosyal medya bir lunapark aynası gibi. Kimini olduğundan uzun gösteriyor, kimini ince, kimini zengin, kimini kusursuz... Aynaya bakıp kendini eksik sananlar çoğaldıkça kıskançlık da büyüyor.

Artık insanlar birbirinin burnunu estetikçiden önce inceliyor. Dudağının kaç mililitre dolguyla şiştiğini hesaplıyor. Saçının ekim mi peruk mu olduğunu araştırıyor. Çantasının orijinal mi replika mı olduğunu anlamaya çalışıyor. Arabası kiralık mı, evi krediyle mi alınmış, tatili sponsorlu mu... Herkes adeta gönüllü bir dedektif olmuş.

En ilginci de şu: Kıskanan da mutlu değil, kıskanılan da... Çünkü kıskanan sürekli eksik hissediyor; kıskanılan ise sürekli daha fazlasını göstermek zorunda kalıyor. Gösterişin sonu yok. Bugün otomobil paylaşan, yarın tekne paylaşmak zorunda hissediyor. Bugün kahve köpüğü gösteren, yarın İtalya'da espresso paylaşmazsa sanki takipçilerini hayal kırıklığına uğratacak.

Sonunda herkes birbirini çatlatmaya çalışırken aslında en çok kendi sinir sistemini çatlatıyor.

Belki de en büyük lüks artık gösterilecek bir şey değil; gösterme ihtiyacı duymadan yaşayabilmek. Çünkü gerçek zenginlik, telefonun kamerasını açmadan da mutlu olabilmekte gizli. Bugün en nadir bulunan şey pahalı araba değil, pahalı saat değil, deniz manzaralı villa değil... Başkasının hayatına bakmadan kendi hayatından memnun olabilen insan. O gerçekten artık nesli tükenmek üzere olan bir tür.

 İsrail-Ermenistan Yakınlaşması: Yeni Bir Kafkasya Dengesi mi Kuruluyor?



Nevin BİLGİN 

Uzun yıllar boyunca İsrail ile Ermenistan arasındaki ilişkiler, karşılıklı mesafe ve diplomatik ihtiyat üzerine kuruluydu. Bunun temel nedeni İsrail'in Azerbaycan ile geliştirdiği stratejik ortaklıktı. Ancak 2026 yılı itibarıyla yaşanan gelişmeler, Tel Aviv ile Erivan arasında yeni bir sayfanın açılabileceğine işaret ediyor. Bu yakınlaşmanın arkasında yalnızca ikili ilişkiler değil; İran, Türkiye, Azerbaycan, Rusya ve Batı'nın Güney Kafkasya üzerindeki rekabeti de bulunuyor.

2026'nın ilk aylarında Ermenistan, İsrail'e yönelik olumlu mesajlarını artırdı. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, İsrail'in Bağımsızlık Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada iki ülke arasındaki ilişkilerin genişletilmesine ve yeni iş birliği alanlarının değerlendirilmesine hazır olduklarını duyurdu. Diplomatik dil açısından oldukça dikkat çekici olan bu açıklama, Erivan'ın İsrail'i artık yalnızca Azerbaycan'ın müttefiki olarak görmediğini, aynı zamanda teknoloji, eğitim ve güvenlik alanlarında potansiyel bir ortak olarak değerlendirdiğini gösteriyor.

Bu yaklaşım tesadüf değil. Ermenistan son birkaç yıldır dış politikasını çeşitlendirmeye çalışıyor. Rusya'nın güvenlik garantilerine duyulan güvenin azalması, Avrupa Birliği ile ilişkilerin geliştirilmesi, ABD ile savunma diyaloğunun artması ve Türkiye-Azerbaycan hattıyla yürütülen normalleşme süreci, Erivan'ı yeni ortaklar aramaya yöneltti.

İsrail açısından ise Ermenistan'ın önemi farklı. İran sınırında yer alan Ermenistan, Güney Kafkasya'nın en kritik jeopolitik noktalarından biri. Tel Aviv yönetimi uzun yıllardır İran'ın çevresindeki gelişmeleri yakından takip ediyor. Bu nedenle Ermenistan ile kurulacak dengeli ilişkiler, İsrail'in bölgesel istihbarat ve diplomatik kapasitesini artırabilecek bir unsur olarak değerlendiriliyor.

