17 Şubat 2026 Salı

 KADER FİLMİ üzerine

MASUMİYET, SUÇ VE YAZGI

Kader nedir aslında. İnsanın seçimleri değil midir çoğu zaman. Bir yazgı olmaktan çıkıp süreklilik kazanan seçimlerin toplamıdır belki de...


Nevin BİLGİN

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Kader, bir aşk anlatısı gibi açılıyor,  fakat ilerledikçe aşkın değil, iradenin sınırlarını tartışıyor. 

İnsan sevdiğini sandığı şeye doğru yürürken aslında kendi yazgısını örüyor. Film bu örülme anlarını gösteriyor kader gökten inmiyor, adım adım kuruluyor.

Bekir’in Uğur’a yönelişi saf bir bağlılık gibi görünüyor. Bağımlılık aslında.

Bu bağlılık zamanla bir varoluş biçimine dönüşüyor. Kendi hayatını askıya alıyor, başka ihtimalleri siliyor, tek bir duygunun etrafında dönüyor. 

Masumiyet burada edilgenlikle iç içe geçiyor. İnsan zarar verirken bile kendini suçsuz hissedebiliyor çünkü niyetini temize çıkarıyor. Film, masumiyetin her zaman arınmış bir alan olmadığını düşündürüyor.

Suç yalnızca hukuki bir kategori olarak belirmiyor. Bir başkasına zarar vermek kadar, kendini yok saymak da etik bir mesele haline geliyor. 

Bekir’in susuşu, kabullenişi, vazgeçmeyişi dışarıdan romantik görünüyor içeride ise bir çözülme yaşanıyor. 

Kendi hayatına karşı eylemler

İnsan kendi hayatına karşı işlediği eylemleri çoğu zaman sadakat adıyla meşrulaştırıyor. Bu meşrulaştırma süreci görünmez bir ağırlık taşıyor.

Cahillik filmde bilgi eksikliğinden çok bilinç ertelemesi şeklinde ilerliyor. 

Gerçeği sezmek ile gerçeği kabul etmek arasındaki mesafe açılıyor. Bu mesafe büyüdükçe insan kendi kurduğu döngünün içinde dönmeye devam ediyor. 

Gerçeği bilmek yetmiyor onu uygulamak cesaret istiyor. Cesaret eksildikçe kader söylemi güçleniyor.

Yoksulluk yalnızca mekanlarda görünmüyor bilinçte de görünüyor.

Kasaba otelleri ve geçici odalar kadar, seçeneklerin azalması da bir yoksullaşma biçimi taşıyor. 

İhtimaller küçüldükçe hayat tek bir eksene sıkışıyor. Sıkışma arttıkça insan bunu kaçınılmazlık olarak adlandırıyor.

Kader sözü filmde bir teslimiyet  gibi.

Bu söz, sorumluluğu dışarıya doğru itiyor. 

Oysa her dönemeçte küçük tercihler beliriyor. Kalmak, gitmek, beklemek, vazgeçmemek… 

Tekrarlanan tercihler alışkanlık kazanıyor. 

Alışkanlık derinleştikçe kaçınılmazlık hissi oluşuyor. 

Böylece kader, bir yazgı olmaktan çıkıp süreklilik kazanan seçimlerin toplamı gibi görünmeye başlıyor.

Film insanı ne bütünüyle suçlu ne bütünüyle masum bir yerde konumluyor. İrade ile teslimiyet arasında gidip gelen bir varlık tasviri yapıyor. Aşk ile bağımlılık, sadakat ile kendini inkâr, kader ile tercih aynı çizgide yürüyen kavramlar hâlini alıyor.

Sonunda geriye tek bir soru kalıyor: İnsan başına geleni mi yaşıyor, yoksa yaşadığını başına gelen diye mi adlandırıyor.

 Askeri Tıbbiye Öğrencilerinin Ayaklanmaları


1915 yılında Tıbbiye'ye kaydolan birinci sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale'de şehit düştü. Bu nedenle Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, 1921 yılında hiç mezun veremedi.

https://www.kadirugurmert.com.tr/blog-post (fotoğraf)

NEVİN BİLGİN 

Osmanlı’da öğrenci hareketleri yalnızca medreseler veya sultani düzeyindeki modern okullarla sınırlı kalmamıştır. Askerî okullar da, gençlerin toplumsal bilinç geliştirdiği ve eğitim sistemine karşı muhalefet ürettiği erken ortamlar olmuştur. Bu hareketlerden en dikkat çekeni, 19. yüzyılın sonlarında Askeri Tıbbıye öğrencileri tarafından başlatılan örgütlü muhalefettir.

Osmanlı’da Modernleşme ve Reform Girişimleri

19.yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti, sosyal, kültürel ve idari alanlarda köklü değişiklikler yapmaya çalıştı. Timar sisteminin kaldırılması, vakıfların yeniden düzenlenmesi, haberleşme ve ulaştırma ağlarının geliştirilmesi, nüfus sayımı ve mülkiyet kayıtlarının düzenlenmesi ile askerî reformlar bu dönemin dikkat çeken modernleşme girişimleriydi. Ancak reformların çoğu yüzeyde kalmış, özellikle toplum ve aile hukuku alanında İslam şeriatı hala değişmez kabul edilmiştir.

Evlenme, boşanma, mülkiyet ve miras gibi konular esasen eski düzenini korumuş, reformcuların dini kurumlarda köklü değişiklik yapma niyetleri ise sınırlı kalmıştır. Bu dönemde hukuk, Tanrı’dan gelmiş değişmez bir sistem olarak kabul edildiği için devlette yasama yetkisi yoktu. Yine de Osmanlı yönetimi, şeriat ile örf ve gelenek arasında uzlaştırmalar yaparak, hukuki uygulamalarda pragmatik çözümler geliştirmiştir.

Reformların amacı, liberal ve modern bir yönetim anlayışını hem halka hem Avrupa’ya göstermekti. 3 Kasım 1839’da ilân edilen Gülhane Hatt-ı Şerif, tebaanın hayatı, mülkiyet güvenliği, eşitlik, adil yargılama ve düzenli askeri alım gibi ilkeleri kapsıyordu. Tanzimat reformları, Avrupa’nın baskısı ve desteğini kazanma ihtiyacının da bir sonucuydu.

Askeri Tıbbıye Öğrencilerinin Ayaklanmaları

Osmanlı modernleşme sürecinde askeri okullar, sadece disiplin ve eğitim veren kurumlar değil, aynı zamanda gençlerin siyasi bilinç geliştirdiği alanlar haline geldi. Osmanlı’daki ilk organize askeri öğrenci hareketi, 1889’da İstanbul’daki Askeri Tıbbıye öğrencileri tarafından başlatıldı.

Öğrenciler, okul içi disiplin uygulamalarına, otoriter yönetim anlayışına ve anayasal düzen taleplerine karşı örgütlenmişti. 

II. Abdülhamit iktidarı ile birlikte Tıbbiye üzerinde denetim ve baskı giderek artmaya başladı ve öncesinde mektep içerisinde hakim olan özgürlük ortamı kayboldu. 

