5 Mart 2026 Perşembe

 İran Savaşı, Enerji Piyasaları ve Küresel Ekonomi



İran ile yaşanan askeri gerilimin tam ölçekli bir savaşa dönüşmesi ihtimali, küresel enerji piyasalarındaki dengeleri yeniden sarsmış durumda. 2025’in sonlarında görece sakinleşen petrol piyasası, jeopolitik risklerin tekrar artmasıyla birlikte yeniden küresel gündemin merkezine yerleşti.

Bu krizin kalbinde ise Hürmüz Boğazı bulunuyor. Günlük yaklaşık 1,3 milyar dolarlık petrol ve doğalgaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanabilecek herhangi bir aksama, küresel enerji arzı üzerinde anında etkili oluyor ve petrol fiyatlarının hızla yükselmesine neden olabiliyor.

Bugün piyasalarda konuşulan senaryolar üç ana başlıkta toplanıyor. Eğer gerilim sınırlı kalır ve çatışmalar kontrol altında tutulabilirse, petrol fiyatlarının varil başına yaklaşık 85 dolar seviyesine yükselmesi bekleniyor. Ancak çatışmanın bölgeye yayılması veya enerji arzının daha uzun süre kesintiye uğraması durumunda fiyatların 90 hatta 100 dolar seviyesini aşması olası görülüyor. 

Daha kötümser senaryolarda ise Hürmüz Boğazı’nın uzun süreli kapanması veya bölgedeki enerji tesislerinin doğrudan hedef alınması halinde petrol fiyatlarının 140 dolar seviyesine kadar çıkabileceği dile getiriliyor.

Krizin küresel ekonomi açısından öneminin bir diğer nedeni de İran’ın enerji üretimindeki rolü. İran günde 3 milyon varilin üzerinde petrol üretirken, bunun yaklaşık üçte ikisini ihraç ediyor. 

Bu ihracatın en büyük bölümü ise Asya’ya, özellikle de enerji ihtiyacının önemli bir kısmını İran petrolünden karşılayan Çin’e gidiyor. Bu nedenle İran ihracatında yaşanacak bir aksama, yalnızca Orta Doğu’yu değil, küresel tedarik zincirlerini ve büyük sanayi ekonomilerini de etkileyebilir. 

Zaten son yıllarda yaşanan enflasyon dalgalarından henüz tam olarak kurtulamamış olan küresel ekonomi üzerinde yeni bir maliyet baskısı oluşabilir.

Bununla birlikte piyasada dengeleyici bazı faktörler de bulunuyor. Öncelikle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı uzun süre kapatma kapasitesi birçok savunma uzmanı tarafından tartışmalı görülüyor. Uluslararası deniz kuvvetlerinin bölgedeki ticaret yollarını korumaya yönelik hazırlıkları bu ihtimali sınırlayan bir unsur olarak değerlendiriliyor.

İkinci olarak, enerji piyasaları son yıllarda jeopolitik şoklara karşı daha hızlı tepki verebilen bir yapıya kavuştu. Büyük ekonomiler stratejik petrol rezervlerini kullanarak arz şoklarının etkisini azaltma konusunda daha hazırlıklı durumda.

Üçüncü ve önemli bir denge unsuru ise OPEC ülkelerinin yedek üretim kapasitesi. Bazı üretici ülkelerin toplamda 3,5–3,7 milyon varil/gün civarında ek üretim kapasitesine sahip olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam neredeyse İran’ın mevcut üretimine eşdeğer. Gerektiğinde bu kapasitenin devreye alınabileceği yönündeki açıklamalar, piyasaları sakinleştirmeye yönelik bir güvence olarak görülüyor.

Geçmiş deneyimler de benzer bir tabloya işaret ediyor. 2024 ve 2025 yıllarında yaşanan bölgesel gerilimlerde petrol fiyatları hızla yükselse de, çatışmanın sınırları netleştiğinde piyasaların kısa sürede dengelendiği görülmüştü.

İran çevresinde yaşanan askeri gerilim yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil enerji fiyatları, küresel enflasyon ve ticaret dengeleri açısından da kritik bir gelişme. 

Krizin süresi ve kapsamı, önümüzdeki dönemde petrol piyasalarının ve küresel ekonominin yönünü belirleyecek en önemli faktörlerden biri olacak.

Kaynakça

https://www.indyturk.com/node/773789/d%C3%BCnyadan-sesler/sava%C5%9F-petrol-ve-istikrars%C4%B1zl%C4%B1k

https://tr.euronews.com/business/2026/03/05/iran-savasi-avrupa-ekonomileri-ne-kadar-kirilgan

https://timesofindia.indiatimes.com/business/india-business/beyond-oil-how-us-iran-war-middle-east-crisis-may-hit-indias-economy-sector-wise-impact-explained/

https://www.dikgazete.com/amp/haber/iran-ile-savas-abd-ekonomisi-icin-yeni-bir-risk-olusturuyor

https://www.reuters.com/world/middle-east/damage-israeli-economy-iran-war-could-top-29-billion-week-ministry-says


 Osmanlı Siyasetinde İlk Gizli Örgütlenme: Fedailer Cemiyeti ve Kuleli Vakası



Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde 19. yüzyılın ortaları yalnızca reformların değil, aynı zamanda yeni muhalefet biçimlerinin de ortaya çıktığı bir dönemdir. 1859 yılında ortaya çıkan Fedailer Cemiyeti ve buna bağlı olarak gerçekleşen Kuleli Vakası, Osmanlı siyasal tarihinde önemli bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Bu olay, hem ilk modern gizli siyasi örgütlenme girişimlerinden biri hem de ordunun siyasal süreçlere organize müdahale teşebbüslerinden ilki olarak değerlendirilir.

Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) fermanlarının ardından devlet yapısında köklü değişimler yaşanmış, ancak bu reformlar aynı zamanda imparatorluk içinde ciddi bir huzursuzluk yaratmıştır. Özellikle orduda, ulema çevrelerinde ve bazı bürokratik kadrolarda reformların devletin geleneksel yapısını zayıflattığı yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştur. Devletin mali yapısının giderek bozulması, kağıt para olarak çıkarılan kaimenin hızla değer kaybetmesi ve Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine giderek artan müdahalesi, bu huzursuzluğu daha da derinleştirmiştir. Bu ortamda ortaya çıkan Fedailer Cemiyeti, Sultan Abdülmecid’i tahttan indirerek yerine kardeşi Şehzade Abdülaziz’i geçirmeyi hedefleyen gizli bir örgütlenme olarak şekillenmiştir.

Tanzimat’ın Sancılı Yılları

19.yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti hem siyasi hem de ekonomik açıdan ciddi bir dönüşüm sürecinden geçiyordu. Tanzimat Fermanı ile birlikte merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi, hukuk sisteminin yeniden düzenlenmesi ve Batılı idari kurumların benimsenmesi hedeflenmişti. Ancak bu reformlar, özellikle geleneksel güç merkezleri tarafından şüpheyle karşılandı.

1856 Islahat Fermanı ise gayrimüslim tebaaya geniş haklar tanıması nedeniyle bazı çevrelerde büyük tepki yarattı. Reformların Batılı devletlerin baskısıyla gerçekleştirildiği düşüncesi, Osmanlı bürokrasisi ve askeri çevrelerde “devletin egemenliğinin zedelendiği” yönünde bir algı oluşturdu. Aynı dönemde yaşanan ekonomik krizler de bu hoşnutsuzluğu besledi. Kaime adı verilen kağıt paranın hızla değer kaybetmesi, hem halkın hem de devlet görevlilerinin alım gücünü ciddi biçimde düşürdü.



Bu siyasal ve ekonomik gerilim ortamı, gizli muhalif örgütlenmelerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Fedailer Cemiyeti bu koşullar içinde doğdu.

Fedailer Cemiyeti’nin Örgütlenme Yapısı

Fedailer Cemiyeti, rastlantısal bir muhalif grup olmaktan ziyade belirli bir örgütlenme modeline sahip disiplinli bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Örgütün en dikkat çekici özelliği, hücre tipi örgütlenme modelini benimsemiş olmasıdır.

Üyeler birbirlerini sınırlı düzeyde tanıyor, böylece olası bir ihbar ya da yakalanma durumunda tüm örgütün deşifre edilmesi önlenmeye çalışılıyordu. Bu yöntem, modern yeraltı örgütlenmelerinde sıkça kullanılan bir güvenlik mekanizmasıdır.

