13 Mart 2026 Cuma

 Modern Savaş ve İklim Krizi: Çevresel Etkiler ve Küresel Gıda Güvenliği



Günümüzün en büyük küresel sorunlarından biri olan iklim krizi, yalnızca fosil yakıt kullanımı ve çevre kirliliği gibi klasik faktörlerle değil, aynı zamanda modern savaşların yol açtığı çevresel yıkımlarla da derinleşiyor. Özellikle 2022’den bu yana süren Rusya‑Ukrayna savaşı, hem bölgesel hem küresel düzeyde çevre, tarım ve gıda güvenliği üzerinde ciddi etkiler yaratıyor.

Savaşın Ekosistemler Üzerindeki Etkisi

Silahlı çatışmalar çevreyi çeşitli şekillerde tahrip ediyor. Yıkılan altyapı ve sanayi tesisleri, patlayan mühimmatlar ve ağır askeri araçların hareketi toprak, su ve hava kirliliğine yol açıyor. Özellikle Ukrayna’da savaş nedeniyle birçok nehir, göl ve yer altı su kaynağı kirlenirken topraklarda uzun süreli toksik etkiler görülebiliyor. Bu tür kirlenmeler ekosistemleri bozuyor ve çevre sağlığını olumsuz etkiliyor. 



Savaşın etkileri sadece ekosistemlerle sınırlı kalmıyor. Su arıtma tesisleri, kanalizasyon sistemleri ve tarım altyapısı gibi kritik altyapıların zarar görmesi, milyonlarca insanın temiz su ve sanitasyon hizmetlerine erişimini kısıtlıyor. Birleşmiş Milletler’ten yapılan değerlendirmelere göre, çatışma bölgelerinde altyapının çöküşü su güvenliği ve halk sağlığını da derinden sarsıyor. 

Tarım Arazileri ve Gıda Üretimi Üzerindeki Yıkım

Savaş alanı haline gelen bölgelerde tarım arazilerinin tahrip olması, hem üretimi doğrudan etkiliyor hem de gıda güvenliği açısından ciddi riskler doğuruyor. Örneğin Ukrayna’da tarımsal üretim önemli ölçüde azalırken, işgal altındaki bölgelerde toprakların işlenememesi ve sulama sistemlerinin bozulması, milyonlarca hektar tarım arazisini üretim dışı bırakıyor. 

Kakhovka Barajı’nın yıkılması gibi olaylar, onlarca kilometrekarelik ekili alanı sulama dışında bırakmış durumda. Bu durum, hem Ukrayna’daki nüfusun kendi gıda ihtiyacını karşılama kapasitesini azaltıyor hem de dünya genelindeki tarım piyasaları üzerinde baskı oluşturuyor. 

Küresel Gıda Güvenliği ve Fiyat Dalgalanmaları

Ukrayna ve Rusya, dünya tahıl üretiminin ve ihracatının önemli bir kısmını karşılayan ülkeler arasında bulunuyor. Bu iki ülkenin yaşadığı savaş, küresel ticaret ağlarında ciddi kesintilere ve arz şoklarına neden oldu. Bu durum, özellikle buğday, mısır ve ayçiçeği gibi temel ürünlerin fiyatlarında keskin artışlara yol açtı. 

Yüksek gıda fiyatları, özellikle gelişmekte olan ülkelerde gıda güvensizliğini ağırlaştırıyor. Bazı bölgelerde temel gıdalara erişim zorlaşırken milyonlarca insanın açlık riskiyle karşı karşıya kaldığı belirtiliyor. 

İklim Krizine Yönelik Etkiler

Çatışmalar çevreyi tahrip ederek iklim krizine de dolaylı etkiler yapıyor. Patlayan mühimmatların atmosfere saldığı gazlar, orman yangınları ve askeri faaliyetler sera gazı salınımını artırabiliyor. Ayrıca ekosistemlerdeki bozulma, doğal karbon kaynaklarının zayıflamasına ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açıyor. 

İklim ve çevre üzerindeki zararlar birikerek gelecekteki iklim değişikliği uyum çabalarını da zorlaştırıyor. Savaş koşulları, hem yerel hem küresel iklim politikalarının uygulanmasını geciktiriyor ya da engelliyor. Bu durum, iklim krizinin etkilerine karşı dayanıklılığı azaltıyor. 

Modern savaşlar yalnızca insanlar üzerinde değil, çevre ve iklim üzerinde uzun vadeli ve derin etkiler bırakıyor. Toprak ve su kaynaklarının kirlenmesi, tarım arazilerinin kaybı, gıda üretimindeki düşüş ve gıda fiyatlarındaki artış, hem bölgesel hem küresel düzeyde iklim krizini ve insan güvenliğini daha ciddi hale getiriyor.

Bu etkiler, yalnızca savaş süresince ortaya çıkmıyor; savaş sonrası dönemlerde de ekosistemleri, insan sağlığını ve ekonomik sistemleri zorlamaya devam ediyor. Bu nedenle çevresel koruma ve iklim politikaları, barış ve güvenlik stratejilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeli ve savaşın neden olduğu çevresel yıkımın azaltılması için uluslararası işbirliği gereklidir.

Kaynakça

https://www.un.org/en/peace-and-security/how-conflict-impacts-our-environment

https://www.csis.org/analysis/war-ukraine-and-global-food-security-impacts

https://www.tandfonline.com/doi/full

https://en.wikipedia.org/wiki/Destruction_of_the_Kakhovka_Dam


 Yapay Zeka ve Depremlerin Önceden Tahmini: Neredeyiz?



Depremler doğal afetler arasında en zor tahmin edilen olaylardır. Tarihsel olarak bilinen tüm bilimsel yöntemler, bir deprem olacak “yer, zaman ve büyüklüğü” konusunda net tahminler veremez. Bununla birlikte yapay zekâ (YZ) ve makine öğrenimi (ML) gibi yöntemler, büyük veri ve algoritmalarla tahmin gücünü artırmak için araştırılıyor.

Yapay zekâ, özellikle büyük sismik veri kümelerini analiz etmek için güçlü bir araç olarak görülüyor. Geleneksel modellerle insanların fark edemediği örüntüler veya sinyaller makine öğrenimi ile çıkarılabiliyor. Bu, bilim insanlarının deprem riski analizi ve tahmini konusunda yeni yöntemler geliştirmesini sağlıyor. 


Yapay Zekâ ile Deprem Tahmini Gerçekten Mümkün mü?

Bilimsel çalışmalarda çeşitli yapay zekâ modelleriyle yapılan tahmin denemeleri yapıldı:

·Bir araştırma, Teksas Üniversitesi’nde geliştirilmiş bir yapay zekâ algoritmasının 7 ay boyunca Çin’deki depremleri %70 doğrulukla bir hafta önceden tahmin ettiğini bildirdi. Bu yapay zekâ, geçmiş sismik verileri gerçek‑zamanlı kayıtlarla ilişkilendirerek 14 depremi belirttiği konum ve büyüklüklerle tahmin etti, sekiz yanlış alarm verdi ve bir depremi kaçırdı. 

·Yapay zekâ araştırması başka bir çalışma, iyonosferdeki anormallikleri girdi olarak kullanan sinir ağı tabanlı bir model geliştirdi; bu model validation aşamasında kategorik büyüklük sınıfları için yaklaşık %60 doğruluk elde etti. Bu tür yaklaşım, farklı verilerle modelin geliştirilmesine yönelik bir başlangıç örneğidir. 

·Türkiye’den bazı çalışmalar, geçmiş verileri, deprem derinlikleri, büyüklükleri ve yer altı yapısı gibi etkenlerle modelleyerek yapay zekânın yakın gelecek tahminlerinde doğruluk oranı yüksek sonuçlar verdiğini iddia ettiğini gösteriyor; örneğin bir çalışma İstanbul özelinde belirli süreler için yüksek tahmin doğruluğu raporladı. 

Bu sonuçlar, yapay zekânın deprem tahminini tamamen çözdüğünü göstermiyor. Farklı araştırmalarda kullanılan yöntemler çoğu kez belirli bölgeler veya kısa süreler için geçici başarılar gösteriyor. Ayrıca modelin doğruluk oranları ve sonuçların güvenilirliği hâlen tartışmalı. Bu alanda henüz evrensel, kesin ve gerçek zamanda “nerede ve ne zaman” diye net bir tahmin yapabilen bir sistem yok. 


