20 Haziran 2026 Cumartesi

 Kapitalizm ve babalık



Kaç baba rolü vardır hayatta?


Modern dünya bize her şeyin bir fiyatı, her duygunun bir ambalajı olduğunu fısıldayıp duruyor. 


Bu fısıltının en çok yüksek sesle bağırdığı yer ise Haziran ayının üçüncü pazarı. Icat edilen günlerden babalar günü.


Kapitalizm, elinde bir kronometre ve POS cihazıyla kapıda bekliyor: "Sevdiğini kanıtla, sepete ekle, taksitlendir!" 


Oysa tam karşısında, üzerinde muhtemelen birkaç yıllık solmuş bir tişörtle, elindeki pazar poşetlerini dengede tutmaya çalışan başka bir ekonomik model duruyor:Baba


Kapitalizm ile babalık, yeryüzünün gördüğü en asimetrik savaşlardan birisi belki de. 


Biri kar marjlarını, verimlilik raporlarını ve büyüme endekslerini kutsarken diğeri ise uykusuz geceleri, kronik bel ağrılarını ve bütçe açığı vermeyi göze alan o koşulsuz adanmışlığı.


 Yorgun Emek"


Sistem babayı önce bir üretici olarak konumlandırıyor.

Fabrika bantlarında, plazaların klimalı esaretinde ya da direksiyon başında geçen kırk yıl... 


Kapitalizmin babaya vaadi net: Ömrünü ver, sana emeklilikte bir parça huzur satayım. 


O kırk yılın sonunda sistem karı holding binalarının kasasına kilitlerken, babanın payına düşen yalnızca yorgun eklemler ve hırpalanmış bir gurur oluyor.


Ama baba, sistemin bu acımasız tasfiyesine kendi mizahıyla meydan okur. Emekli maaşının enflasyon karşısında eriyen sınırlarında, zincir marketlerin aktüel kataloglarını bir borsa bülteni gibi takip etmeye başlar. 


En ucuz karpuzun peşinde kilometrelerce yürüyen o adam, aslında kapitalizme elindeki en büyük kozla yanıt verir...Sabır ve tasarruf.


Kapitalizm için Babalar Günü, ciroların katlandığı, tıraş makinelerinin ve parfümlerin vitrinleri süslediği parlak bir pazarlama mucizesi.


Baba içinse, o gün alınacak pahalı bir hediyenin yaratacağı mahcubiyet, sistemin tüm borç sarmallarından daha ağır. Yıllarca, bana bir şey lazım değil'in arkasına saklanan o adam... 


Bilir ki, o vitrinlerde sergilenen hiçbir kravat, gece yarısı ateşlenen çocuğuna yaptığı tost kadar verimli, onun ilk bisikletini sürerken arkasından koştuğu an kadar değerli değildir.


Sistem babayı işgücü olarak görür ve verimsizleştiği an kenara iter. Çocuk ise babayı her düştüğünde onu kaldıracak bir süper kahraman olarak kodlar. 


Gölge Babalar 


Buraya kadar anlattıklarımız, o ağır yükün altında ezilse de kalbiyle direnen babaların hikayesi. Fakat bir de bu sistemin içinde, evladına ne bir damla sevgi ne de bir zerre emek vermiş olan, arkalarında sadece derin bir yokluk bırakan gölge babalar var.


Kapitalizm vahşi, evet ama bu babalar sistemin o soğuk, hesapçı ve bencil yüzünü bizzat kopyalayıp eve taşıyanlar.


Sorumsuzluğun özgürlük diye pazarlanması.. "Önce sen, önce senin konforun"...


Bu tuzağa düşen baba, çocuğunun geleceğini, eğitimini, hatta önündeki bir kap yemeği bile kendi kişisel konforunun maliyeti olarak görür. Sistemi alt etmek yerine, sistemin en bencil çarkına dönüşür.


Çocuğun ateşlenen alnına dokunmamış, ilk adımlarında elinden tutmamış, okul masraflarını birer bütçe yükü olarak görmüş bu figürler...


Onlar için çocuk, kar-zarar tablosunda sadece bir gider kalemidir.


Bu babalar da Haziran'ın üçüncü pazarı geldiğinde o vitrinlerin sunduğu babalık illüzyonundan faydalanmak isterler. Hiç vermedikleri emeğin, hiç akıtmadıklarını alın terinin saygısını ve takdirini beklerler. 


19 Haziran 2026 Cuma

 

Yeni kariyer kapısı: İndirim Avcılığı

Emekli maratonu ve market bildirimleri 🍉




Eskiden pazar, çarşı tek tek gezilirken şimdi “bildirim” bekleniyor.

Bip biip..

Telefon çalıyor: “Karpuz 5 lira!” 

Dayı: Çakmak gibi çakıyor. Baston yere, ayakta terlik fırlıyor markete.

5 dakika sonra ikinci bildirim:
“Şu markette karpuz 5 TL, bu markette kiraz 100 TL!” 

Aynı dayı: Karpuzu bırakıp kiraza koşuyor. Çünkü ekonomi böyle yönetilir.

Parkur şöyle

Ev → Yok Market: 15 dk. Karpuz seç. En büyüğü, en kırmızısı...3 kilo mu? Yok 7 kilo. Zarar ederiz yoksa. 

Kuyruk: 40 dk. Önünde 12 dayı, 9 teyze. Hepsinin elinde karpuz.

Kasadaki kız: “Abi tartın 9.8 kilo.”

Dayı: “9.6 yaz kızım, kolum koptu.” 

Tartı → Kasa: Kartını  uzatır “şifrem neydi acaba?” diye  karıştırır.

5 lira karpuz için 5 lira komisyon öde. 

Kasa → Ev: 7 kilo karpuzu koltuk altında eve taşı. Kol çıktı. Ama kârdayız. 1 kilo 0.71 TL’ye geldi.

Akşam haber
“DUY Market'te domates 12 lira!” 
Sabah alarmı yarın şu markete gelecek sınırlı ürünü almak için erken kalk. Sabah 06:00.

Eskiden “tek markete gir, her şeyi al, çık” vardı. 
Şimdi “5 market, 5 bildirim, 5 ameliyat” var.

En komiği ne biliyor musun?
Market bildirimlerini görünce teyzelerdeki ışık. Gençlik fotoğrafı gibi. Gözler parlıyor.

Watsapp gruplarında indirimler haber veriliyor, erken giden digerine alıyor, görüntülü arayıp biberi gösteriyor.

40 yıllık öğretmen, 30 yıllık işçi, mühendis, doktor, gazeteci...

Şimdi kariyeri “indirim avcılığı”.

CV’ye yazsa LinkedIn çöker.

Buzdolabı dolu, ama bel fıtığı azdı. Cüzdan?

Yarın ne varmış? Şu markeyte peynir. Alarmı kur dayı. Olimpiyat başlıyor.

Senin durumun ne?
#enflasyon
#emeklidayılar
#marketgünleri

 

Parti Muhabirliği ve Etik Değerler

Gazeteci mi, Parti Mensubu mu?



Nevin BİLGİN 

Parti muhabirliği, gazeteciliğin en zor alanlarından biridir. Çünkü muhabir sürekli olarak siyasetçilerle, parti yöneticileriyle ve parti içi aktörlerle temas halindedir. Bu yakın ilişki zamanla bağımlılık, çıkar ilişkisi veya tarafgirlik riski yaratabilir. Ancak gazetecilik etiği açısından parti muhabirinin görevi partiye hizmet etmek değil, kamuoyunu doğru bilgilendirmektir.