Cemiyetin üyeleri, örgüte katılırken Kur’an-ı Kerim üzerine el basarak davaları uğruna canlarını feda edeceklerine dair ağır bir sadakat yemini ediyorlardı. “Fedailer” adı da bu fedakârlık ve adanmışlık anlayışını ifade ediyordu.

Örgüt, yalnızca ideolojik bir birliktelik değil aynı zamanda belirli bir operasyon planına sahipti. Darbe günü için hazırlanan plana göre Boğaz’da yakılacak bir işaret fişeği harekâtın başlangıcını gösterecek, bu işaretle birlikte saray ve stratejik noktalar eş zamanlı olarak ele geçirilecekti.

Bu yönüyle Fedailer Cemiyeti, Osmanlı tarihinde ilk kez görülen modern anlamda planlı bir siyasi darbe girişimi olarak değerlendirilmektedir.

Cemiyetin Kurucu Kadrosu

Fedailer Cemiyeti’nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren bir yapı oluşturmuş olmasıdır. Örgüt içinde ulema, askeri bürokrasi ve sivil memurlar birlikte hareket ediyordu.

Hareketin manevi ve fiili lideri olarak kabul edilen Süleymaniyeli Şeyh Ahmet, Kırım Savaşı sırasında gönüllü birlikleri yönetmiş ve askeri çevrelerde saygınlık kazanmış bir dini liderdi. Karizmatik kişiliği sayesinde hem askerler hem de halk üzerinde güçlü bir etkiye sahipti.

Örgütün stratejik planlamasını ve ideolojik çerçevesini ise “Didon” lakabıyla bilinen Arif Bey üstlenmiştir. Modern bürokratik yapıyı tanıyan Arif Bey, cemiyetin bildirilerini hazırlayan ve hareketin siyasi hedeflerini formüle eden kişi olarak bilinir.

Askeri kanatta ise Mirliva Hüseyin Daim Paşa önemli bir rol oynamıştır. Tuğgeneral rütbesindeki bu subay, ordunun cemiyet içindeki en güçlü temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Örgüt içinde yer alan bir diğer önemli isim Arnavut kökenli Cafer Dem Paşa’dır. Sert mizacıyla tanınan bu komutanın yakalanacağını anlayınca denize atlayarak intihar ettiği anlatılır. Bu olay, cemiyetin “feda” anlayışının sembolik örneklerinden biri olarak tarih literatüründe yer alır.

İdeolojik Tartışmalar

Fedailer Cemiyeti’nin ideolojik karakteri tarihçiler arasında uzun süre tartışma konusu olmuştur. Bazı araştırmacılar bu hareketi Osmanlı’da meşrutiyet fikrinin erken bir ifadesi olarak değerlendirmiştir.

Niyazi Berkes ve Tarık Zafer Tunaya gibi tarihçilere göre cemiyet, devlet yönetiminde meşveret yani danışma usulünü savunarak anayasal bir düzenin temellerini atmaya çalışan bir hareket niteliğindedir. Bu görüşe göre Fedailer Cemiyeti, daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Osmanlılar Cemiyeti için bir öncül oluşturmuştur.

Buna karşılık bazı tarihçiler ise hareketin Islahat Fermanı’na tepki duyan ve geleneksel düzeni savunan çevrelerin bir kalkışması olduğunu ileri sürmektedir. Cemiyetin şeriat vurgusu yapması ve reformlara karşı eleştirel bir tavır takınması bu yorumun temel dayanaklarından biridir.

Ancak bu iki yaklaşımın kesiştiği önemli bir nokta vardır: Fedailer Cemiyeti, mevcut yönetimin başarısız olduğu düşüncesiyle devleti yeniden düzenleme amacı taşıyan bir hareketti. Amaç, kötü yönetimi ortadan kaldırmak ve daha adil bir yönetim sistemi kurmaktı.

Kuleli Vakası

Fedailer Cemiyeti’nin planları 14 Eylül 1859 tarihinde ortaya çıkarıldı. Mirliva Hasan Paşa’nın ihbarı üzerine cemiyet üyelerinin toplantı yaptığı Kılıç Ali Paşa Camii basıldı ve örgütün birçok üyesi tutuklandı.

Yargılamalar Kuleli Kışlası’nda kurulan özel bir mahkemede gerçekleştirildi. Bu nedenle olay tarih literatüründe “Kuleli Vakası” olarak anılmaktadır.

Mahkeme sonucunda cemiyetin lider kadrosuna başlangıçta idam cezası verildi. Ancak Sultan Abdülmecid’in daha ılımlı bir tutum benimsemesi üzerine cezalar müebbet hapis ve sürgüne çevrildi.

Tarihsel Önemi

Kuleli Vakası başarısız bir girişim olarak sonuçlanmış olsa da Osmanlı siyasal tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu olay, gizli siyasal örgütlenmelerin Osmanlı siyasi hayatına girmesinin ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Ayrıca ordunun siyasal süreçlere doğrudan müdahale etmeye çalıştığı ilk organize girişimlerden biri olması bakımından da dikkat çekicidir. Daha sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki ve diğer siyasi örgütlenmeler açısından bu deneyim önemli bir tarihsel arka plan oluşturmuştur.

Bu nedenle Fedailer Cemiyeti ve Kuleli Vakası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal örgütlenme ve askeri müdahale tartışmalarının başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir.


Kaynakça


TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER VE MİLLİYETÇİLİK Editör: Mustafa YİĞİT 

Berkes, Niyazi. Türkiye'de Çağdaşlaşma

Mardin, Şerif.Yeni osmanlı Düşüncesinin Doğuşu

https://islamansiklopedisi.org.tr/kuleli-vakasi

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file

Ege, Önder. Fedailer Cemiyeti ve Kuleli Vakası

https://www.indyturk.com/node/379296/k%C3%BClt%C3%BCr/mafyan%C4%B1n-devlet-retori%C4%9Fi-i%CC%87ttihat-ve-terakkinin-miras%C4%B1d%C4%B1r

 İşçi ve Konfor

Bir işçi için konfor nedir?



NEVİN BİLGİN 

Reklamların, vitrinlerin ve parlak hayatların bize söylediği şeylere bakarsak cevap bellidir: büyük evler, lüks arabalar, pahalı tatiller, markalı kıyafetler… Oysa geçimini emeğiyle sağlayan milyonlarca insan için konforun anlamı bambaşkadır. Çok daha sade, çok daha temel ve çoğu zaman ulaşılması bile zor olan şeylerdir bunlar.

Bir işçi için belki de en büyük konfor, sabah sıcacık yatağından kalkmak zorunda olmamaktır. Alarmın karanlık bir sabahın ortasında çalıp insanı yatağından koparmadığı bir sabah… Gözünü açtığında ilk düşündüğü şeyin “geç kaldım mı?” olmaması…

Bir işçi için konfor, kahvaltısını acele etmeden yapabilmektir. Çayını yarım bırakmadan, saatle yarışmadan, lokmalarını hızla yutmak zorunda kalmadan oturabilmek. Bir yandan saate, bir yandan kapıya bakmadan çayın buharını izleyebilmek.



Konfor bazen yalnızca zamanı yönetebilmektir.

İnsan gibi yaşamanın en temel ölçülerinden biri olan zaman… Oysa çalışanların büyük bölümü için zaman kendilerine ait değildir. Alarm saatine, servis saatine, vardiya çizelgesine, patronun planına aittir.

Bir işçi için konfor, sabah evin içinde ağır ağır dolaşabilmektir. Pencereye yaklaşmak, dışarıya bakmak, belki birkaç dakika öylece durmak… Sokağın sesini dinlemek. Günün kendiliğinden başlamasına izin vermek.

Ama çoğu zaman gün böyle başlamaz.

Otobüs durağı telaşı vardır.
Dolmuş sırası vardır.
Trafik vardır.
Servisi kaçırma korkusu vardır.



Araba varsa bu kez benzin hesabı vardır.

Güne başlamadan önce insanın zihnini dolduran küçük ama ağır hesaplar…

Bir işçi için konfor, hafta sonunu günler öncesinden planlayabilmektir. “Acaba pazar günü çalıştırırlar mı?” diye düşünmeden bir yere söz verebilmek. Çocuğuna “bu hafta sonu birlikte parka gideriz” diyebilmek ve bunu gerçekten yapabilmek.

Çünkü çoğu çalışan için hafta sonu bile kesin değildir. Fazla mesai, vardiya değişimi, “acil iş çıktı” telefonu… Planlar çoğu zaman patronun bir cümlesiyle bozulur.