Baskı idaresinin ilk ürünü, öğrencilere apolet numarası verilmek istenmesiyle ortaya çıktı. İtiraz edenler çeşitli cezalara çarptırıldı. Artan baskılar karşısında Tıbbiye’nin Demirkapı’da bulunan binasında Tıbbiye öğrencileri, hürriyet yolunda mücadele adına bir cemiyet çatısı altında örgütlendi. 

Bu örgütlenme, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükûti, Mehmet Reşit ve Hüseyinzade Ali öncülüğünde “Osmanlı Birliği” (İttihad-ı Osmani) adıyla kuruldu ve kısa sürede diğer sivil ve askerî yüksek okullara yayıldı.

Bu hareket, silahlı bir isyan olmasa da, öğrencilerin siyasi bilinç ve protesto kültürünü örgütlü hale getirmesi açısından kritik bir dönüm noktasıydı. Daha sonra bu örgüt, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dönüşerek II. Meşrutiyet’in ilanında ve siyasi mücadelede etkin bir aktör oldu.

Askeri Tıbbıye Öğrencilerinin Sürgünü ve Direnişi

Osmanlı modernleşme sürecinde, disiplin ve düzen karşıtı hareketler sadece protesto ile sınırlı kalmadı; bazen öğrenciler sürgünle cezalandırıldı. 1897 yılında Askeri Tıbbıye öğrencilerinin bir kısmı sürgüne gönderildi. Bu sürgünler, İstanbul’dan Trablusgarp’a doğru yolculukla başladı. Seyahat boyunca öğrencilerin yiyecekleri oldukça kısıtlıydı; fasulye veya pirinç çorbası, yanında zeytin ve ekmek yerine peksimet verilmekteydi. Kısa süre içinde bu çorba, sürgünler arasında “Ördek Çorbası” olarak adlandırıldı.

Sürgünler, çorbalarını içmek için sadece birkaç tahta kaşık kullanabiliyor, ihtiyaç duydukları her türlü cezve veya fincanı on-on iki kişiye düşecek şekilde elden ele dolaştırmak zorunda kalıyorlardı. İstanbul’dan uzaklaştıkça, bazı sürgünler gemi güvertesine çıkarak namazlarını kılabiliyor, etrafı seyredebilme imkânı elde ediyordu. 

Yolculuk sırasında, düzeni sağlamak amacıyla sürgünler kendi aralarında bir başkan ve dört üyeden oluşan idare heyeti oluşturdu. Bu heyet, hem gemi içindeki disiplinin sağlanmasına yardımcı oldu hem de öğrenciler arasında bir dayanışma ve örgütlenme kültürü geliştirdi.

Sürgüne gönderilen tıbbıye öğrencilerinin bir kısmı başka ülkelere kaçtı, bir kısmı ise II. Meşrutiyet’in ilanına kadar Trablusgarp’ta kalarak ülkeye dönene kadar bekledi. Ülkeye döndüklerinde, bıraktıkları tıp eğitimine devam ederek doktorluk yapmaları mümkün oldu. Bu sürgün süreci, hem öğrencilerin direniş geleneğini hem de Osmanlı modernleşme reformları ile öğrenciler arasındaki çatışmayı açıkça göstermektedir.

           fotoğraf Fikriyat

1908–1918: İttihat ve Terakki Dönemi

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İttihat ve Terakki, Osmanlı siyasetinde hâkim güç oldu. Ancak uygulamada kısa aralar hariç sürekli baskı, tiranlık ve fesat ortamı hâkimdi. Ordunun politikaya dahil edilmesi, kamu hayatının militarize edilmesi ve askeri-siyasal ikili yapı, imparatorluğun yıkılış sürecine katkı yaptı. Bu yıllar, genç Türklerin reform talepleri ile merkezi otoritenin sert uygulamalarının karşı karşıya geldiği bir dönem oldu.

Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam “Nasıl Okudum” adlı kitabında şöyle aktarıyor:

“Tıbbiyeli garp ile şarkın farkını bilen ve geriliğimizin derin acısını duyan insandı. Bu sebepten Tıbbiye Mektebi vatanseverliğin, hürriyet aşkının, şark miskinliğinden kurtulma, ilerleme, bir an önce yüksek bir medeniyet seviyesine ulaşmış memleketlere yetişme cehdinin bir yuvası olmuştu. Tıbbiyeliler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahlarının gerici ve müstebit idaresine karşı daima isyancı bir durum almışlardı. Bunun içindir ki, Abdülhamit, tıbbiyelileri sevmez, onlardan korkar, çekinir ve onlara karşı şiddetli bir baskı yapardı" 

Tıbbiyelilerin Amacı

Modern eğitim sistemini temel alan kurumların başında gelen Tıbbiye, genç kuşakların devletin işleyişi ve ülke sorunlarıyla yakından ilgilenmeye başlaması açısından önemli bir merkezdi. Bu gençler, karşılaşılan sorunlara çözüm önerileri üretmeye başladı. Zamanla bu öneriler, yalnızca düşünsel düzeyde kalmayıp eyleme dönüşürken, eğitim kurumları içinde gençlik örgütlenmeleri de güç kazandı. Gençlerin temel amacı, II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine son verip Meşruti yönetimi ve Kanun-i Esasi’yi tekrar yürürlüğe koymaktı.

Bu hedef doğrultusunda ilk örgütlenme fikri, iktidar ile fikir uyuşmazlığı yaşayan ve muhalefetin kalesi hâline gelmiş olan Mekteb-i Tıbbiyede 1889 yılında ortaya çıktı. Cemiyetin bir numaralı üyesi İbrahim Temo, kuruluş amacını şöyle anlatıyordu:

“Sarayburnu’nda, şimdi İmarat-ı Askeriye’ye tahsis edilmiş olan Gülhane Mektebi adıyla bilinen Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de bir teneffüs vakti... Elimde kitapla dolaşırken, İshak Sukuti yanıma sokuldu ve yeni bir gelişme olup olmadığını sordu. Ben de aziz vatanın bugünkü durumu ve idare tarzıyla yok olup gideceğini düşündüğümü, bu tehlikeyi önlemek için bir çare üretmek gerektiğini söyledim...”

Bu anlatım, Tıbbiye öğrencilerinin sadece eğitimle yetinmeyip toplumsal ve siyasi sorunlara duyarlı olduklarını, fikirlerini örgütlü bir biçimde ifade etmeye çalıştıklarını gösteriyor. Bu hareket, ilerleyen yıllarda İttihat ve Terakki Cemiyetinin temelini atan, modern siyasi bilinç taşıyan genç kuşağın ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir.

1919–1923: Mustafa Kemal ve Milli Mücadele

Mustafa Kemal’in Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı, Türk milletinin kaderini değiştirecek sürecin başlangıcıydı. Milli bir ordunun örgütlenmesi ve Kurtuluş Savaşı’nın planlanması, askerî ve sivil güçleri bir araya getirdi. Ankara Hükûmeti, ulusal mücadeleyi şu temel ilkeler doğrultusunda yönetti:

1.Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklalinin korunması.

2.İstanbul Hükümeti’nin merkezi yönetim sorumluluğunu yerine getirememesi ve halkın mağduriyetine yol açması.

