23 Haziran 2026 Salı

Bahçeli'nin tepkisini çeken AP Raporu'nda Ülkücüler


Nevin Bilgin

Avrupa Parlamentosu'nun (AP) 17 Haziran 2026 tarihinde Genel Kurul'da kabul ettiği en güncel Türkiye Raporu (2025 Komisyon Raporu esas alınarak hazırlanan kararı), son yılların en sert ve en gerilimli metinlerinden biri oldu. 

Ankara'da, özellikle MHP kanadında büyük tepkiyle karşılanan raporda Ülkü Ocakları ve genel iç/dış siyaset başlıklarında şu maddeler öne çıktı.

MHP lideri Devlet Bahçeli şu tepkiyi gösterdi:

"Avrupa Parlamentosu Raporu'nda ülkü ocaklarımıza yönetilen ifadeler de eski bir husumetin yeni bir kılığına sokulmuş halidir. Türk gençliğini köksüzleştirme gayretlerinin farkındayız. Ülkü ocakları dik başlı değil, başı dik çocukların yeridir.”

Ülkü Ocakları (Bozkurtlar) Bölümü

Rapor, Ülkü Ocakları'na yönelik daha önceki dönemlerde başlayan sert tutumu bir doz daha artırarak devam ettiriyor:

Irkçı ve Ekstremist" Tanımlaması: Ülkü Ocakları hareketi raporda doğrudan "ırkçı" ve "aşırı sağcı/ekstremist" (aşırılık yanlısı) bir yapı olarak nitelendiriliyor.

Avrupa Genelinde Yasaklama Baskısı: AP, Avrupa Birliği'ne ve üye devletlerin ulusal hükümetlerine çağrıda bulunarak, Ülkü Ocakları ile bağlantılı dernek, vakıf ve organizasyonların tüm AB genelinde tamamen yasaklanması olasılığının ciddi şekilde incelenmesini istiyor. 

Hareketin Avrupa'daki varlığının ve büyümesinin "etnik düşmanlığı körüklediği" ve iç güvenliği tehdit ettiği iddia ediliyor.

Yargı, Yaptırım ve "Kayyım" Maddeleri

Raporun Türkiye'de en çok infial yaratan kritik başlıkları şunlar:

Adalet Bakanı'na Yaptırım Çağrısı: Raporda ilk kez, Türkiye'deki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ihlalleri gerekçe gösterilerek, eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve şu anki Adalet Bakanı Akın Gürlek başta olmak üzere bazı yargı ve devlet görevlilerine bireysel yaptırım uygulanması yönünde tavsiye yer alıyor.

Transnasyonel Baskı İddiası: Ankara'nın Avrupa'daki diaspora üzerindeki siyasi nüfuzu, muhaliflere yönelik diplomatik ve istihbarat araçlarıyla yürütülen faaliyetler "sınır aşan baskı" olarak nitelendiriliyor ve eleştiriliyor.

İç Siyaset ve Kayyımlar: Belediyelere yönelik kayyım uygulamaları, muhalefet partilerine ve siyasetçilere açılan davalar sert bir dille kınanıyor.

Müslüman Kardeşler İddiası: Türkiye'nin Avrupa'daki Müslüman Kardeşler (İhvan) bağlantılı yapılara, derneklere ve eğitim kurumlarına lojistik, finansal ya da medya desteği sağladığı iddia edilerek bu desteğin sonlandırılması talep ediliyor.

Tepki Çekti?

MHP lideri Devlet Bahçeli'nin "Eski bir husumetin yeni bir kılığa sokulmuş halidir"çıkışı, doğrudan 17 Haziran 2026'da oylanan bu metne yönelik. 

Türkiye, Avrupa Parlamentosu'nun egemenlik haklarına saldırdığını, Türk yargısına müdahale etmeye çalıştığını ve Türk milliyetçiliğini kasıtlı olarak kriminalize (suçlu ilan) etmeye çalıştığını belirterek raporu "yok hükmünde" saymakta.

#ülkücüler

22 Haziran 2026 Pazartesi

Siyasette Yapay Zeka ve Dijital Devrim

Siyasetin Yeni Kodu: 

Sırttaki Ekranlardan Yapay Zeka Avatarlarına Dijital Seçimler



Nevin Bilgin

Son yıllarda teknoloji, hayatın her alanını olduğu gibi siyasetin de işleyişini kökten değiştiriyor. 

Yapay zeka  ve dijitalleşme artık seçim kampanyalarının sadece yardımcı birer unsuru değil, stratejinin tam kalbi haline gelmiş durumda. 

Meydanlardaki geleneksel propagandalardan dijital mecralardaki mikro hedeflemelere kadar, siyasetin yeni kodları artık teknolojiyle yazılıyor.

Yeni Nesil Sokak Propagandası: Sırtta Taşınan Elektronik Panolar

Geleneksel seçim otobüsleri ve sabit billboardlar, yerini hareketli ve interaktif dijital çözümlere bırakıyor. 

Bu trendin en güncel örneklerinden biri, kampanya çalışanlarının sırtlarında taşıdığı yüksek çözünürlüklü elektronik (LED/LCD) panolar

Dinamik İçerik Yönetimi: 

Bu panolar sabit bir afiş taşımak yerine, bulunulan bölgeye, saate ve hatta o anki kalabalığın yapısına göre anlık olarak değiştirilebilen videolar, sloganlar ve animasyonlar oynatabiliyor.

Hiper-Yerel Hedefleme:

Bir kampanya görevlisi işçilerin yoğun olduğu bir caddeden geçerken panoda ekonomik vaatler dönerken, bir üniversite kampüsüne girdiğinde gençlik ve eğitim projeleri listelenebiliyor.

Mobilite ve Dikkat Çekicilik:

Dar sokaklara, pazar yerlerine ve seçim araçlarının giremediği kalabalık meydanlara girebilen bu panolar, seçmenle göz hizasında bir etkileşim kurarak mesajın akılda kalıcılığını artırıyor.

Yapay Zeka Videoları, Sentetik Medya ve Animasyonlar

Görsel iletişimin gücü siyasette her zaman büyüktü, ancak yapay zeka bu gücü bambaşka bir boyuta taşıdı.

Kişiselleştirilmiş Video Mesajları

Yapay zeka sayesinde bir lider, tek bir video çekimiyle binlerce farklı seçmene isimleriyle hitap edebilir hale geldi. YZ ses ve yüz klonlama teknolojileri kullanılarak, her seçmenin cep telefonuna Merhaba [Ahmet Bey], mahallenizdeki yol sorununu çözeceğiz" diyen kişiselleştirilmiş video mesajları gönderilebiliyor.

Dijital İkizler ve 7/24 Kampanya

Adayların yapay zeka ile oluşturulmuş dijital ikizleri (avatar) aynı anda binlerce seçmenle chat robotları veya interaktif videolar aracılığıyla konuşabiliyor. 

Lider uyurken veya başka bir şehirde miting yaparken, dijital ikizi sosyal medyada seçmenlerin sorularını kendi sesi ve mimikleriyle yanıtlayabiliyor.

Animasyonlar ve Yaratıcı Görsel Kampanyalar

Yapay zeka destekli metinden-videoya (text-to-video) araçları, karmaşık seçim vaatlerini ve geleceğe dair vizyon projelerini saniyeler içinde büyüleyici animasyonlara dönüştürüyor. "20 yıl sonraki yeşil şehir" vizyonu, bütçe gerektiren prodüksiyonlar olmadan, yapay zekanın ürettiği hiper-gerçekçi animasyonlarla seçmene sunulabiliyor.

Seçim Stratejilerinde Yapay Zeka ve Veri Analitiği

Madalyonun görünmeyen yüzünde ise devasa bir veri analitiği mekanizması çalışıyor.

Mikro Hedefleme 

Seçmenlerin sosyal medya eğilimleri, demografik bilgileri ve geçmiş oy tercihleri yapay zeka algoritmalarıyla analiz ediliyor. Bu sayede her seçmen grubuna, tam da duymak istedikleri vaatleri içeren nokta atışı dijital reklamlar gösteriliyor.

Seçmen Eğilimi Tahmini

Geleneksel anketlerin yerini, yapay zekanın sosyal medyadaki milyonlarca paylaşımı inceleyerek yaptığı duygu analizi  alıyor. 

Halkın hangi konuya öfkeli, hangi konuya heyecanlı olduğu anlık olarak tespit edilip liderlerin konuşma metinleri buna göre şekillendiriliyor.

Riskler ve Etik 

Dijitalleşme siyasete hız ve yaratıcılık katsa da ciddi tehlikeleri de beraberinde getiriyor:

Deepfake Tehlikesi: Siyasi rakipleri zor durumda bırakmak için üretilen sahte ses ve video kayıtları , seçim sonuçlarını manipüle etme potansiyeline sahip en büyük tehditlerden biri.

