2 Şubat 2026 Pazartesi

 Shouting from the Mountain | Dağdan Haykırmak: Sessizliğin Gölgesinde Bir Çin Trajedisi




Filmi Çin’in sosyo-kültürel dokusu üzerinden okuduğumuzda, karşımıza muazzam bir doğa estetiğinin içine gizlenmiş, katı bir toplumsal hiyerarşi ve etik çürüme çıkar. Çin sinemasının kırsal anlatılarında sıkça gördüğümüz "dağ" imgesi, burada hem koruyucu bir kale hem de dış dünyadan kopuk, hukukun işlemediği bir hapishane işlevini üstlenir. 1980’lerin Çin’inde geçen bu hikâye, aslında ülkenin modernleşme sancılarını henüz hissetmediği, feodal alışkanlıkların ve kolektif yaşamın bireyi tamamen yuttuğu bir dönemi işaret eder.

Bu anlatının merkezindeki dilsiz kadın figürü, Çin kırsalında sesi ve hakları elinden alınmış binlerce kadının somut bir metaforudur. Kadının dilsizliği fiziksel bir engel olmaktan ziyade, Çin’in ataerkil yapısında kadına biçilen "sessiz itaat" rolünün en trajik uç noktasıdır. Onu satın alan ve ona şiddet uygulayan kocasının ölümüyle birlikte köy halkının takındığı tavır, Çin’deki "Mianzi" (yüzünü koruma/itibar) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Köylüler adaleti sağlamakla ilgilenmezler; tek amaçları suçun dışarı sızmasını engellemek ve köyün huzurunu, yani kendi "yüzlerini" korumaktır. Bu durum, devlet hukukunun yerini alan "köy kanunlarının" ne kadar acımasız olabileceğini gösterir.

Yönetmen Larry Yang, bu trajediyi anlatırken Çin'in geleneksel görsel sanatlarından beslenen bir estetik kullanır. Dağların sisi ve geniş manzaralar, karakterlerin yaşadığı derin yalnızlığı ve çaresizliği daha da belirginleştirir. Hong Xia’nın dağın tepesinde tenekeye vurarak çıkardığı o gürültülü ses, Çin toplumunun yüzyıllardır süregelen sessizlik geleneğine karşı yapılmış en büyük isyandır. Bu ses, sadece acının dışavurumu değil, aynı zamanda mülk olarak görülen bir kadının "ben buradayım ve bir insanım" diye haykırmasıdır.

Filmin sonunda polisin, yani merkezi otoritenin o izole köye girişi, geleneksel Çin köy yapısının modern hukuk karşısındaki kaçınılmaz mağlubiyetini simgeler. Ancak bu adalet arayışı, arkasında telafisi olmayan bir yıkım bırakır. Film boyunca izlediğimiz şey, sadece bir kadının kaderi değil, Çin’in kadim gelenekleri ile insan onuru arasındaki o bitmek bilmeyen ve genellikle trajik sonlanan çatışmanın ta kendisidir.

1 Şubat 2026 Pazar

GÖRÜNTÜLÜ KONUŞMA TERÖRÜ




Görüntülü konuşma terörü, modern insanın mahremiyet algısının iflas ettiği o noktada, hepimizin sinir uçlarında tepinmeye devam ediyor. Eskiden "alo" demek için köşe bucak kaçan, fısıldayarak konuşan bir toplumdan; otobüsün en arka koltuğundan en ön koltuğuna kadar tüm yolcuları aile meclisine dahil eden bir nesle dönüştük. Bu öyle bir arsızlık ki, sanki elindeki telefonla değil de bir megafonla sokağa çıkmış gibi, herkesin kulak zarına adeta tecavüz ediyorlar.

O telefonu suratının beş santim önünde tutup, karşı taraftaki teyzesinin sarkan perdesini ya da akşamki pırasa yemeğini tüm markete naklen anlatan tiplerin o boş bakışlarına hastayım. Etrafındaki onlarca insan sanki birer dekor, kendisi ise Hollywood setinde başrol oyuncusu. Market reyonunda ped seçerken ya da otobüste akbil basarken bile o ekranı kapatmıyorlar. Yanındaki adamın nefesi ensesindeyken "Aşkım sen beni sevmiyor musun?" diye bağıran birinin öz saygısını geçtim, karşısındakine duyduğu saygı bile şüpheli.