3.Milletin kendi azim ve kararı ile bağımsızlığını kazanacağı.


Members of the Young Turksİshak Sükuti, Serâceddin Bey, Tunalı HilmiÂkil MuhtarMithat Şükrü, Emin Bey, Lutfi Bey, Doctor Şefik, Nûri Ahmed, Doctor Reshid and Celal Münif (vikipedia)

İşgalci güçler ve İstanbul Hükümeti’nin hilafet ordusu, Ankara Hükümeti’nin Kuvva-i Milliye güçleri tarafından engellenmiş ve üç yıl süren savaş sonunda Yunan, İtalyan ve Fransız işgalciler Anadolu’dan çıkarılmıştır. Bu süreç, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmıştır.

Halkçı-Milliyetçi Ankara Hükümeti ve İstanbul Saltanatı

Milli Mücadele döneminde, Ankara Hükümeti halkçı ve milliyetçi bir anlayışla hareket ederken, İstanbul saltanatı ve işgalci güçler arasındaki güç mücadelesi belirleyici oldu. Halkın iradesine dayalı Ankara Hükümeti, işgalci ve hilafet yanlısı unsurlara karşı direnerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu kabul ettirdi. Böylece hakimiyet doğrudan milletin eline geçti ve modern Türkiye’nin siyasi temeli atılmış oldu.


14 Mart ve Tıbbiyelilerin Direnişi

Türkiye’de 14 Mart Tıp Bayramı, hem modern tıp eğitiminin başlangıcını hem de millî mücadelenin ateşli günlerini simgeler. 1827’de Osmanlı’nın ilk modern tıp okulları olan Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire kurularak Batılı yöntemlerle eğitim verilmiş ve bilimsel tıbbın temelleri atılmıştır.

İstanbul’un işgal edildiği 1919’da ise 14 Mart, Tıbbiyeliler için onurlu bir direniş günü hâline geldi. Öğrenciler ve hocaları, işgali protesto ederek okulda toplandılar ve “Türk Tıbbiyesi” kimliğini öne çıkaran konuşmalar yaptılar. Beyaz önlüklerini bir onur nişanı olarak taşıyan Tıbbiyeliler, mesleki kimliklerini millî bilinçle bütünleştirdi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ise Tıbbiyeliler, cephelerde yaralı askerlere hayat verdi. Antiseptik ve malzeme yetersizliği içinde kendi giysilerini kullanarak müdahalelerde bulundular ve insanlık tarihinin unutulmaz fedakârlık örneklerini sergilediler.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte 14 Mart, modern tıbbın doğuşu ve Tıbbiyelilerin millî mücadeledeki direnişinin anıldığı resmi Tıp Bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Bugün bu tarih, sağlık çalışanlarının emeğinin, tıp etiğinin ve bilimsel aydınlanmanın simgesi olarak anılmaktadır.






Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ataddergi/article/1832684

https://tanzimat.k12.org.tr/event/

https://dergipark.org.tr/en/pub/osmed/article

https://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/wp-content/uploads/2015/01/Bir-Sürgünün-Hikayesi_Şeref-Vapuru-ve-Tıbbiyeliler

https://astibder.org/askeri-tibbiye-tarihi/

https://www.fikriyat.com/tarih/2022/03/14/milli-mucadelenin-tibbiyeli-kahramanlari-tibbiyeli-hikmet-ve-arkadaslari

https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/abdulhamit-ve-tibbiyeliler-54846

https://www.kadirugurmert.com.tr/blog-post/blog-post-title

Afyoncu, Erhan; Demir, Uğur; Önal, Ahmet. Osmanlı İmparatorluğu'nda Askerî İsyanlar ve Darbeler. İstanbul: Yeditepe Yayınları.

https://istanbultarihi.ist/336-istanbulda-tip-egitimi-ve-ilgili-kuruluslar

 İlk Öğrenci İsyanları: Osmanlı’da Medreseden Modern Okula

BURSA SULTANİ ÖĞRENCİ İSYANI



NEVİN BİLGİN 

Gençlik hareketleri, Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde medreselerde başlamış ve yıkılışına kadar devam etmiştir. Bu hareketler yalnızca eğitim alanını etkilemekle kalmamış, devletin idari ve toplumsal yapısını da doğrudan ilgilendirmiştir. Medrese öğrencilerinin eylemleri, Osmanlı’nın duraklama ve yıkılış dönemlerinde uzun süre devletin gündemini meşgul etmiş, Anadolu’nun nüfus yapısını da etkilemiştir. Bazı dönemlerde medrese hareketleri, Anadolu nüfusunun azalmasına dahi sebep olmuştur.

Osmanlı’da medrese, klasik dönemin temel eğitim kurumuydu. Medreselerde öğrenciler, dini bilgiler yanında matematik, mantık, dil ve felsefe gibi bilimsel dersler alırlardı. Medreseler yalnızca eğitim kurumları değil, aynı zamanda devletin kadrolarına öğrenci yetiştiren, gençlerin toplumsal ve dini kimliğini şekillendiren önemli merkezlerdi. Öğrenciler “suhte” olarak adlandırılır, medreselerin disiplin ve hiyerarşi kurallarına uymak zorundaydılar.

19.yüzyılda Osmanlı modernleşme sürecine girerken, Batı tarzı eğitim kurumları açılmıştır. Rüşdiye, Osmanlı’da ortaokul seviyesinde açılan modern okul anlamına gelir ve temel derslerin yanı sıra matematik, fen ve yabancı dil eğitimini de içerirdi. Öğrenciler bu okullarda devlet memuriyeti ve teknik alanlarda yetiştirilmek üzere eğitim görürlerdi.

Sultani ise lise seviyesindeki modern okullardır. Sultanilerde öğrenciler daha kapsamlı bir eğitim alır, Batı tarzı bilimler, edebiyat, tarih ve fen dersleri görülürdü. Sultani okullar, Osmanlı’da modern eğitim anlayışının en ileri aşamasını temsil eder ve öğrenciler genellikle üst düzey devlet görevlerine hazırlanırlardı.

Medreselerden başlayıp rüşdiye ve sultani ile devam eden eğitim sistemi, Osmanlı’da gençliğin hem eğitim hem de toplumsal hak talepleri açısından merkezi bir rol oynamasını sağlamıştır. Gençler, eğitim sistemi içinde zamanla kendi haklarını savunma ve sosyal taleplerini dile getirme bilinci geliştirmişlerdir.

16.ve 18. yüzyıllar arasında medrese öğrencileri burs ve yemek haklarındaki aksaklıklar, derslerdeki adaletsizlikler ve öğretmen uygulamalarındaki sorunlar nedeniyle sık sık topluca protesto eylemleri düzenlemişlerdir. İstanbul ve Bursa medreselerinde kayıtlara geçen olaylarda öğrenciler derslere girmemek, kadılara ve öğretmenlere şikâyetlerini iletmek veya doğrudan padişaha başvurmak gibi yöntemlerle seslerini duyurmuşlardır.

