11 Şubat 2026 Çarşamba

 Kıskanmak Filmi Üzerine

Sessiz Bir İntikamın Anatomisi




Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak filmi, kıskançlığı ani bir patlama ya da basit bir zaaf olarak değil, yıllar boyunca biriken, içten içe çürüyen bir ruh hâli olarak ele alır. Film, seyirciyi ahlaki bir konfora davet etmez; aksine, herkesin suç ortağı olduğu bir atmosfer kurar. Kimse masum değildir, sadece bazıları daha sessizdir.

Hikâyenin merkezindeki Seniha, klasik sinemadaki “kötü kadın” figürlerinden ayrılır. Onun kötülüğü gösterişli değildir; bağırmaz, tehdit etmez, doğrudan zarar vermez. Seniha’nın silahı beklemek, gözlemek ve zamanı gelince küçük bir dokunuş yapmaktır. Asıl yıkımı başkaları gerçekleştirir. Bu yönüyle film, kötülüğün failini muğlaklaştırır: Felaketi kim başlatmıştır? Seniha mı, yoksa zaten çürük olan bir düzen mi?



Demirkubuz’un asıl meselesi kıskançlıktan çok adaletsizliktir. Aynı evde büyüyen iki kardeşten biri sadece erkek olduğu için sevgi, takdir ve gelecek vaatleriyle büyürken; diğeri dış görünüşü ve cinsiyeti nedeniyle daha baştan hayattan elenir. Seniha’nın iç dünyasında büyüyen öfke, bireysel bir psikozdan ziyade toplumsal bir üretimdir. Film bu anlamda, “kötü karakter” yaratmaktan çok, kötülüğün hangi koşullarda filizlendiğini gösterir.

Halit karakteri ise dışarıdan bakıldığında filmin mağduru gibi görünür; ancak onun ahlaki zayıflıkları, Seniha’nın manipülasyonuna bu kadar açık olmasının nedenidir. Demirkubuz burada net bir şey söyler: Zayıf karakter, başkasının kötülüğüne davetiye çıkarır. Kimse tamamen kurban değildir.

Filmdeki evlilik ilişkisi de idealize edilmez. Aşk, sadakat ya da bağlılık; hepsi kırılgan ve geçicidir. Kadın bedeni, erkek arzusu ve sınıfsal iktidar, sürekli iç içe geçer. Bu yüzden Kıskanmak, sadece bireyler arası bir drama değil, erkek egemen düzenin küçük bir laboratuvarıdır.

Görsel dildeki kasvet, dar mekânlar ve hareketsiz kamera, karakterlerin iç dünyasını tamamlar. Kaçış yoktur. Herkes aynı evde, aynı şehirde, aynı kaderin içinde sıkışmıştır. Sessizlikler diyaloglardan daha çok şey anlatır. Film ilerledikçe seyirci, olacakları sezse bile durduramaz; çünkü bu hikâye zaten çoktan yazılmıştır.

Kıskanmak, izleyiciye rahat bir son sunmaz. Bir arınma, bir pişmanlık ya da bir ders yoktur. Sadece şu soru kalır:

Sevilmeyen bir insan, sevilmiş olanlara karşı ne kadar masum kalabilir?

Demirkubuz’un cevabı nettir ve rahatsız edicidir:

Hiç.


 Kortizol, Testosteron ve Beyin: Sapolsky’ye Göre İnsan Neden Kötüleşir?




Nevin BİLGİN 

Robert Sapolsky, Stanford Üniversitesi’nde nörobiyoloji ve primatoloji alanında çalışan, insan davranışını biyoloji, psikoloji ve kültürün kesişiminde inceleyen bir bilim insanıdır. Behave: The Biology of Humans at Our Best and Worst (Türkçede Davranış) adlı kitabında, insanların neden bazen son derece şefkatli, bazen de son derece zalim olabildiğini tek bir nedene indirgemeden anlatır.



