17 Şubat 2026 Salı


KAR FİLMİ ÜZERİNE

AHLAK VE SEÇİMLERİN SONUÇLARIYLA YÜZLEŞMEK


           fotoğraf: filmmakinesi

Kar, Emre Erdoğdu’nun yönettiği ve Hazar Ergüçlü’nün canlandırdığı Müzeyyen karakteri üzerinden genç bir kadının hayatını ve kimlik arayışını işler. Film, yalnızca bir aile veya kardeşlik hikayesi değil toplumsal yapı ile bireysel yaşam arasındaki çatışmayı, seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmeyi ve insan ilişkilerinin karmaşıklığını ortaya koyar.

Müzeyyen, toplumun belirlediği normların dışında bir yaşam sürer. Okul hayatı düzensizdir, uyuşturucu kullanan arkadaş çevresi ve günlük hayatı kaotik. 

Bu durum, onun bireysel arzuları ile toplumun beklentileri arasındaki sürekli çatışmayı görünür kılıyor. Film boyunca karakter, seçimlerinin bedelleriyle karşılaşırken, izleyici onun ruhsal dünyasına davet edilir.


Kardeşi Ali’nin ortaya çıkışı, Müzeyyen’in dünyasında derin bir dönüm noktası yaratıyor. 

Ali, toplum tarafından kabul görmüş, düzenli bir hayat süren bir karakter. Onun varlığı, Müzeyyen’in kendi kimliğini, aile bağlarını ve aidiyetini sorgulamasına yol açıyor. 

Bu karşılaşma, farklı sosyal yaşamların ve değer sistemlerinin birbiriyle çatışmasını dramatik bir biçimde ortaya koyuyor

Film, ahlakı sadece doğru-yanlış üzerinden değerlendirmez karakterlerin seçimlerini toplumsal bağlam ve bireysel vicdan üzerinden sorguluyor

Müzeyyen’in davranışları çoğu zaman toplum tarafından kabul edilemez sayılır, fakat film izleyiciyi empati yapmaya ve ahlaki yargıların göreceliğini düşünmeye itiyor 

İnsan ilişkileri, kardeşlik ve aidiyet temaları, karakterin kimlik arayışını destekleyen ve aynı zamanda sınayan bir rol oynuyor

Sessiz sahneler, boş mekanlar ve karakterlerin yalnızlığı, Müzeyyen’in iç dünyasını güçlendiren estetik araçlar olarak kullanılıyor. 

İzleyici, film boyunca yalnızca olayları gözlemlemekle kalmaz karakterin içsel çatışmalarını ve duygusal yoğunluğunu da hissediyor.

Kar genç bir kadının toplumsal yapı ile bireysel yaşam arasındaki çatışmasını ve kimlik arayışını etkileyici bir biçimde anlatıyor. 

Film, izleyiciyi karakterlerin ruhsal dünyasına çekerek ahlak, aidiyet ve insan ilişkileri üzerine düşünmeye teşvik ediyor.

16 Şubat 2026 Pazartesi

Gözetlemek, Gözetlenmek...

Zaman Kıt, Merak Sınırsız

Stalking de Neymiş Demeyin, Siz de Olabilirsiniz...


Nevin BİLGİN

İnsanlar çoğunlukla kendi iç dünyalarıyla meşgul.

Binbir dert ve telaş arasında başkalarına vakit kalmıyor gibi. Öncelik çoğunlukla kendi ihtiyaçlarında, kendi gündemlerinde. Kendi boğuşmalarında.

Yine de, zaman kıt ve dikkat dağılmış olsa bile, birbirlerini gözetmeye vakit bulabiliyorlar ilginç şekilde.

Sosyal medyada bağlantılar inceleniyor, kim kiminle arkadaş, kim ne yapmış, nereye gitmiş, ne giymiş, filtre kullanmış mı..Küçük ayrıntılar kaydediliyor kim ne yapmış, kiminle konuşmuş…

Gerçek hayatta durum daha da ilginç. 

Komşular selam vermiyor, ama dar perdelerin arkasından kim girip çıkmış, kim ne poşetle getirmiş, her hareket sessizce gözleniyor. 

Küçük bir merak, görünmez bir oyunu haline gelmiş.

Merak, bilimsel olarak insanın öğrenme ve keşfetme mekanizmalarını tetikleyen bir itici güç. 

Beyin, yeni bilgiyi merak sayesinde arıyor; dikkat artıyor, hafıza güçleniyor, çözüm üretme kapasitesi yükseliyor. Yani merak aslında hayatın ilerlemesini sağlayan bir katalizör.

Ama işin bir diğer yanı da var, o meşhur sözle gündeme gelen..