Parti Muhabiri Parti Belediyelerinden Ev, Arsa, İş Almalı mı?

Gazetecilik meslek ilkeleri açısından bunun cevabı nettir: Hayır.

Bir gazetecinin izlediği partinin yönettiği belediyeden arsa alması, ihale alması, işe girmesi, danışmanlık yapması veya ticari çıkar elde etmesi ciddi bir çıkar çatışması yaratır.

Çünkü o andan itibaren gazetecinin yaptığı haberler hakkında şu soru sorulur:

"Bu haberi kamu yararı için mi yaptı, yoksa çıkarını korumak için mi?"

Basın meslek etiği ile uluslararası gazetecilik etik kuralları, gazetecilerin haber kaynaklarından maddi çıkar sağlamaması gerektiğini vurgular.



Toplu Kitap Alımları

Eğer parti yöneticileri veya belediyeler gazetecinin kitabını toplu şekilde satın alıyor, etkinliklerinde dağıtıyor veya satışına destek oluyorsa burada da etik sorun ortaya çıkar.

Tek bir okurun kitap alması başka şeydir.

Bir siyasi yapının, bir kuruluşun gazeteciye ekonomik destek sağlaması başka şeydir.

Bu durum gazetecinin bağımsızlığını tartışmalı hale getirir.

Parti Muhabiri Parti İçindeki Hiziplerde Taraf Olmalı mı?

Kesinlikle olmamalıdır.

Parti muhabirinin görevi;

  • Genel merkezi izlemek,
  • Parti içi gelişmeleri takip etmek,
  • Gruplar arasındaki mücadeleyi haberleştirmek,

ama taraf olmak değildir.

Bir hizbin gazetecisi haline gelen kişi artık muhabir değil, o grubun iletişim elemanı haline gelir. İstihbarat görevlisi gibi hareket eder. Eşik bekçiliği yapar haberlere. 

Gazetecinin görevi bilgi toplamak ve doğrulatmaktır; kulis savaşlarının aktörü olmak değil.

Parti Muhabiri Parti Aleyhine Haber Yapabilir mi?

Sadece yapabilir değil, yapmak zorundadır.

Gazetecilikte temel ölçü şudur:

Haber doğru mu?

Kamu yararı var mı?

Belgeye dayanıyor mu?

Eğer cevap evetse haber yapılmalıdır.

Bir parti hakkında sadece olumlu haberler yapan kişi gazetecilik değil, propaganda faaliyeti yürütüyor olabilir.

Muhabirin görevi partiyi korumak değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır.

Sürekli Öven Haberler Gazetecilik midir?

Hayır.

Bir siyasi parti hakkında sürekli olumlu haber yapan, hiç eleştirmeyen, hiç sorun görmeyen bir yayın çizgisi gazetecilikten çok halkla ilişkiler faaliyetini andırır.

Gazetecilik;

  • başarıları yazmayı,
  • hataları yazmayı,
  • yolsuzluk iddialarını araştırmayı,
  • iç tartışmaları aktarmayı,

gerektirir.

"Beni Arabasına Almazlar" Korkusuyla Haber Yapmamak

Siyasi muhabirlikte en yaygın sorunlardan biridir.

Bazı gazeteciler;

  • seçim otobüsüne alınmamak,
  • yurtdışı gezisine çağrılmamak,
  • özel kulis bilgisi alamamak,
  • telefonlarına çıkılmaması

korkusuyla haber yapmaktan kaçınabilir.

Oysa gazetecilik etiğine göre haber değeri taşıyan bir bilgi, erişim kaybedilme korkusuyla gizlenemez.

Gazeteci haber kaynağına bağımlı hale geldiğinde bağımsızlığını kaybetmeye başlar.

Parti Muhabiri Soru Sorabilmeli mi?

Bu gazeteciliğin temelidir.

Parti liderine, genel başkana, milletvekiline veya belediye başkanına soru soramayan kişi gazetecilik yapmıyor demektir.

Üstelik sadece kolay sorular değil;

  • zor sorular,
  • rahatsız edici sorular,
  • çelişkileri ortaya çıkaran sorular

da sorulabilmelidir.

Siyasetçinin hoşuna giden sorular kadar hoşuna gitmeyen sorular da demokrasinin gereğidir.

Çıkar İlişkisinin Sınırı Ne Olmalı?

Gazeteci ile haber kaynağı arasında profesyonel ilişki bulunabilir.

Ancak şu alanlar risklidir:

  • Para alışverişi,
  • Ticari ortaklık,
  • Belediye ihaleleri,
  • Danışmanlık hizmetleri,
  • Akraba işe yerleştirme,
  • Hediye kabul etme,
  • Ücretsiz tatiller,
  • Düzenli maddi destek.

Bu tür ilişkiler gazeteciyi bağımsız gözlemci olmaktan çıkarıp çıkar ortağı haline getirebilir.

İdeal Parti Muhabiri Nasıl Olmalıdır?

İyi bir parti muhabiri:

  • Partiye değil habere bağlıdır.
  • Liderlere değil gerçeğe sadıktır.
  • Tüm hiziplerle konuşur ama hiçbirinin üyesi olmaz.
  • Eleştirel mesafesini korur.
  • Soru sormaktan çekinmez.
  • Bilgiyi doğrular.
  • Hem olumlu hem olumsuz gelişmeleri haber yapar.
  • Çıkar ilişkilerinden uzak durur.

Parti muhabirliği, partinin taraftarı olmak değil, partiyi kamu adına denetlemektir. Gazeteci ile siyasetçi arasındaki ilişki dostluk, çıkar ortaklığı veya sadakat ilişkisine dönüştüğünde gazetecilik zayıflar. Bir parti muhabirinin başarısı, parti yöneticileri tarafından ne kadar sevildiğiyle değil; okurların ve kamuoyunun ona ne kadar güvendiğiyle ölçülür.

Basın etiğinin temel ilkesi şudur: Gazeteci iktidarın, muhalefetin veya herhangi bir siyasi grubun yanında değil; kamunun bilgi edinme hakkının yanında durmalıdır.

17 Haziran 2026 Çarşamba

Metropol insanının "diyarsızlaşması", "duyarsızlaşması"


Nevin Bilgin

Havalimanları, metrolar, devasa alışveriş merkezleri, zincir kahveciler ve otoyollar gibi mekanlar kimliksizdir, tarihsizdir ve bireyle bağ kurmaz. 

Metropol insanı, gününün büyük bölümünü bu birbirinin aynısı olan, ruhu ve hafızası bulunmayan "geçiş alanlarında" harcar. 

Evinden çıkıp işine giden bir insan, neredeyse hiç gerçek mekansal iz bırakmadan günü tamamlayabilir.

Sosyolog Georg Simmel, modern kent insanını incelerken onun  bıkkın,duyarsız, diyarsız bir ruh haline büründüğünü söyler. 

Metropol, insanı sürekli bir uyarıcı yağmuruna tutar.

Reklam panoları, trafik gürültüsü, kalabalıklar, bitmeyen bir devinim... İnsan zihni bu aşırı yüklemeden korunmak için kendini kapatır, çevreye ve diğer insanlara karşı kayıtsızlaşır. Çevresine karşı duvarlar ören insan, yaşadığı kentle de derin bir aidiyet ilişkisi kuramaz.

