1 Temmuz 2026 Çarşamba

Altın Bilezik de Yapay, Mutluluk da...

Yapay Zekâ ile Zengin Görünme Sanatı



NEVİN BİLGİN 

Eskiden insanlar fotoğraf çektirirdi. Şimdi hayat tasarlıyor.

"Yapay zekâ, koluma iki tane altın bilezik ekle."

"Bir de pırlanta yüzük koy."

"Kocamın yanına beni biraz daha mutlu göster."

"Arkamıza da Boğaz manzarası ekle."

"Çantayı da marka yap."

"Arabayı değiştir, bu biraz fakir duruyor."

"Mutfakta da son model kahve makinesi olsun."

"Bir de tezgâha avokado koy. Zenginlik belli olsun."

Yapay zekâ da şaşkın...

"Başka efendim?"

"Bir şey daha... Beni biraz da huzurlu göster."

İşte orada sistem hata veriyor.

Çünkü altın bilezik eklemek kolay.

Mutluluk eklemek zor.

Artık bazı insanların hayatı Photoshop ile başlamıyor, yapay zekâ ile yeniden yazılıyor. Gerçekte otobüs beklerken, internette özel şoförlü arabadan iniyor. Evde mercimek çorbası içerken paylaşımda Japon restoranında suşi yiyor. Mahalle parkında yürürken yapay zekâ onu Maldivler sahiline ışınlıyor.

En ilginci de buna inananlar kadar, buna özenenlerin olması.

Bir fotoğrafa bakıp "Vay be, ne hayat ya..." diyoruz. Oysa hayatın tek gerçek kısmı, fotoğrafı yüklemek için kullanılan internet paketi.

Gidişat böyle devam ederse yakında kimse "Nasılsın?" diye sormayacak.

"Prompt'un neydi?" diye soracak.

Belki de geleceğin en büyük yalanı, söylenerek değil, üretilerek anlatılacak.

Eskiden insanlar masal anlatırdı.

Şimdi yapay zekâ anlatıyor.

Üstelik herkes kendi masalının başrolünde.

        MİLLET ÇATLIYOR

         KISKANÇLIK SALGINI

KISKANÇLIK TAVAN YAPMIŞ DURUMDA



Nevin Bilgin 

Kıskançlık eskiden komşunun yeni aldığı buzdolabıyla sınırlıydı. Şimdi cep telefonunun ekranına sığmayacak kadar büyüdü. Artık insanlar sadece birbirinin arabasını, evini, maaşını kıskanmıyor. Dudağını kıskanıyor. Burnunu kıskanıyor. Kaşını, kirpiğini, dişini, kulağındaki küpeyi, taktığı saati, giydiği ayakkabıyı, mutfağındaki kahve makinesini, kullandığı baharatlığı bile kıskanıyor. Sanki dünya büyük bir "Kim daha çok gösteriş yapacak?" yarışmasına dönüştü.

Eskiden "Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür." derlerdi. Şimdi komşunun tavuğu filtreyle deve kuşu olmuş. Çünkü sosyal medya gerçeği göstermiyor; vitrini gösteriyor. Vitrine bakıp içerideki depoyu hayal eden milyonlarca insan var.

Birisi Boğaz'da kahvaltı yapıyor. Altında elli yorum: "Ne güzel hayat..." Kimse o kahvaltı için iki saat trafik çektiğini, kredi kartının asgari tutarını ödeyemediğini bilmiyor.

Bir başkası Bali'de fotoğraf paylaşıyor. Herkes "Adam hayatı yaşıyor." diyor. Belki de dönüşte altı ay makarna yiyecek.

Birisi mutfağını paylaşıyor. Tezgâh mermer. Musluk altın renginde. Kahve makinesi uzay mekiği gibi. Altında yine aynı cümle:
"Ah benim de olsa..."

Kardeşim, o mutfakta her gün menemen pişiyor. Mermer tezgâh yumurtayı daha lezzetli yapmıyor.

Bir başkası spor salonundan fotoğraf koyuyor. Kaslar şişmiş. Yorumlar yağmaya başlıyor. Kimse adamın o fotoğrafı çekebilmek için on iki tane poz verdiğini, en uygun ışığı bulmak için salondaki herkesin önünden geçtiğini bilmiyor.

Eskiden insanlar misafir gelince evi toplardı. Şimdi misafir gelmeyecek olsa bile Instagram hikâyesi için evi topluyor.

Yemek yapılmıyor; fotoğraf çekiliyor.

Kahve içilmiyor; köpüğü paylaşılıyor.

Kitap okunmuyor; kapağı gösteriliyor.

Tatil yaşanmıyor; belgeleniyor.

Çocuk büyütülmüyor; içerik üretiliyor.

Hatta öyle bir noktaya geldik ki insanlar artık mutluluğu bile yaşayarak değil, paylaşarak ölçüyor. Paylaşılmayan mutluluk sanki yaşanmamış sayılıyor.

Haset de bunun doğal sonucu oluyor. Çünkü insan, başkasının hayatının fragmanını kendi hayatının kamera arkasıyla karşılaştırıyor. Sonra da "Ben neden böyle değilim?" diye üzülüyor.

Oysa sosyal medya bir lunapark aynası gibi. Kimini olduğundan uzun gösteriyor, kimini ince, kimini zengin, kimini kusursuz... Aynaya bakıp kendini eksik sananlar çoğaldıkça kıskançlık da büyüyor.

Artık insanlar birbirinin burnunu estetikçiden önce inceliyor. Dudağının kaç mililitre dolguyla şiştiğini hesaplıyor. Saçının ekim mi peruk mu olduğunu araştırıyor. Çantasının orijinal mi replika mı olduğunu anlamaya çalışıyor. Arabası kiralık mı, evi krediyle mi alınmış, tatili sponsorlu mu... Herkes adeta gönüllü bir dedektif olmuş.

En ilginci de şu: Kıskanan da mutlu değil, kıskanılan da... Çünkü kıskanan sürekli eksik hissediyor; kıskanılan ise sürekli daha fazlasını göstermek zorunda kalıyor. Gösterişin sonu yok. Bugün otomobil paylaşan, yarın tekne paylaşmak zorunda hissediyor. Bugün kahve köpüğü gösteren, yarın İtalya'da espresso paylaşmazsa sanki takipçilerini hayal kırıklığına uğratacak.

Sonunda herkes birbirini çatlatmaya çalışırken aslında en çok kendi sinir sistemini çatlatıyor.

Belki de en büyük lüks artık gösterilecek bir şey değil; gösterme ihtiyacı duymadan yaşayabilmek. Çünkü gerçek zenginlik, telefonun kamerasını açmadan da mutlu olabilmekte gizli. Bugün en nadir bulunan şey pahalı araba değil, pahalı saat değil, deniz manzaralı villa değil... Başkasının hayatına bakmadan kendi hayatından memnun olabilen insan. O gerçekten artık nesli tükenmek üzere olan bir tür.

 İsrail-Ermenistan Yakınlaşması: Yeni Bir Kafkasya Dengesi mi Kuruluyor?