İnsanın başına gelen her şey çoğu zaman meraktan gelir derler ya...

Merak, bazen sınırları zorlamak, bazen risk almak, bazen de başkalarının hayatına bakmak demek. 

Bilim, merakın faydasını övse de, günlük hayatta merak bazen karmaşaya ve sorunlara da yol açabiliyor. 



Modern insanın çelişkisi burada gizli. 

Hem yalnız, hem meraklı. Hem kendi hayatına odaklanmış, hem başkasının hayatını sessizce izleyen. 

Zaman kıt, enerji dağılmış, ama merak sınırsız.

STALKİNG, SOSYAL MEDYADA GÖZETLEME

Sosyal medyada bu gözlem daha kavramsal bir boyut kazanıyor: 

“stalk” son dönemlerde sosyal medya ağlarında iz sürme şeklinde bir anlam kazandı. İzi süren özne olan “stalker”, belki de en etkili ve sarsıcı şekilde Tarkovski’nin Stalker filmiyle izleyicilerin hayatına girmişti. Filmde Stalker, girilmesi yasak olan bir bölgeye giden izi süren rehberdir; bilinmeyene, merak edilene ve görülmek istenene ulaşan bir vasıta.

Günümüzde sosyal ağlar, bu “zone”un sanal bir karşılığı gibi işliyor. Gerçek dünyadaki iletişimin izinden uzaklaşan birey, hem kendi izinin sürüleceği bir benlik yaratma ihtiyacı duyuyor hem de başkalarının izini sürer hâle geliyor. İzi sürülen özne bulunduğu bu sanal bölgede, stalkerlar tarafından izlendiğinin bilincinde olarak benliğini sürekli yeniden çerçeveliyor. Bu teşhir, gözetlendiğinin farkında olduğu sürece devam ediyor; kişi benliğini ve sosyal medya imgesini izleyenlerin eline teslim etmiş oluyor. Böylece izlenen özne, temsil edilen/çerçevelenen imgesiyle stalker’a kendini sunmuş bir nesneye dönüşüyor.

Bu bağlamda modern sosyal medya, merakın hem itici gücünü hem de insanı izleyen ve izlenen rollerine sokan çelişkili doğasını gözler önüne seriyor.

https://dergipark.org.tr/tr/pub/euifydhed/article/342095

15 Şubat 2026 Pazar

kent yazıları...


KÜRESEL KÖRLÜK

Gri Sabahlar, Hız...



Nevin BİLGİN

Gri sabahlar…
Ne çoktur Ankara’da.

Bu şehir çoğu zaman kurşuni bir gökyüzüne uyanır. 

Ama kimse farkına bile varmaz. Uyur gezer gibidir. Çünkü bir telaş vardır. Kent, uyanmaz sanki, yarış start alır.

Arabalar hızla geçer. 

İnsanlar daha gün doğmadan yetişme telaşına düşer. 

Sabahın ilk hormonu güneş değil, kortizoldür. 

Alarm çalar, beden alarma geçer. 

Kentleşme dediğimiz şey biraz da budur.

Doğanın ritminden kopmuş bir kalabalığın, betonun içinde panikle yaşaması.

ELDE PASTANE POĞAÇALARI

Elde bir poğaça. İçinde hangi yağ var bilinmez. Karaciğermiş, kolesterolmüş, damarmış...

Ama bilmeye de vakit yoktur. Çünkü modern insan için önemli olan içerik değil, hızdır.

Beslenmek değil, yetişmektir.



KENT BÜYÜR İNSAN KÜÇÜLÜR

Kent büyüdükçe insan küçülür.
Küreselleşme, gökyüzünü tek renge boyar sanki griye...Tek tip yüksek binalara...

Aynı kahve zincirleri.
Aynı mağazalar.
Aynı vitrinler.
Aynı kredi kartı taksitleri.

Bir şehirden diğerine gittiğinizde aslında başka bir yere gitmezsiniz aynı hızın farklı asfaltını deneyimlersiniz.

EMPERYALİZM VE PARA AKIŞI

Para akışı, yaşamın yerini almıştır.

Emperyalizm artık sadece askeri bir kavram değildir. Gündelik alışkanlıklarımızın içine yerleşmiştir. 

Ne yiyeceğimizden ne giyeceğimize, nasıl güzelleşeceğimizden nasıl tatil yapacağımıza kadar her şey paketlenmiş, markalanmış ve satılmıştır.

Gri sabahın farkına varmamamız tesadüf değildir.

Çünkü sistem yavaşlayan insanı sevmez.

Duran insan düşünür.

Düşünen insan sorgular.