Bilim Dünyasının Görüşü

Birçok jeofizik uzmanı, şu anda mevcut teknolojinin deprem tahminini kesin olarak yapamadığını belirtiyor. Yapay zekâ teknikleri umut vaat etse de bilimsel toplulukta hâlen şu soruların cevaplanması gerektiği kabul ediliyor:

·Bir tahminin belirli bir zaman aralığı, yer ve büyüklükle birlikte anlamlı olup olmadığı

·Yapay zekânın algıladığı sinyallerin fiziksel olarak güvenilir kaynaklara dayalı olup olmadığı

·Farklı coğrafi bölgelerde algoritmaların genelleştirilebilirliği 

Buna rağmen birçok araştırma, yapay zekânın büyük veri analizi, sismik kayıtların sınıflandırılması ve risk değerlendirmesi gibi alanlarda fayda sağlayabileceğini öne sürüyor. 


Bugün Ne Yapılıyor?

Yapay zekâ şu anda aşağıdaki alanlarda aktif olarak araştırılıyor:

·Erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi: Deprem gerçekleşmeden saniyeler ile dakikalar öncesinde alarm verecek altyapılar. Bu sistemler doğrudan deprem tahmini değil, sismik dalgalar işlediğinde uyarı verme konusunda çalışır.

·Risk ve etki tahmini: Depremin ardından hasar, kayıp ve kritik altyapı etkilerini AI ile modelleme araştırmaları sürdürülüyor. Bu, afet yönetimi ve acil müdahale planlamasında önemlidir. 

·Veri tabanlı modelleme: Farklı veri kaynakları (sismik veriler, iyonosfer anomalileri, jeofizik sinyalleri) ile derin öğrenme modelleri oluşturuluyor. 


Yapay zekâ şu anda depremleri kesin olarak tahmin etme düzeyine ulaşmış değildir. Fakat algoritmalar ile büyük veri analizi sayesinde depremlerle ilgili bazı olasılık ve örüntülerin tanımlanması mümkündür. Bazı pilot çalışmalar, belirli bölgelerde bir hafta veya belirli gün sayılarına yönelik tahminlerde umut verici sonuçlar gösterse de bilimsel olarak kabul gören tam, güvenilir bir deprem tahmin sistemi hâlâ gerçekleşmemiştir.

Bu alandaki araştırmalar yoğun bir şekilde devam ediyor ve gelecekte yapay zekâ uygulamalarının afet hazırlığı, erken uyarı ve risk analizi gibi alanlarda kullanılması daha da yaygınlaşabilir.

Kaynakça

https://www.sciencedaily.com/releases/2023

https://www.mdpi.com/

https://www.ntv.com.tr/galeri/turkiye/yapay-zeka-ile-deprem-tahmini-istanbul-icin-yuzde-91


 Trafik Kameraları Artık Sadece Trafik İçin Değil: Modern Savaşlarda İstihbarat Aracı


Nevin BİLGİN

Modern savaşlar yalnızca sahadaki askerlerle yürütülmüyor. Teknoloji ve veri, bugün savaş stratejilerinin merkezinde yer alıyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, İran’daki trafik ve güvenlik kameralarının savaş ve istihbarat için kullanılması olayıdır.

Trafik kameraları normalde şehirlerde trafik akışını düzenlemek, kazaları önlemek ve güvenliği artırmak için kullanılır. Fakat son haberlerde, bu kameraların istihbarat amaçlı kötüye kullanıldığı iddiaları ortaya çıktı. Uluslararası basına göre, İsrail istihbaratı (Mossad ve askeri istihbarat birimleri) yıllarca İran’ın başkenti Tahran’daki trafik kamera ağını uzaktan izlemek ve analiz etmek için kullandı. Bu kameralar, sadece araç trafiğini değil, yetkililerin günlük hareketlerini de gösteriyordu.

Söz konusu kamera görüntüleri sadece izlenmekle kalmadı; ileri algoritmalar ve veri analiz sistemleriyle birleştirilerek İran lideri ve korumalarının rutinleri, park yerleri ve gidiş-geliş rotaları gibi detaylı bir “yaşam modeli” oluşturuldu. 

Bu, istihbarat açısından pattern-of-life (hayat modeli) analizi olarak tanımlanan bir yöntemdir. Bu veriler, çok katmanlı istihbarat süreçlerinin bir parçası olarak değerlendirildi. Sadece trafik kamerası değil, aynı zamanda elektronik sinyal istihbaratı, hacklenmiş mobil ağlar ve insan kaynaklı bilgiler de operasyonun bir parçasıydı.

Bu gelişme hem savaş hem de gözetim açısından önemli iki mesaj taşıyor. Sıradan altyapılar bile casusluk ve stratejik istihbaratta kullanılabilir. Trafik kameraları, internet bağlantılı CCTV sistemleri ve şehir sensörleri gibi kamu hizmeti için kurulan sistemler, siber güvenliği zayıfsa yabancı bir güç tarafından ele geçirilebilir. Veri, modern savaşın yeni cephesi haline gelmiştir. Bugün savaş sadece fiziksel çatışma değil; siber alan, veri analitiği, yapay zekâ ve gözetim teknolojileriyle de yürütülüyor. Bu durum hem devletlere hem de bireylere büyük bir güvenlik açısı yaratıyor.

Bu haberler, günümüz savaşlarının dijitalleştiğini gösteriyor. Sadece düşman saha birliklerini izlemek değil, aynı zamanda onların rutinlerini, güvenlik yapılarını ve karar alma süreçlerini çözmek için sistematik veri toplama yapılabiliyor. Aynı zamanda, şehir içi gözetim sistemlerinin sadece yerel güvenlik için değil, uluslararası istihbaratın hedefi olabileceğini ortaya koyuyor.

Kaynakça

https://www.iranintl.com/

https://www.wired.com/story/from-ukraine-to-iran-hacking

https://techcrunch.com/2026/03/03/hacked-traffic-cams-and-hijacked


“Kulüp” Dizisi: 1950’ler İstanbul’unda Gayrimüslimler, Aşk ve Toplumsal Gerçeklikler





Kulüp dizisi sadece bir aşk hikayesi değil. Dizinin en güçlü yanı, duygusal anlatının yanı sıra Türkiye’nin yakın tarihinin hassas ve genelde konuşulmayan kesitlerini, özellikle gayrimüslim toplumların yaşadıklarını, sahneye taşıyor.

Varlık Vergisi ve Gayrimüslim Toplumlar

Dizinin merkezinde yer alan en önemli tarihi olaylardan biri, 1942 Varlık Vergisi’dir. Bu vergi, II. Dünya Savaşı koşulları bahane edilerek çıkarılmış olsa da pratikte Türkiye’deki Yahudi, Rum ve Ermeni azınlıkları ekonomik ve toplumsal hayattan dışlamayı hedeflemiştir.

Dizide, Matilda’nın ailesinin bu vergi yüzünden yaşadığı trajedi — babasının çalışma kampında ölmesi, ailenin ekonomik çöküşü — dramatik bir anlatı içinde işlenir. Böylece izleyici, toplum tarihinin yüzleşmekte zorlandığı bir dönemi hem duygusal hem de tarihsel boyutuyla deneyimler.

Türkler ve Gayrimüslimler Arasındaki Dinamikler

Kulüp, İstanbul’un çokkültürlü yapısını ve Türk–Yahudi ilişkilerini karakterler aracılığıyla aktarıyor. Dizide toplumsal ayrımcılık ve ötekileştirme olgusunu yanında, bireysel dostluk ve dayanışmayı da öne çıkarıyor.

Matilda ve çevresindekiler, yalnızca tarihi olayların mağdurları değil, kendi kimlik mücadelelerini yaşayan bireyler olarak sunuluyor. Bu yaklaşım, azınlık ilişkisini çatışmadan öte bir etkileşim alanı olarak ele alıyor.

Kayıp, Aidiyet ve Bellek

Dizinin merkezindeki romantik ilişkiler, yalnızca duygusal bir bağ değil aynı zamanda aidiyet ve kimlik arayışının bir metaforudur.

Matilda’nın kızına yaşadıklarını, kültürünü ve geçmişi aktarma çabası, bireysel hafıza ile kolektif bellek arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor.

Kulüp, Varlık Vergisi ve dönem azınlık politikalarını anlatması sayesinde tarihî ve sosyo-kültürel tartışmaları yeniden gündeme taşıyor. Dizi, yalnızca bir dönem draması olmanın ötesinde, toplumsal belleğe katkı sağlıyor ve çokkültürlülüğün önemini izleyiciye hissettiriyor.