Sapolsky’ye göre insan davranışı ahlaki bir düğmeye basmakla ortaya çıkmaz. Çoğu zaman davranışın arkasında bedenin kimyası vardır. Özellikle stres altında, beynin çalışma biçimi köklü şekilde değişir. Bu noktada devreye ilk giren hormon kortizoldür. Kortizol yükseldiğinde beyin dünyayı daha tehditkâr algılar. En ufak uyaran bile bir tehlike işareti gibi okunur. Bu durumda beynin korku ve alarm merkezi olan amigdala aktifleşir.

Amigdala devredeyken, muhakeme, empati ve kendini durdurma becerilerinden sorumlu prefrontal korteks geri çekilir. Yani insan, yaptığı şeyin sonuçlarını tartacak, karşısındakinin yerine kendini koyacak biyolojik zemini geçici olarak kaybeder. Böyle anlarda beyin için öncelik ahlak değil, hayatta kalmadır.

Bu tabloya testosteron eklendiğinde davranış daha da keskinleşir. Testosteron tek başına kötülük üretmez; ancak güç, statü ve rekabet ortamında yükseldiğinde baskınlık, risk alma ve kontrol etme eğilimini artırır. Eğer kişi otorite sahibiysa, cezalandırılmayacağını hissediyorsa ve aynı anda stres altındaysa, zalimlik içerden mantıklı ve hatta gerekli gibi hissedilebilir.

Sapolsky’nin altını çizdiği rahatsız edici gerçek şudur: Bu biyolojik süreçler işlerken insan kendini kötü biri gibi hissetmez. Aksine çoğu zaman haklı hisseder. Beyin, yapılan davranışı meşrulaştıracak açıklamaları anında üretir. “Hak etti”, “başka çarem yoktu”, “emir aldım” gibi cümleler ahlaki savunmalar değil, nörobiyolojik sonuçlardır.

Behave kitabının en çarpıcı yanı, kötülüğü kişisel bir kusur olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir sürece yerleştirmesidir. Çocukluk deneyimleri, travmalar, yoksulluk, kronik stres ve kültürel normlar, beynin bu hormonal dengelerini kalıcı biçimde şekillendirir. Böyle bakıldığında kötülük çoğu zaman bilinçli bir seçim değil, uzun süreli bir baskının sonucu olarak ortaya çıkar.

Sapolsky bu yaklaşımıyla rahatsız edici bir yere işaret eder: İnsanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil, beyinleri o anda başka türlü davranamayacak bir kimyaya girdiği için kötüleşir. Bu, yapılanları mazur göstermez; ama insan davranışını yargılamadan önce durup düşünmeyi zorunlu kılar.


 Tai Chi Esintisi Taşıyan Bir Sahne Dili: Tarkan Dansları



Tarkan’ın sahne dansları zaman zaman Tai Chi esintisi taşıyor. Bu durum, bire bir Tai Chi formu uygulanmasından değil; hareketlerin akışkanlığı, yumuşak geçişleri ve merkezden yayılan beden kullanımıyla açıklanıyor. Ortaya çıkan şey teknik bir Tai Chi pratiği değil, Tai Chi’nin beden felsefesini hatırlatan bir sahne dili oluyor.

Dairesel Hareketler

Tai Chi’de hareketler köşeli değil, dairesel hatlar izliyor. Kollar ve omuzlar sert kırılmalarla değil, yumuşak yaylar halinde ilerliyor.

Tarkan’ın danslarında da benzer bir dairesellik görülüyor. Kollar ani savrulmalar yerine omuzdan başlayıp bileğe doğru akan bir çizgi çiziyor. Bu süreklilik dansa sakin ama etkileyici bir ifade kazandırıyor.

              fotoğraf: Journa

Yumuşak Geçişler

Tai Chi’de beden, ağırlığını bir noktadan diğerine acele etmeden aktarıyor. Ayaklar yere sağlam basıyor, gövde bu geçişe yumuşak dönüşlerle eşlik ediyor.

Tarkan’ın sahne hareketlerinde de benzer bir denge anlayışı öne çıkıyor. Sert sıçramalar yerine, ağırlığın ayaklar arasında aktığı ve gövdenin bu geçişi takip ettiği bir akış görülüyor. Bu durum dansın kontrollü ve akıcı görünmesini sağlıyor.