Ağzına, sesine, o anki duruşuna sahip çıkamayan bu kitle, aslında hayatının direksiyonunu da çoktan bırakmış durumda. Kendi sesinin desibelinden bihaber yaşayan birinden, toplumsal bir nezaket ya da bir yaşam disiplini beklemek tam bir saflık. Her yerde, her saniye görüntülü konuşan bu insanlar; aslında "Bakın benim de bir hayatım var, birileriyle konuşuyorum" diye bağıran gizli bir yalnızlığın dışavurumu gibi. Ama bu gürültülü yalnızlık, maalesef huzur arayan geri kalan herkesin baş ağrısı oluyor. Bir gün o telefonun şarjı bittiğinde ya da interneti kesildiğinde, etrafındaki gerçek insanlarla kuracakları o sessiz bağın ağırlığı altında nasıl ezileceklerini merak ediyorum. Çünkü o gün, sadece bağırmayı bildikleri için sessizliğin dilini konuşamayacak kadar aciz kalacaklar.

 Erkekler Evlendikten Sonra Neden Log Out Olur?



Evlilikten sonra bazı erkeklerin ailesiyle ilişkisi neden zayıflar? Aslında cevap basit: Erkek, çatışma ekranı açıldığında oturumdan çıkış yapar. Ne bağırır, ne tartışır, ne de çözüm üretir. Sadece log out olur.

Anne-baba ile eş arasında kalmak, erkek zihni için “Bu sayfa yanıt vermiyor” uyarısı gibidir. Bir tarafta “Bizi unuttun”, diğer tarafta “Her hafta mı gideceğiz?” mesajları… Erkek bu sekmeleri aynı anda yönetemez. Çözüm? Sekmeleri kapat, sistemi sessize al, kullanıcıyı çıkışa yönlendir.

Bu yüzden aramaz. Daha seyrek gider. Ziyaretleri azaltır. Dışarıdan bakıldığında bu durum “ailesini sildi” gibi algılanır. Oysa erkek silmez. Sadece çevrimdışı görünür.

Erkeğin bu log out alışkanlığının kökeni çocukluğa dayanır. Yıllarca aile içi iletişimin arka planında anneler çalışmıştır. Kim aranacak, kimin gönlü alınacak, hangi bayram kime gidilecek… Erkek bu sistemde sadece “kullanıcı”dır. Ayarlar menüsüne hiç girmemiştir.

Evlenince sistem güncellenir. Anne artık yönetici değildir. Erkek bir sabah uyanır ve kendisini “Aile İlişkileri – Manuel Kullanım” modunda bulur. Aramak, sormak, ilişki sürdürmek artık onun görevidir. Ama kılavuz yoktur. Erkek panikler. Ve yine en bildiği şeyi yapar: Çıkış.

Telefonu eline alır. Ekrana bakar. Arayacak mı, mesaj mı atacak? “Şimdi arasam mı geç olur mu?” derken pil düşer. Sorun çözülür: Aranmaz.

İşin ironik tarafı şudur: Erkek log out olunca çatışmanın bittiğini zanneder. Oysa sistem sadece arka planda çalışmaya devam eder. Konuşulmayan her mesele, görünmeyen bir hata kaydı gibi birikir. Gün gelir, biriken dosyalar “Niye hiç aramıyorsun?” bildirimi olarak önüne düşer.

Sonuçta evlilik sonrası yaşanan bu uzaklaşma, bilinçli bir kopuş değildir. Bu, erkeğin ilişki yönetiminde “kapatıp açınca düzelir” mantığıyla hareket etmesidir. Denge kurmayı bilmeyen, sorumluluk almaktan çekinen erkek, ilişkide çözüm üretmek yerine oturumu kapatır.


 Hayatın İçinde, İşte Evde Neden İnsan Olmayı Unuttuk?



