21 Mart 2026 Cumartesi

 

"Güzel Cin"İran Filmi

 Filmde Sessizlik ve Kadın Temsili



Güzel Cin, yüzeyde mistik ve psikolojik bir hikâye sunuyor gibi görünse de, aslında oldukça sınırlı bir derinliğe sahip bir film olarak öne çıkar. Anlatı yapısı güçlü bir dramatik omurga kurmakta zorlanır; buna rağmen filmde dikkat çeken temel unsur, kadın karakterin neredeyse tamamen sessiz oluşudur.

Filmde Nurgül Yeşilçay tarafından canlandırılan karakterin sesi duyulmaz. Bu tercih teknik bir eksiklikten çok, sembolik bir anlatım olarak okunabilir. Kadının konuşamaması, yalnızca bireysel bir travmanın sonucu değil; aynı zamanda toplumsal olarak bastırılmış, ifade alanı elinden alınmış kadın figürünü temsil eder. Karakter vardır, kadrajdadır, hikâyenin merkezindedir; ancak kendini ifade edemez. Bu durum, İran sinemasında sıkça rastlanan dolaylı anlatım geleneğiyle de örtüşür.

Ancak film, bu güçlü sembolik fikri yeterince derinleştiremez. Kadının sessizliği etkileyici bir metafor olarak kurulsa da, bu metaforun etrafı doldurulmaz. Hikâye ilerledikçe izleyiciye yeni katmanlar sunulmaz; aksine anlatı yüzeyde kalır. Bu da filmin, sahip olduğu potansiyele rağmen zayıf bir etki bırakmasına neden olur.



“Cin” teması da benzer şekilde yüzeysel işlenir. Doğaüstü bir unsur gibi sunulsa da, psikolojik bir derinliğe tam anlamıyla dönüşemez. Oysa bu metafor, karakterin iç dünyasıyla daha güçlü bağlar kurabilirdi. Film bunu denemek yerine, belirsizlik ile yüzeysellik arasında kalır.

Güzel Cin, güçlü bir fikirden yola çıkan ama bu fikri geliştiremeyen bir film izlenimi verir. En akılda kalan yönü ise, kadın karakterin sessizliğidir. Bu sessizlik, filmin anlatamadığını anlatır:
Kadın vardır, görünürdür, ama sesi yoktur.

 İran Sinemasında Sansürün Sınırları

Aşkın ve Cinselliğin Dile Getirilmesi

İran Sinemasının Kültürel ve Sanatsal Gücü

           fotoğraf: https://lifeartsanat.com/2018/03/23/iran-sinemasinda-genc-isyan-ava-2017-yasam-kaya/

Nevin BİLGİN 

İran’da sinema, 1979 İslam Devrimi’nden sonra devletin ahlaki ve dini kurallarla çok sıkı bir sansür sistemine tabi tutuldu; fiziksel yakınlaşma, öpüşme, çıplaklık gibi sahneler uzun süre yasaklandı ve hâlâ ağır kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle aşk ve cinsellik, geleneksel Batı sinemasında görsel olarak sunulduğu şekilde dile getirilemiyor, bizzat ekranın görünür yüzeyinde gösterilemiyor. Bunun yerine filmler, aşkın ve arzunun varlığını dolaylı ve örtük yöntemlerle aktarıyor; ikili ilişkilerdeki duygusal bağ, gerilim, yakınlık ve özlem doğrudan bedenle değil, bakışlar, sessizlikler, mekânsal yakınlık, ses tasarımı ve ritmik tempolarla ifade ediliyor. 

Bu yaklaşım, aşkı ve cinselliği salt fiziksel bir olay değil, insan psikolojisinin, duyguların ve toplumsal bağların bir izdüşümü olarak sunuyor. Örneğin bazı filmlerde sevgililerin fiziksel olarak birlikte olmadan önceki konuşmaları, yalnızca bakışları veya bir mekânda beraber bulunmaları aracılığıyla aralarındaki bağ güçlü biçimde hissedilir hâle geliyor. Bu, izleyicinin filmi “tamamlamasını” artık yaratıcı hayal gücüne bırakıyor ve romantik etkiyi daha içsel bir düzeye taşıyor. 

Bir diğer anlatım biçimi ise simgesel ve metaforik dilin kullanılmasıdır. Yönetmenler gölgeler, siluetler, kapı eşikleri, dış mekan iç mekân geçişleri gibi film dili unsurlarını kullanıp aşkı ve arzuyu ima ediyor; bir çiftin yan yana yürüyüşü, bir telefon konuşması, kapalı bir kapının ardındaki ses gibi küçük ayrıntılar bile büyük duygusal anlamlar taşıyor. Bu teknik, filmlerin durum ve duygulara derinlik kazandırırken aynı zamanda sansürü aşmanın yaratıcı bir yolunu sunuyor. 


Sansürün Estetiğe Dönüşen Etkisi

Bu zorunlu dolaylılık, ironik bir şekilde İran sinemasının uluslararası alanda tanınan güçlü estetiğini doğurdu. İfade sınırları, yönetmenleri daha sessiz ama yoğun anlatım yolları geliştirmeye itti; sinemacılar, aşktan ve cinsellikten bahsetmek için içsel çatışmaları, karakter psikolojisini, toplumsal normları sorgulayan metaforik yapıları kullandılar. Bu, yalnızca Sansür’le savaşmak için bir strateji değil, aynı zamanda sinemanın imgeler aracılığıyla düşünsel ve duygusal derinlik üreten bir sanat formu olduğunu gösteren benzersiz bir sinema dili sağladı. 

İran sinemasında aşk, çoğu zaman sadece karakterlerin birbirine duyduğu hisle değil, aynı zamanda toplumun, dinin ve bireysel özgürlüğün sınırlarıyla mücadelesiyle birlikte anlatılır. Bu, aşk hikâyelerini sadece romantik bir ilişki olarak değil, aynı zamanda toplumsal bağlamda bir özgürlük, arzu ve bireysellik arayışı olarak ele alır. Böylece aşk filmleri, hem insan ruhunun sınırlarını hem de sosyal koşulların baskılarını sorgulayan eserler hâline gelir. 


İran Sinemasının Kültürel ve Sanatsal Gücü

Bu dolaylı anlatı dili, İran sinemasını birçok diğer sinemalardan ayrı bir yere koyuyor. Batı sinemasında aşk ve cinsellik çoğunlukla bedensel ve doğrudan betimlenirken, İran sinemasında bu temalar ima ve sembollerle inşa edilen zihinsel bir deneyime dönüşüyor. Bu da izleyiciye hem duygusal hem de entelektüel bir katman sunuyor; seyirci yalnızca filmde olanları izlemekle kalmıyor, aynı zamanda karakterlerin iç dünyasını, toplumun değerlerini, bastırılmış duyguların izdüşümlerini düşünsel olarak da çözmeye davet ediliyor. 

Sonuç olarak, İran sinemasında aşk ve cinsellik, sansürün yarattığı kısırlığın doğrudan sonucu olarak örtük bir anlatı diliyle ifade ediliyor ve bu durum sinemayı daha yaratıcı, daha sembolik, daha insan ruhunun derinliklerini yansıtan bir sanat hâline getiriyor. Bu sansürdeki yaratıcı direnç ve estetik zenginlik, İran sinemasını uluslararası düzeyde güçlü ve saygı gören bir anlatı dili geliştiren bir sinema hâline getiriyor. 