Geçicilik

Zygmunt Bauman’ın Akışkan Modernite"olarak adlandırdığı çağda, her şey geçicidir. 

İşler, evler, ilişkiler ve mahalleler sürekli değişir. Kentsel dönüşüm adı altında mahalle kültürleri yok edilirken, yerine dikilen devasa rezidanslar ve siteler aidiyet hissi sunmaz. 

Bir insanın çocukluğunun geçtiği sokağı, oturduğu kahveyi, gölgesinde büyüdüğü ağacı bulamadığı bir kent, artık onun diyarı olmaktan çıkar sadece geçici olarak konakladığı bir koordinat noktasına dönüşür.

Yalnızlık

Geleneksel yaşamda diyar sadece coğrafi bir yer değil, insanın kim olduğunu bilen, onu kollayan bir topluluk anlamına gelirdi. 

Metropolde ise kalabalıklar içinde yalnızlık hakimdir.

 İnsanlar aynı binada yaşadıkları komşularının adını bile bilmezler. İlişkiler işlevsel, mekanik ve çıkar odaklı hale geldikçe, insan kendini bir topluluğa ait hissedemez. Kimsesizlik hissi, mekansızlık hissini doğurur.

Doğa ile Bağ

İnsanın en köklü diyarı yeryüzü ve doğadır. 

Metropol hayatı, insanı beton, asfalt ve yapay ışıkların arasına sıkıştırarak topraktan, mevsimlerin ritminden ve gökyüzünden koparır. 

Beton binaların arasında sıkışan, mevsim değişimlerini sadece vitrinlerden ya da kıyafet kalınlıklarından takip eden insan, bağını kaybeder. Bu doğal yabancılaşma, varoluşsal bir yurtsuzluk doğurur.

Metropolde her metrekare ve her saniye satılık bir meta haline gelmiştir. Parkta oturmak yerine bir kafede para ödemek, sokakta yürümek yerine bir spor salonuna üye olmak gerekir. 

Yaşam alanlarının bu denli ticarileşmesi, insanın kentle kurduğu ilişkiyi ev sahibi ilişkisinden müşteri ilişkisine indirger. Bir müşteri ise tükettiği yere asla ait olamaz sadece oranın kullanıcısıdır.

#metropol

#kentinmüşterileri

#duyarsızlık

#diyarsızlık

15 Haziran 2026 Pazartesi

Türkiye’nin İlk Partisi: Kadınlar Halk Fırkası (1923)


Nevin Bilgin

Pek çok kaynak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisinin Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olduğunu yazar ancak kronolojik olarak bu tam olarak doğru değil.

Kuruluş Girişimi

Nezihe Muhiddin ve arkadaşları (Latife Bekir, Şukufe Nihal gibi dönemin aydın kadınları), henüz Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 16 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş çalışmalarını tamamladılar ve nizamnamesini hükümete sundular.

Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan once bu girişim, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Fırkası’nı kurmasından bile onceden resmiyet kazanmaya çalışıyordu.


Reddedildi

Nezihe Muhiddin’in bu hamlesi, Ankara’daki yeni yönetim ve dönemin basını tarafından oldukça mesafeli, hatta ironik bir dille karşılandı. 




Dönemin 1909 tarihli Seçim Kanunu’na göre kadınların ne seçme ne de seçilme hakkı vardı. 

Siyasi hakları olmayan bir kitlenin parti kurması hukuken mümkün görülmedi.

Hükümet sekiz ay boyunca oyaladıktan sonra, "kadınların siyasi hakları olmadığı"gerekçesiyle partinin kurulmasına izin vermedi.

Dönemin basınında "Kadınlar parti kurarsa mecliste dırdır bitmez",Ev işlerini kim yapacak?"*gibi küçümseyici karikatürler ve yazılar yayımlandı. Nezihe Muhiddin ise bu süreçte geri adım atmayarak, kadınların siyasi hakları olmadan gerçek bir demokrasinin kurulamayacağını savundu.

Türk Kadınlar Birliği (1924)

Parti kurma izni çıkmayınca, Nezihe Muhiddin ve arkadaşları pes etmedi. Yapıyı bir derneğe dönüştürerek Türk Kadınlar Birliği (TKB)’ni kurdular (7 Şubat 1924).

Görünürde "sosyal yardım ve kadınların kültürel gelişimi" gibi masum bir tüzüğe sahip olsa da, Nezihe Muhiddin’in asıl hedefi her zaman kadınlara siyasi hakların kazandırılması oldu.

 1927 seçimlerinde Türk Kadınlar Birliği, kadınların seçilme hakkı olmamasına rağmen, meclise kadınları destekleyen bir erkek aday (veya sembolik olarak Nezihe Muhiddin’i) bağımsız aday gösterme fikrini ortaya attı. Bu hamle, siyasi elite karşı yapılmış çok cesur bir protestoydu.

Nezihe Muhiddin’in bu ödün vermeyen, sabırsız ve talepkar tavrı, dönemin "inkılapların yukarıdan aşağıya ve belli bir sırayla yapılması" stratejisiyle çatıştı. 

1930 ve 1934 yıllarında Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verildiğinde, bu hakkın alınması için hayatını adayan Nezihe Muhiddin artık hareketin lideri değildi..

Hayatının son yıllarını bir köşeye çekilerek, öğretmenlik yaparak ve romanlar yazarak geçirdi. 1958'de öldü.

#kadın

https://share.google/D2qNdTgGoh8ZSCLVj


11 Haziran 2026 Perşembe

CHP Türkiye'nin Siyaset Okulu

İçinden şimdiye kadar 12 parti çıktı


Nevin Bilgin

Türk siyasi tarihinin en köklü ve eski kurumu olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), kurulduğu 1923 yılından bu yana yalnızca bir siyasi parti değil, aynı zamanda Türkiye'deki farklı ideolojik akımları ve partileri doğuran bir "ana rahim" işlevi görmüştür. 

Türk siyasetindeki sağ, sol, liberal veya muhafazakar pek çok hareketin kökleri incelendiğinde, yollarının bir noktada CHP ile kesiştiği görülür.

Cumhuriyet'in ilanından günümüze, CHP bünyesinden koparak Türk siyasi hayatına yön veren başlıca ayrışmaları ve kurulan partileri üç ana dönemde incelemek mümkündür.


Erken Cumhuriyet Dönemi ve İlk Çok Partili Hayat Denemeleri (1924 - 1930)

Henüz tek parti rejiminin hakim olduğu bu ilk yıllarda yaşanan ayrılıklar, temelde ülkenin yönetim biçimi, inkılapların hızı ve yöntemi üzerindeki fikir ayrılıklarından kaynaklanmıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF - 1924):

 Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisidir. İstiklal Harbi'nin lider kadrosunda yer alan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele gibi isimler, CHP'nin tek parti yönetimine ve otoriterleşme eğilimine karşı çıkarak bu partiyi kurmuştur. Ancak parti, 1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı’nın ardından, "dini hassasiyetleri istismar ettiği" gerekçesiyle kapatılmıştır.

Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF - 1930):

Bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği ve yönlendirmesiyle, Ali Fethi Okyar tarafından kurulan kontrollü bir çok partili hayat denemesidir. Ekonomik buhrana çözüm arayışı ve liberal politikaları savunma amacıyla yola çıkan parti, kısa sürede rejim muhaliflerinin odağı haline gelmiştir. İzmir mitinginde yaşanan gerilimler ve olayların ardından, kurucusu Ali Fethi Okyar tarafından 99. gününde feshedilmiştir.