Çünkü yorgunuz. Ama sadece bedenen değil. Sürekli tetikte, sürekli savunmada, sürekli “idare etme” halinde yaşıyoruz. Kimseye tam güvenmiyoruz, kimseye yaslanmıyoruz. İnsanlık dediğimiz şey biraz da yavaşlamak ister; bizse hep aceledeyiz.

Evde bile dinlemiyoruz artık. Aynı evin içinde ayrı dünyalar kurduk. Birinin canı sıkkınsa “abartma”, yorgunsa “herkes yoruluyor” diyoruz. Anlaşılmak yerine susturmayı seçiyoruz. Çünkü başkasının duygusuna yer açmak, kendi yükümüzü hatırlatıyor.

İşte durum daha sert. İnsanlar insan değil, pozisyon. Değer; nezaketle değil, faydayla ölçülüyor. Birine iyi davranmak “zayıflık”, sınır koymak değil ezmek “güç” sayılıyor. Böyle bir ortamda kimse kimseye insan gibi davranmayı göze alamıyor.

Bir de alıştık. Kaba cümlelere, sert bakışlara, görmezden gelmeye. İlk başta rahatsız eden şeyler zamanla normalleşti. Nezaket istisna oldu, kabalık rutin. Kimse kötü olmak için kötü değil; çoğu kişi sadece hissiz.

Belki de en acısı şu: İnsan olmayı unuttuğumuzun farkındayız ama durup düzeltmeye cesaretimiz yok. Çünkü yumuşarsak kırılacağımızı sanıyoruz. Oysa kırıldığımız yer tam da bu sertlik.

İnsan olmak büyük bir erdem değil aslında. Biraz durmak, biraz bakmak, biraz da “seni görüyorum” demek. Ama galiba en zor olan da bu artık.

Bir Yaşlı Yolcunun Gözünden Belediye Otobüsü



Belediye otobüsüne bindiğimde insanların yüzü değişiyor.
Bunu saklamıyorlar.
“Yine bedava binenler” bakışı hemen geliyor.

Ayakta kalırsam yer vermek istemiyorlar.
Göz göze gelmemek için herkes başka yere bakıyor.
Yer vermek bir nezaket değil, kaçınılan bir durum haline gelmiş.

Arkamdan söyleneni duyuyorum:
“Bunlar da otobüsü geziyor.”
Oysa ben gezmiyorum.
Doktora gidiyorum, tahlil yaptırıyorum, ilaç almaya çalışıyorum.

Şoför beni görüyor.
Ayakta olduğumu, tutunmakta zorlandığımı da biliyor.
Buna rağmen frene ani basıyor.
Özellikle duraklara yaklaşırken.
Bir iki yaşlı yuvarlanıyor.
Kaldırabilene aşk olsun.



Gençler sarsılır, tutunur.
Yaşlı düşer.
Düşen kalkamaz.
Bu herkesin bildiği bir gerçek.

Düğmeye basıyorum.
“Basılmadı” diyen oluyor.
“Erken bastın” diyen oluyor.
Bir düğme yüzünden tartışma çıkıyor.
Sanki inişim başlı başına bir sorun.

Bazen şoför durakta durmuyor.
Yaşlıyı görünce görmezden geliyor.
Durakların önü zaten dolu: kamyon, tır, kepçe ne varsa park etmiş.
İnmek de binmek de ayrı bir risk.

Otobüsten inerken acele ettiriliyorum.
Arkadan homurdanmalar yükseliyor.
Yavaşım, evet.
Ama bu yavaşlık isteyerek değil.



Bu şehirde yaşlı olmak,
bir yere gitmekten çok
düşmeden dönmeye çalışmak demek.

 Sürekli Anne Babayı, Geçmişi Suçlamak Ne Kadar Doğru?



Son yıllarda yaşanan her ruhsal zorlukta oklar hızla anne babaya ve geçmişe çevriliyor. İlişkiler yürümediğinde, hayatta yol alınamadığında, öfke ya da kırgınlık biriktiğinde, cevap hazır: “Çocukluğum yüzünden.”