Sorgulayan insan tüketmez.

Bu yüzden kent hep hızlıdır.
Yavaşlık bir tehdit gibidir.

Bir pencere tülü hafifçe sallanırken dışarıda motor sesleri yükselir. 

Şehir koşar. İnsan koşar. Para döner.

Ama gri gökyüzü oradadır.
Sabırlı. Sessiz. Tanık.


Belki gri olan gökyüzü değil, hızın içindeki bizizdir...

14 Şubat 2026 Cumartesi

Şehir Uyurken




Nevin BİLGİN

Hafta sonu sabahları şehir başka bir varlığa dönüşüyor.


Sanki üstündeki gürültü kabuğunu çıkarıyor ve gerçek yüzünü gösteriyor.

İnsanlar uykudayken, sokaklar nefes alıyor, kuşlar bile.


Araba sesleri azalıyor, aceleyle bir yerlere yetişme telaşı kayboluyor. 

O görünmez baskılar... Geç kalıyorum, yetişmeliyim, bir şey yapmalıyımlar bir üreliğine görünmüyor.

Yerini başka sesler alıyor.


Kargaların tok çağrısı, saksağanların keskin ötüşü.



Rüzgarın serinliği.
Açılan bir pencerenin içeri davet ettiği temiz hava.

Bu sessizlik sadece dışarıda değil.
İçeride de oluyor.

Gürültü azaldıkça zihnin uğultusu da yavaşlıyor.


Koşuşturma durduğunda, insan kendi varlığını daha net hissediyor, nefesini...Karnının iniş çıkışlarını...


Hiçbir şey yapmadan var olabilmenin hafifliği geliyor sanki. 

Psikolojik olarak bu anlar belki yeniden ayarlama gibi. 

Omuzlar düşüyor, kalp ritmi yumuşuyor. Düşünceler daha az keskin. 


Şehir uyurken insan biraz kendine uyanıyor.

Ve belki de en büyük lüks..


Hiç kimsenin bir yere yetişmediği bir sabahın içinde, sadece kuşların sesini dinleyerek var olmak.


13 Şubat 2026 Cuma

 YURDUM İNSANININ HAFTASONU 

BÜYÜKŞEHİRDE HAFTA SONLARI

AVM’den Netflix’e, Çekirdek Çitlemekten, Ne Yiyeceğiz Mesaisine

DEDELERİ BİLE "ZURNA"YA YEMEK SEPETİNE ALIŞTIRAN ORTAM

TUVALET TEMİZLİĞİNİ BİLMEYEN BİLMEM NE PARTİSİNİN BAŞKANINI BİLİYOR

NEREYE GİDİP POZ VERECEĞİZ



Nevin BİLGİN

Hafta sonu geldi mi, büyükşehirde yaşam tam bir mini olimpiyat gibi başlıyor.

Sabah ailecek AVM seferleri. Trafikte boğuşmalar...Park yeri aramalar. Harala gürele oradan oraya koşturmalar...

Market arabalarını  tıka basa doldurmalar. Tam fiyatı görünce bakiye yetersiz uyarısı ardından diğer kredi kartını uzatmalar. Çocukların kurslara yetiştirilmesi. Arabada “Anne, babaaa, acıktım!” çığlıkları...

Erkekler araba seviciliğine devam ediyorlar tabii. Araba yıkamak çok önemli. Berbere gitmek de...

Aileme vakit ayırmalıyım stresi ile uzakta kafayı dinleme ya da arkadaşlarıyla buluşmak için uydurulacak yalanları düşünme mesaisi. Aileyle AVM'ye yapılan amaçsız ziyaretlerle aile sorumluluğunu yerine getirmenin erkek keyfi de ayrı tabii. 



Biraz gurur, biraz kaçış. İdare edin işte. 

Kadınlar evin her köşesini temizliyor, çamaşırları yıkıyor, bulaşıkları diz, çıkar, evde milletin çorabından donuna kadar toplamayı saymıyorum bile. 

Sifon çekmek bile hafta sonu ve hafta içi kadın görevler listesinde.

Kaçabilen kadınlar için kuaför ritüeli çok önemli. Bazı kadınlar için hamamlar da önemli. 

Kuaför meraklıları saç boyatıyor, fön çektiriyor, tırnak bakımı yaptırıp kendime vakit ayırdım diyerek sevindirik oluyor. Saatler geçiyor, ama sonuçta herkes memnun. 

Market sepetleri taşınıyor, kahve molaları veriliyor, çocuklar kurs dönüşünde tekrar sahneye çıkıyor.

Akşam yaklaşınca herkes koltuklara yerleşiyor. 