Demokrasiye Geçiş ve Merkez Sağın Doğuşu (1946)

Türk siyasi tarihinin en büyük yapısal kırılması 1946 yılında yaşanmış ve bu kırılma günümüz siyasi yelpazesinin temel taşlarını döşemiştir.

Demokrat Parti (DP - 1946):

Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün CHP yönetiminin tarım politikasını ve antidemokratik uygulamalarını eleştiren "Dörtlü Takrir"i vermesiyle başlayan süreç, DP'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. İsmet İnönü dönemine muhalefet eden bu kadro, 1950 seçimlerinde 27 yıllık CHP iktidarına son vermiştir.  DP içinden daha sonra Millet Partisi (1948) ve Hürriyet Partisi (1955) gibi yeni oluşumlar da filizlenerek Türk sağını şekillendirmiştir.

"Ortanın Solu" ve 1980 Sonrası Sol İçi Bölünmeler

1960’lardan sonra CHP’nin ideolojik olarak "ortanın solu" çizgisini benimsemesi parti içinde yeni ayrışmalara yol açarken, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasındaki yasaklar sol siyaseti tamamen parçalamıştır.

60'lar ve 70'ler Kırılması

Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP - 1967): 

Bülent Ecevit’in yükselişiyle CHP’nin benimsediği "ortanın solu" politikasına karşı çıkan Turhan Feyzioğlu ve bir grup milletvekili partiden ayrılarak CGP'yi kurmuştur. Bu hareket, merkez soldaki ulusalcı-devletçi kanadın ilk büyük kopuşudur.

12 Eylül Askeri Darbesi Sonrası Yeniden Yapılanma

1980 darbesiyle CHP kapatılınca, solda liderlik ve miras kavgası başlamış, bu süreçte pek çok ardıl parti kurulmuştur:

Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP - 1983):

Erdal İnönü liderliğinde kurulan parti, kapatılan CHP'nin tabanını ve entelektüel birikimini bir araya getirmeyi hedeflemiştir.

Halkçı Parti (HP - 1983): 

Necdet Calp liderliğinde, askeri yönetimin icazetiyle kurulan ve darbe sonrası ilk seçimlere katılmasına izin verilen sol partidir. Solun bölünmüşlüğünü gidermek adına 1985 yılında SODEP ile birleşerek Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP) adını almıştır.

Demokratik Sol Parti (DSP - 1985):

 Bülent Ecevit’in siyasi yasaklı olduğu dönemde eşi Rahşan Ecevit’in liderliğinde kurulmuştur. Ecevit, askeri yönetimin çizdiği sınırlar içinde siyaset yapmayı reddederek SHP'den ayrı bir kulvarda, "ulusal sol" çizgisinde DSP'yi büyütmüş ve 90'ların sonunda iktidara taşımıştır.

Yakın Dönem Kopuşları ve Arayışlar (2000 Sonrası)

CHP’nin 1992 yılında yeniden açılmasının ardından, parti içi liderlik yarışları ve eksen tartışmaları yeni partilerin doğmasına neden olmuştur.

Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP - 2002):

 CHP'nin politikasını yetersiz bulan ve daha radikal/özgürlükçü bir sosyal demokrasi anlayışını savunan kadrolar tarafından kurulmuş, 2010 yılına kadar faaliyet göstermiştir.

Halkın Yükselişi Partisi (HYP - 2005): 

Yaşar Nuri Öztürk liderliğinde kurulmuş, din ve cumhuriyet değerlerini sentezleyen bir çizgi izlemiş ve 2018'de kapanmıştır.

Anadolu Partisi (AP - 2014):

 Emine Ülker Tarhan liderliğinde CHP'nin muhalefet tarzına ve ideolojik çizgisine tepki olarak kurulmuş, ömrü kısa sürerek 2015'te tasfiye edilmiştir.

Yenilik Partisi (2020):

Öztürk Yılmaz tarafından kurulan ve günümüzde de aktif olan küçük ölçekli bir muhalefet partisidir.

Türkiye Değişim Partisi (TDP - 2020): Mustafa Sarıgül liderliğinde uzun yıllar hareket olarak devam ettikten sonra partileşmiştir. Ancak 2023 seçimlerinin ardından tasfiye kararı alarak yeniden CHP bünyesine katılmıştır.

2021 yılında Muharrem İnce liderliğinde CHP'den koparak kurulan Memleket Partisi, sol içi bölünmenin yakın dönemdeki en bariz örneklerinden biri olmuş; ancak parti 2025 yılında yeniden CHP ile birleşme kararı alarak bu ayrılığı sonlandırmıştır.

#CHP

10 Haziran 2026 Çarşamba

 Yerli ve Milli Turları Bir De Benden Dınleyin ( 2. Bölüm)

Her Şey Dahil ama Huzur hariç




Nevin Bilgin

Bir tur şirketinden beklediğiniz en son şey nedir? 

Muhtemelen turizmle uzaktan yakından alakası olmayan insanların tur düzenlemesidir.

Turu düzenleyen şirketlerden satın alsanız da geziyi, gezide  muhtemelen otobüsün ön sağ koltuğuna kurulmuş olan sektöre dün gece rüyalarında görmüş gibi giriş yapmış tiplerle karşılaşabilirsiniz. Bunlar turizm rehberi değiller ancak turu düzenleyen gibi hareket eden kişiler.

Asıl meslekleri ya tekstildir, ya müteahhitlik ya da bir tanıdığın vesilesiyle bu işe giren o meşhur akraba grubu. 

Turizm onlar için bir kültür hizmeti değil, "koltuk sayısı x bilet fiyatı = temiz para" denkleminden ibarettir.

Bu vizyonerlerin en büyük özelliği ördek yani gezgin avlamaktır. 

Ucuz Olsun da Karayolu Olsun Felsefesi

Uçak mı? Uçak lükstür, uçak burjuvazinin oyunudur! Onlara göre Ankara’dan Kars’a ya da Antalya’dan Trabzon’a otobüsle gitmek hem kültürel bir kaynaşma hem de bütçe dostudur. 

Koltukların yatış açısının 12 derece olması ve diz mesafesinin sadece bir ilkokul çocuğuna göre ayarlanmış olması kimin umurunda? Şoförün uykusuzluğu da neymiş.

Sürekli Koşturma ve Kronik Uykusuzluk

Tur programı bir kültür gezisi gibi değil, komando eğitim kampı gibi planlanmıştır. Saat 04:30’da lobide buluşma, 05:00’te hareket, 05:15’te minibüs içinde poğaça savaşı.

İnsanlar uykusuzluktan halüsinasyon görmeye başlar. 

Rehber antik bir tapınağı anlatırken, arkada bir teyzenin sütuna yaslanıp ayakta uyuduğunu ve rüyasında sayıkladığını görebilirsiniz. 

Seyahat değil, resmen bir hayatta kalma mücadelesidir.

Fatura Yok, Umut Çok

Bu arkadaşların turizm literatürüne kazandırdığı en büyük yenilik, bürokrasiyi tamamen ortadan kaldırmış olmalarıdır. Öyle ki, ortada ne bir fatura vardır, ne bir makbuz ne de resmi bir bilet.

Ağabey/Abla, biz yabancı mıyız? Güven ilişkisi bizim faturamızdır derler..