Nevin BİLGİN 

Uzun yıllar boyunca İsrail ile Ermenistan arasındaki ilişkiler, karşılıklı mesafe ve diplomatik ihtiyat üzerine kuruluydu. Bunun temel nedeni İsrail'in Azerbaycan ile geliştirdiği stratejik ortaklıktı. Ancak 2026 yılı itibarıyla yaşanan gelişmeler, Tel Aviv ile Erivan arasında yeni bir sayfanın açılabileceğine işaret ediyor. Bu yakınlaşmanın arkasında yalnızca ikili ilişkiler değil; İran, Türkiye, Azerbaycan, Rusya ve Batı'nın Güney Kafkasya üzerindeki rekabeti de bulunuyor.

2026'nın ilk aylarında Ermenistan, İsrail'e yönelik olumlu mesajlarını artırdı. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, İsrail'in Bağımsızlık Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada iki ülke arasındaki ilişkilerin genişletilmesine ve yeni iş birliği alanlarının değerlendirilmesine hazır olduklarını duyurdu. Diplomatik dil açısından oldukça dikkat çekici olan bu açıklama, Erivan'ın İsrail'i artık yalnızca Azerbaycan'ın müttefiki olarak görmediğini, aynı zamanda teknoloji, eğitim ve güvenlik alanlarında potansiyel bir ortak olarak değerlendirdiğini gösteriyor.

Bu yaklaşım tesadüf değil. Ermenistan son birkaç yıldır dış politikasını çeşitlendirmeye çalışıyor. Rusya'nın güvenlik garantilerine duyulan güvenin azalması, Avrupa Birliği ile ilişkilerin geliştirilmesi, ABD ile savunma diyaloğunun artması ve Türkiye-Azerbaycan hattıyla yürütülen normalleşme süreci, Erivan'ı yeni ortaklar aramaya yöneltti.

İsrail açısından ise Ermenistan'ın önemi farklı. İran sınırında yer alan Ermenistan, Güney Kafkasya'nın en kritik jeopolitik noktalarından biri. Tel Aviv yönetimi uzun yıllardır İran'ın çevresindeki gelişmeleri yakından takip ediyor. Bu nedenle Ermenistan ile kurulacak dengeli ilişkiler, İsrail'in bölgesel istihbarat ve diplomatik kapasitesini artırabilecek bir unsur olarak değerlendiriliyor.

2026 yılında dikkat çeken bir diğer gelişme ise eğitim ve yapay zekâ alanında başlayan temaslar oldu. Ermenistan Eğitim Bakanı'nın İsrail ziyareti sırasında taraflar; eğitim teknolojileri, öğretmen eğitimi, yapay zekâ uygulamaları ve akademik iş birliklerini görüştü. Bu temaslar askeri alandan çok sivil teknolojiler üzerinden güven inşa edilmeye çalışıldığını gösteriyor.

1915 Tasarısı

Ancak ilişkilerin önündeki en büyük siyasi başlıklardan biri hâlâ 1915 olayları. Haziran 2026 sonunda İsrail hükümeti, Ermeni Soykırımı'nın tanınmasını öngören bir tasarıya onay verdi. Tasarının yasalaşabilmesi için Knesset'in de kabulü gerekiyor. Eğer süreç tamamlanırsa bu, İsrail dış politikasında tarihî bir kırılma anlamına gelecek. Böyle bir karar Ermenistan ile ilişkileri güçlendirebilir; buna karşılık Azerbaycan ve Türkiye ile yeni diplomatik gerilimler yaratabilir.

İsrail'in böyle bir adımı yalnızca tarihsel bir değerlendirme olarak görmek eksik olur. Son yıllarda Türkiye ile ilişkilerde yaşanan dalgalanmalar, Gazze savaşı sonrasında ortaya çıkan sert diplomatik kriz ve Doğu Akdeniz'deki yeni dengeler de Tel Aviv'in dış politika tercihlerini etkiliyor. Dolayısıyla Ermeni meselesi, yalnızca tarih değil aynı zamanda güncel jeopolitik hesapların da bir parçası hâline geliyor.

Bunun yanında İsrail'in Azerbaycan'dan vazgeçmesi beklenmiyor. Azerbaycan, İsrail'in enerji güvenliği ve savunma sanayii açısından en önemli ortaklarından biri olmayı sürdürüyor. Bu nedenle Tel Aviv'in hedefi muhtemelen Ermenistan ile ilişkileri geliştirmek, ancak bunu Azerbaycan'la stratejik ortaklığı zedelemeyecek ölçüde yapmak olacaktır.

Sonuç olarak bugün ortaya çıkan tablo tam anlamıyla bir ittifak değil, çok yönlü bir denge politikasıdır. Ermenistan Batı'ya açılmaya çalışırken İsrail de Güney Kafkasya'daki diplomatik seçeneklerini artırıyor. İran faktörü, Türkiye ile yaşanan gerilimler, Azerbaycan'ın bölgesel rolü ve Rusya'nın etkisinin azalması bu yakınlaşmayı hızlandıran temel dinamikler olarak öne çıkıyor.

Önümüzdeki dönemde İsrail-Ermenistan ilişkilerinin seyri yalnızca iki ülke açısından değil; Türkiye, Azerbaycan ve İran'ın güvenlik politikaları açısından da yakından izlenecek başlıklardan biri olmaya devam edecek.


Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ijar/article/1051717

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ulic/article/1505784

https://tr.armradio.am/2025/11/28/israil-ermenistan-ile-sinirli-bir-yakinlasmayi-degerlendiriyor

https://www.agos.com.tr/tr/haber/israil-hukumeti-ermeni-soykirimi-tasarisini-onayladi-turkiye-gazze-yi-hatirlatti

27 Haziran 2026 Cumartesi

Twisted Yoga Belgeseli

İddialar, Tantra Yoga adıyla kadın ticareti, tarikat  bağlantıları, grup seks, birbirinin idrarını içmek vs



NEVİN BİLGİN

Yoga denildiğinde akla genellikle huzur, nefes egzersizleri, beden-zihin dengesi ve sağlıklı yaşam gelir. 

Son yıllarda ise yoga, yalnızca bir egzersiz biçimi olmaktan çıktı büyük bir endüstriye dönüştü. Yoga kampları, yoga tatilleri, yoga guruları, spiritüel kamplar ve kişisel gelişim atölyeleri milyonlarca dolarlık bir pazar oluşturdu. İnsanlar stresli şehir hayatından kaçıp "kendini bulmak" için bu dünyaya yöneliyor. 

Ancak 2026 yapımı Twisted Yoga belgeseli, bu dünyanın her zaman göründüğü kadar masum olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Belgesel, Romanyalı yoga liderinin kurduğu uluslararası yoga ağı üzerinden ilerliyor. İlk bakışta sıradan bir yoga okulu gibi görünen bu yapı, zamanla üyelerini mutlak itaate sürükleyen kapalı bir sisteme dönüşüyor. 

Yoga dersleriyle başlayan süreç, meditasyonlar, tantra eğitimleri ve ruhsal aydınlanma söylemleriyle devam ediyor. Fakat eski üyelerin tanıklıkları, perde arkasında bambaşka bir dünyanın bulunduğunu gösteriyor.