Artık dizi zamanı! Eskiden TV dizisiydi, şimdi Netflix hâkim. 

Artık herkes dizileri anlatıyor bir araya gelince işyerinde: 

“Sen ne izledin?” 

“O da çok iyiydi!” 

Çekirdekler çitleniyor. Parmaklar yağlanıyor, televizyonun karşısında sessiz bir savaş sürüyor. Kimse birbiriyle konuşmaz oluyor. 

TUVALET TEMİZLİĞİNİ BİLMİYOR, BİLMEM NE PARTİSİNİ BİLİYOR

Altın-gümüş fiyatları ve memur öğle yemeği sohbetleri de cabası. 

Hafta içi öğle ne yiyeceklerini düşünmekten helak olan memurlar, hafta sonu biraz rahat nefes alıyor, ama hala ekranlarından borsa ve fiyat haberlerini takip ediyorlar. 

Tabii siyaset gündemi çoluk çocuk herkes tarafından takip ediliyor. Bizim tuvalette nasıl temizlik yapacağını bilmeyen çocuklarımız bile bilmem ne partisinin bilmem ne başkanının twiitter mesajını anlatıyor. 

DEDELERE BİLE ZURNA YEDİRİYORLAR

Bir de en önemli şey yemek olarak ne yenileneceği, nereden ucuza yemek söyleneceği. Dedeleri bile alıştırmışlar yemek sepetine, zurnaya...

NEREYE GİDİP POZ VERECEĞİZ

Günümüzün önemli bir ritüeli de nereye gezmeye gideceğiz, hangi ülkeden hangi pozu verip paylaşacağız. Hangi tur daha ucuz. Yılda ne kadar izin var, izinleri nasıl arttırabiliriz. Fotoğraf çektirip sosyal medyada el alemi nasıl çatlatırız. 

Hafta sonu büyükşehirlerde yaşayan insanlar için bir nevi görev tamamlama maratonu:

  • AVM turu ✔️

  • Market ✔️

  • Çocuk kursları ✔️

  • Ev temizliği ✔️

  • Arabayı yıkama ✔️

  • Kuaför ✔️

  • Netflix & çekirdek ✔️

  • Altın-gümüş sohbetleri ✔️

  • Siyaset gündemi, pahalılıktan konuşma, nerede ne ucuz araştırma

  • Ne yiyeceğize karar vermek

Ve akşam… koltukta derin bir nefes alınıyor. Hafta sonu görevleri bitmedi belki ama hayatta kalındı .


 Sevgililer Günü

Ayılar, Pırlantalar ve Kent Lokantalarının “Romantizmi”



Nevin BİLGİN 

Her yıl şubat geldiğinde televizyon ve sosyal medya ekranlarımız birden bire kırmızı ve pembe renklere bürünüyor. Kalpler uçuşuyor, ayılar sarılıyor, pırlantalar ışıldıyor… Ama bir yandan da bu görsel şenlik, hayatın diğer gerçeklerini çoğu zaman gizliyor.

Reklamlar, sevgiyi ölçülebilir objelerle eşleştiriyor: “Ne kadar büyük ayı, o kadar büyük aşk!” ya da “Bu pırlanta yüzük olursa, ilişkiniz de sonsuza kadar sürer!” Mesaj basit ve çarpıcı, fakat tüketim odaklı. Emekliler için, belediyelerin kent lokantalarında hazırlanan “Sevgililer Günü Menüsü” ise, reklamın lüks versiyonunun tersine, mizahi bir dokunuşla fark ediliyor: Küçük tabaklar, makul fiyatlar ve “romantizm” sunumu, adeta sistemin herkes için aynı seviyede ‘aşk paketini’ dağıtmaya çalıştığını hatırlatıyor.

Teknoloji ürünleri reklamları ise ayrı bir komedi: Telefonlar, kulaklıklar, akıllı saatler arasına sıkıştırılmış kalp simgeleri, sanki aşkın temel formülü yeni model cihaz satın almakmış gibi hissettiriyor. 

Ve tabii, sosyal medya gönderileriyle pekiştirilen bu görsel bombardıman, sevgiyi ve romantizmi birer tüketim nesnesine dönüştürüyor.

İnsanlar artık hediyelerini birbirine göstermekle kalmıyor bir de sosyal medyada gösteriyor. Aşkito'dan, aynen ondan vs notlarıyla...

Sevgililer Günü reklamları üç grubu çok net ayrıştırıyor:

Zengin ve hediye bombardımanına hazır olanlar  büyük ayılar, pırlantalar, lüks tatil paketleri.

Orta halli ve teknolojiyi tüketenler  telefon, kulaklık, akıllı saat aşkı.