Parayı gönderdiğinize dair tek kanıtınız, banka dekontunun açıklama kısmına yazdığınız X Turu bedeli - İnşallah gideceğiz ibaresidir. 



Rezervasyon teyidi ise rehberin WhatsApp’tan attığı "Tamamdır 👍" emojisinden ibarettir. 

Tur günü otobüse bindiğinizde adınızın kağıt mendil arkasına tükenmez kalemle yazılmış listede olup olmadığını kontrol ederler. 

Listede yoksanız, seni arkadaki beşliye alalım, yabancı yok zaten denilerek kriz anında çözülür.

Para Alındı, Tur İptal ama paranı vermem

Bu amatör ruhun zirve noktası, turun tamamen satılması, paraların tıkır tıkır tahsil edilmesi ama turun bir türlü gerçekleşmemesidir. Kalkış saatine iki saat kala gelen o meşhur mesaj:

"Değerli misafirlerimiz, öngörülemeyen lojistik aksaklıklar ve meteorolojik muhalefet (hava günlük güneşliktir) sebebiyle bu hafta sonu turumuz ileri bir tarihe ertelenmiştir."

İade süreci ise tam bir absürtlük komedisidir. 

Para bir kere o havuzda erimiştir. 

"Bu parayı önümüzdeki ay yapacağımız Butik Karadeniz turuna sayalım" teklifiyle gelirler. 

Gitmek istemezseniz, paranız parça parça, adeta bir nafaka ödenir gibi üç ayda geri damlar.

Bahşiş Terörü:

Kaptanımıza ve Muavinimize Bir Alkış, Bir de Sakal

Tur bir şekilde yola çıktıysa, otobüs içi mikrofon asla susmaz. 

Rehber ve onun "operasyon sorumlusu"  yardımcısı, yolculuğun daha ikinci saatinden itibaren subliminal (ve bazen gayet direkt) bahşiş mesajları vermeye başlar.

Kaptanın Çilesi Edebiyatı

"Evet sevgili misafirlerimiz, Kaptanımız Muzaffer Bey tam 18 saattir direksiyon sallıyor, gözünü kırpmadı (bu aslında korkutucu bir bilgidir). Ailesini evde bıraktı, bizim için yollarda..." ajitasyonu başlar.

Torba Salma Ritüeli

Rehber yardımcısı eline boş bir karton bardak veya tur broşüründen bozma bir zarf alarak en önden arkaya doğru yürüyüşe geçer. 

Bahşiş vermek gönüllülük esası olmaktan çıkmış, mahalle baskısına dönüşmüştür. Az para atanın arkasından rehberin mikrofonu kapatmayı unutup "Arkadaki 34 numara da amma cimri çıktı" diye fısıldaması an meselesidir.

Klima kavgası

Otobüste kimi yanar kimi donar kıyamet ondan kopar. Biri aç der dığeri donar. 

Zorunlu Alışveriş Durakları

Turun aslında gizli bir "yöresel ürünler ve lokum tanıtım gezisi" olması.

Rehberin, yardımcısının amcasının oğluna ait olan o dağ başındaki dinlenme tesisinde otobüsü durdurup, "Buranın deve kuşu sucuğu çok meşhurdur, almadan geçmeyin" ısrarı. 

Orada harcanan iki saat yüzünden antik kentin kapanışına yetişilemez ve dışarıdan parmaklıklar ardından bakılır.

Koltuk Kavgaları

Turu düzenleyenlerin koltuk numaralarını kafasına göre dağıtması sonucu otobüste çıkan iç savaş. "Benim midem bulanıyor öne oturacağım" diyen teyzeyle, "Ben ilk gün parasını ödedim, cam kenarı benim" diyen üniversiteli gencin davasında tur sahibinin taraf tutmasıyla sonuçlanır.

Yol biter, tur biter ama sinirsel yorgunluğu bir ömür baki kalır.

#turlar

#TURSAB

ÜREME TURİZMİ

Kiralık anne, taşıyıcı anne, tüp bebek, sperm bankası...



Nevin Bilgin

Günümüzde sınırları aşan seyahatlerin nedeni artık sadece tatil, iş veya kültürel keşifler değil. 

Sağlık sektörü, küresel dünyada en hızlı büyüyen turizm kollarından biri haline geldi. 

Bu kolun en hassas, en tartışmalı ve giderek büyüyen alt başlığı ise "Üreme Turizmi"  veya tıbbi adıyla Sınır Ötesi Üreme...

Üreme turizmi, bireylerin veya çiftlerin, kendi ülkelerindeki hukuki engelleri, yüksek maliyetleri veya yetersiz tıbbi altyapıyı aşmak amacıyla, üremeye yardımcı tedavi yöntemlerinden (tüp bebek, yumurta/sperm donasyonu, taşıyıcı annelik) faydalanmak için başka bir ülkeye seyahat etmesi.

İşte küresel çaptaki bu büyük hareketliliğin nedenleri, merkezleri ve yarattığı etik açmazlar:

Üreme Turizmini Tetikleyen Temel Faktörler

İnsanları kendi ülkelerinde değil de yabancı bir ülkede çocuk sahibi olmaya iten üç ana motivasyon kaynağı var.


Yasal Engeller ve Kısıtlamalar

Birçok ülkede dini, etik veya hukuki gerekçelerle belirli tedaviler yasak. Örneğin; Türkiye, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde taşıyıcı annelik ve donör (yumurta/sperm bağışı) kullanımı yasak. 

İtalya'da bekar kadınların veya eşcinsel çiftlerin tüp bebek tedavisi görmesine izin verilmez. Bu kısıtlamalar, insanları yasal boşluğu olan ülkelere yönlendirir.

Maliyet Farklılıkları

ABD gibi gelişmiş ülkelerde tüp bebek veya taşıyıcı annelik tedavileri astronomik ücretlere (yüz binlerce dolar) ulaşabilir. Maddi gücü yetmeyen çiftler, aynı kalitede hizmeti çok daha ucuza sunan ülkelere seyahat ederler.

Teknolojik Gelişmişlik ve Başarı Oranları:

Bazı ülkeler laboratuvar teknolojileri, genetik tarama testleri (PGT) ve yüksek başarı oranları ile öne çıkar. Çiftler, şanslarını artırmak için bu gelişmiş merkezleri tercih ederler.

Dünyadaki Popüler Üreme Turizmi Merkezleri

Üreme turizmi haritası, ülkelerin yasalarına ve sundukları fiyat avantajlarına göre şekillenmiştir:

Kuzey Kıbrıs (KKTC)

 Yumurta/Sperm Donasyonu, Cinsiyet Seçimi | Türkiye ve Avrupa'ya yakınlık, esnek yasalar, yüksek başarı oranları. 

Gürcistan & Ukrayna

Taşıyıcı Annelik (Surrogacy)  Heteroseksüel evli çiftler için taşıyıcı anneliğin yasal ve nispeten ekonomik olması. 

ABD (Örn: California)

 Ticari Taşıyıcı Annelik, LGBT Bireyler için Süreçler. Dünyanın en gelişmiş tıp altyapısı ve doğan çocuğun doğrudan ABD vatandaşı olması (Ancak oldukça pahalıdır). 

İspanya ve Çekya

Tüp Bebek ve Donasyon. Avrupa standartlarında sağlık hizmeti ve liberal donasyon yasaları.

Etik, Hukuki ve Sosyal Riskler

Üreme turizmi binlerce aileye çocuk özlemini dindirme şansı sunsa da, beraberinde çok ciddi küresel krizler ve gri alanlar getirmekte.