2026 yılında dikkat çeken bir diğer gelişme ise eğitim ve yapay zekâ alanında başlayan temaslar oldu. Ermenistan Eğitim Bakanı'nın İsrail ziyareti sırasında taraflar; eğitim teknolojileri, öğretmen eğitimi, yapay zekâ uygulamaları ve akademik iş birliklerini görüştü. Bu temaslar askeri alandan çok sivil teknolojiler üzerinden güven inşa edilmeye çalışıldığını gösteriyor.

1915 Tasarısı

Ancak ilişkilerin önündeki en büyük siyasi başlıklardan biri hâlâ 1915 olayları. Haziran 2026 sonunda İsrail hükümeti, Ermeni Soykırımı'nın tanınmasını öngören bir tasarıya onay verdi. Tasarının yasalaşabilmesi için Knesset'in de kabulü gerekiyor. Eğer süreç tamamlanırsa bu, İsrail dış politikasında tarihî bir kırılma anlamına gelecek. Böyle bir karar Ermenistan ile ilişkileri güçlendirebilir; buna karşılık Azerbaycan ve Türkiye ile yeni diplomatik gerilimler yaratabilir.

İsrail'in böyle bir adımı yalnızca tarihsel bir değerlendirme olarak görmek eksik olur. Son yıllarda Türkiye ile ilişkilerde yaşanan dalgalanmalar, Gazze savaşı sonrasında ortaya çıkan sert diplomatik kriz ve Doğu Akdeniz'deki yeni dengeler de Tel Aviv'in dış politika tercihlerini etkiliyor. Dolayısıyla Ermeni meselesi, yalnızca tarih değil aynı zamanda güncel jeopolitik hesapların da bir parçası hâline geliyor.

Bunun yanında İsrail'in Azerbaycan'dan vazgeçmesi beklenmiyor. Azerbaycan, İsrail'in enerji güvenliği ve savunma sanayii açısından en önemli ortaklarından biri olmayı sürdürüyor. Bu nedenle Tel Aviv'in hedefi muhtemelen Ermenistan ile ilişkileri geliştirmek, ancak bunu Azerbaycan'la stratejik ortaklığı zedelemeyecek ölçüde yapmak olacaktır.

Bugün ortaya çıkan tablo tam anlamıyla bir ittifak değil, çok yönlü bir denge politikası. Ermenistan Batı'ya açılmaya çalışırken İsrail de Güney Kafkasya'daki diplomatik seçeneklerini artırıyor. İran faktörü, Türkiye ile yaşanan gerilimler, Azerbaycan'ın bölgesel rolü ve Rusya'nın etkisinin azalması bu yakınlaşmayı hızlandıran temel dinamikler olarak öne çıkıyor.

Önümüzdeki dönemde İsrail-Ermenistan ilişkilerinin seyri yalnızca iki ülke açısından değil Türkiye, Azerbaycan ve İran'ın güvenlik politikaları açısından da yakından izlenecek başlıklardan biri olmaya devam edecek.


Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ijar/article/1051717

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ulic/article/1505784

https://tr.armradio.am/2025/11/28/israil-ermenistan-ile-sinirli-bir-yakinlasmayi-degerlendiriyor

https://www.agos.com.tr/tr/haber/israil-hukumeti-ermeni-soykirimi-tasarisini-onayladi-turkiye-gazze-yi-hatirlatti

27 Haziran 2026 Cumartesi

Twisted Yoga Belgeseli

İddialar, Tantra Yoga adıyla kadın ticareti, tarikat  bağlantıları, grup seks, birbirinin idrarını içmek vs



NEVİN BİLGİN

Yoga denildiğinde akla genellikle huzur, nefes egzersizleri, beden-zihin dengesi ve sağlıklı yaşam gelir. 

Son yıllarda ise yoga, yalnızca bir egzersiz biçimi olmaktan çıktı büyük bir endüstriye dönüştü. Yoga kampları, yoga tatilleri, yoga guruları, spiritüel kamplar ve kişisel gelişim atölyeleri milyonlarca dolarlık bir pazar oluşturdu. İnsanlar stresli şehir hayatından kaçıp "kendini bulmak" için bu dünyaya yöneliyor. 

Ancak 2026 yapımı Twisted Yoga belgeseli, bu dünyanın her zaman göründüğü kadar masum olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Belgesel, Romanyalı yoga liderinin kurduğu uluslararası yoga ağı üzerinden ilerliyor. İlk bakışta sıradan bir yoga okulu gibi görünen bu yapı, zamanla üyelerini mutlak itaate sürükleyen kapalı bir sisteme dönüşüyor. 