Gerçek Hayat Hikayesi

Dizideki Matilda Aseo ve kız kardeşi Raşel gibi karakterlerin isimleri, senaristin gerçek aile geçmişindeki isimlere atıf yaparak verilmiştir. Bazı kaynaklar, Kulüp dizisinde yer alan karakterlerin gerçek hayattaki aile fotoğraflarıyla ilişkilendirildiğini belirtmektedir; örneğin senaristin anneannesi ve annesiyle ilişkilendirilen fotoğraflar internet ortamında paylaşılmıştır. 

https://halktv.com.tr/yasam/netflixin-kulup-dizisinin-kahramanlarinin-gercek-fotograflari-ortaya-cikti-fistik


12 Mart 2026 Perşembe

E SİYASET ÇAĞINA POLİTİKACILAR NE KADAR UYABİLİYOR

DİJİTAL ÇAĞDA SİYASET NASIL OLMALI

Bağırarak Konuşmalar, Lacivert Takım Elbiseler, Katlanmış Beyaz Gömlekler

Dijital Çağda Eski Usul Siyaset



Nevin BİLGİN 

Mikrofonun başında bağırarak yapılan hitaplar…

Lacivert takım elbiseler…

Bir noktada ceketin çıkarılıp kolları katlanmış beyaz gömlekle kürsüye dönülmesi…

Kalabalık bir erkek grubuyla yapılan yürüyüşler…

Ve çoğu zaman rakiplere yönelen sert sözler, hatta hakaretler…

Siyasetin sahnesi uzun yıllardır neredeyse aynı görüntülerle dolu. 

Oysa artık dijital çağdayız. İnsanlar bankaya gitmeden işlem yapıyor, alışverişini telefondan yapıyor, haberleri sosyal medyadan takip ediyor. İletişimin dili ve hızı kökten değişmiş durumda.

Ama siyaset hala çoğu zaman eski bir tiyatronun sahnelenmesi gibi ilerliyor.

Dijital Çağ Siyasete Yeni Araçlar Getirdi

Aslında teknoloji siyasetin doğasını değiştirebilecek güçlü araçlar sundu.

Bugün bir siyasetçi tek bir sosyal medya paylaşımıyla milyonlarca insana ulaşabiliyor. Vatandaşlar bir sorun yaşadıklarında bunu anında görünür kılabiliyor. Çevrimiçi kampanyalar başlatılabiliyor, toplumsal hareketler birkaç gün içinde geniş kitlelere yayılabiliyor.

Dijital çağın siyasete getirdiği bazı önemli yenilikler var:

Doğrudan iletişim:

Siyasetçiler artık televizyon kanallarına bağımlı olmadan seçmenle doğrudan iletişim kurabiliyor.

Anlık kamuoyu:

Toplumun tepkisi günler veya haftalar sonra değil, dakikalar içinde görülebiliyor.

Yeni katılım biçimleri:

Çevrimiçi imza kampanyaları, sosyal medya hareketleri ve dijital topluluklar siyasal katılımın yeni yollarını oluşturuyor.

Veri temelli kampanyalar:

Seçim stratejileri artık büyük ölçüde veri analizine dayanıyor. Seçmen davranışları analiz edilerek farklı gruplara farklı mesajlar hazırlanıyor.

Kısacası siyaset için tamamen yeni bir iletişim zemini oluşmuş durumda.

Ama Siyasetin Dili Aynı

Buna rağmen siyasetin dili ve sahnesi büyük ölçüde değişmiş görünmüyor.

Meydan mitingleri, yüksek sesli konuşmalar, sert polemikler ve güçlü lider imajı hala siyasetin merkezinde yer alıyor.

Sosyal medya çoğu zaman yeni bir tartışma alanı olmaktan çok eski propagandanın dijital versiyonuna dönüşüyor.

Bir başka ifadeyle teknoloji yenileniyor ama siyaset dili çoğu zaman aynı kalıyor.

Neden Eski Alışkanlıklar Sürüyor?

Bunun en önemli nedeni siyasetin yalnızca bir iletişim faaliyeti değil, aynı zamanda bir güç gösterisi olması.

Kalabalık mitingler, güçlü beden dili ve yüksek sesli konuşmalar siyasal liderliğin sembolik göstergeleri olarak görülüyor.

Ayrıca sert ve kutuplaştırıcı söylemler medya ve sosyal medya algoritmaları tarafından daha görünür hale getirildiği için siyasette daha çok kullanılıyor.

Bir başka neden ise siyasal kültürün teknolojiye göre çok daha yavaş değişmesi. Telefonlar birkaç yılda değişiyor, ama siyasal alışkanlıklar bazen onlarca yıl sürüyor.

Asıl Sorun Teknoloji Değil

Bugün siyasetin karşısındaki temel soru aslında teknolojik değil, kültüreldir.

Dijital araçlar iki farklı şekilde kullanılabilir:

Ya vatandaşın daha fazla katıldığı, daha yatay ve şeffaf bir siyaset oluşturulur.

Ya da eski propaganda yöntemleri sadece internet ortamına taşınır.

Bugün dünyada gördüğümüz tablo çoğu zaman ikinci seçeneğe daha yakındır.

Dijital çağ iletişimi kökten değiştirdi. İnsanlar daha hızlı konuşuyor, daha hızlı tepki veriyor ve daha kolay örgütlenebiliyor.

Ama siyasetin sahnesine baktığımızda eski görüntüler var. Kürsüde bağıran siyasetçiler, lacivert takım elbiseler, kolları sıvanmış beyaz gömlekler, kalabalık heyetler ve sert polemikler…

Kaynakça: 

https://acikerisim.selcuk.edu.tr/items

https://arxiv.org/abs/

https://arxiv.org/abs

Albayrak, Orhan. Dijital Çağda Siyaset

https://dergipark.org.tr/tr/pub/muhafazakar/article/


5 Mart 2026 Perşembe

 İran Savaşı, Enerji Piyasaları ve Küresel Ekonomi



İran ile yaşanan askeri gerilimin tam ölçekli bir savaşa dönüşmesi ihtimali, küresel enerji piyasalarındaki dengeleri yeniden sarsmış durumda. 2025’in sonlarında görece sakinleşen petrol piyasası, jeopolitik risklerin tekrar artmasıyla birlikte yeniden küresel gündemin merkezine yerleşti.

Bu krizin kalbinde ise Hürmüz Boğazı bulunuyor. Günlük yaklaşık 1,3 milyar dolarlık petrol ve doğalgaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanabilecek herhangi bir aksama, küresel enerji arzı üzerinde anında etkili oluyor ve petrol fiyatlarının hızla yükselmesine neden olabiliyor.

Bugün piyasalarda konuşulan senaryolar üç ana başlıkta toplanıyor. Eğer gerilim sınırlı kalır ve çatışmalar kontrol altında tutulabilirse, petrol fiyatlarının varil başına yaklaşık 85 dolar seviyesine yükselmesi bekleniyor. Ancak çatışmanın bölgeye yayılması veya enerji arzının daha uzun süre kesintiye uğraması durumunda fiyatların 90 hatta 100 dolar seviyesini aşması olası görülüyor. 

Daha kötümser senaryolarda ise Hürmüz Boğazı’nın uzun süreli kapanması veya bölgedeki enerji tesislerinin doğrudan hedef alınması halinde petrol fiyatlarının 140 dolar seviyesine kadar çıkabileceği dile getiriliyor.

Krizin küresel ekonomi açısından öneminin bir diğer nedeni de İran’ın enerji üretimindeki rolü. İran günde 3 milyon varilin üzerinde petrol üretirken, bunun yaklaşık üçte ikisini ihraç ediyor. 

Bu ihracatın en büyük bölümü ise Asya’ya, özellikle de enerji ihtiyacının önemli bir kısmını İran petrolünden karşılayan Çin’e gidiyor. Bu nedenle İran ihracatında yaşanacak bir aksama, yalnızca Orta Doğu’yu değil, küresel tedarik zincirlerini ve büyük sanayi ekonomilerini de etkileyebilir. 

Zaten son yıllarda yaşanan enflasyon dalgalarından henüz tam olarak kurtulamamış olan küresel ekonomi üzerinde yeni bir maliyet baskısı oluşabilir.