Kaynakça

https://cinema.iranicaonline.org/article/screening-love-the-forbidden-in-rakhshan-bani-itimads-nargis

https://baskamecra.com/iran-sinemasinda-kadin-temsili

https://areteportal.com/iran-sinemasinin-ardi-sistematiklesmis-cinsel-siddetin-yarattigi-hayal-kirikligiyla-ne-yapacagiz/

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/702568

https://offscreen.com/view/tales_of_resilience

 

İran Filmi 

Müdür

Cezaevi Gerilimi ve Vicdanın Sineması



İran filmi Müdür, hapishane ortamında geçen ve hem gerilimi hem de etik sorgulamayı öne çıkaran bir yapım sunuyor. Film, cezaevinde bir nakil sırasında bir mahkûmun kaybolmasıyla başlıyor ve bu kayıp, hapishane müdürünü hem mesleki sorumluluk hem de vicdan açısından zor duruma sokuyor. Başrol karakter fiziksel olarak aksiyon içinde olmasa da, olay örgüsü onun aldığı kararlar ve içsel çatışmalar etrafında şekilleniyor, bu da izleyicinin ilgisini karakterin psikolojisine yönlendiriyor.

Çekimler büyük ölçüde hapishane içinde yapılıyor ve kamera, koridorlar, hücreler ve ortak alanlar boyunca hareket ediyor, bu da mekanın baskıcı ve ağır atmosferini ortaya çıkarıyor. Işık ve gölge kullanımı, mekanın kapalı yapısını ve karakterlerin üzerindeki psikolojik yükü etkili bir şekilde gösteriyor. Mekânın sınırlılığı, müdürün vicdan ve mesleki sorumluluklarını hissettirmeyi güçlendiriyor ve izleyiciyi karakterle birlikte gerilim içinde tutuyor.



Filmin sürükleyiciliği, klasik aksiyon sahnelerinden çok karakterin içsel dünyasına odaklanmasıyla sağlanıyor. Müdürün kayıp mahkûmu bulma çabası ve etik ikilemleri, izleyicide sürekli bir merak ve gerginlik yaratıyor. Kamera ve kurgu, bu gerilimi minimalist ama etkili bir şekilde yansıtıyor, basit ışık oyunları ve mekân kısıtlılığı film boyunca yoğun bir atmosfer oluşturuyor.

Sonuç olarak, Müdür, bir cezaevi kaçış hikâyesi gibi görünse de, esas olarak insan psikolojisi ve vicdan muhasebesi üzerine kuruluyor. Mekânın sınırlılığı ve başrolün fiziksel olarak aktif olmaması, filmi farklı ve güçlü kılıyor, izleyicide karakterin iç dünyasına yoğun bir şekilde odaklanmayı sağlıyor ve anlatıyı etkileyici kılıyor.

 Kadın ve Erkek Harcama Alışkanlıkları

Görünmeyen Emek, Görünen Tüketim

KADIN ÇUL-ÇAPUT PEŞİNDE, ERKEK DÖNERCİDE YEME DERDİNDE

KADIN BAKICI, ERKEK ÖZGÜR BİREY ROLÜNDE





NEVİN BİLGİN 

Gündelik hayatta sıkça dile getirilen bir gözlem vardır.  Kadınlar kıyafet, ev eşyası ve estetik harcamalara yönelirken erkekler daha çok yemek, özellikle et ve kendilerine bireysel harcama yapar. Bu gözlem yüzeyde basit bir tercih farkı gibi görünse de, aslında altında psikolojik, kültürel ve toplumsal katmanlar barındırır. Bu yazı, bu farklılığın nedenlerini hem psikoloji hem de davranışsal araştırmalar ışığında analiz etmektedir.

KADINLAR EVE HARCIYOR

Kadınların yaptığı harcamaların önemli bir kısmı kişisel tüketim gibi görünse de gerçekte çoğu zaman kolektif kullanım içerir. Ev eşyası, mutfak araçları, dekorasyon ya da bakım ürünleri:

evin düzenini sağlama 

sosyal kabul görme 

“iyi ev kurma” beklentisini karşılama gibi işlevler taşır.

Bu durum toplumsal rol içselleştirmesi olarak tanımlanıyor.  Kadınlar, çocukluktan itibaren bakım, düzen ve estetikle ilişkilendirildiği için harcama davranışları da bu yönde şekilleniyor.



Araştırmalar, kadınların toplumsal normlara bağlı olarak beden ve görünüm baskısını daha yoğun yaşadığını gösteriyor. Örneğin Türkiye’de yapılan bir çalışmada, kadınlarda zayıf olma idealinin, erkeklerde ise kaslı olma idealinin psikolojik memnuniyetsizlikle ilişkili olduğu ortaya konmuştur . Bu da kadınların estetik ve görünüm odaklı harcamalara yönelmesinin yalnızca tercih değil, baskı sonucu gelişen bir davranış olduğunu düşündürür.


Erkeklerde Harcama: Anlık Tatmin ve Bireysel Alan

Erkeklerin harcama alışkanlıkları ise daha çok:

hızlı tüketim (döner, et, fast food) 

bireysel haz 

sosyal ortamda görünürlük üzerine kurulu. 

Davranışsal ekonomi çalışmalarına göre erkekler, kadınlara kıyasla daha fazla risk alma ve anlık karar verme eğilimi gösteriyor . Bu da uzun planlama gerektirmeyen, hızlı tüketilen ürünlere yönelmeyi açıklıyor.

Ayrıca erkeklerin kamusal alanı daha rahat kullanabilmesi önemli bir faktör. Tek başına bir dönerciye gidip yemek yemek erkek için sıradan bir davranışken, kadınlar için bu durum sınırlı gelişiyor. 

Dolayısıyla dönercide erkekleri daha sık görüyoruz. 


Kadınların Zihinsel Yüküsü ve Harcamanın Görünmeyen Tarafı

Kadınların harcama davranışını anlamak için en kritik kavramlardan biri zihinsel yük. 

Zihinsel yük şunları kapsar:

·Evde ne eksik? 

·Kim ne yiyecek? 

·Yarın ne yapılacak? 

·Misafir gelirse ne hazırlanacak? 

Bu planlama süreci çoğu zaman görünmez. Erkekler çoğunlukla sadece sonuç kısmına dahil olur (yemek hazır, ev düzenli vb.), sürecin kendisi ise kadın tarafından taşınır.

Bu durum, harcamanın da yönünü belirler:

Kadın → planlama + sorumluluk 

Erkek → tüketim + kullanım 


TÜKETİM BİÇİMİ

Araştırmalar, kadınların sosyal ilişkilerde daha geniş ve bağlantılı ağlara sahip olduğunu, erkeklerin ise daha rekabetçi ve bireysel ilişkiler kurduğunu gösteriyor . Bu fark tüketim davranışına da yansıyor. 

·Kadınlar → paylaşım, ev, misafirlik, görünüm 

·Erkekler → bireysel alan, arkadaş grubu, dışarıda tüketim 

Bu nedenle bir kadın alışveriş yaptığında bu, çoğu zaman birden fazla kişiyi etkileyen bir tüketim. Erkek ise çoğunlukla kendisi için harcıyor. 