Tai Chi’de hareket kollarla başlamıyor; bedenin merkezinden doğuyor. Uzuvlar bu merkezden yayılan hareketin devamı oluyor.

Tarkan’ın danslarında da kollar çoğu zaman gövdeden bağımsız hareket etmiyor. Gövde, omuz ve kollar birlikte çalışıyor. Bu bütünlüklü kullanım Tai Chi esintisini güçlendiren önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

Sakin Güç 

Tai Chi gösterişli bir sertlik yerine sakin bir güç anlayışı sunuyor.

Tarkan’ın dansları da benzer biçimde agresif bir beden dili kurmuyor. Hareketler yumuşak ilerliyor ama etkisini kaybetmiyor. Bu sakinlik sahnede güçlü bir duruş yaratıyor ve Tai Chi esintisini belirginleştiriyor.

Anlaşılmak

çoğu zaman anlatmakla olmaz. Çünkü ne kadar anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır. Herkes seni kendi kültürüyle, yaşadıklarıyla, bildikleriyle ve görgüsüyle duyar.

Bu yüzden aynı cümle farklı insanlarda bambaşka anlamlara dönüşür. Senin için sade olan, başkası için mesafedir. Senin sessizliğin, bir başkasına göre kırgınlıktır. Kimse seni olduğun yerden dinlemez; herkes seni kendi dünyasına tercüme eder.

Anlaşılmak bu yüzden yorucudur. Daha çok anlatman gerekir, daha çok açıklaman, bazen de olmadığın biri gibi konuşman. Yine de sonunda “anlaşıldığını” sandığın şey, çoğu zaman karşındakinin zihninde oluşan bir versiyondur.

Belki de mesele anlaşılmak değildir.

Belki de mesele, kimsenin kimseyi tam olarak anlayamayacağını bilerek, biraz daha az ısrar etmektir.


 MART KEDİLERİNİ DE YOK ETTİK

KEDİLERİ KISIRLAŞTIRDIK EVLERE TIKTIK



Mart ayı yaklaşıyor. Eskiden bu zamanlar şehirlerin çatılarından, arka sokaklarından, teneke garajların üstünden kedi çığlıkları yükselirdi. Birbirine meydan okuyan erkek kediler, peşlerinden koşulan dişiler, gecenin ortasında yankılanan o ilkel sesler… Uykumuzu bölerdi ama hayatın sürdüğünü hatırlatırdı.

Şimdi mart geliyor ama şehir sessiz.

Mart kedileri yok.

Sokaklar steril. Çatılar suskun. O vahşi, kontrolsüz, içgüdüsel çağrı kayboldu. Yerine mama kapları, hazır kumlar ve ev salonlarında pencere kenarında oturan kısırlaştırılmış kediler geldi.

Biz hayvanları sevdiğimizi söylüyoruz. Ama sevmenin ölçüsü nedir?

Bir canlıyı evimize alıp güvenli bir alana koymak mı?



Yoksa onun doğasını, içgüdüsünü, riskini, özgürlüğünü de kabul etmek mi?

Sokak kedileri artık “mahalleli” değil; ya evlere hapsediliyor ya da trafik, açlık, hastalık arasında kayboluyor. Kısırlaştırma çığlıkları susturdu. Evet, popülasyon kontrolü için yapılıyor. Evet, acıyı azaltmak için. Ama aynı zamanda bir mevsimin sesi de kesildi.

Mart kedileri kediliklerini mi unuttu,

yoksa biz mi doğayı sessizleştirdik?

Hazır mama ile beslenen, hazır kumda yaşayan, çiftleşme içgüdüsü bastırılmış bir kedi daha güvenli olabilir. Daha uzun yaşayabilir. Ama daha “kedi” midir?

Şehir insanı doğayı düzenlemeyi seviyor. Gürültüyü azaltmak, çoğalmayı kontrol etmek, kaosu sınırlamak… Fakat hayat zaten biraz kaos değil mi?

Mart ayı geliyor.

Ama bu yıl da çatılardan ses gelmeyecek.