Fakir veya yaşlı sevgililer  belediyelerin kent lokantalarında minik menüler,  ve ‘hafif romantizm’.



aşk ve romantizmin kapitalist bir düzenin pazarlama aracı haline geldiği açık. 

Oysa gerçek aşk, ayı boyutu, pırlanta karatı veya teknoloji modeliyle ölçülmez. Ama ekranlar, vitrinler ve sosyal medya kalplerle dolu olduğu sürece, biz de bu görsel şöleni sorgularken kahvemizi yudumlamaya devam ediyoruz.


11 Şubat 2026 Çarşamba

 Kıskanmak Filmi Üzerine

Sessiz Bir İntikamın Anatomisi




Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak filmi, kıskançlığı ani bir patlama ya da basit bir zaaf olarak değil, yıllar boyunca biriken, içten içe çürüyen bir ruh hâli olarak ele alır. Film, seyirciyi ahlaki bir konfora davet etmez; aksine, herkesin suç ortağı olduğu bir atmosfer kurar. Kimse masum değildir, sadece bazıları daha sessizdir.

Hikâyenin merkezindeki Seniha, klasik sinemadaki “kötü kadın” figürlerinden ayrılır. Onun kötülüğü gösterişli değildir; bağırmaz, tehdit etmez, doğrudan zarar vermez. Seniha’nın silahı beklemek, gözlemek ve zamanı gelince küçük bir dokunuş yapmaktır. Asıl yıkımı başkaları gerçekleştirir. Bu yönüyle film, kötülüğün failini muğlaklaştırır: Felaketi kim başlatmıştır? Seniha mı, yoksa zaten çürük olan bir düzen mi?



Demirkubuz’un asıl meselesi kıskançlıktan çok adaletsizliktir. Aynı evde büyüyen iki kardeşten biri sadece erkek olduğu için sevgi, takdir ve gelecek vaatleriyle büyürken; diğeri dış görünüşü ve cinsiyeti nedeniyle daha baştan hayattan elenir. Seniha’nın iç dünyasında büyüyen öfke, bireysel bir psikozdan ziyade toplumsal bir üretimdir. Film bu anlamda, “kötü karakter” yaratmaktan çok, kötülüğün hangi koşullarda filizlendiğini gösterir.

Halit karakteri ise dışarıdan bakıldığında filmin mağduru gibi görünür; ancak onun ahlaki zayıflıkları, Seniha’nın manipülasyonuna bu kadar açık olmasının nedenidir. Demirkubuz burada net bir şey söyler: Zayıf karakter, başkasının kötülüğüne davetiye çıkarır. Kimse tamamen kurban değildir.

Filmdeki evlilik ilişkisi de idealize edilmez. Aşk, sadakat ya da bağlılık; hepsi kırılgan ve geçicidir. Kadın bedeni, erkek arzusu ve sınıfsal iktidar, sürekli iç içe geçer. Bu yüzden Kıskanmak, sadece bireyler arası bir drama değil, erkek egemen düzenin küçük bir laboratuvarıdır.

Görsel dildeki kasvet, dar mekânlar ve hareketsiz kamera, karakterlerin iç dünyasını tamamlar. Kaçış yoktur. Herkes aynı evde, aynı şehirde, aynı kaderin içinde sıkışmıştır. Sessizlikler diyaloglardan daha çok şey anlatır. Film ilerledikçe seyirci, olacakları sezse bile durduramaz; çünkü bu hikâye zaten çoktan yazılmıştır.

Kıskanmak, izleyiciye rahat bir son sunmaz. Bir arınma, bir pişmanlık ya da bir ders yoktur. Sadece şu soru kalır:

Sevilmeyen bir insan, sevilmiş olanlara karşı ne kadar masum kalabilir?

Demirkubuz’un cevabı nettir ve rahatsız edicidir:

Hiç.


 Kortizol, Testosteron ve Beyin: Sapolsky’ye Göre İnsan Neden Kötüleşir?




Nevin BİLGİN 

Robert Sapolsky, Stanford Üniversitesi’nde nörobiyoloji ve primatoloji alanında çalışan, insan davranışını biyoloji, psikoloji ve kültürün kesişiminde inceleyen bir bilim insanıdır. Behave: The Biology of Humans at Our Best and Worst (Türkçede Davranış) adlı kitabında, insanların neden bazen son derece şefkatli, bazen de son derece zalim olabildiğini tek bir nedene indirgemeden anlatır.