KADIN BAKICI; ERKEK ÖZGÜR BİREY 

Bu farkların büyük kısmı biyolojik değil, öğrenilmiş davranışlar. Kadına bakıcı rolü, erkeğe özgür birey rolü tanımlanmış durumda. 

Bu da şunu doğurur:

·Kadın → sorumluluk odaklı tüketim 

·Erkek → haz odaklı tüketim 

Bu kalıplar çocukluktan itibaren pekiştirilir ve yetişkinlikte ekonomik davranışlara dönüşüyor..

https://dergipark.org.tr/tr/pub/klinikpsikoloji/article
https://www.acarbaltas.com/finansal-kararlarda-testosteron-etkisi

 Sözün Gücü mü, İktidarın Gölgesi mi?

 Jürgen Habermas ve Epstein Dosyası





Nevin BİLGİN 

Yaşamının kaybeden Jürgen Habermas, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren düşünce dünyasında derin izler bırakan bir isim. Özellikle iletişim, demokrasi ve kamusal alan üzerine geliştirdiği kuramlarla modern siyasal teorinin en etkili isimlerinden biri olarak öne çıkıyor. Habermas’ı anlamak, bir düşünürü incelemekten öte, modern toplumun kendisini nasıl kurduğunu ve nasıl meşrulaştırdığını anlamak aslında.

Habermas denildiğinde akla ilk olarak kamusal alan kavramı geliyor. Ona göre bireyler, iktidardan bağımsız bir alanda bir araya gelerek fikirlerini özgürce tartışıyor ve bu süreç demokratik denetimin temelini oluşturuyor. 

İletişimsel eylem kuramı, insanların yalnızca çıkar çatışmalarıyla değil, karşılıklı anlayış ve uzlaşma arayışıyla iletişim kurduğunu varsayıyor. 

Bu çerçevede demokrasi, sandıkla sınırlı bir mekanizma olmaktan çıkıyor; sürekli işleyen bir diyalog süreci haline geliyor. Hakikat, gücün dayatmasıyla değil, daha iyi argümanın ikna ediciliğiyle ortaya çıkıyor.

Eleştiriler: İktidar hangi bilginin doğru olacağını da belirliyor

Bu yaklaşım, güçlü eleştirilerle karşılaşıyor. Özellikle Michel Foucault, iletişimin kendisinin bile iktidar ilişkilerinden bağımsız olmadığını savunuyor. 

Foucault’ya göre iktidar yalnızca baskı kurmuyor aynı zamanda hangi bilginin doğru kabul edileceğini de belirliyor. 

Bu bakış açısından bakıldığında, Habermas’ın özgür tartışma ideali fazlasıyla iyimser görünüyor. Gerçek dünyada iletişim, çoğu zaman eşit bireyler arasında değil; ekonomik, politik ve kültürel güç ilişkilerinin belirlediği bir zeminde işliyor.

Diğer Eleştiri: Sınıfsal eşitsizlik ve baskılar

Habermas’a yöneltilen bir diğer eleştiri, iktidarın yapısal etkilerini yeterince hesaba katmaması üzerine yoğunlaşıyor. 

Medya tekelleri, devlet baskısı ve sınıfsal eşitsizlikler, ideal iletişim ortamının önünde ciddi engeller oluşturuyor. Bu nedenle “ideal konuşma durumu” çoğu zaman gerçekleşmiyor; gerçekleştiğinde bile çoğu kez görünmez güç ilişkilerinin etkisi altında kalıyor. 

Ayrıca bazı akademisyenler, Habermas’ın kamusal alan modelinin Batı liberal demokrasilerine özgü olduğunu ve farklı kültürel bağlamlarda aynı şekilde işlemediğini ileri sürüyor.

Buna rağmen Habermas’ın düşüncesi güçlü bir savunma zemini sunuyor. Onun en önemli katkılarından biri, demokrasiye etik bir temel kazandırıyor olmasıyla öne çıkıyor. Demokrasi, yalnızca çoğunluk iradesi olarak değil rasyonel tartışma ve karşılıklı anlayış süreci olarak anlam kazanıyor. 

Güçlü olan mı haklı, ikna eden mi haklı

Habermas’ın iletişimi merkeze alan yaklaşımı, güce dayalı siyaset anlayışına alternatif oluşturuyor. 

“Güçlü olan haklıdır” anlayışı yerine “ikna edici olan haklıdır” fikrini öne çıkarıyor. 

Bu yaklaşım, özellikle kutuplaşmış toplumlarda hala güçlü bir normatif çerçeve sunuyor. Ayrıca Frankfurt Okulu geleneğini sürdüren bir düşünür olarak eleştiriyi yıkıcı değil, yeniden kurucu bir araç haline getiriyor.

İletişim ve İktidar İlişkisi

Habermas’ın en kritik katkısı, iletişim ile iktidar arasındaki ilişkiye dair kurduğu dengede ortaya çıkıyor. Ona göre sağlıklı bir kamusal alan, iktidarı denetlenebilir hale getiriyor. Ancak gerçek dünyada medya, sermaye ve siyaset iç içe geçiyor ve iletişim alanı daralıyor. 

Bu noktada Habermas’ın yaklaşımı bir gerçeklik tasvirinden çok bir normatif ölçüt olarak anlam kazanıyor. O, dünyanın nasıl işlediğini anlatmaktan ziyade, nasıl işlemesi gerektiğine işaret ediyor.

Epstein Vakası 

Bu teorik çerçeve, Jeffrey Epstein vakası gibi örneklerle daha somut hale geliyor. Epstein skandalı, güçlü ilişkiler ağı sayesinde uzun süre kamusal denetimden kaçabilen bir figürü ortaya koyuyor. 

Medyanın uzun süre sessiz kalması ya da yeterince derinleşmemesi, kamusal alanın gerçekten ne kadar özgür işlediği sorusunu gündeme getiriyor. 

Güçlü bağlantılar bilginin dolaşımını geciktiriyor; para ve statü, hakikatin görünürlüğünü manipüle ediyor.

Bu durum, iletişimin mi yoksa gücün mü belirleyici olduğu sorusunu keskinleştiriyor. 

Habermas’ın “en iyi argüman kazanıyor” yaklaşımına karşılık, Epstein örneği çoğu zaman gücün belirleyici olduğunu düşündürüyor. 

Bu noktada Foucault’nun iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiye dair analizleri daha açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. 

Belirli Koşullar Oluştuğunda Tartışılabilir

Yine de hakikat tamamen ortadan kalkmıyor çoğu zaman gecikerek görünür hale geliyor. Epstein skandalının yıllar sonra geniş biçimde tartışılması, kamusal alanın ancak belirli koşullar oluştuğunda işleyebildiğini ortaya koyuyor.

Kamusal Alanın Kolonizasyonu

Habermas bu durumu muhtemelen kamusal alanın kolonizasyonu kavramıyla açıklıyor. Ekonomik ve politik güçler iletişim alanını işgal ediyor ve rasyonel tartışmayı bastırıyor. 

Sorun iletişimin kendisinde değil, onun bozulmuş koşullarında ortaya çıkıyor. 

Bu nedenle Epstein vakası, Habermas’ın teorisini geçersiz kılmıyor aksine neden hala  gerekli olduğunu da hatırlatıyor bir yönüyle. 