Belki biz huzurluyuz.

Ama şehir biraz daha eksik.


 BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ



Nevin BİLGİN

Gökyüzü kızılımsıydı. Güneş doğuyordu ama doğduğu yer görünmüyordu. Ufuk çizgisi yoktu. Binalar var. Çanak antenler var. Beton var.

Gökyüzü ise bir boşluk gibi, arada kalmış bir şerit.

Bir avuç.

Eskiden gökyüzü yukarıdaydı. Şimdi arada. İki beton bloğun arasına sıkışmış bir fon gibi. Çanak antenler göğe değil, birbirine bakıyor sanki. İnsan sesi yukarı çıkmıyor artık, veri çıkıyor.

Yukarıda kablolar, antenler, beton balkonlar.

Ufuk çizgisini kaybettik.

Belki de o yüzden yönümüzü de kaybettik.

Ufuk dediğin şey insanın içini açar.

Genişlik verir.

“Devamı var” hissi verir.

Şimdi devamı yok gibi.

Sadece kat var. Üst üste kat.

Gökyüzü bir lüks haline geldi. Denizi olmayan şehirde ufuk zaten zordu, şimdi gökyüzü de kesildi.

Ama o kızıllık vardı.

Betonun arasından sızıyordu.

Demek ki tamamen kaybolmadı.

Belki bize düşen şey gökyüzünü geri almak değil.

Onu fark etmek.

Bir avuç da olsa.


 Sabahın Köründe


Nevin BİLGİN

Saat yedi.

Ama hava hâlâ gece.

Kaldırımlarda insanlar var. Otobüs bekleyenler. Servis aracı gözleyenler. Eller ceplerde, omuzlar düşük. Sokak lambalarının altında bekleyen siluetler.

Ve camın arkasındakiler.

Sıcak bir evde.

Dışarı çıkmak zorunda olmayanlar. Sabahın içinde sıcaklığı yaşayanlar.

İnsan bazen konforundan utanır mı acaba? 

Çünkü o karanlıkta bekleyenler bu şehrin görünmeyen omurgası.

İşçiler. Emekçiler. Sabahın köründe yola çıkanlar. Gün doğmadan üretmeye başlayanlar.

Sistem böyle işliyor.

Onlar erkenden çıkar.

Gece gibi sabahlarda işe giderler.

Akşam yine karanlıkta dönerler.

Güneş onların mesai arkadaşı değildir.

Bir ömür böyle geçer.

Erken kalkmalar, yetişmeler, kart basmalar, vardiyalar.



Yıllar geçer. Beden yorulur. Bel ağrısı başlar. Tansiyon yükselir. Şeker dalgalanır. Eklem sertleşir.

Sonra “emeklilik” gelir.

Ama emeklilik bir rahatlama değil çoğu zaman.


Daha çok bir kenara çekilme.

Düşük maaş.

Market market dolaşıp fiyat karşılaştırma.

Bankaların promosyon kampanyaları.

Hastane kuyrukları.

Eczanede “katkı payı ne kadar çıktı?” hesabı.

Bir ömür üretmiş bir insanın son yılları neden indirim kovalamakla geçer?

Gençken zamanı yoktur.

Yaşlanınca sağlığı yoktur.

Emekli olunca geliri yoktur.

Sabah hala geceydi.

6 Şubat 2026 Cuma

 28 Trilyon Dolarlık Hakimiyet: Dünyayı Yöneten 100 Platform




1. Amerika'nın Ezici Üstünlüğü (Domine Etme)

Görseldeki en büyük sarı küme, Amerika merkezli teknoloji devlerinin dünya ekonomisindeki devasa ağırlığını gösteriyor.


Nvidia (4,65 Trilyon $): Listenin zirvesinde yer alarak yapay zeka çiplerine olan talebin ulaştığı noktayı kanıtlıyor.


Alphabet (4,08 Trilyon $) ve Apple (3,83 Trilyon $) onu yakından takip ediyor.