Elbette çocukluk önemlidir. Kimse anne babasından bağımsız bir ruhla büyümez. Çocuklukta yaşanan ihmal, şiddet ya da sürekli değersizleştirilme, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi derinden etkileyebilir. Bu gerçeği inkâr etmek hem haksızlık hem de bilimsel olarak yanlıştır.

Ama sorun şurada başlıyor:
Geçmiş, açıklama olmaktan çıkıp mazerete dönüştüğünde.

Anne babayı sürekli suçlamak ilk bakışta rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluk bugünden alınır, geçmişe bırakılır. Kişi “böyleyim çünkü böyle yetiştirildim” dediğinde, değişim ihtimali de askıya alınmış olur. Oysa travma farkındalığının amacı suçlu bulmak değil, iyileşme imkânı yaratmaktır.

Bir örnek düşünelim.
Duygusal olarak mesafeli bir anneyle büyümüş bir yetişkin, bugün ilişkilerinde yakınlıktan kaçıyorsa, bu durumu anlamak önemlidir. Ama aynı kişi her mesafe koyuşunu “annem yüzünden” diye açıklayıp üzerinde hiç çalışmıyorsa, geçmiş bir anahtar değil, kilit hâline gelmiştir.



Bir başka örnek:
Baskıcı bir babayla büyüyen biri, yetişkinlikte otoriteyle sorun yaşayabilir. Bu anlaşılır bir sonuçtur. Ama her iş yerindeki çatışmayı yalnızca babaya bağlamak, kişinin bugünkü tepkilerini görmesini engeller.

Burada gözden kaçan bir nokta daha var:
Anne babalar da kendi çocukluklarının, kendi sınırlılıklarının ürünüdür. Çoğu, bilerek zarar vermedi; bildiği kadarını yaptı. Bu gerçeği kabul etmek, yapılan hataları mazur görmek değildir; resmi tamamlamaktır.

Sürekli suçlamak, geçmişi onarmaz.
Sadece bugünü erteler.

Gerçek iyileşme, “bana ne oldu?” sorusuyla başlar ama “ben şimdi ne yapıyorum?” sorusuyla devam eder. Geçmişi anlamak bir duraktır; oraya yerleşmek değil.

Anne babayı hiç suçlamamak da doğru değildir.
Ama her şeyi onlara yüklemek de.

Olgunluk, geçmişin etkisini kabul edip, bugünün sorumluluğunu almaktır.

 Ne Travma, Ne Değil?

Neymiş Bu Çocukluk Travması?


Son yıllarda “travma” kelimesi, can yakan her deneyimin yerine geçmeye başladı. Oysa psikolojide travma, her üzüntüyü ya da her zorlanmayı kapsamaz. Travma, kişinin baş etme kapasitesini aşan, güven duygusunu temelden sarsan ve çoğu zaman izini uzun yıllar taşıdığı yaşantılardır.

Örneğin; çocukken sürekli aşağılanan, bağırılan, korkutulan bir çocuğu düşünelim. Her hatasında değersiz hissettirilen, sevgiyi ancak “uslu olursa” alan bir çocuk. Bu durum tek seferlik bir sertlik değil, tekrarlayan ve ilişkisel bir deneyimse, çocuk için travmatiktir. Çünkü dünya onun için güvenli bir yer olmaktan çıkar.



Ya da çocuklukta bakım veren kişinin tutarsızlığını ele alalım. Bir gün sevgi dolu, ertesi gün soğuk ve cezalandırıcı bir ebeveyn. Çocuk neyle karşılaşacağını bilemez. Bu sürekli belirsizlik, zamanla kaygıya, aşırı uyum çabasına ya da ilişkilerde terk edilme korkusuna dönüşebilir. Bu da travmatik bir örüntüdür.

Buna karşılık her zor deneyim travma değildir.
Çocukken sınavdan düşük not almak, bir öğretmen tarafından haksız yere azarlanmak, bir arkadaş grubundan dışlanmak acı vericidir; hatta iz bırakabilir. Ama bu deneyimler, eğer çocuğun hayatında onu dengeleyen, destekleyen, koruyan başka ilişkiler varsa, travma sayılmaz. Çünkü çocuk yalnız değildir.