Memurlar birçok konuda kamu güvencesi sayesinde işçilere göre daha avantajlı olabilir. En azından çalışma saatleri çoğu zaman bellidir, hafta sonu çoğu zaman kendilerine aittir.

Ama işçi için hayat daha kırılgandır.

Bir işçi için konfor, çocuğuyla vakit geçirebilmektir. Onun büyümesini gerçekten izleyebilmek… Akşam eve geldiğinde çocuk çoktan uyumuş olmamalıdır. Hafta sonu birlikte yürüyebilmek, parka gidebilmek, bir bankta oturabilmek.

Bunlar büyük hayaller değildir.

Ama çoğu zaman gerçekleşmeyen küçük hayallerdir.

Bugünün dünyasında konfor denince akla ilk gelen şeyler parayla ölçülen şeylerdir. Biriktirilmiş servet, lüks tatiller, gösterişli arabalar, büyük evler… Sosyal medyada paylaşılan hayatlar konforu böyle tarif eder.

Oysa emekle yaşayan insanlar için konforun ölçüsü bambaşkadır.

Maaşının zamanında yatması bir konfordur.

Sigorta priminin düşükten gösterilmemesi bir konfordur.

Çalışanlar arasında adil bir düzen olması bir konfordur.

İnsan yerine konulmak bir konfordur.

Bunlar kulağa çok sıradan gelebilir. Ama milyonlarca insan için hâlâ garanti olmayan şeylerdir.

Ve işin en acı tarafı şudur:

Bir işçi bu konforlara çoğu zaman ancak emeklilikte ulaşabileceğini düşünür. “Biraz daha sabredeyim, emekli olunca dinlenirim” diye geçirir içinden.

Ama artık emeklilik yaşı 65’tir.

İnsan ömrünün en verimli, en güçlü yılları çalışarak geçer. Sabahın köründe kalkarak, trafikle boğuşarak, mesailerle yorularak…

Sonra bir gün emeklilik gelir.

Ama bu kez başka bir şey başlar.

Hastaneler.

İlaçlar.

Doktor randevuları.

Yıllarca ertelenmiş yorgunluklar.

Bir işçi hayatı boyunca bekler.
Dinlenmeyi bekler.
Zamanın kendisine ait olmasını bekler.

Ama çoğu zaman o beklenen konfor, hayatın en geç dönemine kalır.

Ve bazen insan şunu düşünmeden edemez:

Belki de gerçek konfor, insanın hayatını ertelemek zorunda kalmamasıdır.
Belki de gerçek konfor, çalışırken de insan gibi yaşayabilmektir.

 Osmanlı’da Kadın Hareketi ve Kadınlar Dünyası Dergisi



20.yüzyılın başında Osmanlı’da kadın meselesi giderek görünür hale gelmeye başladı. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte basın ve dergi hayatı çeşitlendi; kadınlar, eğitim, çalışma hakkı ve toplumsal görünürlük üzerine yazılar yayımlamaya başladı. Bu dönemde Osmanlı kadın hareketi, Avrupa’daki işçi kadın mücadelelerinden ve sosyalist fikirlerden dolaylı biçimde etkilenmişti. Clara Zetkin gibi Avrupa’daki sosyalist kadın liderlerinin öncülüğünü yaptığı emek ve eşitlik odaklı tartışmalar, Osmanlı’daki entelektüel çevreler tarafından takip ediliyordu.


            

Bu ortamda kadınların kendi seslerini duyurabileceği bir araç olarak Kadınlar Dünyası dergisi 1913 yılında yayımlanmaya başladı. Dergiyi çıkaran ve başyazarlığını üstlenen Nuriye Ulviye Mevlan, kadınların eğitim hakkını, çalışma hayatına katılımını ve toplumsal eşitliğini savunan yazılar kaleme aldı.

Kadınlar Dünyası yalnızca bir dergi değil, aynı zamanda Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti adlı derneğin yayın organıydı. Bu dernek de Nuriye Ulviye Mevlan öncülüğünde kurulmuş ve kadın hakları konusunda örgütlenmeye öncülük etmişti. Dergideki yazılar, kadınların toplumsal ve ekonomik haklarını savunmanın yanı sıra, Avrupa’daki kadın hareketlerine dair haberler de yayımlayarak Osmanlı kadınlarını dünya çapındaki mücadelelerle tanıştırıyordu.

Kadınlar Dünyası’nın en dikkat çekici yönü, yazı kadrosunun büyük ölçüde kadınlardan oluşmasıydı. O dönemde Osmanlı basınında kadınların kendi seslerini bağımsız olarak duyurması radikal bir adımdı. Dergi, kadınların sadece aile içinde değil, toplumun her alanında görünür olmasının gerekliliğini savundu ve Osmanlı kadın hareketinin düşünsel merkezlerinden biri haline geldi.

Dolayısıyla Osmanlı’da kadın hareketi, Avrupa’daki sosyalist ve işçi kadın mücadelelerinden doğrudan etkilenmemiş olsa da, Clara Zetkin’in temsil ettiği emek ve eşitlik perspektifi ile dolaylı olarak etkileşime girmiş, kadınların örgütlenme ve görünürlük çabalarına ilham vermiştir.

Osmanlı’da kadın hareketinin en önemli yayın organlarından biri olan Kadınlar Dünyası dergisi 1913 yılında yayımlanmaya başladı. Dergi, kadın haklarını savunan ilk süreli yayınlardan biri olarak kabul edilir.

Derginin arkasındaki en önemli isim Nuriye Ulviye Mevlan’dır. Nuriye Ulviye, Osmanlı’da kadın hakları konusunda açık biçimde mücadele yürüten ilk kadın aktivistlerden biridir. Hem derginin kurucusu hem de başyazarı olarak kadınların eğitim hakkını, çalışma hayatına katılımını ve toplumsal eşitliğini savunan yazılar kaleme almıştır.

Kadınlar Dünyası yalnızca bir dergi değildi; aynı zamanda bir örgütlenme aracıydı. Dergi, Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti adlı kadın hakları derneğinin yayın organı olarak faaliyet gösteriyordu. Bu cemiyet de yine Nuriye Ulviye Mevlan’ın öncülüğünde kurulmuştu.

Derginin en dikkat çekici özelliği şuydu:

Kadınlar Dünyası’nın yazı kadrosu neredeyse tamamen kadınlardan oluşuyordu. O dönemin Osmanlı basınında bu oldukça radikal bir durumdu. Dergide erkek yazarlara yer verilmemesi özellikle tercih edilmişti; amaç kadınların kendi seslerini kendilerinin duyurmasıydı.

Kadınlar Dünyası’nda ele alınan konular dönemi için oldukça ilericiydi. Kadınların çalışma hakkı, eğitim hakkı, kamu görevlerinde yer alabilmesi, hatta kadınların kamusal alanda görünürlüğü gibi meseleler açıkça tartışılıyordu. Dergi aynı zamanda Avrupa’daki kadın hareketlerine dair haberler de yayımlayarak Osmanlı kadınlarını dünya çapındaki mücadelelerle tanıştırıyordu.

Bu nedenle Kadınlar Dünyası yalnızca bir dergi değil, Osmanlı’da kadın hareketinin düşünsel merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Birçok tarihçi, Osmanlı’daki örgütlü kadın hareketinin görünür hale gelmesinde Nuriye Ulviye Mevlan ve Kadınlar Dünyası dergisinin belirleyici rol oynadığını vurgular.


Kaynakça

https://www.britannica.com/biography/Clara-Zetkin

https://www.un.org/en/observances/womens-day/background


 PIRLANTA KUTUSUNA SIĞDIRILAN 8 MART 

“Kendinizi Şımartın”, "Mor giyin", "Kendinize İyilik Yapın"

8 Mart’ın Silinen Hafızası



Nevin BİLGİN

Mart ayı gelince aynı cümleler ortalığı doldurur:

“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

“Hadi kendinize bir iyilik yapın.”

“Kendinizi şımartın.”

Reklamların dili neredeyse şefkatli bir dost gibidir. Kadına seslenir, onu önemser gibi yapar. Ama bu sözlerin devamı her zaman aynı yere çıkar: Bir şey satın alın.

Bir parfüm alın.

Bir çanta alın.

Bir pırlanta alın.

Sanki kadınların yıllardır taşıdığı eşitsizlik, emek ve görünmez yük bir alışveriş poşetiyle hafifleyecekmiş gibi.