Sapolsky’ye göre insan davranışı ahlaki bir düğmeye basmakla ortaya çıkmaz. Çoğu zaman davranışın arkasında bedenin kimyası vardır. Özellikle stres altında, beynin çalışma biçimi köklü şekilde değişir. Bu noktada devreye ilk giren hormon kortizoldür. Kortizol yükseldiğinde beyin dünyayı daha tehditkâr algılar. En ufak uyaran bile bir tehlike işareti gibi okunur. Bu durumda beynin korku ve alarm merkezi olan amigdala aktifleşir.

Amigdala devredeyken, muhakeme, empati ve kendini durdurma becerilerinden sorumlu prefrontal korteks geri çekilir. Yani insan, yaptığı şeyin sonuçlarını tartacak, karşısındakinin yerine kendini koyacak biyolojik zemini geçici olarak kaybeder. Böyle anlarda beyin için öncelik ahlak değil, hayatta kalmadır.

Bu tabloya testosteron eklendiğinde davranış daha da keskinleşir. Testosteron tek başına kötülük üretmez; ancak güç, statü ve rekabet ortamında yükseldiğinde baskınlık, risk alma ve kontrol etme eğilimini artırır. Eğer kişi otorite sahibiysa, cezalandırılmayacağını hissediyorsa ve aynı anda stres altındaysa, zalimlik içerden mantıklı ve hatta gerekli gibi hissedilebilir.

Sapolsky’nin altını çizdiği rahatsız edici gerçek şudur: Bu biyolojik süreçler işlerken insan kendini kötü biri gibi hissetmez. Aksine çoğu zaman haklı hisseder. Beyin, yapılan davranışı meşrulaştıracak açıklamaları anında üretir. “Hak etti”, “başka çarem yoktu”, “emir aldım” gibi cümleler ahlaki savunmalar değil, nörobiyolojik sonuçlardır.

Behave kitabının en çarpıcı yanı, kötülüğü kişisel bir kusur olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir sürece yerleştirmesidir. Çocukluk deneyimleri, travmalar, yoksulluk, kronik stres ve kültürel normlar, beynin bu hormonal dengelerini kalıcı biçimde şekillendirir. Böyle bakıldığında kötülük çoğu zaman bilinçli bir seçim değil, uzun süreli bir baskının sonucu olarak ortaya çıkar.

Sapolsky bu yaklaşımıyla rahatsız edici bir yere işaret eder: İnsanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil, beyinleri o anda başka türlü davranamayacak bir kimyaya girdiği için kötüleşir. Bu, yapılanları mazur göstermez; ama insan davranışını yargılamadan önce durup düşünmeyi zorunlu kılar.


 Tai Chi Esintisi Taşıyan Bir Sahne Dili: Tarkan Dansları



Tarkan’ın sahne dansları zaman zaman Tai Chi esintisi taşıyor. Bu durum, bire bir Tai Chi formu uygulanmasından değil; hareketlerin akışkanlığı, yumuşak geçişleri ve merkezden yayılan beden kullanımıyla açıklanıyor. Ortaya çıkan şey teknik bir Tai Chi pratiği değil, Tai Chi’nin beden felsefesini hatırlatan bir sahne dili oluyor.

Dairesel Hareketler

Tai Chi’de hareketler köşeli değil, dairesel hatlar izliyor. Kollar ve omuzlar sert kırılmalarla değil, yumuşak yaylar halinde ilerliyor.

Tarkan’ın danslarında da benzer bir dairesellik görülüyor. Kollar ani savrulmalar yerine omuzdan başlayıp bileğe doğru akan bir çizgi çiziyor. Bu süreklilik dansa sakin ama etkileyici bir ifade kazandırıyor.

              fotoğraf: Journa

Yumuşak Geçişler

Tai Chi’de beden, ağırlığını bir noktadan diğerine acele etmeden aktarıyor. Ayaklar yere sağlam basıyor, gövde bu geçişe yumuşak dönüşlerle eşlik ediyor.

Tarkan’ın sahne hareketlerinde de benzer bir denge anlayışı öne çıkıyor. Sert sıçramalar yerine, ağırlığın ayaklar arasında aktığı ve gövdenin bu geçişi takip ettiği bir akış görülüyor. Bu durum dansın kontrollü ve akıcı görünmesini sağlıyor.



Tai Chi’de hareket kollarla başlamıyor; bedenin merkezinden doğuyor. Uzuvlar bu merkezden yayılan hareketin devamı oluyor.

Tarkan’ın danslarında da kollar çoğu zaman gövdeden bağımsız hareket etmiyor. Gövde, omuz ve kollar birlikte çalışıyor. Bu bütünlüklü kullanım Tai Chi esintisini güçlendiren önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

Sakin Güç 

Tai Chi gösterişli bir sertlik yerine sakin bir güç anlayışı sunuyor.