17.yüzyılda artan ekonomik krizler ve medreselerde maaş ile burs gecikmeleri, öğrenci memnuniyetsizliğini derinleştirmiştir. Bazı medreselerde öğrenciler yemek ve barınma haklarını almak için dersleri boykot etmiş, topluca şikâyetlerini iletmişlerdir. Devlet çoğu zaman uygun önlemlerle bu isyanları yatıştırmaya çalışmış, ancak bazı durumlarda sert müdahalelerle eylemler bastırılmıştır.

18.yüzyılda öğrencilerin protestoları artık sadece maddi haklar ile sınırlı kalmamış, öğretmen uygulamaları ve ders programlarının adaletsizliği de isyanların temelini oluşturmuştur. Bu dönem, medrese öğrencilerinin eğitim ve disiplin konularında daha bilinçli ve sistemli bir tavır geliştirdiğini göstermektedir.

19.yüzyılda açılan rüşdiye ve sultani okulları, öğrencilerin Batı tarzı modern eğitimle tanıştığı alanlar olarak öne çıkmıştır. Bu okullarda disiplin ve müfredat uygulamaları öğrenciler arasında hoşnutsuzluk yaratmış ve gençler hak taleplerini daha organize biçimde dile getirmeye başlamıştır.

Öğrenciler, sert disiplin uygulamaları, öğretmen davranışları ve ders programlarına karşı çeşitli protesto yöntemleri geliştirmiştir. Toplu boykotlar, derslere girmeme ve okulu terk etme, bu dönemin sık kullanılan eylemlerindendir. 

Bursa Sultani’de 1914 yılında yaşanan isyan, bu hareketlerin en bilinen örneklerinden biridir. Öğrenciler disiplin cezalarına ve eğitim sistemine karşı okulu terk ederek gösteriler düzenlemiş, halkın dikkatini çeken eylemler gerçekleştirmiştir.

1914 yılında Bursa Sultani’de gerçekleşen öğrenci ayaklanması, Osmanlı modern eğitim sistemi içindeki en organize gençlik hareketlerinden biri olarak dikkat çeker. Bursa Sultani, Hüdavendigâr vilayetinin merkezi Bursa’da yer alıyordu ve İstanbul’a yakınlığı nedeniyle modern eğitim politikalarının hızla uygulandığı önemli bir okuldu.

Bursa Sultani’de 1914 yılında yaşanan öğrenci ayaklanması, Osmanlı modern eğitim sistemi içerisindeki ilk organize gençlik hareketlerinden biri olarak dikkat çeker. Öğrenciler, ders programlarındaki yoğunluk, sert disiplin uygulamaları ve öğretmenlerin keyfi cezaları nedeniyle uzun süredir hoşnutsuzluk içindeydiler. 

Ayaklanma, 28 Mart 1914 tarihinde bir grup öğrencinin çeşitli sebeplerle okulu terk etmesiyle başladı. Öğrenciler yalnızca kendi hak taleplerini dile getirmekle kalmayıp, Darülmuallimin (Erkek Öğretmen Okulu) ve Bursa’daki Ziraat Okulu öğrencilerini de eyleme teşvik ederek şehrin sokaklarında ve pazarlarında propagandalar yaptılar. Eylemler kısa sürede büyüyerek Bursa çevresindeki şehirlerde, özellikle İstanbul’da da dikkat çekti ve okulları, öğrencileri etkileyen ciddi bir toplumsal mesele hâline geldi.

Olay, Türk bürokrasisi tarafından ciddi şekilde ele alındı. Merkezi hükümet, bölgeye bir müfettiş atayarak kapsamlı bir soruşturma başlattı ve kurumlar arası yazışmalar çerçevesinde gerekli önlemler alındı. Devlet, gerekli tedbirleri alarak isyanı bastırmış olsa da, hareket bir süreliğine yetkilileri yoğun şekilde meşgul etti ve Osmanlı tarihine önemli bir öğrenci hareketi olarak geçti.

Hoşnutsuzluk, kısa sürede kolektif bir tepkiye dönüştü ve öğrenciler topluca okulu terk ederek gösteri ve protestolar düzenlemeye başladı. Bazı kaynaklara göre öğrenciler, okul bahçesinde toplanıp yüksek sesle hak taleplerini dile getirmiş, okuldaki yönetim ve öğretmenler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuşlardır.

Ayaklanmanın temel nedenlerinden biri, öğrencilerin eğitim hakkı ve adalet beklentileriydi. Öğrenciler, bazı arkadaşlarının disiplin cezaları nedeniyle derslerden uzaklaştırılmasına veya not kayıplarına uğramasına tepki gösterdiler. Bu durum, öğrenciler arasında bir dayanışma duygusu oluşturdu ve eylemler daha örgütlü hâle geldi. Öğrencilerin isyanı, yalnızca okul içinde kalmamış, Bursa halkı ve çevre ilçelerde de yankı bulmuştur; şehirdeki bazı gazeteler olayı haberleştirmiş, toplumun dikkatini gençlerin taleplerine çekmiştir.

Devlet ve okul yönetimi, ayaklanmayı bastırmak için müdahale etmek zorunda kaldı. Öğrencilerle görüşmeler yapılmış, bazı disiplin cezaları gözden geçirilmiş ve hak taleplerinin bir kısmı kabul edilmiştir. Ancak bu ayaklanma, öğrencilerin haklarını savunma ve örgütlü biçimde seslerini duyurma bilincinin güçlendiği bir dönüm noktası olarak tarihe geçmiştir. Bursa Sultani 1914 ayaklanması, modern okul öğrencilerinin toplumsal farkındalığının en açık göstergesidir ve Osmanlı’da öğrenci hareketlerinin Cumhuriyet dönemine uzanan etkilerini anlamak için önemli bir örnek teşkil eder.

İstanbul’daki bazı sultanilerde de öğrenciler, ders saatleri, öğretmen uygulamaları ve disiplin cezalarına karşı toplu boykotlar ve şikâyetlerde bulunmuşlardır. Bu eylemler, öğrencilerin sadece bireysel değil, toplumsal hak taleplerini de duyurma çabası olarak kaydedilmiştir.

20.yüzyıl başında gençlik hareketleri eğitim reformlarıyla birlikte daha organize hâle gelmiş ve devletle ilişkilerinde hak talebi bilincini ön plana çıkarmıştır. Modern okul dönemindeki isyanlar, medrese hareketlerinden farklı olarak daha sistematik ve toplumsal etkisi yüksek eylemler hâline gelmiştir.

Rüşdiye ve sultani öğrencilerinin hareketleri, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde gençlerin eğitime, haklara ve toplumsal değişime katkısını göstermesi açısından önemlidir. Bu eylemler, Cumhuriyet dönemi öğrenci hareketlerinin temelini oluşturmuş, gençliğin toplumsal bilinç ve hak mücadelesindeki rolünü açıkça ortaya koymuştur.

Onur Yıldırım, İş ve İsyan: 16. Yüzyılda Öğrenci İsyanları, 

Osman Ayvazoğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyete Öğrenci Hareketleri 1, 

The anatomy of a student uprisal: The case of the Bursa Sultani (1914)



KAR FİLMİ ÜZERİNE

AHLAK VE SEÇİMLERİN SONUÇLARIYLA YÜZLEŞMEK


           fotoğraf: filmmakinesi

Kar, Emre Erdoğdu’nun yönettiği ve Hazar Ergüçlü’nün canlandırdığı Müzeyyen karakteri üzerinden genç bir kadının hayatını ve kimlik arayışını işler. Film, yalnızca bir aile veya kardeşlik hikayesi değil toplumsal yapı ile bireysel yaşam arasındaki çatışmayı, seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmeyi ve insan ilişkilerinin karmaşıklığını ortaya koyar.