Belgeselde en dikkat çeken noktalardan biri, insanların sisteme bir anda değil, adım adım çekilmesi. Önce sıcak bir topluluk hissi oluşturuluyor. İnsanlara sevgi, aidiyet ve kabul duygusu veriliyor. Daha sonra "egoyu kırmak", "özgürleşmek" ya da "ruhsal gelişmek" gibi kavramlar kullanılarak kişisel sınırlar yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Sosyal psikolojide "kademeli bağlılık" olarak bilinen bu yöntem sayesinde bireyler, başlangıçta asla kabul etmeyecekleri uygulamaları zamanla normal görmeye başlıyor.

Belgeselde eski üyeler, "manevi eğitim" adı altında çıplak dolaşmanın teşvik edildiğini, mahremiyet duygusunun sistemli biçimde yok edildiğini, grup seks anlatıyor. 

Daha da sarsıcı olan ise bazı ritüellerde insanların birbirlerinin idrarını içmeye zorlandıkları yönündeki tanıklıklar. Bunlar dışarıdan bakıldığında akıl almaz uygulamalar gibi görünse de belgesel, bunların asıl amacının bireyin iradesini kırmak, utanma duygusunu ortadan kaldırmak ve lidere koşulsuz bağlılık oluşturmak olduğunu anlatıyor. Bir noktadan sonra kişi, yaptığı şeyin doğruluğunu sorgulamak yerine, sistemi sorgulamanın yanlış olduğuna inandırılıyor.



Ancak belgeselin anlattıkları bununla da sınırlı değil. 

En ağır iddialar kadınlar üzerinden yürütülen sistematik sömürüyle ilgili. Eski üyelerin ifadelerine göre bazı kadınlar özel spiritüel eğitim alacakları söylenerek farklı ülkelere gönderiliyor. Daha sonra pasaportlarına el konulduğu, dış dünyayla bağlantılarının kesildiği ve psikolojik baskı altına alındıkları öne sürülüyor. 

Bazılarının webcam üzerinden cinsel içerikli yayın yapmaya veya seks işçiliğine zorlandıkları iddiaları da belgeselde yer alıyor. Bu nedenle ilgili kişiler hakkında Fransa'da insan ticareti, adam kaçırma ve tecavüz suçlamalarıyla yargı süreci yürütülüyor. Kendisi ise tüm suçlamaları reddediyor.

Belgesel aslında yogayı yargılamıyor. Yoga, milyonlarca insanın fiziksel ve ruhsal sağlığına katkı sağlayan kadim bir öğretidir. Eleştirilen şey, yoga ve spiritüellik kavramlarının insanların zaaflarını kullanmak için bir araç hâline getirilmesidir. Çünkü tarih boyunca yalnızca dini yapılar değil, kişisel gelişim hareketleri, siyasi oluşumlar ve kimi terapi grupları da benzer yöntemlerle insanları kontrol etmeye çalıştı.

Bugün sosyal medyada da benzer bir tablo görüyoruz. Her gün yeni bir guru, yeni bir yaşam koçu, yeni bir enerji uzmanı ortaya çıkıyor. Sürekli daha mutlu olmanın, daha bilinçli yaşamanın, evrenle uyum yakalamanın formülleri satılıyor. İnsanların yalnızlığı, mutsuzluğu ve anlam arayışı dev bir pazara dönüşmüş durumda. Maneviyat, giderek ticari bir ürüne çevriliyor.

Twisted Yoga bu nedenle yalnızca bir suç belgeseli değil; insan psikolojisinin nasıl manipüle edilebildiğini anlatan önemli bir çalışma. Belgeselin verdiği en güçlü mesaj ise şu: Gerçek bir öğreti, insanın özgürlüğünü artırır; onu lidere bağımlı hâle getirmez. Gerçek bir rehber, sorgulamayı teşvik eder; itaati değil. Bir yapı sizden mahremiyetinizi, bedeninizi, eleştirel düşüncenizi ve özgür iradenizi teslim etmenizi istiyorsa, orada artık maneviyat değil, istismar başlamıştır.

Kaynaklar

Tatar Ramazan, Selvi Boylum ve Kadir İnanır

Türk Erkeğinin Rol Modeli, Türk Kadınının Hayalindeki Erkek Modeli'nden Günümüz Alfa Erkeğine



Nevin BİLGİN 

Bir toplumun kendini nasıl görmek istediğini en iyi romanlar, türküler ve sinema anlatır. 

Türkiye'nin uzun yıllar boyunca erkeklik algısını ne akademik kitaplar ne de siyaset kurdu; bunu büyük ölçüde Yeşilçam kurdu. 

O perdede yumruk atan, haksızlığa başkaldıran, sevdiği kadın için ölümü göze alan erkekler yalnızca film kahramanı değildi. Mahalle kahvesindeki gencin, asker ocağındaki erin, üniversite sırasındaki delikanlının ve genç kızların hayallerindeki adamın ortak portresiydi.

Bu portrenin en güçlü simgelerinden biri Tatar Ramazan, diğeriyse bu ruhu onlarca filmde farklı yüzleriyle canlandıran yaşamını yitiren sanatçı Kadir İnanır oldu.

Tatar Ramazan'ın gücü kaslarından değil, vicdanından gelirdi. Fakirin yanında durur, zalimin karşısına dikilir, gerektiğinde tek başına bütün düzene meydan okurdu. Onun delikanlılığı kabadayılık değildi. Bir ahlak anlayışıydı. 

Mahalle kültürünün yazılı olmayan hukukuydu. Sözünün eri olmak, güçsüzü korumak, kadına el kaldırmamak, haksız kazanca tenezzül etmemek bu anlayışın temel taşlarıydı.

Fakat Kadir İnanır'ın Türk sinemasındaki etkisini yalnızca sert, asi ve adalet savaşçısı karakterlerle açıklamak eksik kalır. Çünkü o, aynı zamanda Türk kadınının hafızasında romantizmin de simgesi oldu.

Bunun en güçlü örneği hiç kuşkusuz Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki İlyas karakteridir. İlk bakışta İlyas, birçok kadının hayalini kurduğu erkektir. Yakışıklıdır, cesurdur, tutkuyla sever, aşkını saklamaz. Kamyonunu sürerken gösterdiği özgüven, Asya'ya bakışındaki tutku ve sevgisini büyük cümlelerle ifade edebilmesi onu unutulmaz bir romantik kahramana dönüştürür.

Ancak filmin büyüklüğü tam da burada başlar. Çünkü zaman ilerledikçe İlyas'ın sevgisinin tek başına yetmediği görülür. O, seven ama öfkesine yenilen, hata yapan, sorumluluklarını ihmal eden bir adamdır. Seyirci ilk kez şunu düşünmeye başlar: Güçlü olmak başka, güvenilir olmak başkadır.

Filmin sonunda Asya'nın söylediği o unutulmaz cümle aslında yalnızca Türk sinemasının değil, belki de Türk toplumunun erkeklik anlayışını özetler:

"Sevgi neydi? Sevgi emekti."