Oysa 8 Mart’ın doğduğu yer vitrinler değildi. Fabrikalardı. 19. yüzyılın sanayi kentlerinde kadın işçiler günde 12–14 saat çalıştırılıyor, erkeklerden daha düşük ücret alıyor ve hiçbir sosyal hakka sahip olmadan üretimin en ağır kısmını taşıyordu. 1908’de New York’ta binlerce kadın işçi yürüyüşe çıktı. Talepleri çok basitti ama o dönem için devrimciydi: daha kısa çalışma saatleri, insanca ücret ve oy hakkı.

Yürüyüşün sloganı tarihe iki kelime olarak geçti, ekmek ve gül.

Ekmek yaşamak içindi.

Gül ise insan gibi yaşayabilmek için.

        Clara Zetkin

1910’da Kopenhag’da yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Alman sosyalist Clara Zetkin kadınların eşitlik mücadelesini görünür kılmak için uluslararası bir kadınlar günü önerdi. Öneri kabul edildi ve yıllar içinde 8 Mart dünya çapında kadınların hak mücadelesinin simgesi haline geldi.

Yani 8 Mart bir kutlama günü olarak doğmadı.

Bir itiraz günü olarak doğdu.

Ama zaman içinde bu günün hafızası yavaş yavaş silindi. Yerine yeni bir anlatı kondu: tüketim.

Bugün 8 Mart yaklaşırken kuyumcuların vitrinleri parlıyor. 

Markalar sosyal medyada mor çiçekli mesajlar paylaşıyor. Alışveriş merkezleri “Kadınlar Günü’ne özel indirim” kampanyaları düzenliyor.

Kapitalizm anlamlı günleri sever. Çünkü her anlamlı gün yeni bir satış fırsatıdır.

Ama mesele sadece reklamlar da değil.

Kadın örgütlerinin, derneklerin, kurumların düzenlediği birçok etkinlik de çoğu zaman bu meselenin derinliğini tek bir güne sıkıştırıyor. 8 Mart’ta paneller yapılıyor, seminerler düzenleniyor, konuşmalar yapılıyor. Kadına şiddet anlatılıyor, eşitsizlik konuşuluyor, istatistikler sıralanıyor.

Sonra ertesi gün hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Kadınların omuzlarındaki yük ise orada durmaya devam ediyor.

Çünkü kadınların meselesi yalnızca ekonomik değil. Aynı zamanda görünmeyen bir toplumsal yazılımın meselesi.

Toplumun içine yerleşmiş, çoğu zaman fark edilmeyen bir erkek egemen düzen var. Bu düzen sadece erkeklerin davranışlarında değil, kültürün içinde, dilin içinde, hatta kadınların düşünme biçimlerinde bile kendini yeniden üretiyor.

Kadınlar çoğu zaman bu düzenin yükünü taşıyor ama bazen onun farkına bile varamıyor. Çünkü çocukluktan itibaren öğretilen roller hayatın doğal akışı gibi kabul ediliyor.

Ev düzeni kadının sorumluluğu sayılıyor.

Bakım emeği kadının görevi sayılıyor.

Duygusal yük kadının payına düşüyor.

Birçok kadın çalışsa bile eve döndüğünde ikinci mesai başlıyor. Bu görünmeyen emeğin adı çoğu zaman konulmuyor. Ama toplumun dengesi büyük ölçüde bu emek üzerinde duruyor.

İşte 8 Mart’ın gerçek sorusu tam da burada ortaya çıkıyor:

Kadınlara “kendinizi şımartın” demek mi önemli, yoksa bu görünmeyen yükü konuşmak mı?

Bir gün boyunca çiçek verilmesi, sosyal medyada mor mesajlar paylaşılması, otellerde seminer yapılması elbette kötü şeyler değil. Ama bunlar meselenin kendisi değildir. En fazla sembolüdür.

Sorun sembollerle çözülecek kadar basit değil.

Kadınların meselesi bir günün meselesi değildir. Çünkü kadınların taşıdığı yük bir günlüğüne ortaya çıkıp sonra ortadan kaybolmaz.

O yük her gün oradadır.

Ve belki bugün 8 Mart için söylenmesi gereken en dürüst cümle şudur:

Kadınların ihtiyacı “kendinizi şımartın” reklamları değil.

Yüklerinin görülmesi, paylaşılması ve sorgulanmasıdır.


3 Mart 2026 Salı

Kurak Günler Doğa Krizi ile Siyasi Kriz İç İçe...

Obrukların Gölgesinde Bir Taşra Hikâyesi

Kuraklığın Ortasında Siyaset, Arzu ve Taşra

Politik Gerilim ve Ahlaki Çürümenin Anatomisi



Yönetmen: Emin Alper

Başroller: Selahattin Paşalı, Ekin Koç

Film, Konya’nın Karapınar ilçesinde ve çevresinde çekildi. Karapınar, Türkiye’de yer altı sularının çekilmesiyle oluşan obruklarıyla biliniyor. 

Bu bilgi, filmi izlerken yalnızca coğrafi bir ayrıntı değil anlatının kalbini oluşturan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Kurak Günler’de obruk sadece bir doğa olayı değil, bir zihniyetin çöküş biçimi.

Bozkırın ortasında aniden açılan o devasa çukurlar, toprağın sessizce ve içeriden içeriye boşalmasının sonucu. 

Yer altı suyu çekildikçe, yüzey bir süre daha sağlam görünür; ama aslında içi çoktan oyulmuştur. 

Film tam da bu metaforu büyütür. Kasaba da böyledir. Dışarıdan bakıldığında düzenli, muhafazakar, kendi halinde bir Anadolu yerleşimi gibi görünür. 

Oysa altındaki ilişkiler ağı, çıkar dengeleri ve korkular zemini zayıflatmıştır.

Obruklar filmde bir tehdit gibi durur ne zaman, nerede açılacağı belli değildir. Tıpkı kasabadaki güç ilişkileri gibi. 

Genç savcı Emre kasabaya geldiğinde her şey sakin görünür. Belediye başkanı, eşraf, yerel medya, emniyet… 

Herkes kendi yerinde gibidir. Fakat su meselesi üzerinden yürüyen siyasal rant ve erkek dayanışmasının kurduğu kapalı devre düzen, toprağın altındaki boşluk misali büyümektedir. Bir noktada çöküş kaçınılmazdır.

Karapınar’daki gerçek obrukların çoğu yer altı sularının kontrolsüz kullanımı nedeniyle oluşuyor. Bu durum filmde doğrudan anlatılmasa da, arka planda sürekli hissedilen bir ekolojik kriz var. 

Su kıtlığı, belediyenin politikalarının merkezinde. Suyun kimlere verileceği, nasıl dağıtılacağı, hangi tarım alanlarının destekleneceği… 

Doğa krizi ile siyasal kriz iç içe geçiyor. Kuraklık yalnızca meteorolojik değil; aynı zamanda etik bir kuraklık.

Filmde obruklara bakarken insanın içine bir ürperti düşüyor. Çünkü o çukurlar, güven duygusunu ortadan kaldırıyor. Yürüdüğünüz yerin altının boş olabileceği fikri, hayatın her alanına sirayet ediyor. Kasabada da durum böyle. Hukuk var gibi; ama altı boş. Devlet temsil ediliyor gibi; ama içi oyulmuş. Dostluk var gibi; ama çıkarla örülmüş.

Taşrada ilişkiler yüzeyde sıcak ve samimi görünür. Herkes birbirini tanır, herkes birbirinin geçmişini bilir. Fakat bu yakınlık aynı zamanda bir kontrol mekanizmasıdır. Kimin kiminle görüştüğü, ne söylediği, hangi masada oturduğu hızla dolaşıma girer. Obrukların ansızın açılması gibi, söylentiler de bir anda büyür ve insanı içine çeker. Emre’nin kasabadaki yalnızlığı biraz da bu yüzden derindir. O, zeminin altındaki boşluğu geç fark eder.

Film boyunca geniş bozkır manzaraları görürüz. Sonsuzluk hissi veren açık alanlar aslında güven vermez; tersine, insanı daha küçük ve savunmasız hissettirir. Obrukların etrafındaki sessizlik, taşradaki suskunluğa benzer. Herkes bir şeyleri bilir ama kimse açıkça konuşmaz. Çöküş göz göre göre gelir, ama kimse sorumluluk almaz.

Kurak Günler, obrukları yalnızca görsel bir unsur olarak kullanmaz; onları anlatının vicdanına yerleştirir. Toprak nasıl içten içe çöküyorsa, toplum da öyle çöker. Bir gün bir savcı gelir, düzeni sorgulamaya çalışır; ama sistem çoktan suyu çekilmiş bir araziye dönüşmüştür. Üzerinde yürümek bile risklidir.