Bununla birlikte piyasada dengeleyici bazı faktörler de bulunuyor. Öncelikle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı uzun süre kapatma kapasitesi birçok savunma uzmanı tarafından tartışmalı görülüyor. Uluslararası deniz kuvvetlerinin bölgedeki ticaret yollarını korumaya yönelik hazırlıkları bu ihtimali sınırlayan bir unsur olarak değerlendiriliyor.

İkinci olarak, enerji piyasaları son yıllarda jeopolitik şoklara karşı daha hızlı tepki verebilen bir yapıya kavuştu. Büyük ekonomiler stratejik petrol rezervlerini kullanarak arz şoklarının etkisini azaltma konusunda daha hazırlıklı durumda.

Üçüncü ve önemli bir denge unsuru ise OPEC ülkelerinin yedek üretim kapasitesi. Bazı üretici ülkelerin toplamda 3,5–3,7 milyon varil/gün civarında ek üretim kapasitesine sahip olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam neredeyse İran’ın mevcut üretimine eşdeğer. Gerektiğinde bu kapasitenin devreye alınabileceği yönündeki açıklamalar, piyasaları sakinleştirmeye yönelik bir güvence olarak görülüyor.

Geçmiş deneyimler de benzer bir tabloya işaret ediyor. 2024 ve 2025 yıllarında yaşanan bölgesel gerilimlerde petrol fiyatları hızla yükselse de, çatışmanın sınırları netleştiğinde piyasaların kısa sürede dengelendiği görülmüştü.

İran çevresinde yaşanan askeri gerilim yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil enerji fiyatları, küresel enflasyon ve ticaret dengeleri açısından da kritik bir gelişme. 

Krizin süresi ve kapsamı, önümüzdeki dönemde petrol piyasalarının ve küresel ekonominin yönünü belirleyecek en önemli faktörlerden biri olacak.

Kaynakça

https://www.indyturk.com/node/773789/d%C3%BCnyadan-sesler/sava%C5%9F-petrol-ve-istikrars%C4%B1zl%C4%B1k

https://tr.euronews.com/business/2026/03/05/iran-savasi-avrupa-ekonomileri-ne-kadar-kirilgan

https://timesofindia.indiatimes.com/business/india-business/beyond-oil-how-us-iran-war-middle-east-crisis-may-hit-indias-economy-sector-wise-impact-explained/

https://www.dikgazete.com/amp/haber/iran-ile-savas-abd-ekonomisi-icin-yeni-bir-risk-olusturuyor

https://www.reuters.com/world/middle-east/damage-israeli-economy-iran-war-could-top-29-billion-week-ministry-says


 Osmanlı Siyasetinde İlk Gizli Örgütlenme: Fedailer Cemiyeti ve Kuleli Vakası


Nevin Bilgin

Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde 19. yüzyılın ortaları yalnızca reformların değil, aynı zamanda yeni muhalefet biçimlerinin de ortaya çıktığı bir dönem. 1859 yılında ortaya çıkan Fedailer Cemiyeti ve buna bağlı olarak gerçekleşen Kuleli Vakası, Osmanlı siyasal tarihinde önemli bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Bu olay, hem ilk modern gizli siyasi örgütlenme girişimlerinden biri hem de ordunun siyasal süreçlere organize müdahale teşebbüslerinden ilki olarak değerlendirilir.

Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) fermanlarının ardından devlet yapısında köklü değişimler yaşanmış, ancak bu reformlar aynı zamanda imparatorluk içinde ciddi bir huzursuzluk yaratmıştır. Özellikle orduda, ulema çevrelerinde ve bazı bürokratik kadrolarda reformların devletin geleneksel yapısını zayıflattığı yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştur. Devletin mali yapısının giderek bozulması, kağıt para olarak çıkarılan kaimenin hızla değer kaybetmesi ve Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine giderek artan müdahalesi, bu huzursuzluğu daha da derinleştirmiştir. Bu ortamda ortaya çıkan Fedailer Cemiyeti, Sultan Abdülmecid’i tahttan indirerek yerine kardeşi Şehzade Abdülaziz’i geçirmeyi hedefleyen gizli bir örgütlenme olarak şekillenmiştir.

Tanzimat’ın Sancılı Yılları

19.yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti hem siyasi hem de ekonomik açıdan ciddi bir dönüşüm sürecinden geçiyordu. Tanzimat Fermanı ile birlikte merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi, hukuk sisteminin yeniden düzenlenmesi ve Batılı idari kurumların benimsenmesi hedeflenmişti. Ancak bu reformlar, özellikle geleneksel güç merkezleri tarafından şüpheyle karşılandı.

1856 Islahat Fermanı ise gayrimüslim tebaaya geniş haklar tanıması nedeniyle bazı çevrelerde büyük tepki yarattı. Reformların Batılı devletlerin baskısıyla gerçekleştirildiği düşüncesi, Osmanlı bürokrasisi ve askeri çevrelerde “devletin egemenliğinin zedelendiği” yönünde bir algı oluşturdu. Aynı dönemde yaşanan ekonomik krizler de bu hoşnutsuzluğu besledi. Kaime adı verilen kağıt paranın hızla değer kaybetmesi, hem halkın hem de devlet görevlilerinin alım gücünü ciddi biçimde düşürdü.



Bu siyasal ve ekonomik gerilim ortamı, gizli muhalif örgütlenmelerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Fedailer Cemiyeti bu koşullar içinde doğdu.

Fedailer Cemiyeti’nin Örgütlenme Yapısı

Fedailer Cemiyeti, rastlantısal bir muhalif grup olmaktan ziyade belirli bir örgütlenme modeline sahip disiplinli bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Örgütün en dikkat çekici özelliği, hücre tipi örgütlenme modelini benimsemiş olmasıdır.

Üyeler birbirlerini sınırlı düzeyde tanıyor, böylece olası bir ihbar ya da yakalanma durumunda tüm örgütün deşifre edilmesi önlenmeye çalışılıyordu. Bu yöntem, modern yeraltı örgütlenmelerinde sıkça kullanılan bir güvenlik mekanizmasıdır.

Cemiyetin üyeleri, örgüte katılırken Kur’an-ı Kerim üzerine el basarak davaları uğruna canlarını feda edeceklerine dair ağır bir sadakat yemini ediyorlardı. “Fedailer” adı da bu fedakârlık ve adanmışlık anlayışını ifade ediyordu.

Örgüt, yalnızca ideolojik bir birliktelik değil aynı zamanda belirli bir operasyon planına sahipti. Darbe günü için hazırlanan plana göre Boğaz’da yakılacak bir işaret fişeği harekâtın başlangıcını gösterecek, bu işaretle birlikte saray ve stratejik noktalar eş zamanlı olarak ele geçirilecekti.

Bu yönüyle Fedailer Cemiyeti, Osmanlı tarihinde ilk kez görülen modern anlamda planlı bir siyasi darbe girişimi olarak değerlendirilmektedir.

Cemiyetin Kurucu Kadrosu

Fedailer Cemiyeti’nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren bir yapı oluşturmuş olmasıdır. Örgüt içinde ulema, askeri bürokrasi ve sivil memurlar birlikte hareket ediyordu.

Hareketin manevi ve fiili lideri olarak kabul edilen Süleymaniyeli Şeyh Ahmet, Kırım Savaşı sırasında gönüllü birlikleri yönetmiş ve askeri çevrelerde saygınlık kazanmış bir dini liderdi. Karizmatik kişiliği sayesinde hem askerler hem de halk üzerinde güçlü bir etkiye sahipti.

Örgütün stratejik planlamasını ve ideolojik çerçevesini ise “Didon” lakabıyla bilinen Arif Bey üstlenmiştir. Modern bürokratik yapıyı tanıyan Arif Bey, cemiyetin bildirilerini hazırlayan ve hareketin siyasi hedeflerini formüle eden kişi olarak bilinir.

Askeri kanatta ise Mirliva Hüseyin Daim Paşa önemli bir rol oynamıştır. Tuğgeneral rütbesindeki bu subay, ordunun cemiyet içindeki en güçlü temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Örgüt içinde yer alan bir diğer önemli isim Arnavut kökenli Cafer Dem Paşa’dır. Sert mizacıyla tanınan bu komutanın yakalanacağını anlayınca denize atlayarak intihar ettiği anlatılır. Bu olay, cemiyetin “feda” anlayışının sembolik örneklerinden biri olarak tarih literatüründe yer alır.

İdeolojik Tartışmalar

Fedailer Cemiyeti’nin ideolojik karakteri tarihçiler arasında uzun süre tartışma konusu olmuştur. Bazı araştırmacılar bu hareketi Osmanlı’da meşrutiyet fikrinin erken bir ifadesi olarak değerlendirmiştir.