Yapay Zeka Etkisi: OpenAI (500 Milyar $), Anthropic (350 Milyar $) ve xAI (230 Milyar $) gibi henüz halka açık olmayan veya yeni devleşen yapay zeka şirketlerinin listede çok ciddi yer tuttuğu görülüyor.


2. Asya-Pasifik: Çin ve Hindistan Gücü

Turuncu küme, Asya pazarının hala çok güçlü olduğunu ancak Amerika'nın gerisinde kaldığını gösteriyor.


Tencent (689,2 Milyar $) bölgenin lideri konumunda.


ByteDance (TikTok) (480 Milyar $) ve Alibaba (404,8 Milyar $) dikkat çeken diğer büyük oyuncular.


Reliance (206 Milyar $) ile Hindistan'ın platform ekonomisindeki yükselişi de görünür durumda.


3. Avrupa ve Diğerleri: Dijital Uçurum

Görselin en düşündürücü kısmı Avrupa ve Afrika'nın temsil edilme oranı.


Avrupa (Mavi): Toplam değer içinde çok küçük bir alanı kaplıyor. SAP (234,6 Milyar $) ve Spotify (103 Milyar $) dışında devasa küresel platformlar çıkarmakta zorlandığı görülüyor.


Afrika: Sadece Prosus (251,6 Milyar $) ile temsil ediliyor (ki Prosus'un değerinin büyük bir kısmı aslında Çinli Tencent'teki hisselerinden geliyor).


4. Genel Toplam

Listenin başlığında belirtildiği üzere, bu 100 platformun toplam değeri 27,92 Trilyon Dolar. Bu rakam, dünya ekonomisinin neredeyse dörtte birinin bu dijital platformlar üzerinden döndüğünü gösteren korkutucu ama hayranlık uyandırıcı bir istatistik.

2 Şubat 2026 Pazartesi

 Shouting from the Mountain | Dağdan Haykırmak: Sessizliğin Gölgesinde Bir Çin Trajedisi




Filmi Çin’in sosyo-kültürel dokusu üzerinden okuduğumuzda, karşımıza muazzam bir doğa estetiğinin içine gizlenmiş, katı bir toplumsal hiyerarşi ve etik çürüme çıkar. Çin sinemasının kırsal anlatılarında sıkça gördüğümüz "dağ" imgesi, burada hem koruyucu bir kale hem de dış dünyadan kopuk, hukukun işlemediği bir hapishane işlevini üstlenir. 1980’lerin Çin’inde geçen bu hikâye, aslında ülkenin modernleşme sancılarını henüz hissetmediği, feodal alışkanlıkların ve kolektif yaşamın bireyi tamamen yuttuğu bir dönemi işaret eder.

Bu anlatının merkezindeki dilsiz kadın figürü, Çin kırsalında sesi ve hakları elinden alınmış binlerce kadının somut bir metaforudur. Kadının dilsizliği fiziksel bir engel olmaktan ziyade, Çin’in ataerkil yapısında kadına biçilen "sessiz itaat" rolünün en trajik uç noktasıdır. Onu satın alan ve ona şiddet uygulayan kocasının ölümüyle birlikte köy halkının takındığı tavır, Çin’deki "Mianzi" (yüzünü koruma/itibar) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Köylüler adaleti sağlamakla ilgilenmezler; tek amaçları suçun dışarı sızmasını engellemek ve köyün huzurunu, yani kendi "yüzlerini" korumaktır. Bu durum, devlet hukukunun yerini alan "köy kanunlarının" ne kadar acımasız olabileceğini gösterir.

Yönetmen Larry Yang, bu trajediyi anlatırken Çin'in geleneksel görsel sanatlarından beslenen bir estetik kullanır. Dağların sisi ve geniş manzaralar, karakterlerin yaşadığı derin yalnızlığı ve çaresizliği daha da belirginleştirir. Hong Xia’nın dağın tepesinde tenekeye vurarak çıkardığı o gürültülü ses, Çin toplumunun yüzyıllardır süregelen sessizlik geleneğine karşı yapılmış en büyük isyandır. Bu ses, sadece acının dışavurumu değil, aynı zamanda mülk olarak görülen bir kadının "ben buradayım ve bir insanım" diye haykırmasıdır.