Habermas’tan geriye kesin cevaplardan çok güçlü bir soru kalıyor: Gerçekten konuşarak anlaşabileceğimiz bir dünya mümkün oluyor mu? 

Kaynakça: 


https://plato.stanford.edu/archives/spr2008/entries/habermas

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Theory_of_Communicative

https://politikos.org/ojs/index.php/content/article

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/593716

https://bianet.org/haber/jurgen-habermas-kimdir-317733

https://www.felsefe.gen.tr/jurgen-habermas/

Habermas, J. İletişimsel Eylem Kuramı


20 Mart 2026 Cuma

 Selahattin Pınar ve Afife Jale Aşkı

Denizlili Ünlü Bestecinin Bir Çok Eseri Afife Jale'ye

      fotoğraf: İndependent

Nevin BİLGİN 

Aslen Denizli’nin Çal ilçesinden olan Selahattin Pınar, çocuk yaşta İstanbul’a taşınır ve daha 12 yaşında ud çalarak mûsıkîye adım atar. Kısa sürede dönemin önemli isimlerinden ders alır; zamanla tanbur sazına yönelerek kendine özgü bir icra tarzı geliştirir. 

Kurucuları arasında yer aldığı Darü’l-Feyz-i Mûsıkî (sonradan Üsküdar Musiki Cemiyeti), onun sanat hayatında belirleyici bir merkez olur.

Bestekarlığa genç yaşta başlayan Pınar’ın ilk eseri, sözleri Adliyeci Senihî’ye ait olan Mülkün ne yaman şule-i ikbâli karardı. Özellikle Kürdilihicazkâr makamına olan ilgisiyle bilinir ve zamanla Türk sanat müziğine damga vuran çok sayıda eser verir.



Afife Jale ile Karşılaşma

Sanat hayatının olgunluk döneminde yolu Afife Jale ile kesişir. Afife Jale, sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını olarak yalnızca sanat değil, toplumsal mücadele açısından da simgesel bir figürdür. Ancak yaşadığı baskılar ve sağlık sorunları, özellikle psikolojik kırılganlık ve bağımlılık, hayatını derinden etkiler.

Selahattin Pınar ile aralarında güçlü bir duygusal bağ oluşur. Ancak bu ilişki, huzurlu bir birliktelikten çok, iniş çıkışlarla dolu bir süreçtir. Afife Jale’nin yaşadığı rahatsızlıklar, Pınar’ı derinden etkiler; bu durum hem özel hayatında hem de sanatında iz bırakır.


Ayrılık ve Müziğe Yansıyan Acı

İlişkinin en dikkat çekici yönlerinden biri, ayrılığın Afife Jale tarafından istenmiş olmasıdır. Kendi rahatsızlığının Pınar’a zarar verdiğini düşünen Jale, bu zor kararı alır.

Bu ayrılığın ardından Selahattin Pınar’ın bestelerinde belirgin bir tema öne çıkar, karşılıksız aşk, umutsuzluk, ayrılık acısı. 

Özellikle de "Bir Bahar Akşamı Rastladım" size adlı eseri Afife Jale ile ilişkilendirildiği sıkça dile getirilir. 

Bu eserlerin doğrudan ona yazıldığı kesin belgelerle kanıtlanmış olmasa da, hem dönem tanıklıkları hem de müzikal içerik bu bağı güçlü şekilde düşündürür.


Hayatının Sonraki Dönemi

Selahattin Pınar, Afife Jale ile resmî bir evlilik yapmaz. Daha sonra hayatını Seyyare Atıfet Pınar ile sürdürür.

Sanat çevrelerinde zarif, temiz giyinen, nüktedan bir kişi olarak tanınsa da; iç dünyasında daha kapalı ve zaman zaman asabi bir karaktere sahip olduğu anlatılır.

6 Şubat 1960’ta Kadıköy’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeder. Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir.

Sanatının Etkisi

Yaklaşık 100’e yakın bestesi olduğu kabul edilen Selahattin Pınar’ın eserleri,

Zeki Müren ve Sabite Tur Gülerman gibi önemli isimler tarafından seslendirilmiştir.

Ayrıca, Sabiha Gökçen’in aktardığına göre, onun bestelediği “Gel Gitme Kadın” adlı eser, Mustafa Kemal Atatürk’ün sevdiği şarkılar arasında yer alır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Selahattin_Pınar

17 Mart 2026 Salı

İletişimde Yeni Yöntem: Çemkirme

Çemkiren Çemkirene

Ailede Herkes Birbirine, Esnaf Müşteriye, Müşteri Esnafa, Memur Vatandaşa, Vatandaş Memura, Hasta Doktora, Doktor Hastaya...

Üstünlük sağlama davranışı mı iletişim mi?




Nevin BİLGİN

Son zamanlarda fark ettiğimiz bir şey var: İnsanlar artık birbirleriyle konuşurken klasik yolları neredeyse bırakıyor. Artık bir bakış, kısa bir laf, hafif bir alay veya çemkirme ile duygularını aktarmak, mesaj vermek, hatta üstünlük göstermek normalleşiyor.

Çemkirme, dışarıdan kaba veya sinirli bir tutum olarak görünüyor tabii. Kırıcı da oluyor. Günümüzde oldukça yaygın ve psikolojik olarak oldukça işlevsel bir yol. 

İnsanlar bazen doğrudan öfkesini, kırgınlığını ya da memnuniyetsizliğini dile getirmekten çekinir. İşte o zaman devreye çemkirme girer: Dolaylı, ince ama etkili bir şekilde kendini ifade etmenin yolu olur. Hem duygularını dışa vurursun hem de karşı tarafı uyarırsın; çatışmayı büyütmeden mesajını iletmiş olursun.

Bu yöntem aile içinde de sıkça karşımıza çıkar. Çocuklar annelerine "Sen teknolojiyi kullanmayı ne bilirsin ki, ha ha hi hi", anne babalar çocuklarına "Sen harcamayı ne bileceksin hazırcı", kardeşler birbirine çemkiriyor. 

İş hayatında da çemkirme yaygın.

Memur vatandaşla konuşurken çemkiriyor "Başka işin mi var bekle" diye laf sokuyor. Vatandaş da memura, "Kahve içmeye ya da sigara içip dedikodu yapmaya gitmiş yerinde yoksun" diye çemkiriyor.

Esnaf müşteriye "kim çürük vermiyorsa oraya git" ya da müşteri esnafa "çürükleri alt alttan koydun mu" laf sokarak tepkisini veriyor. Doktor hastaya "yapay zekadan bakıp bakıp bana sormayın" hasta doktora "keşke yapay zeka kadar bilginiz olsaydı" diye çemkiriyor. 

Bu davranış çoğu zaman bir öfke patlamasından çok, duyguları dolaylı yoldan ifade etmenin iletişimin yolu haline gelmiş durumda.

Aynı zamanda çemkirme, sosyal ilişkilerde bir oyun haline gelmiş durumda.

İnsanlar bir tür üstünlük kurmak, statü göstermek veya kontrol sağlamak için laf sokmayı seçebiliyor. 

İnce alay ve çemkirme, doğrudan söyleyemediğimiz şeyleri aktarabilmemizi sağlayan yol haline gelmiş durumda. Bazen mizah ile birleştiğinde sosyal bağ kurmayı bile sağlayan yöntem halinde.

Elbette, sürekli çemkirmek ilişkileri yıpratıyor tabii ki.