Filmin en güçlü yanı, bu metaforu didaktik olmadan kurabilmesidir. Obruklar konuşmaz; ama her sahnede hissedilir. Kasabanın kaderiyle toprağın kaderi arasında kurulan bağ, hikâyeyi yerel olmaktan çıkarıp evrensel bir çöküş anlatısına dönüştürür.

Sonunda insan şunu düşünmeden edemiyor: Bir toplumun altındaki su çekildiğinde, yani adalet, şeffaflık ve güven azaldığında, geriye ne kalır? Yüzey bir süre daha dayanabilir. Ama bir gün, hiç beklenmedik bir anda, bir obruk açılır. Ve o çukur yalnızca toprağı değil, içindekileri de yutar.

Bozkır geniştir ama film klostrofobiktir. Açık alanlar bile nefes aldırmaz. Kamera çoğu zaman karakteri takip eder; izleyici sürekli gözetlenme hissi yaşar.

Renk paleti kurudur: sarı, kahverengi, toprak tonları. Su yoktur. Serinlik yoktur. Rahatlama yoktur.

Bu estetik tercih, hikâyenin ruhuyla örtüşür.


28 Şubat 2026 Cumartesi

 RAMAZAN’DA LOKMA EKONOMİSİ

BUHARLAŞAN YAĞ TEORİSİ





Nevin BİLGİN

Geçenlerde bir fırına girdim. Ramazan coşkusu, şerbet kokusu, uzun kuyruklar… 

Önümde devasa bir kazan. İçinde lokmalar yüzüyor ama yağın rengi Karadeniz’in derinlikleri gibi: koyu, kararlı ve geçmişi olan bir ton.

Dayanamadım sordum:
“Yağı her gün değiştiriyor musunuz?”

Usta gayet sakin:
“Yok.”

Ben şaşkın.

“Zaten buharlaşıyor. Eksildikçe üzerine ekliyoruz.”

Yağ yanmaktan kararmış. 

Bilim dünyası çalkalanıyor, termodinamik ağlıyor, ama usta rahat. İnsanlar kalptir, şekerdir, kolesteroldür uğraşıp dururken hem de...


Demek ki yağ değişmiyor, evrim geçiriyor.

Kazan caddenin kenarında. 7/24 açık hava sergisi gibi. 

Üstünde böcekler vardiya usulü çalışıyor. Altında kediler, köpekler mahalle denetimi yapıyor. Gece nöbeti ayrı, gündüz nöbeti ayrı. 

Yağ kazanı adeta sosyal tesis.

Ama kuyruk uzun.
Çünkü kilosu 400 lira ve “en uygunu bu”.

İçindekiler basit:
Mayalı hamur, şeker, yağ.


Ama asıl aroma tecrübede gizli. O yağın hafızası var. 

Belki içinde geçen Ramazan’dan hatıralar bile saklıdır.

Denetleyen var mı?
Belki vardır. Ama daha çok fiyat denetimi yapılıyor gibi: “En ucuzu hangisi?”

Vatandaş denetliyor mu?
Evet. Gözüyle. O da sadece fiyatı.

Sonra herkes poşeti alıyor, evine gidiyor.
Şerbet damlıyor, çocuklar seviniyor.
Kazan arkada kalıyor.

Afiyet olsun.
Şifa niyetine.
Buharlaştıkça yenilenir zaten.






İttihad-ı Osmani Cemiyeti

Pozitivizm, Öğrenci Hücresi ve İmparatorluğun Dönüşümü

OSMANLI'DA MİLLİYETÇİLİĞE GİDEN YOL

AUGUSTE COMTE'UN MEKTEB-İ TIBBİYE İ ŞAHANE ÖĞRENCİLERİNE ETKİSİ



Nevin BİLGİN

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan siyasal hareketler, yalnızca bir iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda bir fikirler çatışması

1889’da İstanbul’da, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencileri tarafından kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti, bu çatışmanın merkezinde yer alır. 

Kurucuları başlangıçta dar bir öğrenci çevresinden ibarettir fakat taşıdıkları fikirler kısa sürede imparatorluğun siyasal kaderini etkileyecek ölçüde yayılır. 

Bu fikirlerin en belirgin kaynaklarından biri pozitivizmdir ve onun kurucusu Auguste Comte’tur.

Auguste Comte ve Pozitivizmin Osmanlı’ya Etkisi

Auguste Comte (1798–1857), modern sosyolojinin kurucusu kabul edilen Fransız filozof. Comte’un temel tezi, insan düşüncesinin ve toplumların üç aşamalı bir gelişim yasasına göre ilerlediğidir üzerinedir.

Teolojik aşama (olayların doğaüstü açıklamalarla yorumlandığı dönem), metafizik aşama (soyut kavramlarla açıklama dönemi) ve pozitif aşama (bilimsel yöntem ve gözleme dayalı açıklama dönemi). Ona göre insanlık, nihai olarak pozitif aşamaya ulaşacak ve bilimsel akıl toplumsal düzenin temel ilkesi olacaktır.

Comte yalnızca bir bilim felsefecisi değil aynı zamanda toplumsal düzen kuramcısı. 

“Düzen ve ilerleme” (ordre et progrès) ilkesi, onun düşüncesinin özü. Toplumun kaostan kurtulması için güçlü bir merkezi otoriteye ve bilimsel bilgiye dayalı yönetime ihtiyaç olduğunu savunur. 

Dinin yerine Bilimsel Ahlakve Toplumsal Dayanışma

Hatta Comte, bir tür insanlık dini tasarlar burada dinin yerini bilimsel ahlak ve toplumsal dayanışma alır.

Bu düşünceler, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı aydınları üzerinde güçlü bir etki yaratır. İmparatorluk, askeri yenilgiler ve toprak kayıplarıyla sarsılırken, çözüm arayışı modern bilime ve rasyonel yönetime yönelir. 

TIBBİYE VE HARBİYE ETKİSİ

Özellikle tıbbiye ve harbiye öğrencileri, Fransızca kaynaklar üzerinden Comte’u okur. Bilimin ilerlemeyi sağlayacağına ve toplumsal düzeni yeniden kuracağına inanırlar.

İttihad-ı Osmani Cemiyeti’nin Paris kanadının lideri olan Ahmed Rıza, Comte’un doğrudan takipçilerindendir. 

Ahmed Rıza, pozitivizmi Osmanlı modernleşmesinin teorik temeli olarak görür. Ona göre imparatorluk, dinsel ya da geleneksel referanslarla değil; bilimsel yönetim anlayışıyla kurtulabilir. Bu nedenle Osmanlıcılık fikrini merkeziyetçi ve rasyonel bir devlet anlayışıyla birleştirir. Ahmed Rıza’nın çıkardığı gazetelerde Comte’un fikirlerine atıflar yapılır  “düzen içinde ilerleme” vurgusu öne çıkar.

OKULLAR İDEOLOJİ MERKEZİ OLUR

Pozitivizmin Osmanlı’daki etkisi iki yönde görülür. Birincisi, bilimsel eğitim ve teknik uzmanlaşmanın siyasal kurtuluşun anahtarı olarak görülmesidir. 

Bu nedenle askeri ve teknik okullar yalnızca meslek okulları değil, aynı zamanda ideolojik merkezler hâline gelir. İkincisi, merkeziyetçi devlet anlayışının güçlenmesidir. Comte’un düzen fikri, İttihatçı kadrolarda güçlü bir devlet vurgusuna dönüşür. 

Bu durum, 1908 sonrası İttihat ve Terakki iktidarında görülen merkezileşme ve otoriterleşme eğilimlerinin entelektüel zeminini oluşturur. 

Ancak burada bir gerilim vardır. Comte’un düşüncesi özgürlükten çok düzeni önceleyen bir yapıdadır. 

İttihad-ı Osmani başlangıçta anayasa ve meşrutiyet talebiyle ortaya çıksa da, pozitivist düzen anlayışı zamanla güçlü ve disiplinli bir yönetim fikrini besler. 

Böylece özgürlük arayışı ile merkeziyetçi devlet inşası arasında bir ikilem doğar.

Hücresel Örgütlenme ve Siyasal Pratik

İttihad-ı Osmani’nin örgütlenme biçimi gizlilik esasına dayanır. Hücre tipi yapılanma, üyeler arası sınırlı temas ve yemin sistemi; dönemin istibdat koşullarında zorunlu bir tercihtir. Bu yapı, Avrupa’daki gizli cemiyetlerle benzerlik gösterir. Ancak Osmanlı bağlamında asıl yenilik, bu örgütlenmenin modern eğitimli gençlik tarafından yürütülmesidir.