Algı Balonları: Algoritmalar seçmenlere sadece kendi duymak istediklerini göstererek toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirebiliyor.

Diyaset, dijitalleşme ve yapay zeka entegrasyonuyla birlikte artık sadece bir hitabet sanatı değil, aynı zamanda bir veri ve teknoloji savaşı.

Sırtta taşınan dijital panolar sokaktaki fiziksel algıyı yönetirken, yapay zeka videoları ve algoritmalar ise dijital dünyadaki seçmen davranışlarını şekillendiriyor. 

Geleceğin seçimlerini, bu teknolojileri en etik ve en yaratıcı şekilde kullananlar kazanacak.

#hibritseçimler

#dijitalpropaganda


https://dergipark.org.tr/tr/pub/inijoss/article/1667772


21 Haziran 2026 Pazar

 Gazetecilikte Dönüşüm mü, Kimlik Krizi mi?

Ne Gazetecilik Faliyeti Ne Değil?

Basın Meslek Etiği Değişmeli Mi?

Entrepreneurial Journalism (Girişimci Gazetecilik) 

Influencer Journalism (Influencer Gazeteciliği) 

Brand Journalism (Marka Gazeteciliği) 

Advocacy Journalism (Savunucu/Taraf Gazeteciliği) 

Grant-funded Journalism (Fon Destekli Gazetecilik) 

Foundation-funded Media (Vakıf Destekli Medya) 

Platform Journalism (Platform Gazeteciliği) 

Algorithmic Journalism (Algoritmik Gazetecilik) 

Creator Journalism (İçerik Üreticisi Gazeteciliği) 

Emotion-driven Journalism (Duygu Gazeteciliği)

Precarious Journalism (Güvencesiz Gazetecilik)

Gazeticilik olmayan kurumsal savunuculuk ve örtülü lobicilik

•  Şirket danışmanlığı yapan gazeteci gazeteci midir? 

•  Yönetim kurulu üyeliği yapan gazeteci bağımsız olabilir mi? 

•  Bir şirketten maaş alan yorumcu o şirket hakkında tarafsız konuşabilir mi? 

•  Bir gazeteci aynı zamanda lobi faaliyetlerinde bulunabilir mi?



Nevin Bilgin 

Son yıllarda medya dünyasında en çok kullanılan kavramlardan biri dijital dönüşüm oldu. Gazetelerin internet sitelerine taşınması, sosyal medyanın haber dolaşımının merkezine yerleşmesi, yapay zeka uygulamalarının haber üretiminde kullanılmaya başlanması ve haber tüketim alışkanlıklarının değişmesi, gazetecilik mesleğinin de dönüşmesine yol açtı. 

Ancak bugün yaşanan gerçekten gazeteciliğin dönüşümü mü, yoksa gazeteciliğin kimlik krizine sürüklenmesi mi?

Dijitalleşme  haberciliğe yeni araçlar kazandırdı. 

Veri gazeteciliği, mobil gazetecilik, drone gazeteciliği, podcast gazeteciliği, robot gazetecilik, çözüm gazeteciliği, yurttaş gazeteciliği, etkileşimli gazetecilik ve sürükleyici gazetecilik gibi yeni kavramlar ortaya çıktı. 

Özellikle veri gazeteciliği büyük veri setlerinin analiz edilmesini, mobil gazetecilik ise haberin tek bir telefonla çekilip yayınlanabilmesini mümkün hale getirdi. Akademik çalışmalar da dijital dönüşümün ardından internet gazeteciliği, veri gazeteciliği, robot gazeteciliği, drone gazeteciliği ve podcast gazeteciliği gibi yeni alanların ortaya çıktığını göstermekte.

Ancak bu dönüşümün mesleki özgürlük kadar yeni sorunlar da ürettiği görülüyor. 

Yazılı basında muhabir, foto muhabiri, editör, sayfa sekreteri ve dizgicinin yaptığı işler artık çoğu zaman tek kişiye yüklenmekte. Muhabir haber yazmakla kalmamakta video çekmekte, kurgu yapmakta, sosyal medya paylaşımı hazırlamakta ve internet sitesi için içerik üretmektedir.

Bu durum gazetecilikte verimlilik adı altında emek yoğunluğunu artırmış, iş güvencesini azaltmış ve çalışma saatlerini belirsiz hale getirmiştir. Dijitalleşme, bazı araştırmacıların da belirttiği gibi haber üretim süreçlerini hızlandırırken tık odaklı habercilik anlayışını güçlendirmiştir.

GERÇEK GAZETECİ KİM? SÖZDE GAZETECİ KİM? 

Daha büyük sorun ise gazetecilik ile içerik üreticiliği arasındaki sınırların bulanıklaşmasıdır. Bugün kendisini gazeteci olarak tanımlayan birçok kişi aslında influencer mantığıyla hareket etmektedir. 

Haber üretmek yerine kişisel marka oluşturmaya, takipçi artırmaya ve reklam gelirleri elde etmeye odaklanan bu yeni aktörler, gazetecilikten çok dijital pazarlama faaliyetleri yürütmektedir.

UNESCO'nun içerik üreticileri üzerine yaptığı araştırma, çok sayıda sosyal medya yayıncısının paylaştığı bilgileri doğrulamadan yayınladığını ve sponsor ilişkilerini şeffaf biçimde açıklamadığını ortaya koymuştur.

Gazetecilik ile influencerlık arasındaki temel fark kamu yararıdır. Gazeteci kamunun haber alma hakkını gözetir. Influencer ise öncelikle kendi görünürlüğünü ve gelirini artırmayı hedefler. Bu nedenle influencerlık gazetecilik değildir. 

GAZETECİLİK İLKESİNE BAĞLILIK YOKSA GAZETECİLİK, HABER YORUMCULUĞU DEĞİL

Gazetecilik ilkelerine bağlı olarak yapılmadığı sürece haber yorumculuğu, yayıncılık veya sosyal medya içerik üretimi gazetecilik olarak tanımlanmamalıdır.

Benzer bir sorun siyaset-gazeteci ilişkilerinde görülmektedir. 

Bazı yorumcuların veya sözde gazetecilerin siyasetçiler adına algı yönetimi yapmaları, belirli siyasi aktörlerin görüşlerini sorgulamadan yaymaları ya da maddi ve manevi çıkar ilişkileri içinde bulunmaları mesleğin bağımsızlığına zarar vermektedir.

Gazetecinin görevi siyasi aktörlerin sözcülüğünü yapmak değil, onları kamu adına denetlemektir. Bir gazetecinin haber yaptığı partiye, belediyeye veya siyasi yapıya ekonomik olarak bağımlı hale gelmesi mesleki bağımsızlığı ortadan kaldırır.

FİNANSMAN YAPILARI VE FONLAR

Tartışılması gereken bir diğer konu da medya kuruluşları ve gazetecilik örgütlerinin finansman yapılarıdır. Yabancı fonlar, uluslararası kuruluş destekleri veya siyasi kaynaklardan gelen finansman tek başına etik ihlal anlamına gelmez. 

Ancak finansmanın kaynağının açıkça belirtilmemesi, fon veren kurumun yayın politikası üzerinde etkili olması veya kamuoyundan gizlenmesi ciddi etik sorunlar doğurur. Şeffaflık ilkesi burada belirleyici olmalıdır. Okuyucu, izleyici veya dinleyici bir medya kuruluşunun hangi kaynaklarla faaliyet yürüttüğünü bilme hakkına sahiptir.

Bu nedenle basın meslek ilkelerinin, gazetecilik adı altında yürütülen ancak gazetecilik olmayan bu faliyetlerin yeniden tanımlanması ve yeniden ele alınması gerekmektedir. 

Mevcut etik kodlar büyük ölçüde gazete ve televizyon döneminin sorunlarına göre hazırlanmıştır. Oysa günümüzde sosyal medya yayıncılığı, yapay zekâ destekli içerik üretimi, sponsorluk ilişkileri, fon şeffaflığı, influencer haberciliği ve algoritmik görünürlük gibi yeni sorun alanları ortaya çıkmıştır. 

Basın meslek ilkeleri güncellenmeli; reklam, sponsorluk, siyasi danışmanlık, sosyal medya gelirleri ve fon ilişkileri konusunda açık hükümler içermelidir.

Aksi halde bugün gazetecilik adı altında yürütülen bazı faaliyetleri farklı isimlerle anmak daha doğru olacaktır. 