Karşı taraf kendini değersiz hissedebiliyor, güven azalabiliyor. Ama farkında olarak, yani niyetimizi ve ölçümüzü bilerek kullanıldığında, çemkirme iletişime yeni bir boyut, bazen de eğlenceli bir yöntem katabilir belki de bu kadar yaygınlaşmışken..

Kısacası, çemkirme sadece sinirli bir davranış değil ailede, sokakta, iş hayatında ve sosyal yaşamda duygularımızı ifade etmenin, sınırlarımızı çizmenin ve sosyal etkileşimlerde kendi yerimizi göstermenin yolu haline gelmiş durumda.


 Kayıp Aydın Kuşağı ve Çanakkale Savaşı


Nevin BİLGİN

Çanakkale Savaşı, Osmanlı tarihinin en çok hatırlanan askeri başarılarından biri olarak anlatılagelir. Ancak bu zafer anlatısının gölgesinde kalan ve çoğu zaman yeterince derinlikli ele alınmayan bir başka gerçeklik daha vardır: eğitimli bir genç kuşağın büyük ölçüde savaşın içinde erimesi. 

Bu nedenle Çanakkale, yalnızca bir cephe zaferi değil; aynı zamanda bir “kayıp aydın kuşağı” tartışmasının merkezinde yer alan tarihsel bir kırılmadır.

Osmanlı İmparatorluğu 20. yüzyıla girerken zaten uzun süredir devam eden savaşların yorgunluğunu taşımaktadır. 

Balkan Savaşları ile birlikte hem insan kaynağı hem de moral ciddi biçimde zayıflamış, devletin modernleşme sürecinde yetiştirmeye çalıştığı eğitimli kadrolar henüz yeterli olgunluğa ulaşamadan cepheyle karşı karşıya kalmıştır. Tam da bu noktada Çanakkale, bir savunma hattı olmanın ötesinde, imparatorluğun geleceğini taşıyacak genç nüfusun sınandığı bir alan haline gelir.

Okullar mezun veremez

Savaşın başlamasıyla birlikte, başta Mekteb-i Harbiye, Mekteb-i Tıbbiye ve Darülfünun olmak üzere yükseköğretim kurumlarının öğrencileri hızla silah altına alınır. 

Bununla da sınırlı kalınmaz; İstanbul’daki sultaniler ve taşradaki liselerden henüz mezun olmamış gençler de cepheye sevk edilir. 

Bu durum, Osmanlı eğitim sisteminde ani ve derin bir kesinti yaratır. Sınıflar boşalır, dersler yarım kalır ve birçok okul, o yıllarda mezun veremez hale gelir.

Çanakkale cephesine giden bu gençler, yalnızca askerî bir yükümlülüğü yerine getiren sıradan bireyler değildir. Onlar, modern eğitim kurumlarından geçmiş, siyasal fikirlerle erken yaşta tanışmış ve imparatorluğun krizine dair bilinç geliştirmiş bir kuşağın temsilcileridir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti etkisiyle şekillenen bu zihniyet dünyasında savaş, yalnızca toprak savunması değil, aynı zamanda varoluşsal bir mücadele olarak algılanır. Bu nedenle öğrencilerin cephedeki varlığı, niceliksel olduğu kadar niteliksel bir anlam da taşır.

Harbiye ve Tıbbiye Kayıpları

Ne var ki bu kuşak, savaşın sert gerçekliği karşısında büyük kayıplar verir. Özellikle subay adayı olarak cepheye sürülen Harbiye öğrencileri ile sıhhiye hizmetlerinde görev alan Tıbbiye öğrencileri arasında yüksek zayiat oranları dikkat çeker. 

Lise düzeyindeki öğrenciler için durum daha da çarpıcıdır; henüz yetişkinliğe adım atmamış bu gençler, çoğu zaman savaş deneyimi olmaksızın en ağır çatışma koşullarının içine girer. Bu kayıpların kesin sayısını belirlemek güç olsa da tarihsel çalışmalar, eğitimli genç nüfusun savaşta orantısız biçimde etkilendiği konusunda ortak bir kanaat ortaya koyar.

1915 yılında Tıbbiye’nin bir yıl kapalı kaldığı, öğrencilerin ordu hizmetine alındığı için mezun vermediği saptanmış; Darülfünun Tıbbiyesi’nin askeri ve sivil bölümlerinden 1921 yılında mezun verildiği belgelenmiştir. Tıbbiye’de öğrenci mezuniyeti yapılamayan yılın 1921 değil, 1915 olduğu sonucuna varılmıştır.

Kayıp Aydın Kuşağı

Bu noktada “kayıp aydın kuşağı” kavramı devreye girer. Bu kavram, bütünüyle yok olmuş bir nesli değil; potansiyelini gerçekleştiremeden eksilmiş bir kuşağı ifade eder. 

Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan doktor, öğretmen, mühendis ve bürokrat açığı, bu eksilmenin somut göstergeleri arasında sayılabilir. 

I. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni devletin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri, tam da bu yetişmiş insan gücü eksikliğidir. 



Cumhuriyet'in İlk Yılları ve Kaybedilen Kuşak

Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitime verilen yoğun önem, bir bakıma Çanakkale ve benzeri cephelerde kaybedilen kuşağın yarattığı boşluğu telafi etme çabasının da bir sonucudur.

Öte yandan Çanakkale’de öğrencilerin kitlesel biçimde hayatını kaybettiği yönündeki anlatılar, zamanla güçlü bir toplumsal hafızaya dönüşmüştür. 

Bu hafıza, fedakârlık ve kahramanlık temaları etrafında şekillenirken, tarihsel gerçeklikle sembolik anlatı iç içe geçer. 


Çanakkale Savaşı, Osmanlı’nın askeri direncini simgeleyen bir zafer olduğu kadar, toplumsal hafızada derin bir eksilmeyi de temsil eder. 

Bu savaşta kaybedilenler yalnızca askerler değil aynı zamanda geleceğin aydınları, yöneticileri ve düşünürleridir. 

Dolayısıyla Çanakkale’yi anlamak, yalnızca kazanılan bir cepheyi değil, kaybedilen bir potansiyeli de görmeyi gerektirir. 

Kaynakça

Ortaylı, İlber. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı

https://dergipark.org.tr/en/pub/iuoba/article/1269408

https://www.milliyet.com.tr/gundem/canakkalede-okumus-bir-nesli-de-kaybettik

https://www.hurriyetdailynews.com/project-to-uncover-hidden-stories-of-gallipoli-campaign

16 Mart 2026 Pazartesi

 Çanakkale’de CWGC (İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) Çalışmaları ve Bulunan Türk Askerlerine Ait İzler











Commonwealth War Graves Commission Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Gelibolu Yarımadası’nda geniş bir mezar araştırması yürütür. Amaç, Battle of Gallipoli sırasında ölen İngiliz Milletler Topluluğu askerlerinin mezarlarını bulmak ve düzenlemektir.

Ancak bu çalışmalar sırasında araştırmacılar zaman zaman Osmanlı askerlerine ait kalıntılarla da karşılaşır. Bu durum, savaşın ne kadar iç içe geçmiş cephelerde yaşandığını gösteren ilginç bir tarihsel gerçek olarak dikkat çeker.