Yoga dersleriyle başlayan süreç, meditasyonlar, tantra eğitimleri ve ruhsal aydınlanma söylemleriyle devam ediyor. Fakat eski üyelerin tanıklıkları, perde arkasında bambaşka bir dünyanın bulunduğunu gösteriyor.

Belgeselde en dikkat çeken noktalardan biri, insanların sisteme bir anda değil, adım adım çekilmesi. Önce sıcak bir topluluk hissi oluşturuluyor. İnsanlara sevgi, aidiyet ve kabul duygusu veriliyor. Daha sonra "egoyu kırmak", "özgürleşmek" ya da "ruhsal gelişmek" gibi kavramlar kullanılarak kişisel sınırlar yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Sosyal psikolojide "kademeli bağlılık" olarak bilinen bu yöntem sayesinde bireyler, başlangıçta asla kabul etmeyecekleri uygulamaları zamanla normal görmeye başlıyor.

Belgeselde eski üyeler, "manevi eğitim" adı altında çıplak dolaşmanın teşvik edildiğini, mahremiyet duygusunun sistemli biçimde yok edildiğini, grup seks anlatıyor. 

Daha da sarsıcı olan ise bazı ritüellerde insanların birbirlerinin idrarını içmeye zorlandıkları yönündeki tanıklıklar. Bunlar dışarıdan bakıldığında akıl almaz uygulamalar gibi görünse de belgesel, bunların asıl amacının bireyin iradesini kırmak, utanma duygusunu ortadan kaldırmak ve lidere koşulsuz bağlılık oluşturmak olduğunu anlatıyor. Bir noktadan sonra kişi, yaptığı şeyin doğruluğunu sorgulamak yerine, sistemi sorgulamanın yanlış olduğuna inandırılıyor.



Ancak belgeselin anlattıkları bununla da sınırlı değil. 

En ağır iddialar kadınlar üzerinden yürütülen sistematik sömürüyle ilgili. Eski üyelerin ifadelerine göre bazı kadınlar özel spiritüel eğitim alacakları söylenerek farklı ülkelere gönderiliyor. Daha sonra pasaportlarına el konulduğu, dış dünyayla bağlantılarının kesildiği ve psikolojik baskı altına alındıkları öne sürülüyor. 

Bazılarının webcam üzerinden cinsel içerikli yayın yapmaya veya seks işçiliğine zorlandıkları iddiaları da belgeselde yer alıyor. Bu nedenle ilgili kişiler hakkında Fransa'da insan ticareti, adam kaçırma ve tecavüz suçlamalarıyla yargı süreci yürütülüyor. Kendisi ise tüm suçlamaları reddediyor.

Belgesel aslında yogayı yargılamıyor. Yoga, milyonlarca insanın fiziksel ve ruhsal sağlığına katkı sağlayan kadim bir öğretidir. Eleştirilen şey, yoga ve spiritüellik kavramlarının insanların zaaflarını kullanmak için bir araç hâline getirilmesidir. Çünkü tarih boyunca yalnızca dini yapılar değil, kişisel gelişim hareketleri, siyasi oluşumlar ve kimi terapi grupları da benzer yöntemlerle insanları kontrol etmeye çalıştı.

Bugün sosyal medyada da benzer bir tablo görüyoruz. Her gün yeni bir guru, yeni bir yaşam koçu, yeni bir enerji uzmanı ortaya çıkıyor. Sürekli daha mutlu olmanın, daha bilinçli yaşamanın, evrenle uyum yakalamanın formülleri satılıyor. İnsanların yalnızlığı, mutsuzluğu ve anlam arayışı dev bir pazara dönüşmüş durumda. Maneviyat, giderek ticari bir ürüne çevriliyor.

Twisted Yoga bu nedenle yalnızca bir suç belgeseli değil; insan psikolojisinin nasıl manipüle edilebildiğini anlatan önemli bir çalışma. Belgeselin verdiği en güçlü mesaj ise şu: Gerçek bir öğreti, insanın özgürlüğünü artırır; onu lidere bağımlı hâle getirmez. Gerçek bir rehber, sorgulamayı teşvik eder; itaati değil. Bir yapı sizden mahremiyetinizi, bedeninizi, eleştirel düşüncenizi ve özgür iradenizi teslim etmenizi istiyorsa, orada artık maneviyat değil, istismar başlamıştır.