Kadın Bedeninin Ticarileşmesi

Özellikle gelişmekte olan veya ekonomik kriz yaşayan ülkelerde (Gürcistan, geçmişte Hindistan ve Tayland gibi), yoksul kadınların maddi imkansızlıklar nedeniyle zengin çiftler için "taşıyıcı anne" olmayı kabul etmesi, modern bir sömürü biçimi olarak eleştirilmektedir. Kadın bedeni küresel bir pazarın parçası haline gelmektedir.

Vatandaşlık ve Soybağı Krizleri

Kendi ülkesinde yasak olan bir yöntemle (örneğin donör veya taşıyıcı anne ile) yurt dışında çocuk sahibi olan çiftler, ülkelerine döndüklerinde büyük bir hukuki duvarla karşılaşabilirler. 

Çocukların kimliği, velayeti ve vatandaşlık hakları konusunda ülkeler arası yasal uyuşmazlıklar yaşanmakta, bazı bebekler bürokratik krizler nedeniyle "vatansız" kalma riski taşımaktadır.

 Savaşlar ve Küresel Krizler

Yakın geçmişte yaşanan Ukrayna-Rusya savaşı, üreme turizminin kırılganlığını gözler önüne sermiştir.

Ukrayna'daki taşıyıcı annelerden doğan onlarca bebek, sığınaklarda yabancı ailelerinin kendilerini gelip almasını beklemek zorunda kalmış, bu durum büyük bir insani drama dönüşmüştür.

Üreme turizmi tıbbın sınır tanımayan gelişimiyle, ülkelerin muhafazakar veya korumacı yasalarının çatışmasından doğan küresel bir sektördür.

Bir tarafta çocuk sahibi olmak isteyen insanların en doğal hakkı ve mutluluğu yer alırken, diğer tarafta hukuki karmaşalar, insan hakları ihlalleri ve etik tartışmalar durmaktadır. 

Dünya, bu sınır ötesi bebek hareketliliğini tamamen yasaklayamadığı gibi, henüz ortak ve adil bir küresel hukuk zemini oturtmayı da başarabilmiş değildir.


https://share.google/NPxKTKo0fBHZuP0eZ

https://share.google/v3fB9mdwBdcpHlEEz

9 Haziran 2026 Salı

 

Yerli ve Milli Seyahat Turlarının Halleri

Hepimizin içten içe bildiği ama parayı ödediği için katlandığı o klostrofobik turların anatomisi...



Nevin Bilgin

Tur otobüsü değil, okul dolmuşu kadar dar.

Şoför ve acente el ele verip otobüse koltuk eklerken muhtemelen bacak diye bir uzvun varlığını tamamen unutmuşlar.

Koltuklar birbirine o kadar yapışık ki, arkadaki yolcunun nefesi ensenizde, sizin dizleriniz ise öndekinin böbreğinde. Yol boyunca istemsiz bir akupunktur seansı sanki..

Koltuk Çetesi

Sabahın köründe, daha güneş doğmadan otobüsün kapısında beliren o gizemli kitle.

Hepsi dergiden fırlamış gibi giyinmiş kadınlar ama esniyorlar. Parlak taşlı terlik giyenden yırtmaçli simli pantalonunu çekiştirene kadar hepsi var.

Her gün, her mola dönüşü en ön koltukları nasıl olup da hep aynı 3-4 kişinin kaptığı, kuantum fiziğiyle bile açıklanamıyor.

O koltuklar tescilli, tapulu. Yanlışlıkla yaklaşırsanız "Orası bizim" bakışıyla çarparlar.

Nikotin Krizi ve Elektronik Sigara Ayinleri

Saatte bir "Krizim geldi kaptan!" diye arkadan fırlayan tiryakiler yüzünden otobüsün dur-kalk ritmi şehir içi minibüsüne dönebilir.

Dağ başında, bir tezek kokusu eşliğinde otobüs durur kapılar açılır açılmaz dışarı fırlayan kitle, sanki oksijen değil de sadece duman solumak için yaratılmış gibi senkronize bir şekilde çakmaklara sarılır.

Kimisi de tuvalete koşar..Tabii orada da sıra...

Gastronomik İhanet Karadeniz'de mantı, Ege'de tavuk sote yedirirler pilav ya da makarna eşliğinde. Yöresel lezzet diye birşey beklemeyin.

Turun en yaratıcı (!) kısmı yemek organizasyonu. Gitmişsiniz dünyanın en güzel sahil kasabasına, rehber mikrofondan coşkuyla anlatıyor: "Efendim buranın balığı, deniz mahsulleri meşhurdur..."

İçiniz kıpır kıpır, tam deniz kenarında duble bir şeyler hayal ederken, otobüs dağ başındaki, pencereleri jelatinli bir yol üstü lokantasına kırar. Çünkü anlaşma öyle.

Günün menüsü kuru bir tavuk sote veya plastik tabakta 3 adet donmuş köfte. Bilmem ne kadara size kakalanır..

Asla indirim yapılmayan, normal piyasanın üç katı fiyatlı bir adisyon.

Yemeğin üstüne çaylar şirketten yalanı (Aslında o çayın parası otobüse binerken sizden çoktan tahsil edilmiştir). O da 3 gün termosta beklemiş...

Yörenin balığı ünlüymüş? Olsun, siz yine de orada mantı yiyeceksiniz.

Neden? Çünkü o dükkan sahibinin rehbere vereceği komisyon oranı, balıkçının vereceğinden daha yüksek.

Zoraki Alışveriş ve "Hediye" Tuzakları

Tur programında  kültürel gezi  yazar ama o aslında "Dükkan Gezisi"nin paravanı.

Rehber sizi tarihi bir kiliseye götürür, içeride 5 dakika kalırsınız.

Ama hemen çıkıştaki "Doğal Taş / Lokum /Pişmaniye/ Baharat / Organik Macun" artık glikoz şuruplu ne varsa dükkanda tam 1,5 saat mahsur kalırsınız.

Kadınlar koordineli bir şekilde reyonlara dağılır, "Aaa bak bu İstanbul’da yok" diyerek aslında her semt pazarında olan sabunları sepetlere doldurur..

Erkekler dükkanın önündeki kaldırım taşında elleri arkada, memleket kurtarma seansına başlar. Çantalar dolar, bagajlar şişer, cüzdanlar hafifler.
Oh ne rahatlık...

Biri Bizi Gözetliyor Otobüsü

Tura tek katıldıysanız, hayat kumarını masaya sürmüşsünüz demektir. Otel odasında yanınıza kimin düşeceği tamamen bir Rus ruletidir.

Gece odaya girersiniz ve karşınızda, hayatınızda ilk kez gördüğünüz, daha ilk dakikadan yatağa uzanıp kereste fabrikası gibi hırlayarak uyumaya başlamış bir yabancı hem cinsiniz.

Sabaha kadar tavanı izleyip "Benim ne işim var burada?" varoluşsal krizine girersiniz.

Otobüs içi istihbarat ağı CIA’den daha hızlı çalışır.

Kim kiminle oturdu? Kim rehbere ne sordu? Kim öğle yemeğinde ne kadar bahşiş bıraktı? Kim gruptan ayrı yürümeye çalışıyor?

Herkes birbirini saniye saniye dikizler, akşam otelde yemek kuyruğunda dedikodular space odası gibi canlanır.