Müzeyyen, toplumun belirlediği normların dışında bir yaşam sürer. Okul hayatı düzensizdir, uyuşturucu kullanan arkadaş çevresi ve günlük hayatı kaotik. 

Bu durum, onun bireysel arzuları ile toplumun beklentileri arasındaki sürekli çatışmayı görünür kılıyor. Film boyunca karakter, seçimlerinin bedelleriyle karşılaşırken, izleyici onun ruhsal dünyasına davet edilir.


Kardeşi Ali’nin ortaya çıkışı, Müzeyyen’in dünyasında derin bir dönüm noktası yaratıyor. 

Ali, toplum tarafından kabul görmüş, düzenli bir hayat süren bir karakter. Onun varlığı, Müzeyyen’in kendi kimliğini, aile bağlarını ve aidiyetini sorgulamasına yol açıyor. 

Bu karşılaşma, farklı sosyal yaşamların ve değer sistemlerinin birbiriyle çatışmasını dramatik bir biçimde ortaya koyuyor

Film, ahlakı sadece doğru-yanlış üzerinden değerlendirmez karakterlerin seçimlerini toplumsal bağlam ve bireysel vicdan üzerinden sorguluyor

Müzeyyen’in davranışları çoğu zaman toplum tarafından kabul edilemez sayılır, fakat film izleyiciyi empati yapmaya ve ahlaki yargıların göreceliğini düşünmeye itiyor 

İnsan ilişkileri, kardeşlik ve aidiyet temaları, karakterin kimlik arayışını destekleyen ve aynı zamanda sınayan bir rol oynuyor

Sessiz sahneler, boş mekanlar ve karakterlerin yalnızlığı, Müzeyyen’in iç dünyasını güçlendiren estetik araçlar olarak kullanılıyor. 

İzleyici, film boyunca yalnızca olayları gözlemlemekle kalmaz karakterin içsel çatışmalarını ve duygusal yoğunluğunu da hissediyor.

Kar genç bir kadının toplumsal yapı ile bireysel yaşam arasındaki çatışmasını ve kimlik arayışını etkileyici bir biçimde anlatıyor. 

Film, izleyiciyi karakterlerin ruhsal dünyasına çekerek ahlak, aidiyet ve insan ilişkileri üzerine düşünmeye teşvik ediyor.

16 Şubat 2026 Pazartesi

Gözetlemek, Gözetlenmek...

Zaman Kıt, Merak Sınırsız

Stalking de Neymiş Demeyin, Siz de Olabilirsiniz...


Nevin BİLGİN

İnsanlar çoğunlukla kendi iç dünyalarıyla meşgul.

Binbir dert ve telaş arasında başkalarına vakit kalmıyor gibi. Öncelik çoğunlukla kendi ihtiyaçlarında, kendi gündemlerinde. Kendi boğuşmalarında.

Yine de, zaman kıt ve dikkat dağılmış olsa bile, birbirlerini gözetmeye vakit bulabiliyorlar ilginç şekilde.

Sosyal medyada bağlantılar inceleniyor, kim kiminle arkadaş, kim ne yapmış, nereye gitmiş, ne giymiş, filtre kullanmış mı..Küçük ayrıntılar kaydediliyor kim ne yapmış, kiminle konuşmuş…

Gerçek hayatta durum daha da ilginç. 

Komşular selam vermiyor, ama dar perdelerin arkasından kim girip çıkmış, kim ne poşetle getirmiş, her hareket sessizce gözleniyor. 

Küçük bir merak, görünmez bir oyunu haline gelmiş.

Merak, bilimsel olarak insanın öğrenme ve keşfetme mekanizmalarını tetikleyen bir itici güç. 

Beyin, yeni bilgiyi merak sayesinde arıyor; dikkat artıyor, hafıza güçleniyor, çözüm üretme kapasitesi yükseliyor. Yani merak aslında hayatın ilerlemesini sağlayan bir katalizör.

Ama işin bir diğer yanı da var, o meşhur sözle gündeme gelen..

İnsanın başına gelen her şey çoğu zaman meraktan gelir derler ya...

Merak, bazen sınırları zorlamak, bazen risk almak, bazen de başkalarının hayatına bakmak demek. 

Bilim, merakın faydasını övse de, günlük hayatta merak bazen karmaşaya ve sorunlara da yol açabiliyor. 



Modern insanın çelişkisi burada gizli. 

Hem yalnız, hem meraklı. Hem kendi hayatına odaklanmış, hem başkasının hayatını sessizce izleyen. 

Zaman kıt, enerji dağılmış, ama merak sınırsız.

STALKİNG, SOSYAL MEDYADA GÖZETLEME

Sosyal medyada bu gözlem daha kavramsal bir boyut kazanıyor: 

“stalk” son dönemlerde sosyal medya ağlarında iz sürme şeklinde bir anlam kazandı. İzi süren özne olan “stalker”, belki de en etkili ve sarsıcı şekilde Tarkovski’nin Stalker filmiyle izleyicilerin hayatına girmişti. Filmde Stalker, girilmesi yasak olan bir bölgeye giden izi süren rehberdir; bilinmeyene, merak edilene ve görülmek istenene ulaşan bir vasıta.

Günümüzde sosyal ağlar, bu “zone”un sanal bir karşılığı gibi işliyor. Gerçek dünyadaki iletişimin izinden uzaklaşan birey, hem kendi izinin sürüleceği bir benlik yaratma ihtiyacı duyuyor hem de başkalarının izini sürer hâle geliyor. İzi sürülen özne bulunduğu bu sanal bölgede, stalkerlar tarafından izlendiğinin bilincinde olarak benliğini sürekli yeniden çerçeveliyor. Bu teşhir, gözetlendiğinin farkında olduğu sürece devam ediyor; kişi benliğini ve sosyal medya imgesini izleyenlerin eline teslim etmiş oluyor. Böylece izlenen özne, temsil edilen/çerçevelenen imgesiyle stalker’a kendini sunmuş bir nesneye dönüşüyor.

Bu bağlamda modern sosyal medya, merakın hem itici gücünü hem de insanı izleyen ve izlenen rollerine sokan çelişkili doğasını gözler önüne seriyor.

https://dergipark.org.tr/tr/pub/euifydhed/article/342095

15 Şubat 2026 Pazar

kent yazıları...


KÜRESEL KÖRLÜK

Gri Sabahlar, Hız...



Nevin BİLGİN

Gri sabahlar…
Ne çoktur Ankara’da.

Bu şehir çoğu zaman kurşuni bir gökyüzüne uyanır. 

Ama kimse farkına bile varmaz. Uyur gezer gibidir. Çünkü bir telaş vardır. Kent, uyanmaz sanki, yarış start alır.

Arabalar hızla geçer. 