Filmin sonunda polisin, yani merkezi otoritenin o izole köye girişi, geleneksel Çin köy yapısının modern hukuk karşısındaki kaçınılmaz mağlubiyetini simgeler. Ancak bu adalet arayışı, arkasında telafisi olmayan bir yıkım bırakır. Film boyunca izlediğimiz şey, sadece bir kadının kaderi değil, Çin’in kadim gelenekleri ile insan onuru arasındaki o bitmek bilmeyen ve genellikle trajik sonlanan çatışmanın ta kendisidir.

1 Şubat 2026 Pazar

GÖRÜNTÜLÜ KONUŞMA TERÖRÜ




Görüntülü konuşma terörü, modern insanın mahremiyet algısının iflas ettiği o noktada, hepimizin sinir uçlarında tepinmeye devam ediyor. Eskiden "alo" demek için köşe bucak kaçan, fısıldayarak konuşan bir toplumdan; otobüsün en arka koltuğundan en ön koltuğuna kadar tüm yolcuları aile meclisine dahil eden bir nesle dönüştük. Bu öyle bir arsızlık ki, sanki elindeki telefonla değil de bir megafonla sokağa çıkmış gibi, herkesin kulak zarına adeta tecavüz ediyorlar.

O telefonu suratının beş santim önünde tutup, karşı taraftaki teyzesinin sarkan perdesini ya da akşamki pırasa yemeğini tüm markete naklen anlatan tiplerin o boş bakışlarına hastayım. Etrafındaki onlarca insan sanki birer dekor, kendisi ise Hollywood setinde başrol oyuncusu. Market reyonunda ped seçerken ya da otobüste akbil basarken bile o ekranı kapatmıyorlar. Yanındaki adamın nefesi ensesindeyken "Aşkım sen beni sevmiyor musun?" diye bağıran birinin öz saygısını geçtim, karşısındakine duyduğu saygı bile şüpheli.

Ağzına, sesine, o anki duruşuna sahip çıkamayan bu kitle, aslında hayatının direksiyonunu da çoktan bırakmış durumda. Kendi sesinin desibelinden bihaber yaşayan birinden, toplumsal bir nezaket ya da bir yaşam disiplini beklemek tam bir saflık. Her yerde, her saniye görüntülü konuşan bu insanlar; aslında "Bakın benim de bir hayatım var, birileriyle konuşuyorum" diye bağıran gizli bir yalnızlığın dışavurumu gibi. Ama bu gürültülü yalnızlık, maalesef huzur arayan geri kalan herkesin baş ağrısı oluyor. Bir gün o telefonun şarjı bittiğinde ya da interneti kesildiğinde, etrafındaki gerçek insanlarla kuracakları o sessiz bağın ağırlığı altında nasıl ezileceklerini merak ediyorum. Çünkü o gün, sadece bağırmayı bildikleri için sessizliğin dilini konuşamayacak kadar aciz kalacaklar.

 Erkekler Evlendikten Sonra Neden Log Out Olur?



Evlilikten sonra bazı erkeklerin ailesiyle ilişkisi neden zayıflar? Aslında cevap basit: Erkek, çatışma ekranı açıldığında oturumdan çıkış yapar. Ne bağırır, ne tartışır, ne de çözüm üretir. Sadece log out olur.

Anne-baba ile eş arasında kalmak, erkek zihni için “Bu sayfa yanıt vermiyor” uyarısı gibidir. Bir tarafta “Bizi unuttun”, diğer tarafta “Her hafta mı gideceğiz?” mesajları… Erkek bu sekmeleri aynı anda yönetemez. Çözüm? Sekmeleri kapat, sistemi sessize al, kullanıcıyı çıkışa yönlendir.

Bu yüzden aramaz. Daha seyrek gider. Ziyaretleri azaltır. Dışarıdan bakıldığında bu durum “ailesini sildi” gibi algılanır. Oysa erkek silmez. Sadece çevrimdışı görünür.