Her gördüğü yamaçta dudak büzüp yandan çarklı selfie yapanlar..Üstüne..

Bekleyiş...

Mola biter, rehber mikrofondan anons yapar: "Değerli misafirlerimiz araç hareket edecektir, lütfen yerlerimizi alalım."

İşte o an, insanlık tarihinin en büyük sınavı başlar. O otobüs asla zamanında hareket edemez.
Çünkü illa ki bir çift, o yörenin meşhur dondurmasını almak için kuyruğa girmiştir bir teyze son saniyede tuvalete kaçmıştır ya da dükkandaki pazarlık uzamıştır.

Otobüsteki 45 kişi, camdan dışarıya "Gelseler de parçalasak" bakışlarıyla o kayıp yolcuları bekler.

Araç içinde gerilim tırmanır, şoför direksiyona vurmaya başlar... ve o meşhur, sinir bozucu, zoraki neşeli otobüs oyunları başlar.

Koltukta dik oturmaya çalışarak, diziniz öndekinin sırtında, yanınızdakinin dedikodusunu dinleyerek bir sonraki "tavuk-köfte" durağına doğru sarsıla sarsıla ilerlersiniz.

Yine de dönüş yolunda herkes birbirine "Çok güzel gezdik ama di mi?" der ya; işte bu turların en büyük gizemi de budur.
#tur
#TurizmBakanlığı
#TURSAB

Mülkiyetin Gölgesinde Aşk ve Namus

Engels’in Merceğinden İlişkiler


Nevin Bilgin

İnsanlık tarihi boyunca kutsal atfedilen, adeta doğanın sarsılmaz bir kanunu gibi sunulan pek çok toplumsal kurum, aslında arkasında ekonomik ve sınıfsal çıkarlar barındırır. 


Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde bu gerçeği en çıplak haliyle yüzümüze vurur: Tarihte görülen ilk sınıf karşıtlığı, tek eşli evlilikte erkek ile kadın arasındaki karşıtlığın gelişmesiyle; ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cinsi tarafından ezilmesiyle çakışır.

Peki, günümüzde bile hala kanayan bir yara olan "namus" kavramı bu denklemin neresinde duruyor?

Bir İmza, Bir Tapu Senedi mi?

Modern toplumun bize "namus davası" ya da "kıskançlık krizi" olarak sunduğu pek çok trajedinin kökeninde ahlaki bir kaygıdan ziyade, kökleşmiş bir *mülkiyet duygusu yatar.

Evlilik ritüelleri ve toplumsal normlar, çoğu zaman erkeğe bir imza karşılığında kadını hayat arkadaşı olarak değil, adeta sınırları çizilmiş bir "mal" gibi görme alanı açar. 

Bu bilinçdışı sahiplenme o kadar derindir ki, bir ayrılık ya da sadakatsizlik durumunda erkeğin verdiği tepki kalbinin kırılmasından çok, egemenlik alanının ihlal edilmesine yöneliktir.

Haliyle 'beni aldattı' ya da 'bırakıp gitti' derken erkek, aslında kendisine ait olan mülke bir başkası tarafından el konulduğunu veya malı üzerindeki kontrolü kaybettiğini hisseder.

Duyguların Metalaşması

İlişkileri mülkiyet üzerinden okumak, sevgiyi ve sadakati özgür bir irade olmaktan çıkarıp bir "borç-alacak" ilişkisine dönüştürür. 

Bir insanı sevmek, onun üzerinde hak iddia etmek demek değildir. 

Ancak ne yazık ki ataerkil sistem ve kapitalist düzen, insanı nesneleştirmeyi o kadar iyi başarmıştır ki, en saf hissetmemiz gereken "aşk" bile bir tüketim ve mülk nesnesine dönüşebilir.

Özgürleşme Nerede Başlar?

Engels’in yıllar öncesinden yaptığı bu tespit şiddetin kökenini anlamamız için bir anahtar.

Gerçek bir bağlılık ve sevgi, ancak tarafların birbirini bir "mülk" olarak görmeyi bıraktığı, iki özgür birey olarak yan yana yürümeyi seçtiği an başlar. İlişkileri mülkiyet hırsından arındırmak, sadece kadını değil, erkeği de bu hastalıklı sahiplik yükünden kurtaracak yegane yol Engels'e göre.

#mülkiyet

6 Haziran 2026 Cumartesi

 Dışarıda Yemek Yemek

Alman Usulü Mü, Kul Hakkı Usulü Mü?




Nevin Bilgin

Eskiden restorana gitmek keyifli bir sosyal aktiviteydi.

Güzel yemekler yenir, sohbet edilir, gecenin sonunda da masada hafif ve tatlı bir "Hesabı ben ödeyeceğim!" , "Yok valla bana bırak!" kavgası dönerdi. Tabii o zaman hesabı yıkmaya çalışan zengin cimriler vardı.

O günler artık siyah-beyaz Türk filmlerinde.

Günümüzde dışarıda yemek yemek, artık sosyal bir etkinlikten ziyade ileri düzey matematik, kriz yönetimi ve diplomasi gerektiriyor.

Masaya hesap geldiği an, ortamdaki o neşeli hava bir anda yerini ağır bir sessizliğe ve stratejik hamlelere bırakıyor.

Kafalar düşüyor, merak ve adrenalin...

Çünkü artık o hesabı tek bir kişinin kahramanca üstlenmesi, bütçede küçük bir çaplı ekonomik kriz demek.

Haliyle devreye yeni nesil hesap ödeme yöntemleri giriyor:

Düz Bölüşelimciler

Gelen hesabı kişi sayısına bölelim, kafamız rahat olsun" diyenler.

Genellikle masanın en karlı çıkanıdır. Muhtemelen iki porsiyon ana yemek, üç ara sıcak yiyip üstüne double espresso içer...

"Ben Sadece Salata Yedim" Mağdurları

Masanın en mutsuz, en gergin üyesi. Sırf bütçeyi sarsmasın diye sadece yeşillik kemirip su içmiştir ama hesap düz bölündüğünde, arkadaşının yediği antrikotun ortağı olduğunu fark eder.

İçten içe "Kul hakkı bu!" diye isyan eder ama masanın neşesini kaçırmamak için sessizce ağlar.

Kuruşu Kuruşuna Hesaplayanlar

Akıllı telefonun hesap makinesini açıp, "Sen iki çatal benim patatesten aldın, sen de colanın yarısını içtin" diyerek kuantum fiziği düzeyinde hesaplama yapanlar.

Hakkaniyetlidir ama masadaki herkesin ömründen ömür götürür.

Garsonla Yaşanan "Kim Ne Yedi?" Seansı

En dramatik anı ise garsonun pos cihazıyla masaya yaklaşıp, "Ödemeyi nasıl alıyoruz?" dediği andır.

O an masada bir panik havası başlar.

"Benim bir lahmacun, bir ayran vardı."
"Beni ortak hesaba katmayın, ben sadece çay içtim."
"Geri kalanı iki karta bölün ama birinden 400, diğerinden 650 çekin."
sesler, sesler..

Bir de ödememek için tuvalete giden, masadan kaçanlar olur. Yıkım ekibi...

Zavallı garson, sipariş alırken göstermediği dikkati hesabı kapatırken göstermek zorunda kalır. Masadaki herkes birer muhasebeciye dönüşür..