DİJİTALLEŞMİŞ PROPAGANDA ENDÜSTRİSİ

Reklam temelli kişisel yayıncılık influencerlık, siyasi çıkar odaklı yayıncılık propaganda faaliyetleri, kurumsal çıkarlar adına yürütülen içerik üretimi ise halkla ilişkiler veya stratejik iletişim danışmanı, lobi elemanı  olarak tanımlanmalıdır. 

Gazetecilik ise ancak bağımsızlık, doğruluk, kamu yararı, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine bağlı kaldığı sürece gazetecilik olarak anılmayı hak eder.

Dijital dönüşüm gazeteciliğin araçlarını değiştirmiş olabilir. Ancak gazeteciliğin özü değişmemiştir. Haber, hâlâ gerçeği araştırmak; gazeteci ise hâlâ gücü sorgulamak zorundadır. Eğer bu temel ilke kaybolursa geriye dijitalleşmiş bir gazetecilik değil, yalnızca dijitalleşmiş bir propaganda endüstrisi kalacaktır. 

Sorun dijital dönüşüm değildir. Sorun, gazeteciliğin yerini influencerlık, aktivizm, marka iletişimi ve fon bağımlı içerik üretiminin almaya başlamasıdır. Gazetecilik meslek ilkeleri 20. yüzyılın gazete ve televizyon dünyasına göre yazılmıştır. 21. yüzyılın influencer gazetecileri, fon destekli medya projeleri ve algoritma odaklı yayıncılığı için yeni etik kurallara ihtiyaç vardır

Avrupa'da ve Amerika'daki yeni kurallar

European Federation of Journalists (EFJ) son yıllarda özellikle şu konulara yoğunlaştı:

·Fon kaynaklarının açıklanması 

·Medya sahipliği şeffaflığı 

·Editoryal bağımsızlık 

·Reklam-haber ayrımı 

·Yapay zekâ kullanımı 

Avrupa'da özellikle vakıf ve fon destekli yayıncılık yaygınlaştıkça, "parayı veren haber politikasını etkiler mi?" tartışması büyüdü.

ABD'de çok sayıda medya kuruluşu gazetecilerin:

·şirket danışmanlığı yapmasını, 

·ücretli konuşmalar vermesini, 

·yönetim kurullarında görev almasını, 

·lobi faaliyetlerine katılmasını 

yasaklıyor veya sıkı şekilde sınırlandırıyor.

Örneğin The New York Times ve The Washington Post etik kılavuzlarında çıkar çatışmasına ilişkin ayrıntılı hükümler bulunuyor.



Kaynakça

https://dergipark.org.tr/en/pub/ibadergi/article/1416936?utm

https://www.isoec.net/index.php/use/article/view/

https://www.theguardian.com/media/2024/nov/26/online-influencers-need-urgent-fact-checking-training-

https://www.researchgate.net/publication/357663727_Blurring_Boundaries_Between_Journalists_and_Tiktokers_Journalistic



Dijital Sömürgecilik ve Mülkiyetin Dönüşümü

Dijital Çitleme




Nevin Ɓilgin

İnsanlık tarihi, mülkiyetin el değiştirme tarihi.

Tarım toplumunda toprağa, sanayi toplumunda fabrikaya ve sermayeye sahip olanlar egemenliği elinde tuttu. 

Bugün içinden geçtiğimiz kırılma noktasında ise mülkiyet, fiziki dünyadan koparak dijital evrene, yani veriye ve algoritmalara taşınıyor. 

Bu durum, sömürgeciliğin ve diktanın biçimini de kökten değiştiriyor.


Geçmişte bir fabrikatör işçinin emeğine el koyardı; bugün ise teknoloji devleri insanın doğrudan deneyimine, dikkatine ve davranışsal verisine el koyuyor. 

Yapay zekâ modellerini eğiten bu devasa veri, aslında insanlığın ortak kültürel ve entelektüel üretimidir. Ancak bu ortak üretim, birkaç çok uluslu şirketin mülkiyetine geçerek ticarileştiriliyor ve topluma bir sömürü enstrümanı olarak geri dönüyor. 

Bu durum, mülkiyetin sadece birkaç elde toplandığı modern bir "dijital çitleme"  hareketi olarak adlandırılıyor.


Eğer mülkiyet bu şekilde kalmaya devam ederse, yapay zekânın getireceği "bolluk ekonomisi" bir ütopya olarak kalmaya mahkûm. 

Çünkü makineler geliştikçe üretim maliyetleri düşecek, ancak bu düşüşten elde edilen devasa kârlar topluma değil, algoritmaların sahiplerine akacak. 

Sonuçta kitlesel işsizlik, ekonomik bağımsızlığın asgari düzeye inmesi ve insanların dijital feodal beylere göbekten bağlı hale gelmesine yolaçacak.

Mülkiyetin Demokratikleşmesi

Yapay zekânın insanlığın ortak yararına hizmet edebilmesi için, mülkiyet kavramının yeniden tanımlanması ve kamulaştırılması gerekir. Bu dönüşüm üç temel sütun üzerine kurulabilir:

Veri Emeğinin Vergilendirilmesi

Şirketlerin, insanlığın kolektif bilgisini (kitaplar, makaleler, fotoğraflar, kodlar) kullanarak eğittiği yapay zekâ modellerinden elde ettiği kârlar, yüksek oranlarda "dijital varlık vergisi"ne tabi tutulmalı.

Yapay Zekâ Kamusallığı

Hayati önem taşıyan yapay zekâ altyapıları, tıp, eğitim ve tarım gibi alanlardaki algoritmalar, kâr amacı güden şirketlerin insafına bırakılmamalı.

Küresel veya ulusal düzeyde kamusal mülkiyete (açık kaynaklı topluluklara veya demokratik denetime) devredilmelidir.

Müşterekler Ekonomisi

Bilginin ve yapay zekâ çıktılarının patentlerle hapsedilmediği, herkesin erişimine açık olduğu modern bir dijital müşterekler ekosistemi inşa edilmeli.

Eğer mülkiyeti demokratikleştirebilirsek yapay zekâ insanı köleleştiren değil, onu zorunlu çalışmadan kurtarıp yaratıcılığa ve felsefeye yönlendiren en büyük özgürleşme aracı olacaktır. 

Aksi takdirde, sınırlar kalkarken inşa edilen bu yeni dünya, tarihin gördüğü en kusursuz ve kaçılması en imkânsız diktatörlükle sonuçlanacaktır.

Kaynakça

Mattelatd, Armand. Gözetimin Küreselleşmesi

20 Haziran 2026 Cumartesi

 Kapitalizm ve babalık



Kaç baba rolü vardır hayatta?


Modern dünya bize her şeyin bir fiyatı, her duygunun bir ambalajı olduğunu fısıldayıp duruyor. 


Bu fısıltının en çok yüksek sesle bağırdığı yer ise Haziran ayının üçüncü pazarı. Icat edilen günlerden babalar günü.


Kapitalizm, elinde bir kronometre ve POS cihazıyla kapıda bekliyor: "Sevdiğini kanıtla, sepete ekle, taksitlendir!" 


Oysa tam karşısında, üzerinde muhtemelen birkaç yıllık solmuş bir tişörtle, elindeki pazar poşetlerini dengede tutmaya çalışan başka bir ekonomik model duruyor:Baba


Kapitalizm ile babalık, yeryüzünün gördüğü en asimetrik savaşlardan birisi belki de. 


Biri kar marjlarını, verimlilik raporlarını ve büyüme endekslerini kutsarken diğeri ise uykusuz geceleri, kronik bel ağrılarını ve bütçe açığı vermeyi göze alan o koşulsuz adanmışlığı.


 Yorgun Emek"


Sistem babayı önce bir üretici olarak konumlandırıyor.

Fabrika bantlarında, plazaların klimalı esaretinde ya da direksiyon başında geçen kırk yıl... 


Kapitalizmin babaya vaadi net: Ömrünü ver, sana emeklilikte bir parça huzur satayım. 


O kırk yılın sonunda sistem karı holding binalarının kasasına kilitlerken, babanın payına düşen yalnızca yorgun eklemler ve hırpalanmış bir gurur oluyor.


Ama baba, sistemin bu acımasız tasfiyesine kendi mizahıyla meydan okur. Emekli maaşının enflasyon karşısında eriyen sınırlarında, zincir marketlerin aktüel kataloglarını bir borsa bülteni gibi takip etmeye başlar. 


En ucuz karpuzun peşinde kilometrelerce yürüyen o adam, aslında kapitalizme elindeki en büyük kozla yanıt verir...Sabır ve tasarruf.


Kapitalizm için Babalar Günü, ciroların katlandığı, tıraş makinelerinin ve parfümlerin vitrinleri süslediği parlak bir pazarlama mucizesi.