Erkeğin bu log out alışkanlığının kökeni çocukluğa dayanır. Yıllarca aile içi iletişimin arka planında anneler çalışmıştır. Kim aranacak, kimin gönlü alınacak, hangi bayram kime gidilecek… Erkek bu sistemde sadece “kullanıcı”dır. Ayarlar menüsüne hiç girmemiştir.

Evlenince sistem güncellenir. Anne artık yönetici değildir. Erkek bir sabah uyanır ve kendisini “Aile İlişkileri – Manuel Kullanım” modunda bulur. Aramak, sormak, ilişki sürdürmek artık onun görevidir. Ama kılavuz yoktur. Erkek panikler. Ve yine en bildiği şeyi yapar: Çıkış.

Telefonu eline alır. Ekrana bakar. Arayacak mı, mesaj mı atacak? “Şimdi arasam mı geç olur mu?” derken pil düşer. Sorun çözülür: Aranmaz.

İşin ironik tarafı şudur: Erkek log out olunca çatışmanın bittiğini zanneder. Oysa sistem sadece arka planda çalışmaya devam eder. Konuşulmayan her mesele, görünmeyen bir hata kaydı gibi birikir. Gün gelir, biriken dosyalar “Niye hiç aramıyorsun?” bildirimi olarak önüne düşer.

Sonuçta evlilik sonrası yaşanan bu uzaklaşma, bilinçli bir kopuş değildir. Bu, erkeğin ilişki yönetiminde “kapatıp açınca düzelir” mantığıyla hareket etmesidir. Denge kurmayı bilmeyen, sorumluluk almaktan çekinen erkek, ilişkide çözüm üretmek yerine oturumu kapatır.


 Hayatın İçinde, İşte Evde Neden İnsan Olmayı Unuttuk?



Çünkü yorgunuz. Ama sadece bedenen değil. Sürekli tetikte, sürekli savunmada, sürekli “idare etme” halinde yaşıyoruz. Kimseye tam güvenmiyoruz, kimseye yaslanmıyoruz. İnsanlık dediğimiz şey biraz da yavaşlamak ister; bizse hep aceledeyiz.

Evde bile dinlemiyoruz artık. Aynı evin içinde ayrı dünyalar kurduk. Birinin canı sıkkınsa “abartma”, yorgunsa “herkes yoruluyor” diyoruz. Anlaşılmak yerine susturmayı seçiyoruz. Çünkü başkasının duygusuna yer açmak, kendi yükümüzü hatırlatıyor.

İşte durum daha sert. İnsanlar insan değil, pozisyon. Değer; nezaketle değil, faydayla ölçülüyor. Birine iyi davranmak “zayıflık”, sınır koymak değil ezmek “güç” sayılıyor. Böyle bir ortamda kimse kimseye insan gibi davranmayı göze alamıyor.

Bir de alıştık. Kaba cümlelere, sert bakışlara, görmezden gelmeye. İlk başta rahatsız eden şeyler zamanla normalleşti. Nezaket istisna oldu, kabalık rutin. Kimse kötü olmak için kötü değil; çoğu kişi sadece hissiz.

Belki de en acısı şu: İnsan olmayı unuttuğumuzun farkındayız ama durup düzeltmeye cesaretimiz yok. Çünkü yumuşarsak kırılacağımızı sanıyoruz. Oysa kırıldığımız yer tam da bu sertlik.

İnsan olmak büyük bir erdem değil aslında. Biraz durmak, biraz bakmak, biraz da “seni görüyorum” demek. Ama galiba en zor olan da bu artık.

Bir Yaşlı Yolcunun Gözünden Belediye Otobüsü


Bakın ne diyorlar?



Belediye otobüsüne bindiğimde insanların yüzü değişiyor.
Bunu saklamıyorlar.
“Yine bedava binenler” bakışı hemen geliyor.

Ayakta kalırsam yer vermek istemiyorlar.
Göz göze gelmemek için herkes başka yere bakıyor.
Yer vermek bir nezaket değil, kaçınılan bir durum haline gelmiş.

Arkamdan söyleneni duyuyorum:
“Bunlar da otobüsü geziyor.”
Oysa ben gezmiyorum.
Doktora gidiyorum, tahlil yaptırıyorum, ilaç almaya çalışıyorum.