Niyazi Berkes ve Tarık Zafer Tunaya gibi tarihçilere göre cemiyet, devlet yönetiminde meşveret yani danışma usulünü savunarak anayasal bir düzenin temellerini atmaya çalışan bir hareket niteliğindedir. Bu görüşe göre Fedailer Cemiyeti, daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Osmanlılar Cemiyeti için bir öncül oluşturmuştur.

Buna karşılık bazı tarihçiler ise hareketin Islahat Fermanı’na tepki duyan ve geleneksel düzeni savunan çevrelerin bir kalkışması olduğunu ileri sürmektedir. Cemiyetin şeriat vurgusu yapması ve reformlara karşı eleştirel bir tavır takınması bu yorumun temel dayanaklarından biridir.

Ancak bu iki yaklaşımın kesiştiği önemli bir nokta vardır: Fedailer Cemiyeti, mevcut yönetimin başarısız olduğu düşüncesiyle devleti yeniden düzenleme amacı taşıyan bir hareketti. Amaç, kötü yönetimi ortadan kaldırmak ve daha adil bir yönetim sistemi kurmaktı.

Kuleli Vakası

Fedailer Cemiyeti’nin planları 14 Eylül 1859 tarihinde ortaya çıkarıldı. Mirliva Hasan Paşa’nın ihbarı üzerine cemiyet üyelerinin toplantı yaptığı Kılıç Ali Paşa Camii basıldı ve örgütün birçok üyesi tutuklandı.

Yargılamalar Kuleli Kışlası’nda kurulan özel bir mahkemede gerçekleştirildi. Bu nedenle olay tarih literatüründe “Kuleli Vakası” olarak anılmaktadır.

Mahkeme sonucunda cemiyetin lider kadrosuna başlangıçta idam cezası verildi. Ancak Sultan Abdülmecid’in daha ılımlı bir tutum benimsemesi üzerine cezalar müebbet hapis ve sürgüne çevrildi.

Tarihsel Önemi

Kuleli Vakası başarısız bir girişim olarak sonuçlanmış olsa da Osmanlı siyasal tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu olay, gizli siyasal örgütlenmelerin Osmanlı siyasi hayatına girmesinin ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Ayrıca ordunun siyasal süreçlere doğrudan müdahale etmeye çalıştığı ilk organize girişimlerden biri olması bakımından da dikkat çekicidir. Daha sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki ve diğer siyasi örgütlenmeler açısından bu deneyim önemli bir tarihsel arka plan oluşturmuştur.

Bu nedenle Fedailer Cemiyeti ve Kuleli Vakası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal örgütlenme ve askeri müdahale tartışmalarının başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir.


Kaynakça


TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER VE MİLLİYETÇİLİK Editör: Mustafa YİĞİT 

Berkes, Niyazi. Türkiye'de Çağdaşlaşma

Mardin, Şerif.Yeni osmanlı Düşüncesinin Doğuşu

https://islamansiklopedisi.org.tr/kuleli-vakasi

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file

Ege, Önder. Fedailer Cemiyeti ve Kuleli Vakası

https://www.indyturk.com/node/379296/k%C3%BClt%C3%BCr/mafyan%C4%B1n-devlet-retori%C4%9Fi-i%CC%87ttihat-ve-terakkinin-miras%C4%B1d%C4%B1r

 İşçi ve Konfor

Bir işçi için konfor nedir?



NEVİN BİLGİN 

Reklamların, vitrinlerin ve parlak hayatların bize söylediği şeylere bakarsak cevap bellidir: büyük evler, lüks arabalar, pahalı tatiller, markalı kıyafetler… Oysa geçimini emeğiyle sağlayan milyonlarca insan için konforun anlamı bambaşkadır. Çok daha sade, çok daha temel ve çoğu zaman ulaşılması bile zor olan şeylerdir bunlar.

Bir işçi için belki de en büyük konfor, sabah sıcacık yatağından kalkmak zorunda olmamaktır. Alarmın karanlık bir sabahın ortasında çalıp insanı yatağından koparmadığı bir sabah… Gözünü açtığında ilk düşündüğü şeyin “geç kaldım mı?” olmaması…

Bir işçi için konfor, kahvaltısını acele etmeden yapabilmektir. Çayını yarım bırakmadan, saatle yarışmadan, lokmalarını hızla yutmak zorunda kalmadan oturabilmek. Bir yandan saate, bir yandan kapıya bakmadan çayın buharını izleyebilmek.



Konfor bazen yalnızca zamanı yönetebilmektir.

İnsan gibi yaşamanın en temel ölçülerinden biri olan zaman… Oysa çalışanların büyük bölümü için zaman kendilerine ait değildir. Alarm saatine, servis saatine, vardiya çizelgesine, patronun planına aittir.

Bir işçi için konfor, sabah evin içinde ağır ağır dolaşabilmektir. Pencereye yaklaşmak, dışarıya bakmak, belki birkaç dakika öylece durmak… Sokağın sesini dinlemek. Günün kendiliğinden başlamasına izin vermek.

Ama çoğu zaman gün böyle başlamaz.

Otobüs durağı telaşı vardır.
Dolmuş sırası vardır.
Trafik vardır.
Servisi kaçırma korkusu vardır.



Araba varsa bu kez benzin hesabı vardır.

Güne başlamadan önce insanın zihnini dolduran küçük ama ağır hesaplar…

Bir işçi için konfor, hafta sonunu günler öncesinden planlayabilmektir. “Acaba pazar günü çalıştırırlar mı?” diye düşünmeden bir yere söz verebilmek. Çocuğuna “bu hafta sonu birlikte parka gideriz” diyebilmek ve bunu gerçekten yapabilmek.

Çünkü çoğu çalışan için hafta sonu bile kesin değildir. Fazla mesai, vardiya değişimi, “acil iş çıktı” telefonu… Planlar çoğu zaman patronun bir cümlesiyle bozulur.

Memurlar birçok konuda kamu güvencesi sayesinde işçilere göre daha avantajlı olabilir. En azından çalışma saatleri çoğu zaman bellidir, hafta sonu çoğu zaman kendilerine aittir.

Ama işçi için hayat daha kırılgandır.

Bir işçi için konfor, çocuğuyla vakit geçirebilmektir. Onun büyümesini gerçekten izleyebilmek… Akşam eve geldiğinde çocuk çoktan uyumuş olmamalıdır. Hafta sonu birlikte yürüyebilmek, parka gidebilmek, bir bankta oturabilmek.

Bunlar büyük hayaller değildir.

Ama çoğu zaman gerçekleşmeyen küçük hayallerdir.

Bugünün dünyasında konfor denince akla ilk gelen şeyler parayla ölçülen şeylerdir. Biriktirilmiş servet, lüks tatiller, gösterişli arabalar, büyük evler… Sosyal medyada paylaşılan hayatlar konforu böyle tarif eder.

Oysa emekle yaşayan insanlar için konforun ölçüsü bambaşkadır.

Maaşının zamanında yatması bir konfordur.

Sigorta priminin düşükten gösterilmemesi bir konfordur.

Çalışanlar arasında adil bir düzen olması bir konfordur.

İnsan yerine konulmak bir konfordur.

Bunlar kulağa çok sıradan gelebilir. Ama milyonlarca insan için hâlâ garanti olmayan şeylerdir.

Ve işin en acı tarafı şudur:

Bir işçi bu konforlara çoğu zaman ancak emeklilikte ulaşabileceğini düşünür. “Biraz daha sabredeyim, emekli olunca dinlenirim” diye geçirir içinden.

Ama artık emeklilik yaşı 65’tir.

İnsan ömrünün en verimli, en güçlü yılları çalışarak geçer. Sabahın köründe kalkarak, trafikle boğuşarak, mesailerle yorularak…

Sonra bir gün emeklilik gelir.

Ama bu kez başka bir şey başlar.

Hastaneler.

İlaçlar.

Doktor randevuları.

Yıllarca ertelenmiş yorgunluklar.

Bir işçi hayatı boyunca bekler.
Dinlenmeyi bekler.
Zamanın kendisine ait olmasını bekler.

Ama çoğu zaman o beklenen konfor, hayatın en geç dönemine kalır.

Ve bazen insan şunu düşünmeden edemez:

Belki de gerçek konfor, insanın hayatını ertelemek zorunda kalmamasıdır.
Belki de gerçek konfor, çalışırken de insan gibi yaşayabilmektir.