Bu cümle yalnızca iki erkek arasında yapılmış bir tercih değildir. Tutkunun mı, güvenin mi heyecanın mı, sorumluluğun mu büyük sözlerin mi, küçük ama sürekli fedakarlıkların mı daha değerli olduğu sorusudur.

Kadir İnanır Tatar Ramazan gibi adalet için yumruk atan bir halk kahramanını, hem de İlyas gibi kusurlarıyla gerçek bir insanı canlandırabilmiştir. Bu yüzden onun karakterleri tek boyutlu değildir. Kahramandır ama hata da yapar. Güçlüdür ama kaybeder. Sever ama yanlışlar yapabilir. Belki de bu yüzden hâlâ gerçek görünürler.

GÜVENLİ VE FEDEKAR ERKEK

Türk kadınının zihnindeki erkek modeli uzun yıllar boyunca yalnızca yakışıklı olmakla tarif edilmedi. Güven veren, arkasında durulabilecek, sözüne güvenilecek, gerektiğinde fedakârlık yapabilecek bir erkek olmak daha değerliydi. Kadınlar yalnızca güçlü bir erkeğe değil, güçlü olduğu kadar vicdanlı bir erkeğe ilgi duyuyordu. Selvi Boylum Al Yazmalım ise bu algıyı değiştiren önemli eserlerden biri oldu. Film, kadınların yalnızca karizmatik erkeği değil, güven veren erkeği de seçebileceğini gösterdi.


ERKEKLİK ÜRETİLEN BİR KİMLİK

Toplumsal cinsiyet araştırmaları tam da bu noktada önemli bir tespit yapıyor. Erkeklik biyolojik değil, kültürel olarak üretilen bir kimliktir. Sinema ise bu kimliğin en güçlü üretim araçlarından biridir. 


Erkeklik çalışmaları, hegemonik erkeklik kavramıyla toplumun ideal erkek modelini sürekli yeniden ürettiğini ortaya koymaktadır. Türk sinemasında özellikle 1960'lardan 1990'lara kadar bu ideal cesur, güçlü, koruyucu, fedakâr ve gerektiğinde şiddete başvurmaktan çekinmeyen erkek karakterler üzerinden inşa edilmiştir.

Ancak ilginç olan, Tatar Ramazan'ın yalnızca güçlü olması değildir. Onu unutulmaz yapan şey, gücünü kendisi için değil başkaları için kullanmasıdır. 

Bugünün alfa erkek söylemiyle arasındaki en büyük fark da budur. Günümüz popüler kültürü çoğu zaman başarıyı lüks otomobiller, pahalı saatler ve kaslı bedenler üzerinden tanımlıyor. Oysa eski Yeşilçam'ın delikanlısı cebinde para olmasa da onurunu kaybetmeyen adamdı.

KAYBEDİLEN KARAKTERİNİ ARIYOR

Belki de bu yüzden bugün hâlâ Kadir İnanır'ın filmleri izlendiğinde nostaljiden fazlası hissediliyor. İnsanlar yalnızca eski İstanbul'u, eski mahalleleri ya da eski aşkları özlemiyor. Aynı zamanda kaybettiklerini düşündükleri bir karakter anlayışını da özlüyorlar. Fakat en çok da şunu özlüyorlar: Aşkın gösteriden değil emekten beslendiği, erkekliğin sertlikten değil sorumluluktan ölçüldüğü bir zamanı.

Modern erkeklik araştırmaları ise bu nostaljiye eleştirel yaklaşmayı öneriyor. Çünkü tek tip gerçek erkek tanımı, erkekler üzerinde de ciddi bir baskı oluşturuyor. Sürekli güçlü olmak, duygularını göstermemek, ağlamamak ve yenilmemek zorunda hissetmek birçok erkeğin psikolojik yükünü artırıyor. 

Bugün belki de ihtiyaç duyulan erkek modeli; Tatar Ramazan'ın adalet duygusunu, İlyas'ın tutkusunu ve Cemşit'in emeğini aynı karakterde buluşturabilen erkektir.

Çünkü yıllar geçse de değişmeyen bir gerçek güç etkileyebilir, tutku büyüleyebilir ama insanı yanında tutan şey güven ve emektir. Belki de bu yüzden Selvi Boylum Al Yazmalım, sadece bir aşk filmi değil; Türk toplumunun erkeklik üzerine yazdığı en güçlü metinlerden biri olarak yaşamaya devam ediyor.

Kaynakça

https://dergipark.org.tr/tr/pub/usuifade/article/1208081

https://zenodo.org/records/14585317

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ijhe/article/589324

https://search.trdizin.gov.tr/tr/yayin/detay/203178/cengiz-aytmatovun-al-yazmalim-selvi-boylum-hikayesi

25 Haziran 2026 Perşembe

KADIN ERKEĞİ, ERKEK KADINI SÜREKLİ NEDEN HOR GÖRÜYOR?



Türkiye’de kadın-erkek ilişkilerinin olgunlaşma sürecindeki en belirgin engellerden biri, karşılıklı bir küçümseme veya değersizleştirme.


Sosyolojik ve psikolojik veriler, bu durumun bireysel bir karakter noksanlığından ziyade, hızlı toplumsal dönüşümün ve derin duygusal güvensizliklerin bir yansıması olduğunu göstermekte.

İlişki araştırmacısı John Gottman’ın çalışmalarında "hor görme" duygusunu gündeme getirmekte. Hor görme Türkiye bağlamında kültürel bir sıkışmışlığın savunma kalkanı olarak işlev görüyor.

Bunun kökeninde kültürel gecikmenin olduğu varsayılmakta.

Türkiye, son yarım asırda ekonomik ve kamusal alanda (eğitim, iş gücüne katılım) hızla modernleşirken, mahrem alandaki (aile ve ilişkiler) değerler ve beklentiler aynı hızla değişmemiştir.

Ataerkil yapının "koruyan, sağlayan ve otorite olan erkek" ideali ile moderniteye ait "eşitlikçi, bireysel ve özgür kadın" ideali, ilişkilerde sürekli bir çatışma alanı yaratmıştır.

Erkeğin kamusal alanda güçlenen kadını geleneksel kodlarla "kontrol edememesi", onda bir yetersizlik hissi doğurmaktadır. Bu hisle başa çıkmak için erkek, kadının başarılarını veya kimliğini "küçümseyerek" kaybettiği mutlak otoriteyi sanal bir düzlemde yeniden tesis etmeye çalışmaktadır.

Kadının küçümsemesi ise genellikle bir savunma veya tepki mekanizması olarak gelişir.



Ataerkil sistemin kısıtlamalarına, şiddete veya duygusal ihmale maruz kalan kadın, bu yapıya ve bu yapıyı temsil eden erkeğe karşı bir "değersizleştirme" stratejisi uygular.

Bu, bir taraftan kendini sistemin baskısından psikolojik olarak koruma çabasıyken, diğer taraftan erkeğin hiyerarşik üstünlüğüne karşı geliştirilen bir karşı-domine etme yöntemi.