Siperlerin İç İçe Geçmiş Yapısı

Gelibolu’da bazı cephelerde Osmanlı ve Anzak siperleri arasında mesafe yalnızca birkaç metre olur. Özellikle Anzak çıkarmasının yapıldığı bölgelerde iki tarafın siperleri neredeyse birbirine değecek kadar yakındır.

Bu nedenle savaş sonrasında yapılan kazılarda:

·aynı bölgede hem Osmanlı hem de İngiliz askerlerine ait kalıntılar bulunur

·bazı toplu mezarlarda farklı ordulara ait askerlerin kemikleri karışmış halde çıkar

·siper çökmeleri nedeniyle askerlerin bulunduğu yerler tamamen değişmiş olur

CWGC kayıtlarında, özellikle eski siper hatlarının kazılması sırasında Osmanlı askerlerine ait kemik kalıntılarına rastlandığı belirtilir.

Buluntular Nasıl Anlaşılır?

Araştırmacılar bir askerin hangi orduya ait olduğunu anlamak için bazı ipuçları kullanır. Örneğin:

·üniforma düğmeleri

·kemer tokaları

·mühimmat parçaları

·kişisel eşyalar

Osmanlı askerlerinin kullandığı düğmelerde Osmanlı tuğrası veya ay-yıldız işareti bulunabilir. Bu tür parçalar kalıntıların Osmanlı askerlerine ait olduğunu gösterir.

Savaşın Ortak Mezarlığı

Bu tür buluntular Gelibolu’nun aslında tek bir ulusun değil, birçok ordunun askerlerini barındıran büyük bir savaş alanı olduğunu ortaya koyar. Birçok bölgede askerler o kadar yakın mesafede savaşır ki, ölenlerin mezarları da yan yana veya aynı yerde bulunur.

Bu nedenle tarihçiler Gelibolu için sık sık şu ifadeyi kullanır:

“Burası yalnızca bir cephe değil, toprağın altında hâlâ birlikte yatan binlerce askerin bulunduğu bir savaş alanıdır.”

Türk Askerlerine Ne Yapıldı?

CWGC’nin görevi yalnızca kendi askerlerinin mezarlarını düzenlemek olduğu için, bulunan Osmanlı askerleri için ayrı mezarlık düzenleme çalışması yapılmaz. Bu tür kalıntılar genellikle yerinde bırakılır ya da yerel makamların bilgisine sunulur.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde Gelibolu’da kurulan şehitlikler ise çoğu zaman temsili şehitlik niteliği taşır. Çünkü savaş alanının tamamında dağılmış halde bulunan gerçek mezarların hepsini tek tek belirlemek mümkün olmaz.

Tarihsel Önemi

Bu buluntular Çanakkale savaşının ne kadar yakın mesafede ve yoğun biçimde yaşandığını gösteren arkeolojik kanıtlar olarak kabul edilir. Aynı zamanda savaşın yalnızca ulusal bir hafıza değil, ortak bir insanlık trajedisi olduğunu da hatırlatır.


 İran filmi 3. Dünya Savaşı filmi üzerine

Film içinde film



İran filmi 3. Dünya Savaşı, İranlı yönetmen Houman Seyyedi tarafından çekilmiş sert ve karanlık bir toplumsal dramdır. Film, görünüşte sıradan bir işçinin hayatını anlatırken aslında modern toplumdaki güç ilişkilerini, sınıfsal eşitsizlikleri ve insanın hayatta kalma içgüdüsünü sorgulayan güçlü bir alegori kuruyor. Filmde savaş cephelerde değil, insanın içinde yaşanıyor.

Yoksullukla, güç arzusu ile ve hayatta kalma mücadelesi ile.

Görünmeyen Bir İnsan: Şekip

Filmin merkezinde Şekip adlı bir gündelik işçi yer alıyor. Yıllar önce bir depremde eşini ve çocuğunu kaybeden bu adam, hayatını inşaatlarda ve geçici işlerde çalışarak sürdürmeye çalışıyor. Yoksulluk onun için sadece ekonomik bir durum olmaktan çıkıyor; aynı zamanda görünmezliğe dönüşüyor. Kimse onu fark etmiyor, kimse hayatını merak etmiyor.

Bir gün bir film setinde işçi olarak çalışmaya başlıyor. Çekilen film ise Nazilerin suçlarını konu alan bir yapım oluyor. Tesadüfler sonucu Şekip, filmde Adolf Hitler karakterini oynayacak oyuncunun yerine geçmek zorunda kalıyor.



Gücün Tuhaf Maskesi

Şekip normal hayatında değersiz görülen bir işçi olarak yaşamını sürdürürken, Hitler kostümünü giydiği anda insanların tavırları değişiyor. Film setindeki insanlar ona farklı davranmaya başlıyor, daha dikkatli konuşuyor, daha saygılı bir mesafe koyuyor.

Bu durum filmde çok güçlü bir ironiyi ortaya çıkarıyor:

Gerçek hayatta hiçbir gücü olmayan bir insan, tarihin en korkulan figürlerinden birini canlandırdığı anda “otorite” gibi görülmeye başlıyor.

Film böylece gücün çoğu zaman gerçek bir niteliğe değil, temsile ve sembollere dayandığını gösteriyor.

Sınıf ve Yoksulluk Meselesi

Film boyunca Şekip’in yaşadığı yoksulluk çok sert bir gerçekçilikle aktarılıyor. İnşaat barakaları, geçici işçilik, güvencesiz hayat koşulları ve toplumun alt tabakasında yaşamanın getirdiği görünmezlik sürekli hissediliyor.

İran sinemasında sık rastlanan alt sınıf hikâyeleri burada daha karanlık bir ton kazanıyor. Çünkü Şekip sadece yoksullukla değil, aynı zamanda çaresizlikle mücadele ediyor.

Film ilerledikçe bu çaresizlik, karakterin psikolojisini giderek daha fazla zorlayan bir baskıya dönüşüyor.

Film İçinde Film

Hikâyenin önemli katmanlarından biri de “film içinde film” yapısı oluyor. Nazileri anlatan film seti, aslında modern toplumdaki güç ilişkilerinin bir aynası gibi duruyor.

Bir yanda tarihsel bir diktatörlük anlatılıyor, diğer yanda ise günümüzün görünmez baskıları yaşanıyor. Bu paralellik, filmin politik alt metnini güçlendiriyor.

Şekip’in yaşadığı dönüşüm, şu soruyu akla getiriyor:

Güç gerçekten insanı değiştiriyor mu, yoksa insanın içindeki karanlık tarafı ortaya mı çıkarıyor?

Sert ve Gerçekçi Bir Sinema Dili

Houman Seyyedi filmi oldukça sert bir atmosferle kuruyor. Tozlu setler, harabe mekânlar ve kasvetli görüntüler karakterin iç dünyasını yansıtıyor. Kamera çoğu zaman Şekip’in yüzünde kalıyor ve izleyiciyi onun yalnızlığıyla baş başa bırakıyor.

Bu görsel dil, İran sinemasının gerçekçi geleneğiyle uyumlu bir yapı kuruyor.

3. Dünya Savaşı adı ilk bakışta büyük bir küresel çatışmayı çağrıştırıyor. Oysa film bambaşka bir savaşın hikâyesini anlatıyor.

Burada savaş cephelerde değil, insanın içinde yaşanıyor.