1890’lardan itibaren baskılar artar birçok üye sürgüne gider. 

Hareket, Paris ve Cenevre’de teorik derinlik kazanır. 

1908’e gelindiğinde Selanik’teki askerai kadrolar örgütün en dinamik unsuru olur ve II. Abdülhamid Meşrutiyet’i yeniden ilan etmek zorunda kalır. Böylece öğrenci hücresinden doğan hareket, devlet yönetimini belirleyen bir güce dönüşür.

         Augusto Comte

Pozitivizmden Milliyetçiliğe Evrim

Başlangıçta Osmanlıcılık ekseninde şekillenen hareket, Balkan savaşları ve imparatorluğun çözülüş süreciyle birlikte Türk milliyetçiliğine yönelir. 

Bu aşamada Ziya Gökalp etkili olur. Gökalp, pozitivist yöntem ile kültürel milliyetçiliği sentezlemeye çalışır. Böylece Comte’un bilimsel toplum fikri, ulus-devlet inşasının teorik çerçevesine eklemlenir.

İttihad-ı Osmani’den İttihat ve Terakki’ye uzanan süreç, yalnızca bir siyasal örgütün büyümesi değildir. Aynı zamanda fikirlerin dönüşümüdür. 

Pozitivizm, anayasal talep, merkeziyetçilik ve milliyetçilik bu dönüşümün ana bileşenleridir. Öğrenci hareketi olarak doğan cemiyet, modern Türkiye’nin siyasal kültürünü belirleyen kadroları yetiştirir.



Auguste Comte’un “düzen ve ilerleme” ilkesi, Osmanlı aydınları için yalnızca bir felsefi önerme değil bir kurtuluş reçetesi olarak görülür. Ancak bu reçete, özgürlük ile otorite arasındaki dengeyi her zaman tartışmalı kılar.

Comte, Osmanlı Sadrazamı Reşit Paşa'ya mektup yazarak Türk halkını insanlık dinine de davet etmiştir. 


Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti – Paris Merkezi Yazışmaları Kopya Defterleri (1906-1908)

Perdenin Ardındaki Gerçek

Sinema Sanat mı, İdeoloji mi?



Nevin BİLGİN

Sinema, icadından bu yana yalnızca bir eğlence aracı olarak kalmamış.

Modern dünyanın en güçlü anlatı biçimlerinden birisi olmuştur.

Işığın ve gölgenin hareketiyle kurulan bu büyülü alan, bir yandan insan ruhunun, bilincinin derinliklerine inerken diğer yandan toplumsal yapıları, iktidar ilişkilerini ve değer sistemlerini görünür kılmıştır. 

Bu nedenle sinemanıyı anlatırken basit estetik tartışmalar yetersiz kalmakta. 

Evet sinema yalnızca bir sanat mıdır, yoksa ideolojinin en etkili taşıyıcılarından biri midir?

Sanat olarak sinema, bireysel yaratıcılığın, estetik arayışın ve anlatı özgürlüğünün en etkili alanı belki de. 

Lumière Kardeşler ile (Auguste ve Louis Lumière; 1895’te Paris’te gerçekleştirdikleri ilk halka açık film gösterimiyle sinema tarihinin başlangıcını simgeleyen, sinematografı geliştiren Fransız mucitlerdir) sinema serüveni başlamıştır.

Kısa sürede Georges Méliès’nin (1861–1938; kurmaca sinemanın ve özel efekt kullanımının öncülerinden olan, “Ay’a Seyahat” filmiyle sinemada hayal gücünün sınırlarını genişleten Fransız yönetmen ve illüzyonist) hayal gücüyle başka bir boyuta taşınmıştır. 

Yirminci yüzyıl boyunca sinema dili gelişmiş, kurgu, kamera hareketi, ışık kullanımı ve ses tasarımı başlı başına birer estetik araç haline gelmiştir. 

Sergei Eisenstein (1898–1948; Sovyet yönetmen ve kuramcı, montaj teorisiyle sinemada anlamın görüntülerin çarpıştırılmasıyla üretildiğini savunmuş, “Potemkin Zırhlısı” filmiyle devrimci sinemanın simge isimlerinden olmuştur) montajın ritmiyle anlam üretimitştir.

André Bazin (1918–1958; Fransız sinema eleştirmeni ve kuramcı, Cahiers du Cinéma dergisinin kurucularından, sinemanın gerçekliği mümkün olduğunca kesintisiz ve derin odaklı çekimlerle yansıtması gerektiğini savunan düşünür) sinemanın gerçeklik boyutunu öne çıkarmıştır. 

Sinema hiçbir zaman ideolojiden bağımsız bir alan olmamış tabii ki. Çünkü her anlatı bir bakış içerirken,  her kadraj bir seçim, her seçim ise bir değer yargısını içermekte.


20.yüzyılda propaganda aracı

Özellikle yirminci yüzyılın totaliter rejimlerinde sinema açık bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. 

Leni Riefenstahl (1902–2003; Nazi Almanyası döneminde “İradenin Zaferi” gibi filmlerle Adolf Hitler ve Nazi Partisi propagandasını estetik bir dille sinemaya aktaran Alman yönetmen; sinema tarihindeki teknik yenilikleri ile ideolojik işlevi arasındaki gerilim nedeniyle tartışmalı bir figürdür) bu bağlamda en çarpıcı örneklerden.

Aynı şekilde Sovyet sineması da devrim ideolojisini kitlelere aktarmada önemli bir rol üstlenmiş. 

Fransız düşünür Louis Althusser (1918–1990; Marksist filozof, “Devletin İdeolojik Aygıtları” kavramıyla ideolojinin eğitim, din, aile ve medya gibi kurumlar aracılığıyla yeniden üretildiğini savunmuş, kültürel alanların siyasal işlevine dikkat çekmiştir) sinema tartışmasında belirleyici bir yere sahip. 

Egemen İdeolojinin Yeniden Üretimi

Althusser’e göre eğitim, din ve medya gibi kurumlar, egemen ideolojinin yeniden üretimini sağlıyor.

Sinema da bu yeniden üretimin en görünür araçlarından birisi. İzleyici, yalnızca bir hikaye izlemiyor çünkü aynı zamanda belirli bir dünya görüşüyle karşılaşıyor. Bilinçaltı etkileniyor. 

ADORNO VE HORKHEİMEN/KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ OLARAK SİNEMA

Theodor W. Adorno (1903–1969; Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden, kültür endüstrisi kavramını geliştirerek modern kitle kültürünün bireyi edilgenleştirdiğini savunan Alman filozof ve müzikolog) ve Max Horkheimer (1895–1973; Frankfurt Okulu düşünürü, eleştirel teorinin kurucularından, kapitalist toplumda kültürel üretimin ideolojik işlevini analiz eden Alman filozof) kültür endüstrisi eleştirisiyle sinemayı kapitalist sistem içinde standartlaşmış bir üretim alanı olarak değerlendirmekte.

Onlara göre Hollywood anlatısının tekrar eden kalıpları, seyircinin düşünmesini değil, tüketmesini teşvik eder.

Fakat sinemanın yalnızca egemen ideolojiyi yeniden üreten bir araç olduğunu söylemek yetersiz kalıyor.

Çünkü sinema aynı zamanda direnişin, eleştirinin ve alternatif düşüncenin de alanı. 


Yılmaz Güney Filmleri ve İdeolojiyi Sorgulayan Filmler

Türkiye’de Yılmaz Güney (1937–1984; yönetmen, senarist ve oyuncu, özellikle “Umut” ve “Yol” filmleriyle toplumsal eşitsizlikleri ve sınıf çatışmalarını sinemaya taşıyan, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan önemli bir Türk sinemacıdır) filmleriyle toplumsal adaletsizlikleri görünür hale getirmiştir. Bu tür örnekler, sinemanın ideoloji üretmekle kalmayıp ideolojiyi sorgulayan bir sanat alanı olduğunu da kanıtlıyor. 

SİNEMA HEM ESTETİK HEM POLİTİK

Sinema hem estetiktir hem politiktir. Kamera yalnızca görüntü kaydetmez aynı zamanda anlam inşa eder. 

Yönetmen, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bir dünya görüşü sunar. İzleyici ise pasif bir alıcı değildir  gördüğünü yorumlar, sorgular ve kendi deneyimiyle yeniden üretir.

Sinema, sanat ile ideoloji arasında bir tercih yapmak zorunda da değil tabii ki.