Yetişkinlikten bir örnek verelim. Bir ilişkinin bitmesi, işten çıkarılmak ya da hayal edilen bir hayatın gerçekleşmemesi çok sarsıcı olabilir. Kişi kendini kötü, değersiz, umutsuz hissedebilir. Ama bu duygular zamanla işlenebiliyor, anlamlandırılabiliyor ve kişi yeniden ayağa kalkabiliyorsa, bu bir travmatik yaşantı değil, zor bir hayat deneyimidir.

Travma ile zorluk arasındaki fark burada ortaya çıkar:
Travma, kişinin “yalnız ve çaresiz” kaldığı, kaçamadığı ve uzun süre boyunca etkisinden çıkamadığı durumlardır. Zorluk ise can yakar ama insanı tamamen bölmez.

Bu ayrımı yapmadığımızda iki risk ortaya çıkar. İlki, gerçek travmaların sıradanlaşması. İkincisi ise her problemde geçmişe dönüp bugünü askıya almak. Oysa insan bazen travmalı değil, sadece yorgun, kırgın ya da yönünü kaybetmiştir.

Travmayı inkâr etmek iyileştirmez.
Ama her şeye travma demek de iyileştirmez.

İyileştiren şey, yaşananın ne olduğunu doğru adlandırmak ve bugünde ne yapılabileceğine bakmaktır.


https://www.turkiyeklinikleri.com/article/tr-cocukluk-ve-travma-psikotarihsel-bir-bakis

https://www.nobelmedicus.com/tr/article/626/panik-bozukluk-hastalarinda-cocukluk-cagi-travmalarinin-incelenmesi

https://psychologytimes.com.tr/cocukluk-cagi-travmalari-ve-psikolojik-etkileri-gecmisin-gorunmez-yukleri

https://ccp.net.au/the-problem-with-pop-psychology

 2 Dakikada Tıp Olur mu?



Bir hastaya ayrılan süre iki, bilemedin üç dakika. Bu sürede doktor ne yapabilir?
Gerçekçi olalım: analiz yapamaz.

Analiz; hastayı dinlemek, ayrıntılı öykü almak, eski tetkiklere bakmak, olasılıkları tartmak ve muayeneyi derinleştirmek demektir. Bunların hiçbiri kronometreyle yarışarak yapılmaz. İki–üç dakikada yapılan şey çoğu zaman analiz değil, hızlı elemedir.

Doktor en baskın şikâyeti seçer. Hayati bir risk var mı diye bakar. Daha önce yüzlerce kez gördüğü bir tabloya benzetir ve çoğu zaman standart bir reçeteyle hastayı gönderir. “Önce bunu deneyelim” cümlesi tam da bu yüzden kurulur.

Peki ne olur sonra?
Eksik tahlil yapılır.
Gerekli tetkik ya ertelenir ya hiç istenmez.
Hasta geçmezse yeniden gelir.

Yani sistem hastayı ilk gelişte anlamaya değil, tekrar tekrar gelmeye zorlar.



Bu durum sadece hastayı değil, doktoru da yıpratır. O da bilir ki bu süre yetmez. Ama kapıda kuyruk vardır, ekranda süre akar, performans baskısı omzundadır. Sonuçta hasta “beni dinlemedi” der, doktor “yetişemiyorum” hissiyle baş başa kalır.

Sorun tek tek doktorlar değildir.
Sorun, 2–3 dakikaya sıkıştırılmış bir sağlık sistemidir.

Tıp aceleye gelmez.
Ama sistem aceleyi kural hâline getirmiştir.

 Sessiz Nezaketsizlik



Kimse bağırmıyor mu? Aksine, herkes bağırıyor. Sokakta, trafikte, ekranda… Gürültü hiç eksik değil. Ama nezaketsizliğin bir de sessiz versiyonu var. Asıl can yakan da o.

Bu, “seni iplemiyorum” nezaketsizliği.
Ne kavga var ne hakaret. Sadece yok sayma.