Kaynaklar

Tatar Ramazan, Selvi Boylum ve Kadir İnanır

Türk Erkeğinin Rol Modeli, Türk Kadınının Hayalindeki Erkek Modeli'nden Günümüz Alfa Erkeğine



Nevin BİLGİN 

Bir toplumun kendini nasıl görmek istediğini en iyi romanlar, türküler ve sinema anlatır. 

Türkiye'nin uzun yıllar boyunca erkeklik algısını ne akademik kitaplar ne de siyaset kurdu; bunu büyük ölçüde Yeşilçam kurdu. 

O perdede yumruk atan, haksızlığa başkaldıran, sevdiği kadın için ölümü göze alan erkekler yalnızca film kahramanı değildi. Mahalle kahvesindeki gencin, asker ocağındaki erin, üniversite sırasındaki delikanlının ve genç kızların hayallerindeki adamın ortak portresiydi.

Bu portrenin en güçlü simgelerinden biri Tatar Ramazan, diğeriyse bu ruhu onlarca filmde farklı yüzleriyle canlandıran yaşamını yitiren sanatçı Kadir İnanır oldu.

Tatar Ramazan'ın gücü kaslarından değil, vicdanından gelirdi. Fakirin yanında durur, zalimin karşısına dikilir, gerektiğinde tek başına bütün düzene meydan okurdu. Onun delikanlılığı kabadayılık değildi. Bir ahlak anlayışıydı. 

Mahalle kültürünün yazılı olmayan hukukuydu. Sözünün eri olmak, güçsüzü korumak, kadına el kaldırmamak, haksız kazanca tenezzül etmemek bu anlayışın temel taşlarıydı.

Fakat Kadir İnanır'ın Türk sinemasındaki etkisini yalnızca sert, asi ve adalet savaşçısı karakterlerle açıklamak eksik kalır. Çünkü o, aynı zamanda Türk kadınının hafızasında romantizmin de simgesi oldu.

Bunun en güçlü örneği hiç kuşkusuz Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki İlyas karakteridir. İlk bakışta İlyas, birçok kadının hayalini kurduğu erkektir. Yakışıklıdır, cesurdur, tutkuyla sever, aşkını saklamaz. Kamyonunu sürerken gösterdiği özgüven, Asya'ya bakışındaki tutku ve sevgisini büyük cümlelerle ifade edebilmesi onu unutulmaz bir romantik kahramana dönüştürür.

Ancak filmin büyüklüğü tam da burada başlar. Çünkü zaman ilerledikçe İlyas'ın sevgisinin tek başına yetmediği görülür. O, seven ama öfkesine yenilen, hata yapan, sorumluluklarını ihmal eden bir adamdır. Seyirci ilk kez şunu düşünmeye başlar: Güçlü olmak başka, güvenilir olmak başkadır.

Filmin sonunda Asya'nın söylediği o unutulmaz cümle aslında yalnızca Türk sinemasının değil, belki de Türk toplumunun erkeklik anlayışını özetler:

"Sevgi neydi? Sevgi emekti."

Bu cümle yalnızca iki erkek arasında yapılmış bir tercih değildir. Tutkunun mı, güvenin mi heyecanın mı, sorumluluğun mu büyük sözlerin mi, küçük ama sürekli fedakarlıkların mı daha değerli olduğu sorusudur.

Kadir İnanır Tatar Ramazan gibi adalet için yumruk atan bir halk kahramanını, hem de İlyas gibi kusurlarıyla gerçek bir insanı canlandırabilmiştir. Bu yüzden onun karakterleri tek boyutlu değildir. Kahramandır ama hata da yapar. Güçlüdür ama kaybeder. Sever ama yanlışlar yapabilir. Belki de bu yüzden hâlâ gerçek görünürler.

GÜVENLİ VE FEDEKAR ERKEK

Türk kadınının zihnindeki erkek modeli uzun yıllar boyunca yalnızca yakışıklı olmakla tarif edilmedi. Güven veren, arkasında durulabilecek, sözüne güvenilecek, gerektiğinde fedakârlık yapabilecek bir erkek olmak daha değerliydi. Kadınlar yalnızca güçlü bir erkeğe değil, güçlü olduğu kadar vicdanlı bir erkeğe ilgi duyuyordu. Selvi Boylum Al Yazmalım ise bu algıyı değiştiren önemli eserlerden biri oldu. Film, kadınların yalnızca karizmatik erkeği değil, güven veren erkeği de seçebileceğini gösterdi.