Bireyler, ilişkiden ne bekleyecekleri konusunda bir mutabakat sağlayamadıklarında, "yol arkadaşı" olarak değil, kendi kimliklerini veya statülerini tehdit eden bir "rakip" olarak görmeye başlarlar.

Empati noksanlığı ve çatışma çözme becerilerinin yetersizliği, bu küçümseme döngüsünü daha da kemikleştirir.

Dolayısıyla, Türkiye'de ilişkilerin olgunlaşması, tarafların birbirini değil, kendi içlerindeki kültürel ve psikolojik yükleri fark edip bunları dönüştürme iradesi göstermelerine bağlıdır.


 MAHREMİYET İHTİYACI



Mahremiyet ihtiyacı, insanın sadece fiziksel sınırlarını değil, zihinsel ve duygusal alanını da koruma isteğidir. Çoğu zaman “özel hayat” diye basitleştirilir ama aslında bundan çok daha derindir: insanın kendine ait bir iç oda kurma çabasıdır.

İnsan, başkaları tarafından görülmek kadar görülmemeye de ihtiyaç duyar. Sürekli izlenmek, yorumlanmak ve kaydedilmek, zamanla kişinin kendi kendine kurduğu ilişkiyi bile bozar. Çünkü mahremiyet sadece başkalarından saklanmak değil, kendinle baş başa kalabilme hakkıdır.

Modern dünyada bu ihtiyaç giderek daha görünür hale geldi. Sosyal medya, kameralar, konum paylaşımı, algoritmalar… İnsan artık sadece konuşarak değil, davranışlarıyla da sürekli “ifşa” halinde. Ne izlediği, ne aldığı, nerede olduğu, ne düşündüğü bile veri haline geliyor. Bu durum, mahremiyetin teknik bir mesele olmaktan çıkıp psikolojik bir meseleye dönüşmesine neden oldu.

Psikoloji açısından bakıldığında mahremiyet, benlik gelişiminin temel parçalarından biridir. Kişi kendini ancak sınırları varsa tanıyabilir. Sınır yoksa, yani herkes her şeye erişebiliyorsa, birey zamanla “kendisi olma” hissini kaybedebilir. Sürekli görünür olmak, paradoksal biçimde kişiyi silikleştirir.

Bir başka boyut da toplumsal baskıdır. Mahremiyet azaldıkça, insanlar daha çok “nasıl göründüklerine” odaklanır. Bu da doğal davranışın yerini performansa bırakır. Hayat yaşanmaz, sergilenir hale gelir. Oysa mahremiyet, insanın maskesini indirdiği alandır; hata yapabildiği, çelişebildiği, değişebildiği yer.

Bugün tartışılması gereken şey mahremiyetin tamamen kaybolup kaybolmadığı değil, ne kadarının bilinçli olarak korunduğudur. Çünkü mahremiyet, sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda bir özgürlük meselesidir. İnsan kendine ait bir alanı varsa özgürdür.

Belki de en basit haliyle şunu söylemek gerekir: İnsan, herkes tarafından bilindiği kadar değil, kimsenin bilmediği kısmıyla da insandır.

İNSANLAR NEDEN MİSAFİR AĞIRLAMAK İSTEMİYOR? 

Yorgunluk, Masraf, Eleştirilmek...Hangisi? 



Bu sorunun tek bir cevabı yok ama son yıllarda insanların misafir ağırlamaktan kaçınmasının birkaç önemli nedeni var.

Eskiden misafirlik hayatın merkezindeydi. Evler daha küçük olsa bile insanlar birbirlerinin evine daha sık giderdi. Çünkü ev, sosyalleşmenin ana mekânlarından biriydi. Bugün ise kafeler, restoranlar, AVM'ler ve dijital platformlar bu işlevi büyük ölçüde devraldı.

Ama bence asıl mesele yorgunluk.

Modern insan sürekli meşgul. İşten geliyor, telefona bakıyor, sosyal medyada vakit geçiriyor, ertesi günün telaşını düşünüyor. Misafir ağırlamak ise enerji isteyen bir iş. Evi toplamak, ikram hazırlamak, sohbet etmek, misafirin rahatını düşünmek... İnsanlar artık fiziksel olarak değilse bile zihinsel olarak çok yorgun.

İkinci neden masraf.

Özellikle ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde misafir ağırlamak bazı insanlar için stres kaynağına dönüşebiliyor. Eskiden "çay koyarız, ne varsa yeriz" anlayışı daha yaygındı. Şimdi birçok kişi misafir geldiğinde kusursuz bir sofra hazırlaması gerektiğini düşünüyor. Misafirlik bir paylaşım olmaktan çıkıp küçük bir performansa dönüşüyor.

Üçüncü neden ise eleştirilme korkusu.

Sosyal medya çağında insanlar evlerini bile sergilenmesi gereken bir vitrin gibi görmeye başladı. Perdenin modeli, koltuğun rengi, mutfağın düzeni, sunulan ikramlar... Bazıları misafir ağırlarken bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yargılanacağını düşünüyor. Bu da evini açma isteğini azaltıyor.

Bir başka neden de mahremiyet.

Günümüzde insanlar evlerini dış dünyadan kaçtıkları son sığınak olarak görüyor. Eskiden ev toplumsal hayatın bir parçasıyken bugün birçok kişi için kişisel alan. O alanı başkalarıyla paylaşmak istemeyebiliyor.

Fakat bütün bunların altında daha derin bir değişim de olabilir.

Belki insanlar misafir ağırlamaktan değil, ilişki kurmanın sorumluluğundan kaçıyor. Çünkü misafir ağırlamak sadece çay vermek değildir. Zaman ayırmaktır. Dinlemektir. İlgilenmektir. Hayatında birine yer açmaktır.

Bugün teknoloji sayesinde yüzlerce kişiyle bağlantı kurabiliyoruz ama evimizin kapısını açtığımız insan sayısı azalıyor. Belki de misafirlik kültüründeki gerileme, aslında toplumdaki daha büyük bir dönüşümün işaretidir: İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantılı ama hiç olmadığı kadar yalnız.

Bu yüzden soru belki "İnsanlar neden misafir ağırlamak istemiyor?" değil.

"İnsanlar neden artık birbirlerine yer açmak istemiyor?" sorusu olabilir. Bu soru sadece misafirliği değil, çağımızın ruhunu da anlatıyor.

DAR PANTOLON VE GÖMLEĞE SIKIŞAN ERKEKLER

Mizahını Kaybetmiş, Küfürde Kaybolmuş Erkekler



Nevin BİLGİN

Bir zamanlar erkeklerin en büyük gösterişi zekâsıydı.

Bir masada oturur, anlattığı hikâyeyle herkesi güldürürdü. Zekice yaptığı esprilerle sonradan bile insanı güldürebilirdi. 

Bir kitap önerirdi. Bir filmden bahsederdi. Bir şiirin dizelerini hatırlardı. Muhabbet açardı. İtiraz ederdi. Tartışırdı. Düşündürürdü.

Bugün ise birçok erkeğin kendini anlatma biçimi değişti.

Eskiden sohbet başlatan erkekler vardı. Şimdi araba anahtarını masaya bırakanlar, ağzını doldura doldura küfredenler var.