Yoksullukla, güç arzusu ile ve hayatta kalma mücadelesi ile.

Şekip’in hikâyesi, modern toplumda görünmez insanların yaşadığı trajediyi çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Film, sıradan bir insanın bile belirli koşullar altında nasıl değişebileceğini gösteren karanlık ve rahatsız edici bir portre çiziyor.


15 Mart 2026 Pazar

 Küller ve Elmaslar Savaşın Küllerinden Doğan Ahlaki Çatışma



Nevin Bilgin 

1958 yapımı Küller ve Elmas (orijinal adı Popiół i diament), Polonya sinemasının en güçlü eserlerinden biridir. Filmin yönetmeni Andrzej Wajda, II. Dünya Savaşı sonrası Polonya’nın karmaşık politik ve ahlaki atmosferini anlatırken bireyin iç dünyasındaki çatışmaları da derin bir biçimde işler. Film, Küller ve Elmas adlı romandan uyarlanmıştır.

Savaş Bitti Ama Çatışma Bitmedi

Film, II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği günlerde geçer. Ancak savaşın bitmesi, toplumdaki çatışmaların sona erdiği anlamına gelmez. Nazi işgali sona ermiştir fakat bu kez Polonya’da yeni bir iktidar mücadelesi başlamıştır: Sovyet destekli komünist yönetim ile eski yeraltı direniş hareketleri arasında bir hesaplaşma vardır.

Hikâyenin merkezinde genç direnişçi Maciek Chełmicki bulunur. Maciek’e verilen görev, yeni komünist yönetimin önemli bir temsilcisi olan Szczuka’yı öldürmektir. Ancak suikast görevi, Maciek’in hayatındaki en büyük ahlaki ikilemi doğurur.

Birey ve Tarih Arasındaki Sıkışma

Film aslında bir suikast hikâyesi değildir. Wajda, Maciek karakteri üzerinden bireyin tarih karşısındaki çaresizliğini anlatır. Maciek bir kahraman değildir; savaşın yarattığı kuşağın temsilcisidir. Gençtir, hayat yaşamak ister, aşık olur ve normal bir hayatın hayalini kurar.

Bu noktada filmde Maciek’in tanıştığı Krystyna karakteri önemli bir sembole dönüşür. Krystyna ile yaşadığı kısa ama yoğun ilişki, Maciek’in savaş sonrası yaşam arzusunu temsil eder. Ancak geçmişin ideolojik yükü onu bırakmaz.

Simgeler ve Sinematografi

Film yalnızca hikâyesiyle değil, güçlü görsel sembolleriyle de sinema tarihinde özel bir yere sahiptir.

En ünlü sahnelerden biri, bir barda içki kadehlerinin yakılmasıdır. Yanan alkol alevleri, savaşta ölen arkadaşların anısına yakılan sembolik mumlara dönüşür. Bu sahne, savaşın genç kuşağı nasıl yuttuğunu görsel olarak anlatır.

Bir diğer güçlü sembol ise filmin finalidir. Maciek’in ölüm sahnesi bir kahramanlık anı değildir; aksine sıradan, kirli ve trajik bir ölümdür. Bir çöplüğün yanında ölmesi, savaş ideallerinin anlamsızlığını ve bireyin tarih karşısındaki kırılganlığını gösterir.

Soğuk Savaş Döneminin Alegorisi

Film yalnızca Polonya’nın iç çatışmasını anlatmaz. Aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin ruhunu da yansıtır. Savaş sonrası Doğu Avrupa’da yeni düzen kurulurken birçok insan kendini ideolojiler arasında sıkışmış halde bulmuştur.

Wajda’nın filmi bu yüzden propaganda yapmaz. Komünistleri ya da direnişçileri tamamen haklı veya haksız göstermez. Asıl mesele ideolojiler değil, bu ideolojilerin ortasında kalan insanlardır.

Sinema Tarihindeki Yeri

Andrzej Wajda’nın bu filmi, Polonya sinemasında “Polonya Okulu” olarak bilinen akımın en önemli örneklerinden biri kabul edilir. Bu akım, savaş sonrası Polonya’nın travmalarını eleştirel ve şiirsel bir sinema diliyle anlatmayı amaçlamıştır.

Film ayrıca başrol oyuncusu Zbigniew Cybulski’yi Avrupa sinemasının ikonik figürlerinden biri haline getirmiştir. Güneş gözlüğü takan asi karakteriyle Cybulski, çoğu eleştirmen tarafından “Doğu Avrupa’nın James Dean’i” olarak anılır.

Küller ve Elmaslar, savaş sonrası dönemin politik karmaşasını anlatan bir film olmanın ötesinde, bireyin tarih karşısındaki yalnızlığını anlatan güçlü bir tragedya olarak okunabilir. Film, ideolojilerin büyük anlatıları ile insanın küçük ama gerçek hayatı arasındaki gerilimi ustalıkla gösterir.


14 Mart 2026 Cumartesi

Kadınsal!!!!! Dertler...

Kimse “Kadınlar Günü” Demesin

Balgamlı lavabolar, kirli bırakılan tuvaletler ve erkekler...



Nevin BİLGİN 

Erkeğin hayatı boyunca çoğu zaman ruhunun bile duymadığı, söylense de bir yerinden girip bir yerinden çıktığı kulağına garip bir uğultu gibi gelen ses şeklinde gördüğü kadın görevleri vardır. 

Görülmeyen, fark edilmeyen ama her gün tekrar eden küçük işler…

Sabah kadın uyanır. Daha yüzünü yıkamak için lavaboya yönelmeden karşısına çıkan manzara bellidir: lavaboda balgam, sümük ya da ne olduğu belirsiz kirler. Kim temizler? Kadın temizler. Erkeğin ruhu bile duymaz. Horultuyla uyamaktadır ya da sosyal medyada zeka gerektirmeyen bir şeye gülmektedir. 

Kadın tuvalete girmek ister. Sifon çekilmemiştir ya da tuvaletin kenarları kir içindedir. Kadın önce temizler, sonra kullanır. Çünkü öyle bırakıp çıkamaz. Bunu da kimse fark etmez.

Tuvalet kağıdına uzanır. Bitmiştir. Yeni ruloyu takan kimdir? Yine kadın. 

Evdekiler kullanır ama ruloyu yerine koymak nedense hep kadının işidir. Bunun da kimsenin ruhu duymaz.



Salona geçer. Belki bir an dışarıyı seyredecektir.

Ama koltukların üzerinde çitlenmiş çekirdek kabukları, yenmiş kuruyemişlerin kırıntıları vardır. Yastıklar gelişigüzel atılmıştır. 

Önce onları toplar, temizler. Sonra belki bir dakika oturabilir. Ya da aklına yapacağı işler gelince hemen harekete geçmesi gerektiğini düşünür. 

Mutfağa girer. 

Kirlenmiş çaydanlık, akşamdan sinema, dizi keyfi yapanların kurumuş bulaşıklarıyla karşı karşıya kalır. Bitmiş sabun, eskimiş bulaşık süngeri, bayatlamaya başlamış ekmekler, dolmuş çöp… Hepsini fark eden odur. 

Çöpü dışarı çıkaran, eksikleri tamamlayan yine odur.

Sonra düşünmeye başlar:

Bugün evde ne yemek yapılacak?

Protein var mı? Karbonhidrat dengesi nasıl olacak?