Ev Gibisi Yok mu? sesleri

Görünen o ki, yakın gelecekte restorana gitmeden önce yanımıza sadece cüzdan değil hesap uzmanı, noter ve bir adet mutfak terazisi almamız gerekecek.

Ya da en temizi, herkesin kendi saklama kabıyla geldiği eski usul ev oturmaları geri dönecek.

Hem orada "Sen benim böreğimden fazla yedin" kavgası da olmaz!

Dışarıda yemek yerken sizin masada durumlar nasıl, siz hangi gruptasınız?

Yazın da görelim...
#hesap
#restoran
#Almanusulü
#kulhakkıusulü

5 Haziran 2026 Cuma

 Matın Üzerindeki Pornografi

Teşhir Modası

Gerçek Yoga Nasıl Özünden Koparılıyor?





Nevin BİLGİN 

Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes aldığınızda hissettiğiniz o içsel boşluk eğer farkında değilseniz, yogayı tayt ve matın üzerindeki bazı hareketlerden ibaret sayıyorsanız milyar dolarlık reklam kampanyarı ya da Instagram keşfetindeki bir kadraj oyununda sizi esir alabilir. 

Binlerce yıllık bir zihinsel sadeleşme öğretisi olan yoga, bugün kendi özüne taban tabana zıt bir kavramın içine itiliyor. 

Hiper-seksüalizasyonun. Yani  hiper-seksüalize etmek  bir nesneyi, kavramı ya da insan bedenini, kendi doğal işlevinden ve derinliğinden tamamen kopararak, aşırı ve abartılı bir şekilde sadece cinsel bir arzu nesnesi olarak kurgulamak... Her şeyin merkezine seksi ve arzulanmayı yerleştirmek. 

İşte modern yoga endüstrisi, tam olarak bu kavramın yakıtıyla dönüyor. 

Asanalar yani o kadim beden duruşları, zihni meditasyona hazırlayan birer basamak olmaktan çıkarılıp, bedenin esnekliğini ve hatlarını en erotik açılardan sergileme performansına dönüştürülüyor.

Yoga, kelimenin tam anlamıyla hiper-seksüalize edilmiş oluyor. 

Oysa sıradan bir elbiseyle çimenlerin üzerinde bile yoga yapabilirsiniz. 

Sunulan yoga ise kişiye matın üzerinde egoyu yok etmekten ve ruhsal aydınlanmadan bahsediyor.

Ama diğer yanda içsel gözü sürekli dışarıdaki görünümünün ne kadar "çekici, fit ve davetkar"olduğuna itiyor.

Ruhunu özgürleştirmek! isterken bedenini popüler kültürün seyirlik bir metasına dönüşüyorsun. 

Tantra ve Kundalini gibi yaşam enerjisini yükseltmeyi amaçlayan derin felsefelerin sığlaştırılarak sadece yatak odası performansını artırma rehberi gibi pazarlanması da bu aşırı cinselleştirilmiş pazarın en büyük illüzyonlarından birisi.

İçsel bir uyanış pratiği olması gereken yoga, üzerine geçirilen bu pırıltılı maskeyle insanı özgürleştirmek yerine, onu yeniden beğenilme ve metalaşmaya mahkum ediyor. 

YoganınMaskesi kitabı. Galeati Yayıncılık'tan çıktı. Nevin Bilgin ve Aysun Cengiz'in kaleminden. 



Doğaya Girmek de Paralı 

Şelalelerden Ormanlara Uzanan Yeni Gerçeklik



Nevin Bilgin

Türkiye'de son yıllarda dikkat çeken değişimlerden biri de doğal alanlara erişimin giderek ücretli hale gelmesi.

Bir zamanlar ailelerin ücretsiz olarak ziyaret ettiği şelaleler, mesire alanları, tabiat parkları ve orman içi dinlenme alanları artık çoğu yerde giriş ücreti ödenmeden kullanılamıyor.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen tarifelere göre birçok tabiat parkı, şelale ve korunan alana girişlerde kişi ve araç başına ücret alınıyor. Resmî açıklamalara göre bu ücretler çevre temizliği, güvenlik, bakım-onarım çalışmaları, yürüyüş yollarının düzenlenmesi, yangın önleme faaliyetleri ve doğal yaşamın korunması için kullanılıyor. 

Yetkililer, artan ziyaretçi sayısı nedeniyle bu alanların korunabilmesi için ek finansman gerektiğini savunuyor.

Ancak vatandaşların önemli bir bölümü bu açıklamaları yeterli bulmuyor. Özellikle ekonomik koşulların zorlaştığı bir dönemde, insanların nefes almak için gittiği doğal alanların da ücretlendirilmesi tepki çekiyor. Bir aile için giriş ücretleri, araç ücreti, otopark ve diğer harcamalar eklendiğinde kısa bir doğa gezisinin maliyeti ciddi rakamlara ulaşabiliyor.

Tartışmaların en dikkat çekici örneklerinden biri ise Sapanca ve Maşukiye bölgesinde yaşanıyor. 

Bölge, yıllardır şelaleleri, dereleri ve doğal güzellikleriyle Türkiye'nin en popüler doğa rotalarından biri olarak biliniyor. Ancak bugün birçok ziyaretçi, şelalelere ulaşabilmek için restoranların kontrolünde olduğu için restorantlardan hizmet almayınca alana girip şelaleri bile göremiyor. 

Vatandaşların sıkça dile getirdiği şikâyet, sadece doğayı görmek isterken fiilen restoran müşterisi olmaya zorlanmaları.

Bölgeyi ziyaret edenlerin aktardığı deneyimlere göre bazı noktalarda şelaleye ulaşım ancak restoranların otoparklarından veya işletme alanlarından geçilerek sağlanabiliyor. Bu durum doğal güzelliklerin kamusal bir alan olmaktan çıkıp ticari işletmelerin sunduğu bir hizmete dönüşmeye başladığı yönündeki eleştirileri artırıyor. İnsanlar sadece birkaç dakikalığına şelaleyi görmek isterken yüksek fiyatlı kahvaltı veya yemek tüketmek zorunda kaldıklarını ifade ediyor.

Aslında mesele yalnızca giriş ücretleri değil. Asıl tartışma, doğaya erişimin giderek ticarileşmesi. Bir yanda doğal alanların korunması için kaynak yaratılması gerektiği savunulurken, diğer yanda vatandaşlar kendi ülkelerindeki doğal güzelliklere ulaşabilmek için sürekli ödeme yapmak zorunda bırakıldıklarını düşünüyor.

Örneğin Düzce'deki Aydınpınar Şelaleleri Tabiat Parkı'nda 2025 tarifesine göre kişi başı giriş ücreti 60 TL, otomobil giriş ücreti ise 180 TL olarak uygulanıyor. 

Benzer şekilde Gümüşhane'deki Tomara Şelalesi Tabiat Parkı'nda da yetişkin giriş ücreti 60 TL, otomobil giriş ücreti 180 TL seviyesinde bulunuyor.

Türkiye'nin dört bir yanında ücretli hale gelen şelaleler, tabiat parkları ve mesire alanları bu tartışmayı daha da büyütecek gibi görünüyor. Çünkü insanların büyük bölümü için doğa, satın alınacak bir ürün değil herkesin eşit şekilde ulaşabilmesi gereken ortak bir yaşam alanı.

https://trabzon.net.tr/turizm/tomara-selalesi-gumushane-videolu.html

https://www.tarimorman.gov.tr/DKMP/Belgeler/KORUNAN%20ALANLAR