 Osmanlı’da Kadın Hareketi ve Kadınlar Dünyası Dergisi


Nevin Bilgin

20.yüzyılın başında Osmanlı’da kadın meselesi giderek görünür hale gelmeye başladı. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte basın ve dergi hayatı çeşitlendi; kadınlar, eğitim, çalışma hakkı ve toplumsal görünürlük üzerine yazılar yayımlamaya başladı. Bu dönemde Osmanlı kadın hareketi, Avrupa’daki işçi kadın mücadelelerinden ve sosyalist fikirlerden dolaylı biçimde etkilenmişti. Clara Zetkin gibi Avrupa’daki sosyalist kadın liderlerinin öncülüğünü yaptığı emek ve eşitlik odaklı tartışmalar, Osmanlı’daki entelektüel çevreler tarafından takip ediliyordu.


            

Bu ortamda kadınların kendi seslerini duyurabileceği bir araç olarak Kadınlar Dünyası dergisi 1913 yılında yayımlanmaya başladı. Dergiyi çıkaran ve başyazarlığını üstlenen Nuriye Ulviye Mevlan, kadınların eğitim hakkını, çalışma hayatına katılımını ve toplumsal eşitliğini savunan yazılar kaleme aldı.

Kadınlar Dünyası yalnızca bir dergi değil, aynı zamanda Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti adlı derneğin yayın organıydı. Bu dernek de Nuriye Ulviye Mevlan öncülüğünde kurulmuş ve kadın hakları konusunda örgütlenmeye öncülük etmişti. Dergideki yazılar, kadınların toplumsal ve ekonomik haklarını savunmanın yanı sıra, Avrupa’daki kadın hareketlerine dair haberler de yayımlayarak Osmanlı kadınlarını dünya çapındaki mücadelelerle tanıştırıyordu.

Kadınlar Dünyası’nın en dikkat çekici yönü, yazı kadrosunun büyük ölçüde kadınlardan oluşmasıydı. O dönemde Osmanlı basınında kadınların kendi seslerini bağımsız olarak duyurması radikal bir adımdı. Dergi, kadınların sadece aile içinde değil, toplumun her alanında görünür olmasının gerekliliğini savundu ve Osmanlı kadın hareketinin düşünsel merkezlerinden biri haline geldi.

Dolayısıyla Osmanlı’da kadın hareketi, Avrupa’daki sosyalist ve işçi kadın mücadelelerinden doğrudan etkilenmemiş olsa da, Clara Zetkin’in temsil ettiği emek ve eşitlik perspektifi ile dolaylı olarak etkileşime girmiş, kadınların örgütlenme ve görünürlük çabalarına ilham vermiştir.

Osmanlı’da kadın hareketinin en önemli yayın organlarından biri olan Kadınlar Dünyası dergisi 1913 yılında yayımlanmaya başladı. Dergi, kadın haklarını savunan ilk süreli yayınlardan biri olarak kabul edilir.

Derginin arkasındaki en önemli isim Nuriye Ulviye Mevlan’dır. Nuriye Ulviye, Osmanlı’da kadın hakları konusunda açık biçimde mücadele yürüten ilk kadın aktivistlerden biridir. Hem derginin kurucusu hem de başyazarı olarak kadınların eğitim hakkını, çalışma hayatına katılımını ve toplumsal eşitliğini savunan yazılar kaleme almıştır.

Kadınlar Dünyası yalnızca bir dergi değildi; aynı zamanda bir örgütlenme aracıydı. Dergi, Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti adlı kadın hakları derneğinin yayın organı olarak faaliyet gösteriyordu. Bu cemiyet de yine Nuriye Ulviye Mevlan’ın öncülüğünde kurulmuştu.

Derginin en dikkat çekici özelliği şuydu:

Kadınlar Dünyası’nın yazı kadrosu neredeyse tamamen kadınlardan oluşuyordu. O dönemin Osmanlı basınında bu oldukça radikal bir durumdu. Dergide erkek yazarlara yer verilmemesi özellikle tercih edilmişti; amaç kadınların kendi seslerini kendilerinin duyurmasıydı.

Kadınlar Dünyası’nda ele alınan konular dönemi için oldukça ilericiydi. Kadınların çalışma hakkı, eğitim hakkı, kamu görevlerinde yer alabilmesi, hatta kadınların kamusal alanda görünürlüğü gibi meseleler açıkça tartışılıyordu. Dergi aynı zamanda Avrupa’daki kadın hareketlerine dair haberler de yayımlayarak Osmanlı kadınlarını dünya çapındaki mücadelelerle tanıştırıyordu.

Bu nedenle Kadınlar Dünyası yalnızca bir dergi değil, Osmanlı’da kadın hareketinin düşünsel merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Birçok tarihçi, Osmanlı’daki örgütlü kadın hareketinin görünür hale gelmesinde Nuriye Ulviye Mevlan ve Kadınlar Dünyası dergisinin belirleyici rol oynadığını vurgular.


Kaynakça

https://www.britannica.com/biography/Clara-Zetkin

https://www.un.org/en/observances/womens-day/background

#kadın


 Çiçek, böcek, kadınlar günü..

PIRLANTA KUTUSUNA SIĞDIRILAN 8 MART 

“Kendinizi Şımartın”, "Mor giyin", "Kendinize İyilik Yapın"

8 Mart’ın Silinen Hafızası



Nevin BİLGİN

Mart ayı gelince aynı cümleler ortalığı doldurur:

“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

“Hadi kendinize bir iyilik yapın.”

“Kendinizi şımartın.”

Reklamların dili neredeyse şefkatli bir dost gibidir. Kadına seslenir, onu önemser gibi yapar. Ama bu sözlerin devamı her zaman aynı yere çıkar: Bir şey satın alın.

Bir parfüm alın.

Bir çanta alın.

Bir pırlanta alın.

Sanki kadınların yıllardır taşıdığı eşitsizlik, emek ve görünmez yük bir alışveriş poşetiyle hafifleyecekmiş gibi.

Oysa 8 Mart’ın doğduğu yer vitrinler değildi. Fabrikalardı. 19. yüzyılın sanayi kentlerinde kadın işçiler günde 12–14 saat çalıştırılıyor, erkeklerden daha düşük ücret alıyor ve hiçbir sosyal hakka sahip olmadan üretimin en ağır kısmını taşıyordu. 1908’de New York’ta binlerce kadın işçi yürüyüşe çıktı. Talepleri çok basitti ama o dönem için devrimciydi: daha kısa çalışma saatleri, insanca ücret ve oy hakkı.

Yürüyüşün sloganı tarihe iki kelime olarak geçti, ekmek ve gül.

Ekmek yaşamak içindi.

Gül ise insan gibi yaşayabilmek için.

        Clara Zetkin

1910’da Kopenhag’da yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Alman sosyalist Clara Zetkin kadınların eşitlik mücadelesini görünür kılmak için uluslararası bir kadınlar günü önerdi. Öneri kabul edildi ve yıllar içinde 8 Mart dünya çapında kadınların hak mücadelesinin simgesi haline geldi.

Yani 8 Mart bir kutlama günü olarak doğmadı.

Bir itiraz günü olarak doğdu.

Ama zaman içinde bu günün hafızası yavaş yavaş silindi. Yerine yeni bir anlatı kondu: tüketim.

Bugün 8 Mart yaklaşırken kuyumcuların vitrinleri parlıyor. 

Markalar sosyal medyada mor çiçekli mesajlar paylaşıyor. Alışveriş merkezleri “Kadınlar Günü’ne özel indirim” kampanyaları düzenliyor.

Kapitalizm anlamlı günleri sever. Çünkü her anlamlı gün yeni bir satış fırsatıdır.

Ama mesele sadece reklamlar da değil.

Kadın örgütlerinin, derneklerin, kurumların düzenlediği birçok etkinlik de çoğu zaman bu meselenin derinliğini tek bir güne sıkıştırıyor. 8 Mart’ta paneller yapılıyor, seminerler düzenleniyor, konuşmalar yapılıyor. Kadına şiddet anlatılıyor, eşitsizlik konuşuluyor, istatistikler sıralanıyor.

Sonra ertesi gün hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Kadınların omuzlarındaki yük ise orada durmaya devam ediyor.

Çünkü kadınların meselesi yalnızca ekonomik değil. Aynı zamanda görünmeyen bir toplumsal yazılımın meselesi.