Baba içinse, o gün alınacak pahalı bir hediyenin yaratacağı mahcubiyet, sistemin tüm borç sarmallarından daha ağır. Yıllarca, bana bir şey lazım değil'in arkasına saklanan o adam... 


Bilir ki, o vitrinlerde sergilenen hiçbir kravat, gece yarısı ateşlenen çocuğuna yaptığı tost kadar verimli, onun ilk bisikletini sürerken arkasından koştuğu an kadar değerli değildir.


Sistem babayı işgücü olarak görür ve verimsizleştiği an kenara iter. Çocuk ise babayı her düştüğünde onu kaldıracak bir süper kahraman olarak kodlar. 


Gölge Babalar 


Buraya kadar anlattıklarımız, o ağır yükün altında ezilse de kalbiyle direnen babaların hikayesi. Fakat bir de bu sistemin içinde, evladına ne bir damla sevgi ne de bir zerre emek vermiş olan, arkalarında sadece derin bir yokluk bırakan gölge babalar var.


Kapitalizm vahşi, evet ama bu babalar sistemin o soğuk, hesapçı ve bencil yüzünü bizzat kopyalayıp eve taşıyanlar.


Sorumsuzluğun özgürlük diye pazarlanması.. "Önce sen, önce senin konforun"...


Bu tuzağa düşen baba, çocuğunun geleceğini, eğitimini, hatta önündeki bir kap yemeği bile kendi kişisel konforunun maliyeti olarak görür. Sistemi alt etmek yerine, sistemin en bencil çarkına dönüşür.


Çocuğun ateşlenen alnına dokunmamış, ilk adımlarında elinden tutmamış, okul masraflarını birer bütçe yükü olarak görmüş bu figürler...


Onlar için çocuk, kar-zarar tablosunda sadece bir gider kalemidir.


Bu babalar da Haziran'ın üçüncü pazarı geldiğinde o vitrinlerin sunduğu babalık illüzyonundan faydalanmak isterler. Hiç vermedikleri emeğin, hiç akıtmadıklarını alın terinin saygısını ve takdirini beklerler. 


19 Haziran 2026 Cuma

 

Yeni kariyer kapısı: İndirim Avcılığı

Emekli maratonu ve market bildirimleri 🍉




Eskiden pazar, çarşı tek tek gezilirken şimdi “bildirim” bekleniyor.

Bip biip..

Telefon çalıyor: “Karpuz 5 lira!” 

Dayı: Çakmak gibi çakıyor. Baston yere, ayakta terlik fırlıyor markete.

5 dakika sonra ikinci bildirim:
“Şu markette karpuz 5 TL, bu markette kiraz 100 TL!” 

Aynı dayı: Karpuzu bırakıp kiraza koşuyor. Çünkü ekonomi böyle yönetilir.

Parkur şöyle

Ev → Yok Market: 15 dk. Karpuz seç. En büyüğü, en kırmızısı...3 kilo mu? Yok 7 kilo. Zarar ederiz yoksa. 

Kuyruk: 40 dk. Önünde 12 dayı, 9 teyze. Hepsinin elinde karpuz.

Kasadaki kız: “Abi tartın 9.8 kilo.”

Dayı: “9.6 yaz kızım, kolum koptu.” 

Tartı → Kasa: Kartını  uzatır “şifrem neydi acaba?” diye  karıştırır.

5 lira karpuz için 5 lira komisyon öde. 

Kasa → Ev: 7 kilo karpuzu koltuk altında eve taşı. Kol çıktı. Ama kârdayız. 1 kilo 0.71 TL’ye geldi.

Akşam haber
“DUY Market'te domates 12 lira!” 
Sabah alarmı yarın şu markete gelecek sınırlı ürünü almak için erken kalk. Sabah 06:00.

Eskiden “tek markete gir, her şeyi al, çık” vardı. 
Şimdi “5 market, 5 bildirim, 5 ameliyat” var.

En komiği ne biliyor musun?
Market bildirimlerini görünce teyzelerdeki ışık. Gençlik fotoğrafı gibi. Gözler parlıyor.

Watsapp gruplarında indirimler haber veriliyor, erken giden digerine alıyor, görüntülü arayıp biberi gösteriyor.

40 yıllık öğretmen, 30 yıllık işçi, mühendis, doktor, gazeteci...

Şimdi kariyeri “indirim avcılığı”.

CV’ye yazsa LinkedIn çöker.

Buzdolabı dolu, ama bel fıtığı azdı. Cüzdan?

Yarın ne varmış? Şu markeyte peynir. Alarmı kur dayı. Olimpiyat başlıyor.

Senin durumun ne?
#enflasyon
#emeklidayılar
#marketgünleri

 

Parti Muhabirliği ve Etik Değerler

Gazeteci mi, Parti Mensubu mu?



Nevin BİLGİN 

Parti muhabirliği, gazeteciliğin en zor alanlarından biridir. Çünkü muhabir sürekli olarak siyasetçilerle, parti yöneticileriyle ve parti içi aktörlerle temas halindedir. Bu yakın ilişki zamanla bağımlılık, çıkar ilişkisi veya tarafgirlik riski yaratabilir. Ancak gazetecilik etiği açısından parti muhabirinin görevi partiye hizmet etmek değil, kamuoyunu doğru bilgilendirmektir.

Parti Muhabiri Parti Belediyelerinden Ev, Arsa, İş Almalı mı?

Gazetecilik meslek ilkeleri açısından bunun cevabı nettir: Hayır.

Bir gazetecinin izlediği partinin yönettiği belediyeden arsa alması, ihale alması, işe girmesi, danışmanlık yapması veya ticari çıkar elde etmesi ciddi bir çıkar çatışması yaratır.

Çünkü o andan itibaren gazetecinin yaptığı haberler hakkında şu soru sorulur:

"Bu haberi kamu yararı için mi yaptı, yoksa çıkarını korumak için mi?"

Basın meslek etiği ile uluslararası gazetecilik etik kuralları, gazetecilerin haber kaynaklarından maddi çıkar sağlamaması gerektiğini vurgular.



Toplu Kitap Alımları

Eğer parti yöneticileri veya belediyeler gazetecinin kitabını toplu şekilde satın alıyor, etkinliklerinde dağıtıyor veya satışına destek oluyorsa burada da etik sorun ortaya çıkar.

Tek bir okurun kitap alması başka şeydir.

Bir siyasi yapının, bir kuruluşun gazeteciye ekonomik destek sağlaması başka şeydir.

Bu durum gazetecinin bağımsızlığını tartışmalı hale getirir.

Parti Muhabiri Parti İçindeki Hiziplerde Taraf Olmalı mı?

Kesinlikle olmamalıdır.

Parti muhabirinin görevi;

  • Genel merkezi izlemek,
  • Parti içi gelişmeleri takip etmek,
  • Gruplar arasındaki mücadeleyi haberleştirmek,

ama taraf olmak değildir.

Bir hizbin gazetecisi haline gelen kişi artık muhabir değil, o grubun iletişim elemanı haline gelir. İstihbarat görevlisi gibi hareket eder. Eşik bekçiliği yapar haberlere. 

Gazetecinin görevi bilgi toplamak ve doğrulatmaktır; kulis savaşlarının aktörü olmak değil.

Parti Muhabiri Parti Aleyhine Haber Yapabilir mi?

Sadece yapabilir değil, yapmak zorundadır.

Gazetecilikte temel ölçü şudur:

Haber doğru mu?

Kamu yararı var mı?

Belgeye dayanıyor mu?

Eğer cevap evetse haber yapılmalıdır.

Bir parti hakkında sadece olumlu haberler yapan kişi gazetecilik değil, propaganda faaliyeti yürütüyor olabilir.

Muhabirin görevi partiyi korumak değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır.

Sürekli Öven Haberler Gazetecilik midir?

Hayır.

Bir siyasi parti hakkında sürekli olumlu haber yapan, hiç eleştirmeyen, hiç sorun görmeyen bir yayın çizgisi gazetecilikten çok halkla ilişkiler faaliyetini andırır.

Gazetecilik;

  • başarıları yazmayı,
  • hataları yazmayı,
  • yolsuzluk iddialarını araştırmayı,
  • iç tartışmaları aktarmayı,

gerektirir.

"Beni Arabasına Almazlar" Korkusuyla Haber Yapmamak

Siyasi muhabirlikte en yaygın sorunlardan biridir.

Bazı gazeteciler;

  • seçim otobüsüne alınmamak,
  • yurtdışı gezisine çağrılmamak,
  • özel kulis bilgisi alamamak,
  • telefonlarına çıkılmaması

korkusuyla haber yapmaktan kaçınabilir.