Dolapta ne eksildi?


Market alışverişi ne zaman yapılacak?

Bulaşık makinesine bakar. Yerleştirilecek bulaşıklar vardır. Makineyi çalıştırır. Bitince boşaltır, dolaplara yerleştirir. Arada göz ucuyla bakar: elde yıkanacak bir şey kalmış mı?

Çamaşır varsa ayırır. Beyazlar, renkliler… Makineye atar. Bitince asar. Kuruyunca toplar. Katlar. Yerlerine yerleştirir.

Market alışverişi için zaman ayırır. Pazara gidilecekse liste hazırlar. Evde eksik olanları düşünür. Kimsenin aklına gelmeyen ayrıntılar onun zihninde sürekli döner.

Evin genel temizliği vardır. Ortalığın düzeni vardır.


Kimin doktor kontrolü yaklaşmış?

Faturalar ödenmiş mi?

Evde herkes kendi sorumluluğunu yerine getiriyor mu?

Bütün bunların arasında tekrar tuvalete gider. Yine sifon çekilmemiştir çünkü.  Yine lavaboda kir vardır. Gün içinde dört beş kez aynı temizliği yapmak zorunda kalır.

Ve bütün bunlar çoğu zaman görünmez.

Sonra evdekiler sürekli sorar:

“Sen ne iş yapıyorsun ki?”

Oysa anlatılanlar sadece evde geçen bir günün küçük bir kısmıdır. 

Bunun bir de dışarıdaki hayatı vardır. İş hayatı vardır. Toplum içindeki sorumlulukları vardır.

İşte bu yüzden kimse bana “Kadınlar Günü” demesin.

Çünkü kadınlık çoğu zaman kutlanan bir şey değil, görünmeyen bir emektir.

Ve belki de en çok sorulması gereken soru şudur:

Kadın bütün bunların arasında kendisine ne zaman zaman ayırır?


13 Mart 2026 Cuma

 Modern Savaş ve İklim Krizi: Çevresel Etkiler ve Küresel Gıda Güvenliği


Nevin Bilgin

Günümüzün en büyük küresel sorunlarından biri olan iklim krizi, yalnızca fosil yakıt kullanımı ve çevre kirliliği gibi klasik faktörlerle değil, aynı zamanda modern savaşların yol açtığı çevresel yıkımlarla da derinleşiyor. Özellikle 2022’den bu yana süren Rusya‑Ukrayna savaşı, hem bölgesel hem küresel düzeyde çevre, tarım ve gıda güvenliği üzerinde ciddi etkiler yaratıyor.

Savaşın Ekosistemler Üzerindeki Etkisi

Silahlı çatışmalar çevreyi çeşitli şekillerde tahrip ediyor. Yıkılan altyapı ve sanayi tesisleri, patlayan mühimmatlar ve ağır askeri araçların hareketi toprak, su ve hava kirliliğine yol açıyor. Özellikle Ukrayna’da savaş nedeniyle birçok nehir, göl ve yer altı su kaynağı kirlenirken topraklarda uzun süreli toksik etkiler görülebiliyor. Bu tür kirlenmeler ekosistemleri bozuyor ve çevre sağlığını olumsuz etkiliyor. 



Savaşın etkileri sadece ekosistemlerle sınırlı kalmıyor. Su arıtma tesisleri, kanalizasyon sistemleri ve tarım altyapısı gibi kritik altyapıların zarar görmesi, milyonlarca insanın temiz su ve sanitasyon hizmetlerine erişimini kısıtlıyor. Birleşmiş Milletler’ten yapılan değerlendirmelere göre, çatışma bölgelerinde altyapının çöküşü su güvenliği ve halk sağlığını da derinden sarsıyor. 

Tarım Arazileri ve Gıda Üretimi Üzerindeki Yıkım

Savaş alanı haline gelen bölgelerde tarım arazilerinin tahrip olması, hem üretimi doğrudan etkiliyor hem de gıda güvenliği açısından ciddi riskler doğuruyor. Örneğin Ukrayna’da tarımsal üretim önemli ölçüde azalırken, işgal altındaki bölgelerde toprakların işlenememesi ve sulama sistemlerinin bozulması, milyonlarca hektar tarım arazisini üretim dışı bırakıyor. 

Kakhovka Barajı’nın yıkılması gibi olaylar, onlarca kilometrekarelik ekili alanı sulama dışında bırakmış durumda. Bu durum, hem Ukrayna’daki nüfusun kendi gıda ihtiyacını karşılama kapasitesini azaltıyor hem de dünya genelindeki tarım piyasaları üzerinde baskı oluşturuyor. 

Küresel Gıda Güvenliği ve Fiyat Dalgalanmaları

Ukrayna ve Rusya, dünya tahıl üretiminin ve ihracatının önemli bir kısmını karşılayan ülkeler arasında bulunuyor. Bu iki ülkenin yaşadığı savaş, küresel ticaret ağlarında ciddi kesintilere ve arz şoklarına neden oldu. Bu durum, özellikle buğday, mısır ve ayçiçeği gibi temel ürünlerin fiyatlarında keskin artışlara yol açtı. 

Yüksek gıda fiyatları, özellikle gelişmekte olan ülkelerde gıda güvensizliğini ağırlaştırıyor. Bazı bölgelerde temel gıdalara erişim zorlaşırken milyonlarca insanın açlık riskiyle karşı karşıya kaldığı belirtiliyor. 

İklim Krizine Yönelik Etkiler

Çatışmalar çevreyi tahrip ederek iklim krizine de dolaylı etkiler yapıyor. Patlayan mühimmatların atmosfere saldığı gazlar, orman yangınları ve askeri faaliyetler sera gazı salınımını artırabiliyor. Ayrıca ekosistemlerdeki bozulma, doğal karbon kaynaklarının zayıflamasına ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açıyor. 

İklim ve çevre üzerindeki zararlar birikerek gelecekteki iklim değişikliği uyum çabalarını da zorlaştırıyor. Savaş koşulları, hem yerel hem küresel iklim politikalarının uygulanmasını geciktiriyor ya da engelliyor. Bu durum, iklim krizinin etkilerine karşı dayanıklılığı azaltıyor. 

Modern savaşlar yalnızca insanlar üzerinde değil, çevre ve iklim üzerinde uzun vadeli ve derin etkiler bırakıyor. Toprak ve su kaynaklarının kirlenmesi, tarım arazilerinin kaybı, gıda üretimindeki düşüş ve gıda fiyatlarındaki artış, hem bölgesel hem küresel düzeyde iklim krizini ve insan güvenliğini daha ciddi hale getiriyor.

Bu etkiler, yalnızca savaş süresince ortaya çıkmıyor; savaş sonrası dönemlerde de ekosistemleri, insan sağlığını ve ekonomik sistemleri zorlamaya devam ediyor. Bu nedenle çevresel koruma ve iklim politikaları, barış ve güvenlik stratejilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeli ve savaşın neden olduğu çevresel yıkımın azaltılması için uluslararası işbirliği gereklidir.

Kaynakça

https://www.un.org/en/peace-and-security/how-conflict-impacts-our-environment

https://www.csis.org/analysis/war-ukraine-and-global-food-security-impacts

https://www.tandfonline.com/doi/full

https://en.wikipedia.org/wiki/Destruction_of_the_Kakhovka_Dam

#savaş