İnsanlar daha gün doğmadan yetişme telaşına düşer. 

Sabahın ilk hormonu güneş değil, kortizoldür. 

Alarm çalar, beden alarma geçer. 

Kentleşme dediğimiz şey biraz da budur.

Doğanın ritminden kopmuş bir kalabalığın, betonun içinde panikle yaşaması.

ELDE PASTANE POĞAÇALARI

Elde bir poğaça. İçinde hangi yağ var bilinmez. Karaciğermiş, kolesterolmüş, damarmış...

Ama bilmeye de vakit yoktur. Çünkü modern insan için önemli olan içerik değil, hızdır.

Beslenmek değil, yetişmektir.



KENT BÜYÜR İNSAN KÜÇÜLÜR

Kent büyüdükçe insan küçülür.
Küreselleşme, gökyüzünü tek renge boyar sanki griye...Tek tip yüksek binalara...

Aynı kahve zincirleri.
Aynı mağazalar.
Aynı vitrinler.
Aynı kredi kartı taksitleri.

Bir şehirden diğerine gittiğinizde aslında başka bir yere gitmezsiniz aynı hızın farklı asfaltını deneyimlersiniz.

EMPERYALİZM VE PARA AKIŞI

Para akışı, yaşamın yerini almıştır.

Emperyalizm artık sadece askeri bir kavram değildir. Gündelik alışkanlıklarımızın içine yerleşmiştir. 

Ne yiyeceğimizden ne giyeceğimize, nasıl güzelleşeceğimizden nasıl tatil yapacağımıza kadar her şey paketlenmiş, markalanmış ve satılmıştır.

Gri sabahın farkına varmamamız tesadüf değildir.

Çünkü sistem yavaşlayan insanı sevmez.

Duran insan düşünür.

Düşünen insan sorgular.

Sorgulayan insan tüketmez.

Bu yüzden kent hep hızlıdır.
Yavaşlık bir tehdit gibidir.

Bir pencere tülü hafifçe sallanırken dışarıda motor sesleri yükselir. 

Şehir koşar. İnsan koşar. Para döner.

Ama gri gökyüzü oradadır.
Sabırlı. Sessiz. Tanık.


Belki gri olan gökyüzü değil, hızın içindeki bizizdir...

14 Şubat 2026 Cumartesi

Şehir Uyurken




Nevin BİLGİN

Hafta sonu sabahları şehir başka bir varlığa dönüşüyor.


Sanki üstündeki gürültü kabuğunu çıkarıyor ve gerçek yüzünü gösteriyor.

İnsanlar uykudayken, sokaklar nefes alıyor, kuşlar bile.


Araba sesleri azalıyor, aceleyle bir yerlere yetişme telaşı kayboluyor. 

O görünmez baskılar... Geç kalıyorum, yetişmeliyim, bir şey yapmalıyımlar bir üreliğine görünmüyor.

Yerini başka sesler alıyor.


Kargaların tok çağrısı, saksağanların keskin ötüşü.



Rüzgarın serinliği.
Açılan bir pencerenin içeri davet ettiği temiz hava.

Bu sessizlik sadece dışarıda değil.
İçeride de oluyor.

Gürültü azaldıkça zihnin uğultusu da yavaşlıyor.


Koşuşturma durduğunda, insan kendi varlığını daha net hissediyor, nefesini...Karnının iniş çıkışlarını...


Hiçbir şey yapmadan var olabilmenin hafifliği geliyor sanki. 

Psikolojik olarak bu anlar belki yeniden ayarlama gibi. 

Omuzlar düşüyor, kalp ritmi yumuşuyor. Düşünceler daha az keskin. 


Şehir uyurken insan biraz kendine uyanıyor.

Ve belki de en büyük lüks..


Hiç kimsenin bir yere yetişmediği bir sabahın içinde, sadece kuşların sesini dinleyerek var olmak.


13 Şubat 2026 Cuma

 YURDUM İNSANININ HAFTASONU 

BÜYÜKŞEHİRDE HAFTA SONLARI

AVM’den Netflix’e, Çekirdek Çitlemekten, Ne Yiyeceğiz Mesaisine

DEDELERİ BİLE "ZURNA"YA YEMEK SEPETİNE ALIŞTIRAN ORTAM

TUVALET TEMİZLİĞİNİ BİLMEYEN BİLMEM NE PARTİSİNİN BAŞKANINI BİLİYOR

NEREYE GİDİP POZ VERECEĞİZ



Nevin BİLGİN

Hafta sonu geldi mi, büyükşehirde yaşam tam bir mini olimpiyat gibi başlıyor.

Sabah ailecek AVM seferleri. Trafikte boğuşmalar...Park yeri aramalar. Harala gürele oradan oraya koşturmalar...

Market arabalarını  tıka basa doldurmalar. Tam fiyatı görünce bakiye yetersiz uyarısı ardından diğer kredi kartını uzatmalar. Çocukların kurslara yetiştirilmesi. Arabada “Anne, babaaa, acıktım!” çığlıkları...

Erkekler araba seviciliğine devam ediyorlar tabii. Araba yıkamak çok önemli. Berbere gitmek de...

Aileme vakit ayırmalıyım stresi ile uzakta kafayı dinleme ya da arkadaşlarıyla buluşmak için uydurulacak yalanları düşünme mesaisi. Aileyle AVM'ye yapılan amaçsız ziyaretlerle aile sorumluluğunu yerine getirmenin erkek keyfi de ayrı tabii. 



Biraz gurur, biraz kaçış. İdare edin işte. 

Kadınlar evin her köşesini temizliyor, çamaşırları yıkıyor, bulaşıkları diz, çıkar, evde milletin çorabından donuna kadar toplamayı saymıyorum bile. 

Sifon çekmek bile hafta sonu ve hafta içi kadın görevler listesinde.

Kaçabilen kadınlar için kuaför ritüeli çok önemli. Bazı kadınlar için hamamlar da önemli. 

Kuaför meraklıları saç boyatıyor, fön çektiriyor, tırnak bakımı yaptırıp kendime vakit ayırdım diyerek sevindirik oluyor. Saatler geçiyor, ama sonuçta herkes memnun. 

Market sepetleri taşınıyor, kahve molaları veriliyor, çocuklar kurs dönüşünde tekrar sahneye çıkıyor.

Akşam yaklaşınca herkes koltuklara yerleşiyor. 

Artık dizi zamanı! Eskiden TV dizisiydi, şimdi Netflix hâkim. 

Artık herkes dizileri anlatıyor bir araya gelince işyerinde: 

“Sen ne izledin?” 

“O da çok iyiydi!” 

Çekirdekler çitleniyor. Parmaklar yağlanıyor, televizyonun karşısında sessiz bir savaş sürüyor. Kimse birbiriyle konuşmaz oluyor. 

TUVALET TEMİZLİĞİNİ BİLMİYOR, BİLMEM NE PARTİSİNİ BİLİYOR

Altın-gümüş fiyatları ve memur öğle yemeği sohbetleri de cabası. 

Hafta içi öğle ne yiyeceklerini düşünmekten helak olan memurlar, hafta sonu biraz rahat nefes alıyor, ama hala ekranlarından borsa ve fiyat haberlerini takip ediyorlar. 