Oysa gazetecilik etiğine göre haber değeri taşıyan bir bilgi, erişim kaybedilme korkusuyla gizlenemez.

Gazeteci haber kaynağına bağımlı hale geldiğinde bağımsızlığını kaybetmeye başlar.

Parti Muhabiri Soru Sorabilmeli mi?

Bu gazeteciliğin temelidir.

Parti liderine, genel başkana, milletvekiline veya belediye başkanına soru soramayan kişi gazetecilik yapmıyor demektir.

Üstelik sadece kolay sorular değil;

  • zor sorular,
  • rahatsız edici sorular,
  • çelişkileri ortaya çıkaran sorular

da sorulabilmelidir.

Siyasetçinin hoşuna giden sorular kadar hoşuna gitmeyen sorular da demokrasinin gereğidir.

Çıkar İlişkisinin Sınırı Ne Olmalı?

Gazeteci ile haber kaynağı arasında profesyonel ilişki bulunabilir.

Ancak şu alanlar risklidir:

  • Para alışverişi,
  • Ticari ortaklık,
  • Belediye ihaleleri,
  • Danışmanlık hizmetleri,
  • Akraba işe yerleştirme,
  • Hediye kabul etme,
  • Ücretsiz tatiller,
  • Düzenli maddi destek.

Bu tür ilişkiler gazeteciyi bağımsız gözlemci olmaktan çıkarıp çıkar ortağı haline getirebilir.

İdeal Parti Muhabiri Nasıl Olmalıdır?

İyi bir parti muhabiri:

  • Partiye değil habere bağlıdır.
  • Liderlere değil gerçeğe sadıktır.
  • Tüm hiziplerle konuşur ama hiçbirinin üyesi olmaz.
  • Eleştirel mesafesini korur.
  • Soru sormaktan çekinmez.
  • Bilgiyi doğrular.
  • Hem olumlu hem olumsuz gelişmeleri haber yapar.
  • Çıkar ilişkilerinden uzak durur.

Parti muhabirliği, partinin taraftarı olmak değil, partiyi kamu adına denetlemektir. Gazeteci ile siyasetçi arasındaki ilişki dostluk, çıkar ortaklığı veya sadakat ilişkisine dönüştüğünde gazetecilik zayıflar. Bir parti muhabirinin başarısı, parti yöneticileri tarafından ne kadar sevildiğiyle değil; okurların ve kamuoyunun ona ne kadar güvendiğiyle ölçülür.

Basın etiğinin temel ilkesi şudur: Gazeteci iktidarın, muhalefetin veya herhangi bir siyasi grubun yanında değil; kamunun bilgi edinme hakkının yanında durmalıdır.

17 Haziran 2026 Çarşamba

Metropol insanının "diyarsızlaşması", "duyarsızlaşması"


Nevin Bilgin

Havalimanları, metrolar, devasa alışveriş merkezleri, zincir kahveciler ve otoyollar gibi mekanlar kimliksizdir, tarihsizdir ve bireyle bağ kurmaz. 

Metropol insanı, gününün büyük bölümünü bu birbirinin aynısı olan, ruhu ve hafızası bulunmayan "geçiş alanlarında" harcar. 

Evinden çıkıp işine giden bir insan, neredeyse hiç gerçek mekansal iz bırakmadan günü tamamlayabilir.

Sosyolog Georg Simmel, modern kent insanını incelerken onun  bıkkın,duyarsız, diyarsız bir ruh haline büründüğünü söyler. 

Metropol, insanı sürekli bir uyarıcı yağmuruna tutar.

Reklam panoları, trafik gürültüsü, kalabalıklar, bitmeyen bir devinim... İnsan zihni bu aşırı yüklemeden korunmak için kendini kapatır, çevreye ve diğer insanlara karşı kayıtsızlaşır. Çevresine karşı duvarlar ören insan, yaşadığı kentle de derin bir aidiyet ilişkisi kuramaz.

Geçicilik

Zygmunt Bauman’ın Akışkan Modernite"olarak adlandırdığı çağda, her şey geçicidir. 

İşler, evler, ilişkiler ve mahalleler sürekli değişir. Kentsel dönüşüm adı altında mahalle kültürleri yok edilirken, yerine dikilen devasa rezidanslar ve siteler aidiyet hissi sunmaz. 

Bir insanın çocukluğunun geçtiği sokağı, oturduğu kahveyi, gölgesinde büyüdüğü ağacı bulamadığı bir kent, artık onun diyarı olmaktan çıkar sadece geçici olarak konakladığı bir koordinat noktasına dönüşür.

Yalnızlık

Geleneksel yaşamda diyar sadece coğrafi bir yer değil, insanın kim olduğunu bilen, onu kollayan bir topluluk anlamına gelirdi. 

Metropolde ise kalabalıklar içinde yalnızlık hakimdir.

 İnsanlar aynı binada yaşadıkları komşularının adını bile bilmezler. İlişkiler işlevsel, mekanik ve çıkar odaklı hale geldikçe, insan kendini bir topluluğa ait hissedemez. Kimsesizlik hissi, mekansızlık hissini doğurur.

Doğa ile Bağ

İnsanın en köklü diyarı yeryüzü ve doğadır. 

Metropol hayatı, insanı beton, asfalt ve yapay ışıkların arasına sıkıştırarak topraktan, mevsimlerin ritminden ve gökyüzünden koparır. 

Beton binaların arasında sıkışan, mevsim değişimlerini sadece vitrinlerden ya da kıyafet kalınlıklarından takip eden insan, bağını kaybeder. Bu doğal yabancılaşma, varoluşsal bir yurtsuzluk doğurur.

Metropolde her metrekare ve her saniye satılık bir meta haline gelmiştir. Parkta oturmak yerine bir kafede para ödemek, sokakta yürümek yerine bir spor salonuna üye olmak gerekir. 

Yaşam alanlarının bu denli ticarileşmesi, insanın kentle kurduğu ilişkiyi ev sahibi ilişkisinden müşteri ilişkisine indirger. Bir müşteri ise tükettiği yere asla ait olamaz sadece oranın kullanıcısıdır.

#metropol

#kentinmüşterileri

#duyarsızlık

#diyarsızlık

15 Haziran 2026 Pazartesi

Türkiye’nin İlk Partisi: Kadınlar Halk Fırkası (1923)


Nevin Bilgin

Pek çok kaynak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisinin Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olduğunu yazar ancak kronolojik olarak bu tam olarak doğru değil.

Kuruluş Girişimi

Nezihe Muhiddin ve arkadaşları (Latife Bekir, Şukufe Nihal gibi dönemin aydın kadınları), henüz Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 16 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş çalışmalarını tamamladılar ve nizamnamesini hükümete sundular.

Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan once bu girişim, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Fırkası’nı kurmasından bile onceden resmiyet kazanmaya çalışıyordu.


Reddedildi

Nezihe Muhiddin’in bu hamlesi, Ankara’daki yeni yönetim ve dönemin basını tarafından oldukça mesafeli, hatta ironik bir dille karşılandı. 




Dönemin 1909 tarihli Seçim Kanunu’na göre kadınların ne seçme ne de seçilme hakkı vardı. 

Siyasi hakları olmayan bir kitlenin parti kurması hukuken mümkün görülmedi.

Hükümet sekiz ay boyunca oyaladıktan sonra, "kadınların siyasi hakları olmadığı"gerekçesiyle partinin kurulmasına izin vermedi.

Dönemin basınında "Kadınlar parti kurarsa mecliste dırdır bitmez",Ev işlerini kim yapacak?"*gibi küçümseyici karikatürler ve yazılar yayımlandı. Nezihe Muhiddin ise bu süreçte geri adım atmayarak, kadınların siyasi hakları olmadan gerçek bir demokrasinin kurulamayacağını savundu.

Türk Kadınlar Birliği (1924)

Parti kurma izni çıkmayınca, Nezihe Muhiddin ve arkadaşları pes etmedi. Yapıyı bir derneğe dönüştürerek Türk Kadınlar Birliği (TKB)’ni kurdular (7 Şubat 1924).

Görünürde "sosyal yardım ve kadınların kültürel gelişimi" gibi masum bir tüzüğe sahip olsa da, Nezihe Muhiddin’in asıl hedefi her zaman kadınlara siyasi hakların kazandırılması oldu.

 1927 seçimlerinde Türk Kadınlar Birliği, kadınların seçilme hakkı olmamasına rağmen, meclise kadınları destekleyen bir erkek aday (veya sembolik olarak Nezihe Muhiddin’i) bağımsız aday gösterme fikrini ortaya attı. Bu hamle, siyasi elite karşı yapılmış çok cesur bir protestoydu.