Eskiden bir erkek, espri yeteneğiyle dikkat çekmeye çalışırdı. Şimdi saat markasıyla.

Eskiden ne biliyor sorusu önemliydi. Şimdi ne giyiyor? sorusu.

Sosyal medya çağında erkeklik de bir vitrine dönüştü. Kolundaki saat, ayağındaki ayakkabı, üzerindeki gömlek, kullandığı telefon, bindiği araba... Kişiliğin yerini yavaş yavaş aksesuarlar aldı.

İlişkilerin çıkar döngüsünde devam etmesi görüntüyü de bu noktaya taşıdı belki. 

Oysa insanları birbirine bağlayan şey hiçbir zaman marka olmadı.

Bir dostluğu yıllarca ayakta tutan şey bir saatin markası değil elbette. Bir ilişkiyi canlı tutan şey arabanın modeli değil. İnsanları birbirine yaklaştıran şey sohbet, mizah, merak ve düşünce, güvenilirlik, samimiyet.

Bugün birçok ortamda dikkat çeken şey, erkeklerin bedenlerine hiç olmadığı kadar yatırım yaparken zihinlerine aynı özeni göstermemesi. 

Spor salonları dolup taşıyor ama kitap kulüpleri boşalıyor. 

Protein tozları üzerine saatlerce konuşuluyor ama bir roman üzerine on dakika sohbet etmek zorlaşıyor.

Belki de mesele dar pantolonlar ya da modalar değil.

Mesele, erkekliğin içeriğinin giderek boşalması.

Çünkü mizah zekâ ister. İyi sohbet merak ister. Felsefe sabır ister. Kendini geliştirmek emek ister.

Marka göstermek ise çok daha kolay.

Bir saati satın alabilirsiniz. Ama espri yeteneğini satın alamazsınız.

Pahalı bir araba alabilirsiniz. Ama derin bir sohbet kuramazsınız.

Bir gömleğin etiketini gösterebilirsiniz. Ama karakterinizi bunlarla destekleyemezsiniz. 

Peki gerçekten yeni bir dönem mi yaşıyoruz?



Belki de hayır.

Tarih boyunca gösteriş yapan erkekler hep vardı. Gücünü servetten alanlar, görünüşüne yatırım yapanlar her çağda bulundu.

Fakat bugün ilk kez bu kadar görünür oldular.

Sosyal medya, düşünceyi değil görüntüyü ödüllendiriyor. 

Muhabbeti değil vitrini öne çıkarıyor. İnsanların ne söylediğinden çok nasıl göründüğü konuşuluyor.

Bu yüzden belki de kaybettiğimiz sadece mizah değil.

Muhabbet.

Birbirimizi dinleme kültürü.

Uzun sohbetler.

Kendiliğinden gelişen kahkahalar.

Ve insanı sadece görünüşüyle değil, aklıyla da ilginç kılan o eski merak duygusu.

Çünkü sonunda herkesin saati aynı zamanı gösteriyor.

Ama herkes aynı hikâyeyi anlatamıyor.


 KÜRT HAREKETLERİ VE KADIN İLİŞKİSİ



Kürt hareketleri ile kadınların ilişkisi, Ortadoğu'nun modern siyasi tarihindeki en dikkat çekici toplumsal dönüşümlerden biri. 

Özellikle son kırk yılda kadınlar, Kürt siyasi hareketlerinin yalnızca destekçisi değil, aynı zamanda görünür yüzlerinden biri haline geldi.  Oysa tarihsel olarak bakıldığında Kürt toplumunda da kadınlar uzun süre ataerkil yapıların, aşiret ilişkilerinin, feodal geleneklerin ve erkek egemen siyasal kültürün gölgesinde yaşamıştı. 

Bu nedenle "arka planda ezilmişken nasıl ön plana çıktılar?" sorusu önemli bir sosyolojik inceleme alanı.

Kürt Toplumunda Kadının Geleneksel Konumu

Kürtlerin yaşadığı bölgelerde uzun yıllar boyunca aşiret yapıları güçlü kaldı. Kadınlar aile içinde önemli roller üstlense de karar alma mekanizmalarında genellikle erkekler belirleyiciydi. Erken yaşta evlilikler, namus anlayışı, miras ve eğitim konularındaki eşitsizlikler Kürt toplumunda da görülen sorunlardı. Bu durum yalnızca Kürtlere özgü değildi Ortadoğu'nun büyük bölümünde benzer ataerkil yapılar hakimdi.

Dolayısıyla bugün silahlı ya da siyasi Kürt hareketlerinde öne çıkan kadın figürleri  geleneksel yapıya karşı bir tepkiyi de içeriyordu.

Ulusal Mücadele ve Kadınların Katılımı

Kürt hareketlerinde de kadınların katılımı zamanla siyasi bir anlam kazandı. Hareketler, kadınları sadece destekçi değil aktif özne olarak örgütlemeye başladı. Bunun birkaç nedeni vardı:

Birincisi, nüfusun yarısını oluşturan kadınların mücadeleye katılması örgütsel kapasiteyi artırıyordu.

İkincisi, kadınların görünürlüğü hareketlere uluslararası kamuoyunda modern ve ilerici bir imaj kazandırıyordu.

Üçüncüsü, kadınların katılımı geleneksel aşiret ve aile bağlarının kırılmasını sağlayarak merkezi örgütlenmeyi güçlendiriyordu.

Bu nedenle kadınların siyasete ve silahlı yapılara katılımı yalnızca toplumsal değil aynı zamanda stratejik bir boyut da taşıyordu.

Kadın Politikası

Kadınların görünürlüğü PKK gibi şiddet içerikli örgütlerde de dikkat çekti. 1990'lı yıllardan itibaren kadın birlikleri oluşturuldu, kadın komutanlar öne çıkarıldı ve kadın özgürlüğü söylemi hareketin temel ideolojik unsurlarından biri haline geldi.

Bu yaklaşımın arkasında yalnızca etnik haklar değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliği iddiası da bulunuyordu. Hareket içerisinde kadınların erkek egemen kültüre karşı mücadele etmesi gerektiği savunuldu. Kadınların dağ kadrolarına katılması bazı araştırmacılar tarafından geleneksel aile baskısından kaçış ve bireysel özgürleşme arayışı olarak yorumlandı.

Ancak eleştiriler de vardır. Bazı akademisyenler kadınların görünürlüğünün gerçek karar alma gücüyle her zaman örtüşmediğini, sembolik temsil ile fiili güç arasında farklar bulunabildiğini ileri sürmektedir.

Neden Kadınlar

Kadınların Kürt hareketlerinde görünür hale gelmesinin temel nedenleri şöyle özetlenebilir:

Geleneksel ataerkil yapıya karşı çıkış arayışı. 

Eğitim ve kentleşmenin artması. 

Siyasi hareketlerin kadınları bilinçli biçimde örgütlemesi. 

Kadın hakları söyleminin uluslararası destek sağlaması. 

Kimlik mücadelesi ile kadın özgürleşmesi söyleminin birleştirilmesi. 