Tabii siyaset gündemi çoluk çocuk herkes tarafından takip ediliyor. Bizim tuvalette nasıl temizlik yapacağını bilmeyen çocuklarımız bile bilmem ne partisinin bilmem ne başkanının twiitter mesajını anlatıyor. 

DEDELERE BİLE ZURNA YEDİRİYORLAR

Bir de en önemli şey yemek olarak ne yenileneceği, nereden ucuza yemek söyleneceği. Dedeleri bile alıştırmışlar yemek sepetine, zurnaya...

NEREYE GİDİP POZ VERECEĞİZ

Günümüzün önemli bir ritüeli de nereye gezmeye gideceğiz, hangi ülkeden hangi pozu verip paylaşacağız. Hangi tur daha ucuz. Yılda ne kadar izin var, izinleri nasıl arttırabiliriz. Fotoğraf çektirip sosyal medyada el alemi nasıl çatlatırız. 

Hafta sonu büyükşehirlerde yaşayan insanlar için bir nevi görev tamamlama maratonu:

  • AVM turu ✔️

  • Market ✔️

  • Çocuk kursları ✔️

  • Ev temizliği ✔️

  • Arabayı yıkama ✔️

  • Kuaför ✔️

  • Netflix & çekirdek ✔️

  • Altın-gümüş sohbetleri ✔️

  • Siyaset gündemi, pahalılıktan konuşma, nerede ne ucuz araştırma

  • Ne yiyeceğize karar vermek

Ve akşam… koltukta derin bir nefes alınıyor. Hafta sonu görevleri bitmedi belki ama hayatta kalındı .


 Sevgililer Günü

Ayılar, Pırlantalar ve Kent Lokantalarının “Romantizmi”



Nevin BİLGİN 

Her yıl şubat geldiğinde televizyon ve sosyal medya ekranlarımız birden bire kırmızı ve pembe renklere bürünüyor. Kalpler uçuşuyor, ayılar sarılıyor, pırlantalar ışıldıyor… Ama bir yandan da bu görsel şenlik, hayatın diğer gerçeklerini çoğu zaman gizliyor.

Reklamlar, sevgiyi ölçülebilir objelerle eşleştiriyor: “Ne kadar büyük ayı, o kadar büyük aşk!” ya da “Bu pırlanta yüzük olursa, ilişkiniz de sonsuza kadar sürer!” Mesaj basit ve çarpıcı, fakat tüketim odaklı. Emekliler için, belediyelerin kent lokantalarında hazırlanan “Sevgililer Günü Menüsü” ise, reklamın lüks versiyonunun tersine, mizahi bir dokunuşla fark ediliyor: Küçük tabaklar, makul fiyatlar ve “romantizm” sunumu, adeta sistemin herkes için aynı seviyede ‘aşk paketini’ dağıtmaya çalıştığını hatırlatıyor.

Teknoloji ürünleri reklamları ise ayrı bir komedi: Telefonlar, kulaklıklar, akıllı saatler arasına sıkıştırılmış kalp simgeleri, sanki aşkın temel formülü yeni model cihaz satın almakmış gibi hissettiriyor. 

Ve tabii, sosyal medya gönderileriyle pekiştirilen bu görsel bombardıman, sevgiyi ve romantizmi birer tüketim nesnesine dönüştürüyor.

İnsanlar artık hediyelerini birbirine göstermekle kalmıyor bir de sosyal medyada gösteriyor. Aşkito'dan, aynen ondan vs notlarıyla...

Sevgililer Günü reklamları üç grubu çok net ayrıştırıyor:

Zengin ve hediye bombardımanına hazır olanlar  büyük ayılar, pırlantalar, lüks tatil paketleri.

Orta halli ve teknolojiyi tüketenler  telefon, kulaklık, akıllı saat aşkı.

Fakir veya yaşlı sevgililer  belediyelerin kent lokantalarında minik menüler,  ve ‘hafif romantizm’.



aşk ve romantizmin kapitalist bir düzenin pazarlama aracı haline geldiği açık. 

Oysa gerçek aşk, ayı boyutu, pırlanta karatı veya teknoloji modeliyle ölçülmez. Ama ekranlar, vitrinler ve sosyal medya kalplerle dolu olduğu sürece, biz de bu görsel şöleni sorgularken kahvemizi yudumlamaya devam ediyoruz.


11 Şubat 2026 Çarşamba

 Kıskanmak Filmi Üzerine

Sessiz Bir İntikamın Anatomisi




Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak filmi, kıskançlığı ani bir patlama ya da basit bir zaaf olarak değil, yıllar boyunca biriken, içten içe çürüyen bir ruh hâli olarak ele alır. Film, seyirciyi ahlaki bir konfora davet etmez; aksine, herkesin suç ortağı olduğu bir atmosfer kurar. Kimse masum değildir, sadece bazıları daha sessizdir.

Hikâyenin merkezindeki Seniha, klasik sinemadaki “kötü kadın” figürlerinden ayrılır. Onun kötülüğü gösterişli değildir; bağırmaz, tehdit etmez, doğrudan zarar vermez. Seniha’nın silahı beklemek, gözlemek ve zamanı gelince küçük bir dokunuş yapmaktır. Asıl yıkımı başkaları gerçekleştirir. Bu yönüyle film, kötülüğün failini muğlaklaştırır: Felaketi kim başlatmıştır? Seniha mı, yoksa zaten çürük olan bir düzen mi?



Demirkubuz’un asıl meselesi kıskançlıktan çok adaletsizliktir. Aynı evde büyüyen iki kardeşten biri sadece erkek olduğu için sevgi, takdir ve gelecek vaatleriyle büyürken; diğeri dış görünüşü ve cinsiyeti nedeniyle daha baştan hayattan elenir. Seniha’nın iç dünyasında büyüyen öfke, bireysel bir psikozdan ziyade toplumsal bir üretimdir. Film bu anlamda, “kötü karakter” yaratmaktan çok, kötülüğün hangi koşullarda filizlendiğini gösterir.

Halit karakteri ise dışarıdan bakıldığında filmin mağduru gibi görünür; ancak onun ahlaki zayıflıkları, Seniha’nın manipülasyonuna bu kadar açık olmasının nedenidir. Demirkubuz burada net bir şey söyler: Zayıf karakter, başkasının kötülüğüne davetiye çıkarır. Kimse tamamen kurban değildir.

Filmdeki evlilik ilişkisi de idealize edilmez. Aşk, sadakat ya da bağlılık; hepsi kırılgan ve geçicidir. Kadın bedeni, erkek arzusu ve sınıfsal iktidar, sürekli iç içe geçer. Bu yüzden Kıskanmak, sadece bireyler arası bir drama değil, erkek egemen düzenin küçük bir laboratuvarıdır.

Görsel dildeki kasvet, dar mekânlar ve hareketsiz kamera, karakterlerin iç dünyasını tamamlar. Kaçış yoktur. Herkes aynı evde, aynı şehirde, aynı kaderin içinde sıkışmıştır. Sessizlikler diyaloglardan daha çok şey anlatır. Film ilerledikçe seyirci, olacakları sezse bile durduramaz; çünkü bu hikâye zaten çoktan yazılmıştır.