Nezihe Muhiddin’in bu ödün vermeyen, sabırsız ve talepkar tavrı, dönemin "inkılapların yukarıdan aşağıya ve belli bir sırayla yapılması" stratejisiyle çatıştı. 

1930 ve 1934 yıllarında Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verildiğinde, bu hakkın alınması için hayatını adayan Nezihe Muhiddin artık hareketin lideri değildi..

Hayatının son yıllarını bir köşeye çekilerek, öğretmenlik yaparak ve romanlar yazarak geçirdi. 1958'de öldü.

#kadın

https://share.google/D2qNdTgGoh8ZSCLVj


11 Haziran 2026 Perşembe

CHP Türkiye'nin Siyaset Okulu

İçinden şimdiye kadar 12 parti çıktı


Nevin Bilgin

Türk siyasi tarihinin en köklü ve eski kurumu olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), kurulduğu 1923 yılından bu yana yalnızca bir siyasi parti değil, aynı zamanda Türkiye'deki farklı ideolojik akımları ve partileri doğuran bir "ana rahim" işlevi görmüştür. 

Türk siyasetindeki sağ, sol, liberal veya muhafazakar pek çok hareketin kökleri incelendiğinde, yollarının bir noktada CHP ile kesiştiği görülür.

Cumhuriyet'in ilanından günümüze, CHP bünyesinden koparak Türk siyasi hayatına yön veren başlıca ayrışmaları ve kurulan partileri üç ana dönemde incelemek mümkündür.


Erken Cumhuriyet Dönemi ve İlk Çok Partili Hayat Denemeleri (1924 - 1930)

Henüz tek parti rejiminin hakim olduğu bu ilk yıllarda yaşanan ayrılıklar, temelde ülkenin yönetim biçimi, inkılapların hızı ve yöntemi üzerindeki fikir ayrılıklarından kaynaklanmıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF - 1924):

 Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisidir. İstiklal Harbi'nin lider kadrosunda yer alan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele gibi isimler, CHP'nin tek parti yönetimine ve otoriterleşme eğilimine karşı çıkarak bu partiyi kurmuştur. Ancak parti, 1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı’nın ardından, "dini hassasiyetleri istismar ettiği" gerekçesiyle kapatılmıştır.

Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF - 1930):

Bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği ve yönlendirmesiyle, Ali Fethi Okyar tarafından kurulan kontrollü bir çok partili hayat denemesidir. Ekonomik buhrana çözüm arayışı ve liberal politikaları savunma amacıyla yola çıkan parti, kısa sürede rejim muhaliflerinin odağı haline gelmiştir. İzmir mitinginde yaşanan gerilimler ve olayların ardından, kurucusu Ali Fethi Okyar tarafından 99. gününde feshedilmiştir.

Demokrasiye Geçiş ve Merkez Sağın Doğuşu (1946)

Türk siyasi tarihinin en büyük yapısal kırılması 1946 yılında yaşanmış ve bu kırılma günümüz siyasi yelpazesinin temel taşlarını döşemiştir.

Demokrat Parti (DP - 1946):

Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün CHP yönetiminin tarım politikasını ve antidemokratik uygulamalarını eleştiren "Dörtlü Takrir"i vermesiyle başlayan süreç, DP'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. İsmet İnönü dönemine muhalefet eden bu kadro, 1950 seçimlerinde 27 yıllık CHP iktidarına son vermiştir.  DP içinden daha sonra Millet Partisi (1948) ve Hürriyet Partisi (1955) gibi yeni oluşumlar da filizlenerek Türk sağını şekillendirmiştir.

"Ortanın Solu" ve 1980 Sonrası Sol İçi Bölünmeler

1960’lardan sonra CHP’nin ideolojik olarak "ortanın solu" çizgisini benimsemesi parti içinde yeni ayrışmalara yol açarken, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasındaki yasaklar sol siyaseti tamamen parçalamıştır.

60'lar ve 70'ler Kırılması

Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP - 1967): 

Bülent Ecevit’in yükselişiyle CHP’nin benimsediği "ortanın solu" politikasına karşı çıkan Turhan Feyzioğlu ve bir grup milletvekili partiden ayrılarak CGP'yi kurmuştur. Bu hareket, merkez soldaki ulusalcı-devletçi kanadın ilk büyük kopuşudur.

12 Eylül Askeri Darbesi Sonrası Yeniden Yapılanma

1980 darbesiyle CHP kapatılınca, solda liderlik ve miras kavgası başlamış, bu süreçte pek çok ardıl parti kurulmuştur:

Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP - 1983):

Erdal İnönü liderliğinde kurulan parti, kapatılan CHP'nin tabanını ve entelektüel birikimini bir araya getirmeyi hedeflemiştir.

Halkçı Parti (HP - 1983): 

Necdet Calp liderliğinde, askeri yönetimin icazetiyle kurulan ve darbe sonrası ilk seçimlere katılmasına izin verilen sol partidir. Solun bölünmüşlüğünü gidermek adına 1985 yılında SODEP ile birleşerek Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP) adını almıştır.

Demokratik Sol Parti (DSP - 1985):

 Bülent Ecevit’in siyasi yasaklı olduğu dönemde eşi Rahşan Ecevit’in liderliğinde kurulmuştur. Ecevit, askeri yönetimin çizdiği sınırlar içinde siyaset yapmayı reddederek SHP'den ayrı bir kulvarda, "ulusal sol" çizgisinde DSP'yi büyütmüş ve 90'ların sonunda iktidara taşımıştır.

Yakın Dönem Kopuşları ve Arayışlar (2000 Sonrası)

CHP’nin 1992 yılında yeniden açılmasının ardından, parti içi liderlik yarışları ve eksen tartışmaları yeni partilerin doğmasına neden olmuştur.

Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP - 2002):

 CHP'nin politikasını yetersiz bulan ve daha radikal/özgürlükçü bir sosyal demokrasi anlayışını savunan kadrolar tarafından kurulmuş, 2010 yılına kadar faaliyet göstermiştir.

Halkın Yükselişi Partisi (HYP - 2005): 

Yaşar Nuri Öztürk liderliğinde kurulmuş, din ve cumhuriyet değerlerini sentezleyen bir çizgi izlemiş ve 2018'de kapanmıştır.

Anadolu Partisi (AP - 2014):

 Emine Ülker Tarhan liderliğinde CHP'nin muhalefet tarzına ve ideolojik çizgisine tepki olarak kurulmuş, ömrü kısa sürerek 2015'te tasfiye edilmiştir.

Yenilik Partisi (2020):

Öztürk Yılmaz tarafından kurulan ve günümüzde de aktif olan küçük ölçekli bir muhalefet partisidir.

Türkiye Değişim Partisi (TDP - 2020): Mustafa Sarıgül liderliğinde uzun yıllar hareket olarak devam ettikten sonra partileşmiştir. Ancak 2023 seçimlerinin ardından tasfiye kararı alarak yeniden CHP bünyesine katılmıştır.

2021 yılında Muharrem İnce liderliğinde CHP'den koparak kurulan Memleket Partisi, sol içi bölünmenin yakın dönemdeki en bariz örneklerinden biri olmuş; ancak parti 2025 yılında yeniden CHP ile birleşme kararı alarak bu ayrılığı sonlandırmıştır.

#CHP

10 Haziran 2026 Çarşamba

 Yerli ve Milli Turları Bir De Benden Dınleyin ( 2. Bölüm)

Her Şey Dahil ama Huzur hariç




Nevin Bilgin

Bir tur şirketinden beklediğiniz en son şey nedir? 

Muhtemelen turizmle uzaktan yakından alakası olmayan insanların tur düzenlemesidir.

Turu düzenleyen şirketlerden satın alsanız da geziyi, gezide  muhtemelen otobüsün ön sağ koltuğuna kurulmuş olan sektöre dün gece rüyalarında görmüş gibi giriş yapmış tiplerle karşılaşabilirsiniz. Bunlar turizm rehberi değiller ancak turu düzenleyen gibi hareket eden kişiler.

Asıl meslekleri ya tekstildir, ya müteahhitlik ya da bir tanıdığın vesilesiyle bu işe giren o meşhur akraba grubu. 

Turizm onlar için bir kültür hizmeti değil, "koltuk sayısı x bilet fiyatı = temiz para" denkleminden ibarettir.

Bu vizyonerlerin en büyük özelliği ördek yani gezgin avlamaktır. 

Ucuz Olsun da Karayolu Olsun Felsefesi

Uçak mı? Uçak lükstür, uçak burjuvazinin oyunudur! Onlara göre Ankara’dan Kars’a ya da Antalya’dan Trabzon’a otobüsle gitmek hem kültürel bir kaynaşma hem de bütçe dostudur. 