Toplumun içine yerleşmiş, çoğu zaman fark edilmeyen bir erkek egemen düzen var. Bu düzen sadece erkeklerin davranışlarında değil, kültürün içinde, dilin içinde, hatta kadınların düşünme biçimlerinde bile kendini yeniden üretiyor.

Kadınlar çoğu zaman bu düzenin yükünü taşıyor ama bazen onun farkına bile varamıyor. Çünkü çocukluktan itibaren öğretilen roller hayatın doğal akışı gibi kabul ediliyor.

Ev düzeni kadının sorumluluğu sayılıyor.

Bakım emeği kadının görevi sayılıyor.

Duygusal yük kadının payına düşüyor.

Birçok kadın çalışsa bile eve döndüğünde ikinci mesai başlıyor. Bu görünmeyen emeğin adı çoğu zaman konulmuyor. Ama toplumun dengesi büyük ölçüde bu emek üzerinde duruyor.

İşte 8 Mart’ın gerçek sorusu tam da burada ortaya çıkıyor:

Kadınlara “kendinizi şımartın” demek mi önemli, yoksa bu görünmeyen yükü konuşmak mı?

Bir gün boyunca çiçek verilmesi, sosyal medyada mor mesajlar paylaşılması, otellerde seminer yapılması elbette kötü şeyler değil. Ama bunlar meselenin kendisi değildir. En fazla sembolüdür.

Sorun sembollerle çözülecek kadar basit değil.

Kadınların meselesi bir günün meselesi değildir. Çünkü kadınların taşıdığı yük bir günlüğüne ortaya çıkıp sonra ortadan kaybolmaz.

O yük her gün oradadır.

Ve belki bugün 8 Mart için söylenmesi gereken en dürüst cümle şudur:

Kadınların ihtiyacı “kendinizi şımartın” reklamları değil.

Yüklerinin görülmesi, paylaşılması ve sorgulanmasıdır.


3 Mart 2026 Salı

Kurak Günler Doğa Krizi ile Siyasi Kriz İç İçe...

Obrukların Gölgesinde Bir Taşra Hikâyesi

Kuraklığın Ortasında Siyaset, Arzu ve Taşra

Politik Gerilim ve Ahlaki Çürümenin Anatomisi



Yönetmen: Emin Alper

Başroller: Selahattin Paşalı, Ekin Koç

Film, Konya’nın Karapınar ilçesinde ve çevresinde çekildi. Karapınar, Türkiye’de yer altı sularının çekilmesiyle oluşan obruklarıyla biliniyor. 

Bu bilgi, filmi izlerken yalnızca coğrafi bir ayrıntı değil anlatının kalbini oluşturan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Kurak Günler’de obruk sadece bir doğa olayı değil, bir zihniyetin çöküş biçimi.

Bozkırın ortasında aniden açılan o devasa çukurlar, toprağın sessizce ve içeriden içeriye boşalmasının sonucu. 

Yer altı suyu çekildikçe, yüzey bir süre daha sağlam görünür; ama aslında içi çoktan oyulmuştur. 

Film tam da bu metaforu büyütür. Kasaba da böyledir. Dışarıdan bakıldığında düzenli, muhafazakar, kendi halinde bir Anadolu yerleşimi gibi görünür. 

Oysa altındaki ilişkiler ağı, çıkar dengeleri ve korkular zemini zayıflatmıştır.

Obruklar filmde bir tehdit gibi durur ne zaman, nerede açılacağı belli değildir. Tıpkı kasabadaki güç ilişkileri gibi. 

Genç savcı Emre kasabaya geldiğinde her şey sakin görünür. Belediye başkanı, eşraf, yerel medya, emniyet… 

Herkes kendi yerinde gibidir. Fakat su meselesi üzerinden yürüyen siyasal rant ve erkek dayanışmasının kurduğu kapalı devre düzen, toprağın altındaki boşluk misali büyümektedir. Bir noktada çöküş kaçınılmazdır.

Karapınar’daki gerçek obrukların çoğu yer altı sularının kontrolsüz kullanımı nedeniyle oluşuyor. Bu durum filmde doğrudan anlatılmasa da, arka planda sürekli hissedilen bir ekolojik kriz var. 

Su kıtlığı, belediyenin politikalarının merkezinde. Suyun kimlere verileceği, nasıl dağıtılacağı, hangi tarım alanlarının destekleneceği… 

Doğa krizi ile siyasal kriz iç içe geçiyor. Kuraklık yalnızca meteorolojik değil; aynı zamanda etik bir kuraklık.

Filmde obruklara bakarken insanın içine bir ürperti düşüyor. Çünkü o çukurlar, güven duygusunu ortadan kaldırıyor. Yürüdüğünüz yerin altının boş olabileceği fikri, hayatın her alanına sirayet ediyor. Kasabada da durum böyle. Hukuk var gibi; ama altı boş. Devlet temsil ediliyor gibi; ama içi oyulmuş. Dostluk var gibi; ama çıkarla örülmüş.

Taşrada ilişkiler yüzeyde sıcak ve samimi görünür. Herkes birbirini tanır, herkes birbirinin geçmişini bilir. Fakat bu yakınlık aynı zamanda bir kontrol mekanizmasıdır. Kimin kiminle görüştüğü, ne söylediği, hangi masada oturduğu hızla dolaşıma girer. Obrukların ansızın açılması gibi, söylentiler de bir anda büyür ve insanı içine çeker. Emre’nin kasabadaki yalnızlığı biraz da bu yüzden derindir. O, zeminin altındaki boşluğu geç fark eder.

Film boyunca geniş bozkır manzaraları görürüz. Sonsuzluk hissi veren açık alanlar aslında güven vermez; tersine, insanı daha küçük ve savunmasız hissettirir. Obrukların etrafındaki sessizlik, taşradaki suskunluğa benzer. Herkes bir şeyleri bilir ama kimse açıkça konuşmaz. Çöküş göz göre göre gelir, ama kimse sorumluluk almaz.

Kurak Günler, obrukları yalnızca görsel bir unsur olarak kullanmaz; onları anlatının vicdanına yerleştirir. Toprak nasıl içten içe çöküyorsa, toplum da öyle çöker. Bir gün bir savcı gelir, düzeni sorgulamaya çalışır; ama sistem çoktan suyu çekilmiş bir araziye dönüşmüştür. Üzerinde yürümek bile risklidir.

Filmin en güçlü yanı, bu metaforu didaktik olmadan kurabilmesidir. Obruklar konuşmaz; ama her sahnede hissedilir. Kasabanın kaderiyle toprağın kaderi arasında kurulan bağ, hikâyeyi yerel olmaktan çıkarıp evrensel bir çöküş anlatısına dönüştürür.

Sonunda insan şunu düşünmeden edemiyor: Bir toplumun altındaki su çekildiğinde, yani adalet, şeffaflık ve güven azaldığında, geriye ne kalır? Yüzey bir süre daha dayanabilir. Ama bir gün, hiç beklenmedik bir anda, bir obruk açılır. Ve o çukur yalnızca toprağı değil, içindekileri de yutar.

Bozkır geniştir ama film klostrofobiktir. Açık alanlar bile nefes aldırmaz. Kamera çoğu zaman karakteri takip eder; izleyici sürekli gözetlenme hissi yaşar.

Renk paleti kurudur: sarı, kahverengi, toprak tonları. Su yoktur. Serinlik yoktur. Rahatlama yoktur.

Bu estetik tercih, hikâyenin ruhuyla örtüşür.


28 Şubat 2026 Cumartesi

 RAMAZAN’DA LOKMA EKONOMİSİ

BUHARLAŞAN YAĞ TEORİSİ





Nevin BİLGİN

Geçenlerde bir fırına girdim. Ramazan coşkusu, şerbet kokusu, uzun kuyruklar… 

Önümde devasa bir kazan. İçinde lokmalar yüzüyor ama yağın rengi Karadeniz’in derinlikleri gibi: koyu, kararlı ve geçmişi olan bir ton.

Dayanamadım sordum:
“Yağı her gün değiştiriyor musunuz?”

Usta gayet sakin:
“Yok.”

Ben şaşkın.

“Zaten buharlaşıyor. Eksildikçe üzerine ekliyoruz.”

Yağ yanmaktan kararmış. 

Bilim dünyası çalkalanıyor, termodinamik ağlıyor, ama usta rahat. İnsanlar kalptir, şekerdir, kolesteroldür uğraşıp dururken hem de...


Demek ki yağ değişmiyor, evrim geçiriyor.