İZLEYİCİNİN BİLİNÇ DÜZEYİ

O, estetik yaratıcılığın ve toplumsal anlam üretiminin kesişim noktasında yer alır. 

Bir film hem büyüleyici bir görsel şiir olabilir hem de belirli bir dünya görüşünü taşıyabilir. 

Asıl mesele, izleyicinin bu iki boyutu fark edebilmesidir. Çünkü perde yalnızca hikayeler anlatmıyor,  bize dünyayı nasıl görmemiz gerektiğini de anlatıyor. Bu durum da tabii ki izleyicinin bilinç düzeyine bağlıdır.

Sinema belki de tam bu nedenle güçlüdür. Hem sanatın inceliğini hem ideolojinin ağırlığını aynı karede taşıyabildiği için.

kaynakça

https://www.amherst.edu/system/files/media

Adorno, Theodor W. Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi

Adorno, Theodor W-Horkhemier Maw, Aydınlanmanın Diyalektiği

Kayalı, Kurtuluş. Türk Sineması

Betton, Gerard. Sinema Tarihi

https://books.akademisyen.net/index.php/akya/catalog/download

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file


27 Şubat 2026 Cuma

 NEDİR BU CARBONARİ ÖRGÜTLENME

Gizli Hücre Tipi Örgütlenme: Devrimcilerden Ülkücülere






NEVİN BİLGİN 

Gizli hücre tipi örgütlenme, tarih boyunca farklı ideolojilere sahip gruplar tarafından benimsenmiş bir yöntemdir. 

Bu yöntem, özellikle siyasal baskı, yasaklar veya açık hareket imkanının kısıtlı olduğu ortamlar için tercih edilir. 

Hem devrimci hareketler hem de milliyetçi, dini ya da başka ideolojik topluluklar, amaçlarını korumak ve sürdürmek için benzer stratejileri kullanmıştır. 

Bu örgütlenme modeli, güvenlik sağlamak ve üyeler arasında güçlü bir aidiyet duygusu yaratmak için ideoloji fark etmeksizin uygulanmıştır.

Hücre tipi örgütlenme, üyelerin küçük ve birbirinden bağımsız gruplar halinde çalışmasını öngörür. 

Her grup yalnızca kendi üyelerini tanır ve üst bağlantılar tek bir kişi üzerinden yürütülür. Bu yapı, bir grup açığa çıkarsa tüm örgütün deşifre olmasını engeller. 

Üyeler çoğunlukla yemin ederek örgüte katılır ve sır saklama yükümlülüğü altına girer. Yemin, sadakati pekiştirir ve üyeler arasında aidiyet duygusunu güçlendirir. Örgüt içinde kullanılan semboller ve ritüeller, hem güvenliği artırır hem de üyeler arasında ortak bir kültürel dil yaratır.

Gizli hücre tipi örgütlenmenin en bilinen örneklerinden biri Carbonaridir. 

19. yüzyıl başlarında İtalya’da ortaya çıkan Carbonari, görünüşte sıradan halk grupları gibi davranırken, esas amacı anayasal yönetimi savunmak ve İtalya’nın birleşmesini sağlamaktı. Carbonari üyeleri, küçük hücreler hâlinde örgütlenmiş, birbirlerine yemin etmiş ve semboller aracılığıyla tanışmıştı. 

Kelime Anlamı

Carbonari kelimesi ve kökeni doğrudan “kömür” ile ilgilidir, ancak örgütün siyasi ve ideolojik yönü ile karbon elementinin kimyasal bağlarıyla bir ilgisi yoktur. İtalyanca carbonaro, “kömürcü” veya “kömür işçisi” anlamına gelir. İlk üyeler, 19. yüzyıl başlarında İtalya’nın güney bölgelerinde, özellikle Napoli, Sicilya ve Abruzzi’de gerçekten kömür üretimi ve taşımacılığı ile uğraşan kişilerdi. Bu kişiler, kömür yığınlarının ve kararmış ocakların arasındaki işlerini yaparken gizli toplantılar düzenleyebilmişlerdir; bu nedenle örgütün adı doğrudan kömür işçiliğine dayanır.

Zamanla “Carbonari” adı yalnızca meslek anlamını taşımaktan çıkmış ve gizli devrimci örgütü ifade eder hâle gelmiştir. Kömür işçileri veya kömür ocakları, üyelerin gizli bir şekilde toplanabileceği, gözden uzak yerler sağladığından, örgütlenme için doğal mekanlar sunmuştur. Bu bağlamda isim, hem mesleki kökeni hem de örgütün gizlilik simgesini yansıtmaktadır.

Bu yapı, bir grup yakalansa bile örgütün tamamının ortaya çıkmasını engelliyordu. Carbonari’nin etkisi yalnızca İtalya ile sınırlı kalmamış, Fransa ve İspanya gibi ülkelerdeki devrimci ve milliyetçi hareketler için de model olmuştur.



Carbonari, İtalyanca’da “kömür yakıcılar” anlamına gelmekteydi. 19. yüzyıl başlarında İtalya’da ortaya çıkan gizli bir cemiyetler ağı olarak anıldı. 

İlk olarak Napolyon döneminde Güney İtalya’da ve özellikle Napoli çevresinde ortaya çıkmış zamanla tüm İtalya’ya yayılmıştır. 

Bu yapı, Avrupa’daki liberal ve özgürlükçü fikirlerin etkisiyle şekillenmiş, anayasal yönetim, özgürlük ve İtalya’nın siyasi birliği gibi hedefleri savunmuştur. 

Carbonari’nin kesin kuruluş tarihi ve ilk örgütlenme biçimi belirsizdir bazı tarihçiler Fransız Devrimi sonrası Fransa’daki benzer gizli cemiyetlerden türediğini, bazıları ise mason localarından etkilendiğini öne sürer. Ancak tüm kaynaklar, İtalya’daki ilk Carbonari “lodges” (localar) olarak tanımlanan yapılanmaların 1800’lerin başında, özellikle Napoli Krallığı, Papalık Devleti ve Abruzzi bölgesinde aktif olduğunu belirtir.

Baracca'daki toplantılar

Carbonari’nin üyeleri “Baracca” olarak adlandırılan toplantı yerlerinde toplanırdı. Bu yerler sivil hayatın rutininden farklı gibi görünerek gizlilik sağlar üyeler arasında el işaretleri, özel terimler ve ritüellerle örgüt kimliği paylaşılırdı. 

Örneğin üyeler birbirlerine buoni cugini (“iyi kuzenler”) diye hitap ederdi. 

Bu semboller, grubun sırları ve yabancıların dikkatini çekmemek için tasarlanmıştı. 


birmiss.com


Carbonari’nin üyeleri çok çeşitliydi. Başlangıçta askeri subaylar, küçük toprak sahipleri ve bürokratlar dahil olmak üzere orta sınıftan insanlardı; zamanla entelektüeller, öğrenciler ve bazen din adamları bile bu ağlara katıldı. Amaçları net bir program olarak tek biçimde tanımlanamasa da, genel eğilimleri özgürlükçü, anayasalcı ve ülke üzerindeki baskıcı rejimlere karşı olmaktı. Bazı gruplar cumhuriyeti savunurken, başkaları sınırlı bir monarşiyi tercih ediyordu. 

Carbonari, en etkili olduğu dönemlerde İtalya’nın birleşme sürecinde (Risorgimento) önemli roller üstlendi. 1820’de Napoli ve Sicilya’da başlayan isyanlar, Bourbon monarşisine karşı anayasal haklar ve özgürlük talepleriyle şekillendi. 

Bu isyanlar kısa süreli başarılar elde etti örneğin Napoli’de Kral I. Ferdinand anayasa vermeyi kabul etmek zorunda kaldı. Fakat Avusturya gibi büyük güçlerin müdahalesiyle bu kazanımlar geri alındı.

1821 ve 1831 ayaklanmaları da Carbonari’nin doğrudan desteklediği hareketler oldu. Ancak bu isyanlar yeterli desteği sağlayamayınca, örgütün etkisi zayıfladı. 1831’de Giuseppe Mazzini’nin öncülüğünde kurulan Young Italy (Genç İtalya) gibi yeni organizasyonlar, daha merkezi ve kararlı bir ulusal programla Carbonari’nin yerini almaya başladı.

MASONİK BENZERLİK

Carbonari’nin yapılanması Masonik örgütlenmeye benzerdir ama tamamen mason olmadıkları vurgulanır. Örgütlerde ritüeller, sınıflar ve semboller kullanılırdı. 