Bu süreçte birçok kadın, hem devlet politikalarına hem de kendi toplumlarındaki erkek egemen yapılara karşı mücadele ettiğini düşünerek hareket içerisinde yer aldı.

Ortadoğu'daki Hareketler

Kürt hareketlerini farklı kılan noktalardan biri kadınların yalnızca sosyal faaliyetlerde değil, askeri ve siyasi yapılarda da görünür olmasıydı. Ortadoğu'daki birçok milliyetçi veya dini harekette kadınlar daha çok yardımcı roller üstlenirken, Kürt hareketleri kadın liderler ve kadın birlikleri oluşturma konusunda daha ileri bir model geliştirmiş bir görüntü verdi. 

Bu durum özellikle Batı medyasında büyük ilgi gördü ve kadın savaşçı figürü Kürt hareketlerinin uluslararası sembollerinden biri haline getirildi. 

Kürt hareketlerinde kadınların ön plana çıkması bir anda gerçekleşen bir değişim değildi. Bu görünürlük, bir yandan Kürt toplumundaki geleneksel eşitsizliklere tepkinin, diğer yandan siyasi hareketlerin bilinçli örgütlenme stratejilerinin sonucuydu

Kadınlar uzun süre toplumun arka planında kalmış olsa da ulusal kimlik mücadelesi ile kadın özgürlüğü söyleminin kesişmesi, onları Kürt siyasi hareketlerinin en dikkat çekici aktörlerinden biri haline getirdi.

Ancak kadınların görünürlüğünün ne ölçüde gerçek güç ve eşitliğe dönüştüğü konusu hâlâ akademik ve siyasi tartışmaların merkezinde yer almakta. 

Kaynakça

https://www.mdpi.com/2409-9252/1/3/18?utm_source

https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/14683849.2011.604211

https://anale.fssp.uaic.ro/index.php/asas/en/article/view/814?utm_source

https://feministbellek.org/kurt-kadin-hareketi/

https://dergipark.org.tr/tr/pub/itobiad/article/412555

https://jindergi.com/soylesi/kurt-kadin-hareketi-ve-feminist-mucadele-arasindaki-geciskenlikler/


23 Haziran 2026 Salı

ABONEYİM ABONE

ABONE OLMADIĞINIZ NE KALDI? 





NEVİN BİLGİN 

Eskiden bir ürün satın alırdın, senin olurdu.

Şimdi hiçbir şey tam olarak senin değil.

Geçen gün banka hesabına baktım. Her taraftan para çekiliyor. Telefon, internet, film platformu, müzik uygulaması, bulut depolama, yapay zekâ, spor uygulaması, haber sitesi... Her ay küçük küçük rakamlar. Tek başına bakınca önemsiz görünüyorlar. Bir araya gelince maaşın etrafında aç kurtlar gibi dolaşıyorlar.

Asıl zekice olan da bu zaten.

Eskiden şirketler sana bir ürün satardı. Bir kez para kazanırlardı. Şimdi küresel şirketler daha iyi bir yöntem buldu. Sana ürün satmak yerine seni aboneliğe bağladılar. Böylece her ay maaş gününü bekleyen sadece sen değilsin. Onlar da bekliyor.

Sen işe gidiyorsun.

Onlar tahsilat yapıyor.

Sen çalışıyorsun.

Onlar abonelik yeniliyor.

Sen yaşlanıyorsun.

Onlar düzenli gelir elde ediyor.

Üstelik bunu dünyanın milyarlarca insanıyla aynı anda yapıyorlar.

Bir zamanlar petrol kuyuları, madenler ve fabrikalar büyük servet kaynağıydı. Şimdi en değerli kaynaklardan biri insanların banka kartlarına tanımlanmış otomatik ödeme talimatları.

Çünkü şirketler şunu keşfetti:

Bir ürünü bir kez satmak yerine, aynı müşteriden ömür boyu para almak çok daha kârlı.

Bu yüzden her şeyin bir Plus'ı var.

Bir Premium'u var.

Bir Pro'su var.

Bir Ultra'sı var.

Sana sürekli biraz daha fazla özellik, biraz daha fazla hız, biraz daha fazla konfor vaat ediyorlar.

Aslında sattıkları şey hizmet değil.

Maaşından ayrılmış kalıcı bir pay.

Bazen düşünüyorum da artık müşteri değiliz.

Düzenli gelir kaynağıyız.

Bu çağın insanı kendini şöyle tanıtabilir:

Merhaba.

Ben Ahmet.

38 yaşındayım.

Evliyim.

İki çocuğum var.

Ve 17 farklı şeye aboneyim.

Aboneyim abi.

Abonesiz iş yürümüyor.

Bahçeli'nin tepkisini çeken AP Raporu'nda Ülkücüler


Nevin Bilgin

Avrupa Parlamentosu'nun (AP) 17 Haziran 2026 tarihinde Genel Kurul'da kabul ettiği en güncel Türkiye Raporu (2025 Komisyon Raporu esas alınarak hazırlanan kararı), son yılların en sert ve en gerilimli metinlerinden biri oldu. 

Ankara'da, özellikle MHP kanadında büyük tepkiyle karşılanan raporda Ülkü Ocakları ve genel iç/dış siyaset başlıklarında şu maddeler öne çıktı.

MHP lideri Devlet Bahçeli şu tepkiyi gösterdi:

"Avrupa Parlamentosu Raporu'nda ülkü ocaklarımıza yönetilen ifadeler de eski bir husumetin yeni bir kılığına sokulmuş halidir. Türk gençliğini köksüzleştirme gayretlerinin farkındayız. Ülkü ocakları dik başlı değil, başı dik çocukların yeridir.”

Ülkü Ocakları (Bozkurtlar) Bölümü

Rapor, Ülkü Ocakları'na yönelik daha önceki dönemlerde başlayan sert tutumu bir doz daha artırarak devam ettiriyor:

Irkçı ve Ekstremist" Tanımlaması: Ülkü Ocakları hareketi raporda doğrudan "ırkçı" ve "aşırı sağcı/ekstremist" (aşırılık yanlısı) bir yapı olarak nitelendiriliyor.

Avrupa Genelinde Yasaklama Baskısı: AP, Avrupa Birliği'ne ve üye devletlerin ulusal hükümetlerine çağrıda bulunarak, Ülkü Ocakları ile bağlantılı dernek, vakıf ve organizasyonların tüm AB genelinde tamamen yasaklanması olasılığının ciddi şekilde incelenmesini istiyor. 

Hareketin Avrupa'daki varlığının ve büyümesinin "etnik düşmanlığı körüklediği" ve iç güvenliği tehdit ettiği iddia ediliyor.

Yargı, Yaptırım ve "Kayyım" Maddeleri

Raporun Türkiye'de en çok infial yaratan kritik başlıkları şunlar:

Adalet Bakanı'na Yaptırım Çağrısı: Raporda ilk kez, Türkiye'deki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ihlalleri gerekçe gösterilerek, eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve şu anki Adalet Bakanı Akın Gürlek başta olmak üzere bazı yargı ve devlet görevlilerine bireysel yaptırım uygulanması yönünde tavsiye yer alıyor.