Kıskanmak, izleyiciye rahat bir son sunmaz. Bir arınma, bir pişmanlık ya da bir ders yoktur. Sadece şu soru kalır:

Sevilmeyen bir insan, sevilmiş olanlara karşı ne kadar masum kalabilir?

Demirkubuz’un cevabı nettir ve rahatsız edicidir:

Hiç.


 Kortizol, Testosteron ve Beyin: Sapolsky’ye Göre İnsan Neden Kötüleşir?




Nevin BİLGİN 

Robert Sapolsky, Stanford Üniversitesi’nde nörobiyoloji ve primatoloji alanında çalışan, insan davranışını biyoloji, psikoloji ve kültürün kesişiminde inceleyen bir bilim insanıdır. Behave: The Biology of Humans at Our Best and Worst (Türkçede Davranış) adlı kitabında, insanların neden bazen son derece şefkatli, bazen de son derece zalim olabildiğini tek bir nedene indirgemeden anlatır.



Sapolsky’ye göre insan davranışı ahlaki bir düğmeye basmakla ortaya çıkmaz. Çoğu zaman davranışın arkasında bedenin kimyası vardır. Özellikle stres altında, beynin çalışma biçimi köklü şekilde değişir. Bu noktada devreye ilk giren hormon kortizoldür. Kortizol yükseldiğinde beyin dünyayı daha tehditkâr algılar. En ufak uyaran bile bir tehlike işareti gibi okunur. Bu durumda beynin korku ve alarm merkezi olan amigdala aktifleşir.

Amigdala devredeyken, muhakeme, empati ve kendini durdurma becerilerinden sorumlu prefrontal korteks geri çekilir. Yani insan, yaptığı şeyin sonuçlarını tartacak, karşısındakinin yerine kendini koyacak biyolojik zemini geçici olarak kaybeder. Böyle anlarda beyin için öncelik ahlak değil, hayatta kalmadır.

Bu tabloya testosteron eklendiğinde davranış daha da keskinleşir. Testosteron tek başına kötülük üretmez; ancak güç, statü ve rekabet ortamında yükseldiğinde baskınlık, risk alma ve kontrol etme eğilimini artırır. Eğer kişi otorite sahibiysa, cezalandırılmayacağını hissediyorsa ve aynı anda stres altındaysa, zalimlik içerden mantıklı ve hatta gerekli gibi hissedilebilir.

Sapolsky’nin altını çizdiği rahatsız edici gerçek şudur: Bu biyolojik süreçler işlerken insan kendini kötü biri gibi hissetmez. Aksine çoğu zaman haklı hisseder. Beyin, yapılan davranışı meşrulaştıracak açıklamaları anında üretir. “Hak etti”, “başka çarem yoktu”, “emir aldım” gibi cümleler ahlaki savunmalar değil, nörobiyolojik sonuçlardır.

Behave kitabının en çarpıcı yanı, kötülüğü kişisel bir kusur olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir sürece yerleştirmesidir. Çocukluk deneyimleri, travmalar, yoksulluk, kronik stres ve kültürel normlar, beynin bu hormonal dengelerini kalıcı biçimde şekillendirir. Böyle bakıldığında kötülük çoğu zaman bilinçli bir seçim değil, uzun süreli bir baskının sonucu olarak ortaya çıkar.

Sapolsky bu yaklaşımıyla rahatsız edici bir yere işaret eder: İnsanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil, beyinleri o anda başka türlü davranamayacak bir kimyaya girdiği için kötüleşir. Bu, yapılanları mazur göstermez; ama insan davranışını yargılamadan önce durup düşünmeyi zorunlu kılar.


 Tai Chi Esintisi Taşıyan Bir Sahne Dili: Tarkan Dansları



Tarkan’ın sahne dansları zaman zaman Tai Chi esintisi taşıyor. Bu durum, bire bir Tai Chi formu uygulanmasından değil; hareketlerin akışkanlığı, yumuşak geçişleri ve merkezden yayılan beden kullanımıyla açıklanıyor. Ortaya çıkan şey teknik bir Tai Chi pratiği değil, Tai Chi’nin beden felsefesini hatırlatan bir sahne dili oluyor.

Dairesel Hareketler

Tai Chi’de hareketler köşeli değil, dairesel hatlar izliyor. Kollar ve omuzlar sert kırılmalarla değil, yumuşak yaylar halinde ilerliyor.

Tarkan’ın danslarında da benzer bir dairesellik görülüyor. Kollar ani savrulmalar yerine omuzdan başlayıp bileğe doğru akan bir çizgi çiziyor. Bu süreklilik dansa sakin ama etkileyici bir ifade kazandırıyor.

              fotoğraf: Journa

Yumuşak Geçişler

Tai Chi’de beden, ağırlığını bir noktadan diğerine acele etmeden aktarıyor. Ayaklar yere sağlam basıyor, gövde bu geçişe yumuşak dönüşlerle eşlik ediyor.

Tarkan’ın sahne hareketlerinde de benzer bir denge anlayışı öne çıkıyor. Sert sıçramalar yerine, ağırlığın ayaklar arasında aktığı ve gövdenin bu geçişi takip ettiği bir akış görülüyor. Bu durum dansın kontrollü ve akıcı görünmesini sağlıyor.



Tai Chi’de hareket kollarla başlamıyor; bedenin merkezinden doğuyor. Uzuvlar bu merkezden yayılan hareketin devamı oluyor.

Tarkan’ın danslarında da kollar çoğu zaman gövdeden bağımsız hareket etmiyor. Gövde, omuz ve kollar birlikte çalışıyor. Bu bütünlüklü kullanım Tai Chi esintisini güçlendiren önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

Sakin Güç 

Tai Chi gösterişli bir sertlik yerine sakin bir güç anlayışı sunuyor.

Tarkan’ın dansları da benzer biçimde agresif bir beden dili kurmuyor. Hareketler yumuşak ilerliyor ama etkisini kaybetmiyor. Bu sakinlik sahnede güçlü bir duruş yaratıyor ve Tai Chi esintisini belirginleştiriyor.

Anlaşılmak

çoğu zaman anlatmakla olmaz. Çünkü ne kadar anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır. Herkes seni kendi kültürüyle, yaşadıklarıyla, bildikleriyle ve görgüsüyle duyar.

Bu yüzden aynı cümle farklı insanlarda bambaşka anlamlara dönüşür. Senin için sade olan, başkası için mesafedir. Senin sessizliğin, bir başkasına göre kırgınlıktır. Kimse seni olduğun yerden dinlemez; herkes seni kendi dünyasına tercüme eder.

Anlaşılmak bu yüzden yorucudur. Daha çok anlatman gerekir, daha çok açıklaman, bazen de olmadığın biri gibi konuşman. Yine de sonunda “anlaşıldığını” sandığın şey, çoğu zaman karşındakinin zihninde oluşan bir versiyondur.

Belki de mesele anlaşılmak değildir.

Belki de mesele, kimsenin kimseyi tam olarak anlayamayacağını bilerek, biraz daha az ısrar etmektir.