Koltukların yatış açısının 12 derece olması ve diz mesafesinin sadece bir ilkokul çocuğuna göre ayarlanmış olması kimin umurunda? Şoförün uykusuzluğu da neymiş.

Sürekli Koşturma ve Kronik Uykusuzluk

Tur programı bir kültür gezisi gibi değil, komando eğitim kampı gibi planlanmıştır. Saat 04:30’da lobide buluşma, 05:00’te hareket, 05:15’te minibüs içinde poğaça savaşı.

İnsanlar uykusuzluktan halüsinasyon görmeye başlar. 

Rehber antik bir tapınağı anlatırken, arkada bir teyzenin sütuna yaslanıp ayakta uyuduğunu ve rüyasında sayıkladığını görebilirsiniz. 

Seyahat değil, resmen bir hayatta kalma mücadelesidir.

Fatura Yok, Umut Çok

Bu arkadaşların turizm literatürüne kazandırdığı en büyük yenilik, bürokrasiyi tamamen ortadan kaldırmış olmalarıdır. Öyle ki, ortada ne bir fatura vardır, ne bir makbuz ne de resmi bir bilet.

Ağabey/Abla, biz yabancı mıyız? Güven ilişkisi bizim faturamızdır derler..

Parayı gönderdiğinize dair tek kanıtınız, banka dekontunun açıklama kısmına yazdığınız X Turu bedeli - İnşallah gideceğiz ibaresidir. 



Rezervasyon teyidi ise rehberin WhatsApp’tan attığı "Tamamdır 👍" emojisinden ibarettir. 

Tur günü otobüse bindiğinizde adınızın kağıt mendil arkasına tükenmez kalemle yazılmış listede olup olmadığını kontrol ederler. 

Listede yoksanız, seni arkadaki beşliye alalım, yabancı yok zaten denilerek kriz anında çözülür.

Para Alındı, Tur İptal ama paranı vermem

Bu amatör ruhun zirve noktası, turun tamamen satılması, paraların tıkır tıkır tahsil edilmesi ama turun bir türlü gerçekleşmemesidir. Kalkış saatine iki saat kala gelen o meşhur mesaj:

"Değerli misafirlerimiz, öngörülemeyen lojistik aksaklıklar ve meteorolojik muhalefet (hava günlük güneşliktir) sebebiyle bu hafta sonu turumuz ileri bir tarihe ertelenmiştir."

İade süreci ise tam bir absürtlük komedisidir. 

Para bir kere o havuzda erimiştir. 

"Bu parayı önümüzdeki ay yapacağımız Butik Karadeniz turuna sayalım" teklifiyle gelirler. 

Gitmek istemezseniz, paranız parça parça, adeta bir nafaka ödenir gibi üç ayda geri damlar.

Bahşiş Terörü:

Kaptanımıza ve Muavinimize Bir Alkış, Bir de Sakal

Tur bir şekilde yola çıktıysa, otobüs içi mikrofon asla susmaz. 

Rehber ve onun "operasyon sorumlusu"  yardımcısı, yolculuğun daha ikinci saatinden itibaren subliminal (ve bazen gayet direkt) bahşiş mesajları vermeye başlar.

Kaptanın Çilesi Edebiyatı

"Evet sevgili misafirlerimiz, Kaptanımız Muzaffer Bey tam 18 saattir direksiyon sallıyor, gözünü kırpmadı (bu aslında korkutucu bir bilgidir). Ailesini evde bıraktı, bizim için yollarda..." ajitasyonu başlar.

Torba Salma Ritüeli

Rehber yardımcısı eline boş bir karton bardak veya tur broşüründen bozma bir zarf alarak en önden arkaya doğru yürüyüşe geçer. 

Bahşiş vermek gönüllülük esası olmaktan çıkmış, mahalle baskısına dönüşmüştür. Az para atanın arkasından rehberin mikrofonu kapatmayı unutup "Arkadaki 34 numara da amma cimri çıktı" diye fısıldaması an meselesidir.

Klima kavgası

Otobüste kimi yanar kimi donar kıyamet ondan kopar. Biri aç der dığeri donar. 

Zorunlu Alışveriş Durakları

Turun aslında gizli bir "yöresel ürünler ve lokum tanıtım gezisi" olması.

Rehberin, yardımcısının amcasının oğluna ait olan o dağ başındaki dinlenme tesisinde otobüsü durdurup, "Buranın deve kuşu sucuğu çok meşhurdur, almadan geçmeyin" ısrarı. 

Orada harcanan iki saat yüzünden antik kentin kapanışına yetişilemez ve dışarıdan parmaklıklar ardından bakılır.

Koltuk Kavgaları

Turu düzenleyenlerin koltuk numaralarını kafasına göre dağıtması sonucu otobüste çıkan iç savaş. "Benim midem bulanıyor öne oturacağım" diyen teyzeyle, "Ben ilk gün parasını ödedim, cam kenarı benim" diyen üniversiteli gencin davasında tur sahibinin taraf tutmasıyla sonuçlanır.

Yol biter, tur biter ama sinirsel yorgunluğu bir ömür baki kalır.

#turlar

#TURSAB

ÜREME TURİZMİ

Kiralık anne, taşıyıcı anne, tüp bebek, sperm bankası...



Nevin Bilgin

Günümüzde sınırları aşan seyahatlerin nedeni artık sadece tatil, iş veya kültürel keşifler değil. 

Sağlık sektörü, küresel dünyada en hızlı büyüyen turizm kollarından biri haline geldi. 

Bu kolun en hassas, en tartışmalı ve giderek büyüyen alt başlığı ise "Üreme Turizmi"  veya tıbbi adıyla Sınır Ötesi Üreme...

Üreme turizmi, bireylerin veya çiftlerin, kendi ülkelerindeki hukuki engelleri, yüksek maliyetleri veya yetersiz tıbbi altyapıyı aşmak amacıyla, üremeye yardımcı tedavi yöntemlerinden (tüp bebek, yumurta/sperm donasyonu, taşıyıcı annelik) faydalanmak için başka bir ülkeye seyahat etmesi.

İşte küresel çaptaki bu büyük hareketliliğin nedenleri, merkezleri ve yarattığı etik açmazlar:

Üreme Turizmini Tetikleyen Temel Faktörler

İnsanları kendi ülkelerinde değil de yabancı bir ülkede çocuk sahibi olmaya iten üç ana motivasyon kaynağı var.


Yasal Engeller ve Kısıtlamalar

Birçok ülkede dini, etik veya hukuki gerekçelerle belirli tedaviler yasak. Örneğin; Türkiye, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde taşıyıcı annelik ve donör (yumurta/sperm bağışı) kullanımı yasak. 

İtalya'da bekar kadınların veya eşcinsel çiftlerin tüp bebek tedavisi görmesine izin verilmez. Bu kısıtlamalar, insanları yasal boşluğu olan ülkelere yönlendirir.

Maliyet Farklılıkları

ABD gibi gelişmiş ülkelerde tüp bebek veya taşıyıcı annelik tedavileri astronomik ücretlere (yüz binlerce dolar) ulaşabilir. Maddi gücü yetmeyen çiftler, aynı kalitede hizmeti çok daha ucuza sunan ülkelere seyahat ederler.

Teknolojik Gelişmişlik ve Başarı Oranları:

Bazı ülkeler laboratuvar teknolojileri, genetik tarama testleri (PGT) ve yüksek başarı oranları ile öne çıkar. Çiftler, şanslarını artırmak için bu gelişmiş merkezleri tercih ederler.

Dünyadaki Popüler Üreme Turizmi Merkezleri

Üreme turizmi haritası, ülkelerin yasalarına ve sundukları fiyat avantajlarına göre şekillenmiştir:

Kuzey Kıbrıs (KKTC)

 Yumurta/Sperm Donasyonu, Cinsiyet Seçimi | Türkiye ve Avrupa'ya yakınlık, esnek yasalar, yüksek başarı oranları. 

Gürcistan & Ukrayna

Taşıyıcı Annelik (Surrogacy)  Heteroseksüel evli çiftler için taşıyıcı anneliğin yasal ve nispeten ekonomik olması. 

ABD (Örn: California)

 Ticari Taşıyıcı Annelik, LGBT Bireyler için Süreçler. Dünyanın en gelişmiş tıp altyapısı ve doğan çocuğun doğrudan ABD vatandaşı olması (Ancak oldukça pahalıdır). 

İspanya ve Çekya

Tüp Bebek ve Donasyon. Avrupa standartlarında sağlık hizmeti ve liberal donasyon yasaları.

Etik, Hukuki ve Sosyal Riskler

Üreme turizmi binlerce aileye çocuk özlemini dindirme şansı sunsa da, beraberinde çok ciddi küresel krizler ve gri alanlar getirmekte.