Tarkan’ın dansları da benzer biçimde agresif bir beden dili kurmuyor. Hareketler yumuşak ilerliyor ama etkisini kaybetmiyor. Bu sakinlik sahnede güçlü bir duruş yaratıyor ve Tai Chi esintisini belirginleştiriyor.

Anlaşılmak

çoğu zaman anlatmakla olmaz. Çünkü ne kadar anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır. Herkes seni kendi kültürüyle, yaşadıklarıyla, bildikleriyle ve görgüsüyle duyar.

Bu yüzden aynı cümle farklı insanlarda bambaşka anlamlara dönüşür. Senin için sade olan, başkası için mesafedir. Senin sessizliğin, bir başkasına göre kırgınlıktır. Kimse seni olduğun yerden dinlemez; herkes seni kendi dünyasına tercüme eder.

Anlaşılmak bu yüzden yorucudur. Daha çok anlatman gerekir, daha çok açıklaman, bazen de olmadığın biri gibi konuşman. Yine de sonunda “anlaşıldığını” sandığın şey, çoğu zaman karşındakinin zihninde oluşan bir versiyondur.

Belki de mesele anlaşılmak değildir.

Belki de mesele, kimsenin kimseyi tam olarak anlayamayacağını bilerek, biraz daha az ısrar etmektir.


 MART KEDİLERİNİ DE YOK ETTİK

KEDİLERİ KISIRLAŞTIRDIK EVLERE TIKTIK



Mart ayı yaklaşıyor. Eskiden bu zamanlar şehirlerin çatılarından, arka sokaklarından, teneke garajların üstünden kedi çığlıkları yükselirdi. Birbirine meydan okuyan erkek kediler, peşlerinden koşulan dişiler, gecenin ortasında yankılanan o ilkel sesler… Uykumuzu bölerdi ama hayatın sürdüğünü hatırlatırdı.

Şimdi mart geliyor ama şehir sessiz.

Mart kedileri yok.

Sokaklar steril. Çatılar suskun. O vahşi, kontrolsüz, içgüdüsel çağrı kayboldu. Yerine mama kapları, hazır kumlar ve ev salonlarında pencere kenarında oturan kısırlaştırılmış kediler geldi.

Biz hayvanları sevdiğimizi söylüyoruz. Ama sevmenin ölçüsü nedir?

Bir canlıyı evimize alıp güvenli bir alana koymak mı?



Yoksa onun doğasını, içgüdüsünü, riskini, özgürlüğünü de kabul etmek mi?

Sokak kedileri artık “mahalleli” değil; ya evlere hapsediliyor ya da trafik, açlık, hastalık arasında kayboluyor. Kısırlaştırma çığlıkları susturdu. Evet, popülasyon kontrolü için yapılıyor. Evet, acıyı azaltmak için. Ama aynı zamanda bir mevsimin sesi de kesildi.

Mart kedileri kediliklerini mi unuttu,

yoksa biz mi doğayı sessizleştirdik?

Hazır mama ile beslenen, hazır kumda yaşayan, çiftleşme içgüdüsü bastırılmış bir kedi daha güvenli olabilir. Daha uzun yaşayabilir. Ama daha “kedi” midir?

Şehir insanı doğayı düzenlemeyi seviyor. Gürültüyü azaltmak, çoğalmayı kontrol etmek, kaosu sınırlamak… Fakat hayat zaten biraz kaos değil mi?

Mart ayı geliyor.

Ama bu yıl da çatılardan ses gelmeyecek.

Belki biz huzurluyuz.

Ama şehir biraz daha eksik.


 BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ



Nevin BİLGİN

Gökyüzü kızılımsıydı. Güneş doğuyordu ama doğduğu yer görünmüyordu. Ufuk çizgisi yoktu. Binalar var. Çanak antenler var. Beton var.

Gökyüzü ise bir boşluk gibi, arada kalmış bir şerit.

Bir avuç.

Eskiden gökyüzü yukarıdaydı. Şimdi arada. İki beton bloğun arasına sıkışmış bir fon gibi. Çanak antenler göğe değil, birbirine bakıyor sanki. İnsan sesi yukarı çıkmıyor artık, veri çıkıyor.

Yukarıda kablolar, antenler, beton balkonlar.

Ufuk çizgisini kaybettik.

Belki de o yüzden yönümüzü de kaybettik.

Ufuk dediğin şey insanın içini açar.

Genişlik verir.

“Devamı var” hissi verir.

Şimdi devamı yok gibi.

Sadece kat var. Üst üste kat.