Kazan caddenin kenarında. 7/24 açık hava sergisi gibi. 

Üstünde böcekler vardiya usulü çalışıyor. Altında kediler, köpekler mahalle denetimi yapıyor. Gece nöbeti ayrı, gündüz nöbeti ayrı. 

Yağ kazanı adeta sosyal tesis.

Ama kuyruk uzun.
Çünkü kilosu 400 lira ve “en uygunu bu”.

İçindekiler basit:
Mayalı hamur, şeker, yağ.


Ama asıl aroma tecrübede gizli. O yağın hafızası var. 

Belki içinde geçen Ramazan’dan hatıralar bile saklıdır.

Denetleyen var mı?
Belki vardır. Ama daha çok fiyat denetimi yapılıyor gibi: “En ucuzu hangisi?”

Vatandaş denetliyor mu?
Evet. Gözüyle. O da sadece fiyatı.

Sonra herkes poşeti alıyor, evine gidiyor.
Şerbet damlıyor, çocuklar seviniyor.
Kazan arkada kalıyor.

Afiyet olsun.
Şifa niyetine.
Buharlaştıkça yenilenir zaten.






İttihad-ı Osmani Cemiyeti

Pozitivizm, Öğrenci Hücresi ve İmparatorluğun Dönüşümü

OSMANLI'DA MİLLİYETÇİLİĞE GİDEN YOL

AUGUSTE COMTE'UN MEKTEB-İ TIBBİYE İ ŞAHANE ÖĞRENCİLERİNE ETKİSİ



Nevin BİLGİN

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan siyasal hareketler, yalnızca bir iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda bir fikirler çatışması

1889’da İstanbul’da, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencileri tarafından kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti, bu çatışmanın merkezinde yer alır. 

Kurucuları başlangıçta dar bir öğrenci çevresinden ibarettir fakat taşıdıkları fikirler kısa sürede imparatorluğun siyasal kaderini etkileyecek ölçüde yayılır. 

Bu fikirlerin en belirgin kaynaklarından biri pozitivizmdir ve onun kurucusu Auguste Comte’tur.

Auguste Comte ve Pozitivizmin Osmanlı’ya Etkisi

Auguste Comte (1798–1857), modern sosyolojinin kurucusu kabul edilen Fransız filozof. Comte’un temel tezi, insan düşüncesinin ve toplumların üç aşamalı bir gelişim yasasına göre ilerlediğidir üzerinedir.

Teolojik aşama (olayların doğaüstü açıklamalarla yorumlandığı dönem), metafizik aşama (soyut kavramlarla açıklama dönemi) ve pozitif aşama (bilimsel yöntem ve gözleme dayalı açıklama dönemi). Ona göre insanlık, nihai olarak pozitif aşamaya ulaşacak ve bilimsel akıl toplumsal düzenin temel ilkesi olacaktır.

Comte yalnızca bir bilim felsefecisi değil aynı zamanda toplumsal düzen kuramcısı. 

“Düzen ve ilerleme” (ordre et progrès) ilkesi, onun düşüncesinin özü. Toplumun kaostan kurtulması için güçlü bir merkezi otoriteye ve bilimsel bilgiye dayalı yönetime ihtiyaç olduğunu savunur. 

Dinin yerine Bilimsel Ahlakve Toplumsal Dayanışma

Hatta Comte, bir tür insanlık dini tasarlar burada dinin yerini bilimsel ahlak ve toplumsal dayanışma alır.

Bu düşünceler, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı aydınları üzerinde güçlü bir etki yaratır. İmparatorluk, askeri yenilgiler ve toprak kayıplarıyla sarsılırken, çözüm arayışı modern bilime ve rasyonel yönetime yönelir. 

TIBBİYE VE HARBİYE ETKİSİ

Özellikle tıbbiye ve harbiye öğrencileri, Fransızca kaynaklar üzerinden Comte’u okur. Bilimin ilerlemeyi sağlayacağına ve toplumsal düzeni yeniden kuracağına inanırlar.

İttihad-ı Osmani Cemiyeti’nin Paris kanadının lideri olan Ahmed Rıza, Comte’un doğrudan takipçilerindendir. 

Ahmed Rıza, pozitivizmi Osmanlı modernleşmesinin teorik temeli olarak görür. Ona göre imparatorluk, dinsel ya da geleneksel referanslarla değil; bilimsel yönetim anlayışıyla kurtulabilir. Bu nedenle Osmanlıcılık fikrini merkeziyetçi ve rasyonel bir devlet anlayışıyla birleştirir. Ahmed Rıza’nın çıkardığı gazetelerde Comte’un fikirlerine atıflar yapılır  “düzen içinde ilerleme” vurgusu öne çıkar.

OKULLAR İDEOLOJİ MERKEZİ OLUR

Pozitivizmin Osmanlı’daki etkisi iki yönde görülür. Birincisi, bilimsel eğitim ve teknik uzmanlaşmanın siyasal kurtuluşun anahtarı olarak görülmesidir. 

Bu nedenle askeri ve teknik okullar yalnızca meslek okulları değil, aynı zamanda ideolojik merkezler hâline gelir. İkincisi, merkeziyetçi devlet anlayışının güçlenmesidir. Comte’un düzen fikri, İttihatçı kadrolarda güçlü bir devlet vurgusuna dönüşür. 

Bu durum, 1908 sonrası İttihat ve Terakki iktidarında görülen merkezileşme ve otoriterleşme eğilimlerinin entelektüel zeminini oluşturur. 

Ancak burada bir gerilim vardır. Comte’un düşüncesi özgürlükten çok düzeni önceleyen bir yapıdadır. 

İttihad-ı Osmani başlangıçta anayasa ve meşrutiyet talebiyle ortaya çıksa da, pozitivist düzen anlayışı zamanla güçlü ve disiplinli bir yönetim fikrini besler. 

Böylece özgürlük arayışı ile merkeziyetçi devlet inşası arasında bir ikilem doğar.

Hücresel Örgütlenme ve Siyasal Pratik

İttihad-ı Osmani’nin örgütlenme biçimi gizlilik esasına dayanır. Hücre tipi yapılanma, üyeler arası sınırlı temas ve yemin sistemi; dönemin istibdat koşullarında zorunlu bir tercihtir. Bu yapı, Avrupa’daki gizli cemiyetlerle benzerlik gösterir. Ancak Osmanlı bağlamında asıl yenilik, bu örgütlenmenin modern eğitimli gençlik tarafından yürütülmesidir.

1890’lardan itibaren baskılar artar birçok üye sürgüne gider. 

Hareket, Paris ve Cenevre’de teorik derinlik kazanır. 

1908’e gelindiğinde Selanik’teki askerai kadrolar örgütün en dinamik unsuru olur ve II. Abdülhamid Meşrutiyet’i yeniden ilan etmek zorunda kalır. Böylece öğrenci hücresinden doğan hareket, devlet yönetimini belirleyen bir güce dönüşür.

         Augusto Comte

Pozitivizmden Milliyetçiliğe Evrim

Başlangıçta Osmanlıcılık ekseninde şekillenen hareket, Balkan savaşları ve imparatorluğun çözülüş süreciyle birlikte Türk milliyetçiliğine yönelir. 

Bu aşamada Ziya Gökalp etkili olur. Gökalp, pozitivist yöntem ile kültürel milliyetçiliği sentezlemeye çalışır. Böylece Comte’un bilimsel toplum fikri, ulus-devlet inşasının teorik çerçevesine eklemlenir.

İttihad-ı Osmani’den İttihat ve Terakki’ye uzanan süreç, yalnızca bir siyasal örgütün büyümesi değildir. Aynı zamanda fikirlerin dönüşümüdür. 

Pozitivizm, anayasal talep, merkeziyetçilik ve milliyetçilik bu dönüşümün ana bileşenleridir. Öğrenci hareketi olarak doğan cemiyet, modern Türkiye’nin siyasal kültürünü belirleyen kadroları yetiştirir.



Auguste Comte’un “düzen ve ilerleme” ilkesi, Osmanlı aydınları için yalnızca bir felsefi önerme değil bir kurtuluş reçetesi olarak görülür. Ancak bu reçete, özgürlük ile otorite arasındaki dengeyi her zaman tartışmalı kılar.

Comte, Osmanlı Sadrazamı Reşit Paşa'ya mektup yazarak Türk halkını insanlık dinine de davet etmiştir. 


Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti – Paris Merkezi Yazışmaları Kopya Defterleri (1906-1908)