ERKEKLİK ÜRETİLEN BİR KİMLİK

Toplumsal cinsiyet araştırmaları tam da bu noktada önemli bir tespit yapıyor. Erkeklik biyolojik değil, kültürel olarak üretilen bir kimliktir. Sinema ise bu kimliğin en güçlü üretim araçlarından biridir. 


Erkeklik çalışmaları, hegemonik erkeklik kavramıyla toplumun ideal erkek modelini sürekli yeniden ürettiğini ortaya koymaktadır. Türk sinemasında özellikle 1960'lardan 1990'lara kadar bu ideal cesur, güçlü, koruyucu, fedakâr ve gerektiğinde şiddete başvurmaktan çekinmeyen erkek karakterler üzerinden inşa edilmiştir.

Ancak ilginç olan, Tatar Ramazan'ın yalnızca güçlü olması değildir. Onu unutulmaz yapan şey, gücünü kendisi için değil başkaları için kullanmasıdır. 

Bugünün alfa erkek söylemiyle arasındaki en büyük fark da budur. Günümüz popüler kültürü çoğu zaman başarıyı lüks otomobiller, pahalı saatler ve kaslı bedenler üzerinden tanımlıyor. Oysa eski Yeşilçam'ın delikanlısı cebinde para olmasa da onurunu kaybetmeyen adamdı.

KAYBEDİLEN KARAKTERİNİ ARIYOR

Belki de bu yüzden bugün hâlâ Kadir İnanır'ın filmleri izlendiğinde nostaljiden fazlası hissediliyor. İnsanlar yalnızca eski İstanbul'u, eski mahalleleri ya da eski aşkları özlemiyor. Aynı zamanda kaybettiklerini düşündükleri bir karakter anlayışını da özlüyorlar. Fakat en çok da şunu özlüyorlar: Aşkın gösteriden değil emekten beslendiği, erkekliğin sertlikten değil sorumluluktan ölçüldüğü bir zamanı.

Modern erkeklik araştırmaları ise bu nostaljiye eleştirel yaklaşmayı öneriyor. Çünkü tek tip gerçek erkek tanımı, erkekler üzerinde de ciddi bir baskı oluşturuyor. Sürekli güçlü olmak, duygularını göstermemek, ağlamamak ve yenilmemek zorunda hissetmek birçok erkeğin psikolojik yükünü artırıyor. 

Bugün belki de ihtiyaç duyulan erkek modeli; Tatar Ramazan'ın adalet duygusunu, İlyas'ın tutkusunu ve Cemşit'in emeğini aynı karakterde buluşturabilen erkektir.

Çünkü yıllar geçse de değişmeyen bir gerçek güç etkileyebilir, tutku büyüleyebilir ama insanı yanında tutan şey güven ve emektir. Belki de bu yüzden Selvi Boylum Al Yazmalım, sadece bir aşk filmi değil; Türk toplumunun erkeklik üzerine yazdığı en güçlü metinlerden biri olarak yaşamaya devam ediyor.

Kaynakça

https://dergipark.org.tr/tr/pub/usuifade/article/1208081

https://zenodo.org/records/14585317

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ijhe/article/589324

https://search.trdizin.gov.tr/tr/yayin/detay/203178/cengiz-aytmatovun-al-yazmalim-selvi-boylum-hikayesi

25 Haziran 2026 Perşembe

KADIN ERKEĞİ, ERKEK KADINI SÜREKLİ NEDEN HOR GÖRÜYOR?



Türkiye’de kadın-erkek ilişkilerinin olgunlaşma sürecindeki en belirgin engellerden biri, karşılıklı bir küçümseme veya değersizleştirme.


Sosyolojik ve psikolojik veriler, bu durumun bireysel bir karakter noksanlığından ziyade, hızlı toplumsal dönüşümün ve derin duygusal güvensizliklerin bir yansıması olduğunu göstermekte.

İlişki araştırmacısı John Gottman’ın çalışmalarında "hor görme" duygusunu gündeme getirmekte. Hor görme Türkiye bağlamında kültürel bir sıkışmışlığın savunma kalkanı olarak işlev görüyor.

Bunun kökeninde kültürel gecikmenin olduğu varsayılmakta.