Kadın Bedeninin Ticarileşmesi

Özellikle gelişmekte olan veya ekonomik kriz yaşayan ülkelerde (Gürcistan, geçmişte Hindistan ve Tayland gibi), yoksul kadınların maddi imkansızlıklar nedeniyle zengin çiftler için "taşıyıcı anne" olmayı kabul etmesi, modern bir sömürü biçimi olarak eleştirilmektedir. Kadın bedeni küresel bir pazarın parçası haline gelmektedir.

Vatandaşlık ve Soybağı Krizleri

Kendi ülkesinde yasak olan bir yöntemle (örneğin donör veya taşıyıcı anne ile) yurt dışında çocuk sahibi olan çiftler, ülkelerine döndüklerinde büyük bir hukuki duvarla karşılaşabilirler. 

Çocukların kimliği, velayeti ve vatandaşlık hakları konusunda ülkeler arası yasal uyuşmazlıklar yaşanmakta, bazı bebekler bürokratik krizler nedeniyle "vatansız" kalma riski taşımaktadır.

 Savaşlar ve Küresel Krizler

Yakın geçmişte yaşanan Ukrayna-Rusya savaşı, üreme turizminin kırılganlığını gözler önüne sermiştir.

Ukrayna'daki taşıyıcı annelerden doğan onlarca bebek, sığınaklarda yabancı ailelerinin kendilerini gelip almasını beklemek zorunda kalmış, bu durum büyük bir insani drama dönüşmüştür.

Üreme turizmi tıbbın sınır tanımayan gelişimiyle, ülkelerin muhafazakar veya korumacı yasalarının çatışmasından doğan küresel bir sektördür.

Bir tarafta çocuk sahibi olmak isteyen insanların en doğal hakkı ve mutluluğu yer alırken, diğer tarafta hukuki karmaşalar, insan hakları ihlalleri ve etik tartışmalar durmaktadır. 

Dünya, bu sınır ötesi bebek hareketliliğini tamamen yasaklayamadığı gibi, henüz ortak ve adil bir küresel hukuk zemini oturtmayı da başarabilmiş değildir.


https://share.google/NPxKTKo0fBHZuP0eZ

https://share.google/v3fB9mdwBdcpHlEEz

9 Haziran 2026 Salı

 

Yerli ve Milli Seyahat Turlarının Halleri

Hepimizin içten içe bildiği ama parayı ödediği için katlandığı o klostrofobik turların anatomisi...



Nevin Bilgin

Tur otobüsü değil, okul dolmuşu kadar dar.

Şoför ve acente el ele verip otobüse koltuk eklerken muhtemelen bacak diye bir uzvun varlığını tamamen unutmuşlar.

Koltuklar birbirine o kadar yapışık ki, arkadaki yolcunun nefesi ensenizde, sizin dizleriniz ise öndekinin böbreğinde. Yol boyunca istemsiz bir akupunktur seansı sanki..

Koltuk Çetesi

Sabahın köründe, daha güneş doğmadan otobüsün kapısında beliren o gizemli kitle.

Hepsi dergiden fırlamış gibi giyinmiş kadınlar ama esniyorlar. Parlak taşlı terlik giyenden yırtmaçli simli pantalonunu çekiştirene kadar hepsi var.

Her gün, her mola dönüşü en ön koltukları nasıl olup da hep aynı 3-4 kişinin kaptığı, kuantum fiziğiyle bile açıklanamıyor.

O koltuklar tescilli, tapulu. Yanlışlıkla yaklaşırsanız "Orası bizim" bakışıyla çarparlar.

Nikotin Krizi ve Elektronik Sigara Ayinleri

Saatte bir "Krizim geldi kaptan!" diye arkadan fırlayan tiryakiler yüzünden otobüsün dur-kalk ritmi şehir içi minibüsüne dönebilir.

Dağ başında, bir tezek kokusu eşliğinde otobüs durur kapılar açılır açılmaz dışarı fırlayan kitle, sanki oksijen değil de sadece duman solumak için yaratılmış gibi senkronize bir şekilde çakmaklara sarılır.

Kimisi de tuvalete koşar..Tabii orada da sıra...

Gastronomik İhanet Karadeniz'de mantı, Ege'de tavuk sote yedirirler pilav ya da makarna eşliğinde. Yöresel lezzet diye birşey beklemeyin.

Turun en yaratıcı (!) kısmı yemek organizasyonu. Gitmişsiniz dünyanın en güzel sahil kasabasına, rehber mikrofondan coşkuyla anlatıyor: "Efendim buranın balığı, deniz mahsulleri meşhurdur..."

İçiniz kıpır kıpır, tam deniz kenarında duble bir şeyler hayal ederken, otobüs dağ başındaki, pencereleri jelatinli bir yol üstü lokantasına kırar. Çünkü anlaşma öyle.

Günün menüsü kuru bir tavuk sote veya plastik tabakta 3 adet donmuş köfte. Bilmem ne kadara size kakalanır..

Asla indirim yapılmayan, normal piyasanın üç katı fiyatlı bir adisyon.

Yemeğin üstüne çaylar şirketten yalanı (Aslında o çayın parası otobüse binerken sizden çoktan tahsil edilmiştir). O da 3 gün termosta beklemiş...

Yörenin balığı ünlüymüş? Olsun, siz yine de orada mantı yiyeceksiniz.

Neden? Çünkü o dükkan sahibinin rehbere vereceği komisyon oranı, balıkçının vereceğinden daha yüksek.

Zoraki Alışveriş ve "Hediye" Tuzakları

Tur programında  kültürel gezi  yazar ama o aslında "Dükkan Gezisi"nin paravanı.

Rehber sizi tarihi bir kiliseye götürür, içeride 5 dakika kalırsınız.

Ama hemen çıkıştaki "Doğal Taş / Lokum /Pişmaniye/ Baharat / Organik Macun" artık glikoz şuruplu ne varsa dükkanda tam 1,5 saat mahsur kalırsınız.

Kadınlar koordineli bir şekilde reyonlara dağılır, "Aaa bak bu İstanbul’da yok" diyerek aslında her semt pazarında olan sabunları sepetlere doldurur..

Erkekler dükkanın önündeki kaldırım taşında elleri arkada, memleket kurtarma seansına başlar. Çantalar dolar, bagajlar şişer, cüzdanlar hafifler.
Oh ne rahatlık...

Biri Bizi Gözetliyor Otobüsü

Tura tek katıldıysanız, hayat kumarını masaya sürmüşsünüz demektir. Otel odasında yanınıza kimin düşeceği tamamen bir Rus ruletidir.

Gece odaya girersiniz ve karşınızda, hayatınızda ilk kez gördüğünüz, daha ilk dakikadan yatağa uzanıp kereste fabrikası gibi hırlayarak uyumaya başlamış bir yabancı hem cinsiniz.

Sabaha kadar tavanı izleyip "Benim ne işim var burada?" varoluşsal krizine girersiniz.

Otobüs içi istihbarat ağı CIA’den daha hızlı çalışır.

Kim kiminle oturdu? Kim rehbere ne sordu? Kim öğle yemeğinde ne kadar bahşiş bıraktı? Kim gruptan ayrı yürümeye çalışıyor?

Herkes birbirini saniye saniye dikizler, akşam otelde yemek kuyruğunda dedikodular space odası gibi canlanır.

Her gördüğü yamaçta dudak büzüp yandan çarklı selfie yapanlar..Üstüne..

Bekleyiş...

Mola biter, rehber mikrofondan anons yapar: "Değerli misafirlerimiz araç hareket edecektir, lütfen yerlerimizi alalım."

İşte o an, insanlık tarihinin en büyük sınavı başlar. O otobüs asla zamanında hareket edemez.
Çünkü illa ki bir çift, o yörenin meşhur dondurmasını almak için kuyruğa girmiştir bir teyze son saniyede tuvalete kaçmıştır ya da dükkandaki pazarlık uzamıştır.

Otobüsteki 45 kişi, camdan dışarıya "Gelseler de parçalasak" bakışlarıyla o kayıp yolcuları bekler.

Araç içinde gerilim tırmanır, şoför direksiyona vurmaya başlar... ve o meşhur, sinir bozucu, zoraki neşeli otobüs oyunları başlar.

Koltukta dik oturmaya çalışarak, diziniz öndekinin sırtında, yanınızdakinin dedikodusunu dinleyerek bir sonraki "tavuk-köfte" durağına doğru sarsıla sarsıla ilerlersiniz.

Yine de dönüş yolunda herkes birbirine "Çok güzel gezdik ama di mi?" der ya; işte bu turların en büyük gizemi de budur.
#tur
#TurizmBakanlığı
#TURSAB