Gökyüzü bir lüks haline geldi. Denizi olmayan şehirde ufuk zaten zordu, şimdi gökyüzü de kesildi.

Ama o kızıllık vardı.

Betonun arasından sızıyordu.

Demek ki tamamen kaybolmadı.

Belki bize düşen şey gökyüzünü geri almak değil.

Onu fark etmek.

Bir avuç da olsa.


 Sabahın Köründe


Nevin BİLGİN

Saat yedi.

Ama hava hâlâ gece.

Kaldırımlarda insanlar var. Otobüs bekleyenler. Servis aracı gözleyenler. Eller ceplerde, omuzlar düşük. Sokak lambalarının altında bekleyen siluetler.

Ve camın arkasındakiler.

Sıcak bir evde.

Dışarı çıkmak zorunda olmayanlar. Sabahın içinde sıcaklığı yaşayanlar.

İnsan bazen konforundan utanır mı acaba? 

Çünkü o karanlıkta bekleyenler bu şehrin görünmeyen omurgası.

İşçiler. Emekçiler. Sabahın köründe yola çıkanlar. Gün doğmadan üretmeye başlayanlar.

Sistem böyle işliyor.

Onlar erkenden çıkar.

Gece gibi sabahlarda işe giderler.

Akşam yine karanlıkta dönerler.

Güneş onların mesai arkadaşı değildir.

Bir ömür böyle geçer.

Erken kalkmalar, yetişmeler, kart basmalar, vardiyalar.



Yıllar geçer. Beden yorulur. Bel ağrısı başlar. Tansiyon yükselir. Şeker dalgalanır. Eklem sertleşir.

Sonra “emeklilik” gelir.

Ama emeklilik bir rahatlama değil çoğu zaman.


Daha çok bir kenara çekilme.

Düşük maaş.

Market market dolaşıp fiyat karşılaştırma.

Bankaların promosyon kampanyaları.

Hastane kuyrukları.

Eczanede “katkı payı ne kadar çıktı?” hesabı.

Bir ömür üretmiş bir insanın son yılları neden indirim kovalamakla geçer?

Gençken zamanı yoktur.

Yaşlanınca sağlığı yoktur.

Emekli olunca geliri yoktur.

Sabah hala geceydi.

6 Şubat 2026 Cuma

 28 Trilyon Dolarlık Hakimiyet: Dünyayı Yöneten 100 Platform




1. Amerika'nın Ezici Üstünlüğü (Domine Etme)

Görseldeki en büyük sarı küme, Amerika merkezli teknoloji devlerinin dünya ekonomisindeki devasa ağırlığını gösteriyor.


Nvidia (4,65 Trilyon $): Listenin zirvesinde yer alarak yapay zeka çiplerine olan talebin ulaştığı noktayı kanıtlıyor.


Alphabet (4,08 Trilyon $) ve Apple (3,83 Trilyon $) onu yakından takip ediyor.


Yapay Zeka Etkisi: OpenAI (500 Milyar $), Anthropic (350 Milyar $) ve xAI (230 Milyar $) gibi henüz halka açık olmayan veya yeni devleşen yapay zeka şirketlerinin listede çok ciddi yer tuttuğu görülüyor.


2. Asya-Pasifik: Çin ve Hindistan Gücü

Turuncu küme, Asya pazarının hala çok güçlü olduğunu ancak Amerika'nın gerisinde kaldığını gösteriyor.


Tencent (689,2 Milyar $) bölgenin lideri konumunda.


ByteDance (TikTok) (480 Milyar $) ve Alibaba (404,8 Milyar $) dikkat çeken diğer büyük oyuncular.


Reliance (206 Milyar $) ile Hindistan'ın platform ekonomisindeki yükselişi de görünür durumda.


3. Avrupa ve Diğerleri: Dijital Uçurum

Görselin en düşündürücü kısmı Avrupa ve Afrika'nın temsil edilme oranı.


Avrupa (Mavi): Toplam değer içinde çok küçük bir alanı kaplıyor. SAP (234,6 Milyar $) ve Spotify (103 Milyar $) dışında devasa küresel platformlar çıkarmakta zorlandığı görülüyor.


Afrika: Sadece Prosus (251,6 Milyar $) ile temsil ediliyor (ki Prosus'un değerinin büyük bir kısmı aslında Çinli Tencent'teki hisselerinden geliyor).


4. Genel Toplam

Listenin başlığında belirtildiği üzere, bu 100 platformun toplam değeri 27,92 Trilyon Dolar. Bu rakam, dünya ekonomisinin neredeyse dörtte birinin bu dijital platformlar üzerinden döndüğünü gösteren korkutucu ama hayranlık uyandırıcı bir istatistik.