Şoför beni görüyor.
Ayakta olduğumu, tutunmakta zorlandığımı da biliyor.
Buna rağmen frene ani basıyor.
Özellikle duraklara yaklaşırken.
Bir iki yaşlı yuvarlanıyor.
Kaldırabilene aşk olsun.



Gençler sarsılır, tutunur.
Yaşlı düşer.
Düşen kalkamaz.
Bu herkesin bildiği bir gerçek.

Düğmeye basıyorum.
“Basılmadı” diyen oluyor.
“Erken bastın” diyen oluyor.
Bir düğme yüzünden tartışma çıkıyor.
Sanki inişim başlı başına bir sorun.

Bazen şoför durakta durmuyor.
Yaşlıyı görünce görmezden geliyor.
Durakların önü zaten dolu: kamyon, tır, kepçe ne varsa park etmiş.
İnmek de binmek de ayrı bir risk.

Otobüsten inerken acele ettiriliyorum.
Arkadan homurdanmalar yükseliyor.
Yavaşım, evet.
Ama bu yavaşlık isteyerek değil.



Bu şehirde yaşlı olmak,
bir yere gitmekten çok
düşmeden dönmeye çalışmak demek.

 Sürekli Anne Babayı, Geçmişi Suçlamak Ne Kadar Doğru?



Son yıllarda yaşanan her ruhsal zorlukta oklar hızla anne babaya ve geçmişe çevriliyor. İlişkiler yürümediğinde, hayatta yol alınamadığında, öfke ya da kırgınlık biriktiğinde, cevap hazır: “Çocukluğum yüzünden.”

Elbette çocukluk önemlidir. Kimse anne babasından bağımsız bir ruhla büyümez. Çocuklukta yaşanan ihmal, şiddet ya da sürekli değersizleştirilme, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi derinden etkileyebilir. Bu gerçeği inkâr etmek hem haksızlık hem de bilimsel olarak yanlıştır.

Ama sorun şurada başlıyor:
Geçmiş, açıklama olmaktan çıkıp mazerete dönüştüğünde.

Anne babayı sürekli suçlamak ilk bakışta rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluk bugünden alınır, geçmişe bırakılır. Kişi “böyleyim çünkü böyle yetiştirildim” dediğinde, değişim ihtimali de askıya alınmış olur. Oysa travma farkındalığının amacı suçlu bulmak değil, iyileşme imkânı yaratmaktır.

Bir örnek düşünelim.
Duygusal olarak mesafeli bir anneyle büyümüş bir yetişkin, bugün ilişkilerinde yakınlıktan kaçıyorsa, bu durumu anlamak önemlidir. Ama aynı kişi her mesafe koyuşunu “annem yüzünden” diye açıklayıp üzerinde hiç çalışmıyorsa, geçmiş bir anahtar değil, kilit hâline gelmiştir.



Bir başka örnek:
Baskıcı bir babayla büyüyen biri, yetişkinlikte otoriteyle sorun yaşayabilir. Bu anlaşılır bir sonuçtur. Ama her iş yerindeki çatışmayı yalnızca babaya bağlamak, kişinin bugünkü tepkilerini görmesini engeller.

Burada gözden kaçan bir nokta daha var:
Anne babalar da kendi çocukluklarının, kendi sınırlılıklarının ürünüdür. Çoğu, bilerek zarar vermedi; bildiği kadarını yaptı. Bu gerçeği kabul etmek, yapılan hataları mazur görmek değildir; resmi tamamlamaktır.

Sürekli suçlamak, geçmişi onarmaz.
Sadece bugünü erteler.

Gerçek iyileşme, “bana ne oldu?” sorusuyla başlar ama “ben şimdi ne yapıyorum?” sorusuyla devam eder. Geçmişi anlamak bir duraktır; oraya yerleşmek değil.

Anne babayı hiç suçlamamak da doğru değildir.
Ama her şeyi onlara yüklemek de.

Olgunluk, geçmişin etkisini kabul edip, bugünün sorumluluğunu almaktır.