Türkiye, son yarım asırda ekonomik ve kamusal alanda (eğitim, iş gücüne katılım) hızla modernleşirken, mahrem alandaki (aile ve ilişkiler) değerler ve beklentiler aynı hızla değişmemiştir.

Ataerkil yapının "koruyan, sağlayan ve otorite olan erkek" ideali ile moderniteye ait "eşitlikçi, bireysel ve özgür kadın" ideali, ilişkilerde sürekli bir çatışma alanı yaratmıştır.

Erkeğin kamusal alanda güçlenen kadını geleneksel kodlarla "kontrol edememesi", onda bir yetersizlik hissi doğurmaktadır. Bu hisle başa çıkmak için erkek, kadının başarılarını veya kimliğini "küçümseyerek" kaybettiği mutlak otoriteyi sanal bir düzlemde yeniden tesis etmeye çalışmaktadır.

Kadının küçümsemesi ise genellikle bir savunma veya tepki mekanizması olarak gelişir.



Ataerkil sistemin kısıtlamalarına, şiddete veya duygusal ihmale maruz kalan kadın, bu yapıya ve bu yapıyı temsil eden erkeğe karşı bir "değersizleştirme" stratejisi uygular.

Bu, bir taraftan kendini sistemin baskısından psikolojik olarak koruma çabasıyken, diğer taraftan erkeğin hiyerarşik üstünlüğüne karşı geliştirilen bir karşı-domine etme yöntemi.


Bireyler, ilişkiden ne bekleyecekleri konusunda bir mutabakat sağlayamadıklarında, "yol arkadaşı" olarak değil, kendi kimliklerini veya statülerini tehdit eden bir "rakip" olarak görmeye başlarlar.

Empati noksanlığı ve çatışma çözme becerilerinin yetersizliği, bu küçümseme döngüsünü daha da kemikleştirir.

Dolayısıyla, Türkiye'de ilişkilerin olgunlaşması, tarafların birbirini değil, kendi içlerindeki kültürel ve psikolojik yükleri fark edip bunları dönüştürme iradesi göstermelerine bağlıdır.


 MAHREMİYET İHTİYACI


Nevin Bilgin

Mahremiyet ihtiyacı, insanın sadece fiziksel sınırlarını değil, zihinsel ve duygusal alanını da koruma isteği. Çoğu zaman özel hayat diye basitleştirilir ama aslında bundan çok daha derindir; insanın kendine ait bir iç oda kurma çabasıdır.

İnsan, başkaları tarafından görülmek kadar görülmemeye de ihtiyaç duyar. Sürekli izlenmek, yorumlanmak ve kaydedilmek, zamanla kişinin kendi kendine kurduğu ilişkiyi bile bozar. Çünkü mahremiyet sadece başkalarından saklanmak değil, kendinle baş başa kalabilme hakkı.

Modern dünyada bu ihtiyaç giderek daha görünür hale geldi. Sosyal medya, kameralar, konum paylaşımı, algoritmalar… İnsan artık sadece konuşarak değil, davranışlarıyla da sürekli ifşa halinde. Ne izlediği, ne aldığı, nerede olduğu, ne düşündüğü bile veri haline geliyor. Bu durum, mahremiyetin teknik bir mesele olmaktan çıkıp psikolojik bir meseleye dönüşmesine neden oldu.

Psikoloji açısından bakıldığında mahremiyet, benlik gelişiminin temel parçalarından biri. Kişi kendini ancak sınırları varsa tanıyabiliyor. Sınır yoksa, yani herkes her şeye erişebiliyorsa, birey zamanla kendisi olma hissini kaybedebiliyor. Sürekli görünür olmak, paradoksal biçimde kişiyi silikleştiriyor.

Bir başka boyut da toplumsal baskı. Mahremiyet azaldıkça, insanlar daha çok nasıl göründüklerine odaklanıyor. Bu da doğal davranışın yerini performansa bırakıyor. Hayat yaşanmaz, sergilenir hale geliyor. Oysa mahremiyet, insanın maskesini indirdiği alan hata yapabildiği, çelişebildiği, değişebildiği yer.

Bugün tartışılması gereken şey mahremiyetin tamamen kaybolup kaybolmadığı değil, ne kadarının bilinçli olarak korunduğu belki de. Çünkü mahremiyet, sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda bir özgürlük meselesi. İnsan kendine ait bir alanı varsa özgür.

İnsan, herkes tarafından bilindiği kadar değil, kimsenin bilmediği kısmıyla da insan.

#mahremiyet