Transnasyonel Baskı İddiası: Ankara'nın Avrupa'daki diaspora üzerindeki siyasi nüfuzu, muhaliflere yönelik diplomatik ve istihbarat araçlarıyla yürütülen faaliyetler "sınır aşan baskı" olarak nitelendiriliyor ve eleştiriliyor.

İç Siyaset ve Kayyımlar: Belediyelere yönelik kayyım uygulamaları, muhalefet partilerine ve siyasetçilere açılan davalar sert bir dille kınanıyor.

Müslüman Kardeşler İddiası: Türkiye'nin Avrupa'daki Müslüman Kardeşler (İhvan) bağlantılı yapılara, derneklere ve eğitim kurumlarına lojistik, finansal ya da medya desteği sağladığı iddia edilerek bu desteğin sonlandırılması talep ediliyor.

Tepki Çekti?

MHP lideri Devlet Bahçeli'nin "Eski bir husumetin yeni bir kılığa sokulmuş halidir"çıkışı, doğrudan 17 Haziran 2026'da oylanan bu metne yönelik. 

Türkiye, Avrupa Parlamentosu'nun egemenlik haklarına saldırdığını, Türk yargısına müdahale etmeye çalıştığını ve Türk milliyetçiliğini kasıtlı olarak kriminalize (suçlu ilan) etmeye çalıştığını belirterek raporu "yok hükmünde" saymakta.

#ülkücüler

22 Haziran 2026 Pazartesi

Siyasette Yapay Zeka ve Dijital Devrim

Siyasetin Yeni Kodu: 

Sırttaki Ekranlardan Yapay Zeka Avatarlarına Dijital Seçimler



Nevin Bilgin

Son yıllarda teknoloji, hayatın her alanını olduğu gibi siyasetin de işleyişini kökten değiştiriyor. 

Yapay zeka  ve dijitalleşme artık seçim kampanyalarının sadece yardımcı birer unsuru değil, stratejinin tam kalbi haline gelmiş durumda. 

Meydanlardaki geleneksel propagandalardan dijital mecralardaki mikro hedeflemelere kadar, siyasetin yeni kodları artık teknolojiyle yazılıyor.

Yeni Nesil Sokak Propagandası: Sırtta Taşınan Elektronik Panolar

Geleneksel seçim otobüsleri ve sabit billboardlar, yerini hareketli ve interaktif dijital çözümlere bırakıyor. 

Bu trendin en güncel örneklerinden biri, kampanya çalışanlarının sırtlarında taşıdığı yüksek çözünürlüklü elektronik (LED/LCD) panolar

Dinamik İçerik Yönetimi: 

Bu panolar sabit bir afiş taşımak yerine, bulunulan bölgeye, saate ve hatta o anki kalabalığın yapısına göre anlık olarak değiştirilebilen videolar, sloganlar ve animasyonlar oynatabiliyor.

Hiper-Yerel Hedefleme:

Bir kampanya görevlisi işçilerin yoğun olduğu bir caddeden geçerken panoda ekonomik vaatler dönerken, bir üniversite kampüsüne girdiğinde gençlik ve eğitim projeleri listelenebiliyor.

Mobilite ve Dikkat Çekicilik:

Dar sokaklara, pazar yerlerine ve seçim araçlarının giremediği kalabalık meydanlara girebilen bu panolar, seçmenle göz hizasında bir etkileşim kurarak mesajın akılda kalıcılığını artırıyor.

Yapay Zeka Videoları, Sentetik Medya ve Animasyonlar

Görsel iletişimin gücü siyasette her zaman büyüktü, ancak yapay zeka bu gücü bambaşka bir boyuta taşıdı.

Kişiselleştirilmiş Video Mesajları

Yapay zeka sayesinde bir lider, tek bir video çekimiyle binlerce farklı seçmene isimleriyle hitap edebilir hale geldi. YZ ses ve yüz klonlama teknolojileri kullanılarak, her seçmenin cep telefonuna Merhaba [Ahmet Bey], mahallenizdeki yol sorununu çözeceğiz" diyen kişiselleştirilmiş video mesajları gönderilebiliyor.

Dijital İkizler ve 7/24 Kampanya

Adayların yapay zeka ile oluşturulmuş dijital ikizleri (avatar) aynı anda binlerce seçmenle chat robotları veya interaktif videolar aracılığıyla konuşabiliyor. 

Lider uyurken veya başka bir şehirde miting yaparken, dijital ikizi sosyal medyada seçmenlerin sorularını kendi sesi ve mimikleriyle yanıtlayabiliyor.

Animasyonlar ve Yaratıcı Görsel Kampanyalar

Yapay zeka destekli metinden-videoya (text-to-video) araçları, karmaşık seçim vaatlerini ve geleceğe dair vizyon projelerini saniyeler içinde büyüleyici animasyonlara dönüştürüyor. "20 yıl sonraki yeşil şehir" vizyonu, bütçe gerektiren prodüksiyonlar olmadan, yapay zekanın ürettiği hiper-gerçekçi animasyonlarla seçmene sunulabiliyor.

Seçim Stratejilerinde Yapay Zeka ve Veri Analitiği

Madalyonun görünmeyen yüzünde ise devasa bir veri analitiği mekanizması çalışıyor.

Mikro Hedefleme 

Seçmenlerin sosyal medya eğilimleri, demografik bilgileri ve geçmiş oy tercihleri yapay zeka algoritmalarıyla analiz ediliyor. Bu sayede her seçmen grubuna, tam da duymak istedikleri vaatleri içeren nokta atışı dijital reklamlar gösteriliyor.

Seçmen Eğilimi Tahmini

Geleneksel anketlerin yerini, yapay zekanın sosyal medyadaki milyonlarca paylaşımı inceleyerek yaptığı duygu analizi  alıyor. 

Halkın hangi konuya öfkeli, hangi konuya heyecanlı olduğu anlık olarak tespit edilip liderlerin konuşma metinleri buna göre şekillendiriliyor.

Riskler ve Etik 

Dijitalleşme siyasete hız ve yaratıcılık katsa da ciddi tehlikeleri de beraberinde getiriyor:

Deepfake Tehlikesi: Siyasi rakipleri zor durumda bırakmak için üretilen sahte ses ve video kayıtları , seçim sonuçlarını manipüle etme potansiyeline sahip en büyük tehditlerden biri.

Algı Balonları: Algoritmalar seçmenlere sadece kendi duymak istediklerini göstererek toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirebiliyor.

Diyaset, dijitalleşme ve yapay zeka entegrasyonuyla birlikte artık sadece bir hitabet sanatı değil, aynı zamanda bir veri ve teknoloji savaşı.

Sırtta taşınan dijital panolar sokaktaki fiziksel algıyı yönetirken, yapay zeka videoları ve algoritmalar ise dijital dünyadaki seçmen davranışlarını şekillendiriyor. 

Geleceğin seçimlerini, bu teknolojileri en etik ve en yaratıcı şekilde kullananlar kazanacak.

#hibritseçimler

#dijitalpropaganda


https://dergipark.org.tr/tr/pub/inijoss/article/1667772