Ritüellerin bir kısmı sembolik mitlerle zenginleştirilmişti; örneğin Kristus’un “kuzu” olarak temsil edilmesi, baskı ve zulme karşı direnişin metaforu olarak kullanılmaktaydı. Lodge’lar vendita (satış), önemli toplantılar alta vendita gibi özel terimlerle anılırdı.

Bu sembol sistemi sadece gizliliği sağlamakla kalmadı aynı zamanda üyeler arasında ortak bir kimlik ve aidiyet duygusu yarattı. Bu, sadece İtalya’ya özgü de değildi benzer durum Fransa, İspanya, Portekiz ve diğer Avrupa ülkelerindeki Karbonari benzeri lokal gruplarda da görüldü.

Carbonari hareketinin doğrudan bir merkezi otoritesi ve tek bir programı yoktu. Yine de İtalya’nın birleşmesi sürecinde liberal fikirlerin yayılmasına öncülük etti ve farklı gizli grupların ortaya çıkmasını sağladı. 

1820’ler ve 1830’ların devrimci dalgaları, daha organize ulusal hareketlere zemin hazırladı. Bu sebeple Carbonari, yalnızca tarihsel bir gizli örgüt değil, modern ulusal hareketlerin erken bir prototipi olarak kabul edilir. 


OSMANLI'DA VE TÜRKİYE'DEKİ BENZERİ YAPILAR

Benzer yöntemler Osmanlı’da ve Türkiye’de de görülmüştür. Osmanlı döneminde, özellikle II. Abdülhamid’in baskıcı yönetimi altında Jön Türkler, Avrupa’ya sürgüne gönderilen öğrenciler aracılığıyla gizli hücreler kurmuşlardır. Bu öğrenciler, küçük gruplar hâlinde örgütlenmiş, yemin ve sembollerle birbirlerine bağlı kalmış, Avrupa’daki Carbonari modelinden esinlenmişlerdir. Bu yapı, II. Meşrutiyet’in ilanında etkili olmuştur ve Osmanlı’daki modern öğrenci hareketinin en dikkat çekici örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise 1960–1980 yılları arasında bazı ülkücü gruplar, baskı altında dernek veya parti açamadıkları için gizli hücreler kurmuş ve örgütlerini sürdürmüşlerdir. Benzer şekilde, dini topluluklar ve ideolojik cemiyetler de üyeler arasında bağlılık ve güven sağlamak için hücre tipi yapılanmayı ve sembol kullanımını tercih etmişlerdir. Bu örnekler, hücre tipi örgütlenmenin yalnızca devrimciler için değil, her ideolojiye sahip baskı altındaki grup için uygulanabilir bir strateji olduğunu göstermektedir.

Gizli hücre tipi örgütlenmenin bir diğer dikkat çekici yönü, hem güvenlik hem de aidiyet sağlamasıdır. Üyeler yalnızca birbirlerini tanımakla kalmaz; ritüeller ve semboller aracılığıyla ortak bir kimlik ve kültürel dil geliştirilir. 

Carbonari’de olduğu gibi bu yöntem, toplumsal ve kültürel bir bağ yaratır, üyelerin motive olmasını sağlar ve örgütün sürekliliğini güvence altına alır. Tarih boyunca devrimcilerden ülkücülere, dini cemiyetlerden öğrenci ve gençlik hareketlerine kadar farklı gruplar, baskı ve sansür altında kalmalarına rağmen hücre tipi örgütlenme modeli ile amaçlarına ulaşmayı başarmışlardır.

Gizli hücre tipi örgütlenme, Osmanlı’dan günümüze kadar siyasal mücadelede etkili bir araç olmuştur ve modern yeraltı veya gizli örgütlerin yapısal yöntemleri üzerinde hâlâ öğretici bir model sunmaktadır.

Örnekler

·Carbonari (İtalya, 19. yüzyıl): Anayasal yönetimi savunmak ve İtalya’nın birleşmesini sağlamak için hücre tipi örgütlenme ve yemin sistemini kullandı.

·Jön Türkler (Osmanlı, 1889–1908): Avrupa’daki sürgün sırasında Carbonari modelinden etkilenip gizli hücreler kurdu ve II. Meşrutiyet’in ilanında rol oynadı.

·Ülkücü gruplar (Türkiye, 1960–1980): Baskı altında, gizli hücreler ve ritüeller aracılığıyla örgütlenmelerini sürdürdüler.

·Dini topluluklar ve tarikatlar: Üyeler arasında bağlılık ve güven sağlamak için hücre tipi yapılanmayı ve sembollerle tanışmayı kullandılar.

·Osmanlı öğrenci hareketleri: II. Abdülhamid döneminde gizli hücreler ve yemin geleneği ile modern örgütlenmenin temelini attılar.


Kaynakça

https://www.britannica.com/topic/Carbonari

https://www.universalfreemasonry.org/en/encyclopedia/carbonari

https://mehmetceviksanat.wordpress.com/2020/02/16/carbonari-cemiyeti-karbonarile

https://tr.birmiss.com/carbonari-gizli-bir-topluluk-veya-akiminin-etkili-devrimci-ruh-hali


22 Şubat 2026 Pazar

 Kadınlar ve Kapaklar

KAPAK MEDENİYETİ: 

Erkeğe göre kapak

GÜYA DİJİTAL ÇAĞDAYIZ AMA ŞİŞE, AMBALAJ KAPAKLARI TAŞ DEVRİNDEN KALMA VE ERKEĞE GÖRE YAPILMIŞ

GÜNDELİK HAYATIN CİNSİYETÇİ TASARIMLARI



NEVİN BİLGİN 

Yapay zeka çağındayız.

Robotlar ameliyat yapıyor.

Arabalar kendi kendine park ediyor.

Telefonumuz yüzümüzü tanıyor.

Ama süt şişesinin kapağı hala beni tanımıyor.

Yıllardır aynı senaryo. 

Kavanoz kapakları, yağ şişeleri, süt kapakları, kola kapakları… 

Hani kapak olsun derler ya. Resmen kapak oluyor. Özellikle kadınlar için. 

Kimisi içe doğru bastırmalı, tık diye kırılmalı, sonra dönmeli. Ama o “tık” sesi bazen bir medeniyet sorunu.

Kapağı içeri bastırıyorsun.

Bastırırken dış yüzeydeki bütün mikropları da içeçeğinle tanıştırıyorsun.


Hijyen? 

O biraz cesaret işi. Aldıran var mı? 

Aaaa bunca sorun arasında kapak mı diyenler var...

Sonra başlıyor asıl mücadele:


Bilek gücü sınavı.

Evde erkek varsa çağrılıyor.


Yoksa komşuya mesaj atılıyor.


“Abi müsaitsen bir kapağa bakabilir misin?”

Modern kadının dramı budur:

Cam tavanı kırıyor belki ama kavanoz, su şişesi, süt şişesi kapağını açamıyor. 

Geçen gün Sütana süt şişesiyle karşı karşıya geldim. Sütdağı markasından, Kristal yağına, TARİŞ'ine kadar hepsi aynı açılamayan tenekelerde. Pet su şişelerinin birçoğunda da aynı zorlukla karşılaşıyorsunuz. 

İngiliz anahtarı denedim. Olmadı.


Sonunda bıçakla küçük bir kesik atıp pet şişenin yanından sütü tencereye boşaltabildim.Ya hijyen...O neymiş ya...Seslerini duyuyorum. 


Süt şisesi üreticisinden, tasarımcısına kadar herkes insanın aklına geliyor o an. 


Ama sistem böyle işliyor. Kapaklar bile erkeğe göre.

Konserve kapaklarında biraz ilerleme var, kabul. “Kolay açılır” halkası çıktı.

Ama o halka da bazen öyle bir kopuyor ki, insan kendi hayatını sorguluyor.

Sorum şu:

Kapak tasarlayan mühendisler hiç mutfakta yalnız kalmış mı?



Hiç bir kadın olarak sabah 7’de süt açmaya çalışmışlar mı?


Hiç “acaba ben mi güçsüzüm?” diye düşünüp moral bozmuşlar mı?

Dijital çağdayız diyoruz abiler...



Yapay zekadan, Mars’a gitmekten söz ediyoruz.

Ama hala bir şişe kapağı için bilek kası gerekiyor.

Belki de mesele güç değil.


Belki mesele tasarımın hala erkek eli ölçüsünde olması.


Sadece sabah kahvemi yaparken küçük bir bilek savaşı vermek istemiyorum.

Sevgili kapak üreticileri,

Önce şu sütü, yağı rahat açabilelim.

#sütdağı

#sütana

#kristal

#tariş

#coca cola

#tat