Mesaj atarsınız, görülür ama cevap gelmez. Selam verirsiniz, alınmaz. Söz alırsınız, biri hemen konuyu değiştirir. Kimse size kötü davranmamıştır ama ortada açık bir mesaj vardır: Sen önemsizsin.

Sessiz nezaketsizlik risksizdir. Hesap soramazsınız, çünkü ortada inkâr edilecek bir kabalık bile yoktur. “Görmedim” denir, “yoğundum” denir, “sonra dönerim” denir. O sonra hiç gelmez.

Bu tavır çoğu zaman güç gösterisidir. Muhatap almamak, üstten bakmanın en zahmetsiz hâlidir. Bağırmaktan daha etkilidir; çünkü insanı değersiz hissettirir.

Nezaket büyük laflar değildir. Bir cümleye karşılık vermek, bir selamı almak, bir soruyu cevapsız bırakmamaktır. Bunlar fazladan iyilik değil, birlikte yaşamanın asgari şartlarıdır.

Sessizlik her zaman olgunluk değildir.
Bazen sadece “seni ciddiye almıyorum” demenin kibar kılıfıdır.

29 Ocak 2026 Perşembe

 ERKEKLERİN HAFTA SONU RİTÜELLERİ:

SİFON ÇEKMEDEN ARABA YIKAMAYA ULUSAL BİR DRAM



Hafta sonu geldi mi bazı erkekler için hayatın anlamı netleşir:

Araba yıkanacak. Uzun uzun. Aşkla. Şefkatle. Neredeyse romantik bir bağ kurularak.

Evde sifon çekilmez, musluk damlatır, su boşa akar… sorun değil.

Ama o araba?

Bir damla leke kalmamalı. Jantlar diş fırçasıyla ovulur, kaput bezle parlatılır, camlar sanki NASA’ya gönderilecekmiş gibi silinir.

Su kıtlığı mı?

“Devlet çözsün.”

Ama araba yıkama?

Bu kişisel bir görev, hatta kutsal bir sorumluluktur.

Kaldırımdan akan sular, köpük köpük yola karışır. Kanalizasyon? Umursanmaz.

Önemli olan arabaya yukarıdan bakınca “oh be” dedirtecek o parlaklıktır.

İnsan çocuğuna bu kadar özenmez, ama otomobil pırıl pırıl olmalıdır.

Avrupa’da bu manzarayı göremezsiniz.

Kimse apartman önünde hortumu açıp üç saat araba yıkamaz.

Çünkü orada su “şaka” değildir.

Kurallar vardır, denetim vardır, ceza vardır.



Bizde ise:

“Bir şey olmaz abi.”

Erkeklerin ikinci hafta sonu görevi ise daha sessiz ama bir o kadar semboliktir:

Ev kıyafetleriyle fırında ekmek beklemek.

Eşofman altı, terlik, yarı kapalı gözler…

Sanki ekmek değil de insanlığın son umudu alınacaktır.

Kasada beklerken bakışlar boşluğa sabitlenir.

Bu da bir görevdir.

Ev içi emeğin sembolik temsilidir:

“Ben de bir şey yaptım.”


 Su Yok Diyoruz, Kaldırımlardan Akıyor: 

Araba Yıkama Dükkanları ve Görmezden Gelinen Tehlike

ŞEHİRLERDE BİNA ALTLARINDA GİZLİ VE BÜYÜK TEHLİKE: LASTİK DEPOLAMA ALANLARI

PATLAMA, YANGIR RİSKİ YÜKSEK 




Nevin BİLGİN 

Bir yanda “su kıtlığı kapıda” uyarıları, baraj doluluk oranları, tasarruf çağrıları…

Diğer yanda şehirlerin ortasında, kaldırımlardan yollara doğru şarıl şarıl akan sular.

Sebep mi? Her köşe başında açılan araba yıkama dükkânları.

Bugün neredeyse her apartman altında, her giriş katında, her ara sokakta bir araba yıkama var. Üstelik bu dükkânların büyük bir kısmında ne su kullanımı denetleniyor ne de çevreye verilen zarar umursanıyor. Yıkama sırasında kullanılan tonlarca su, geri kazanım olmaksızın kaldırımlara taşıyor, yollara akıyor, kanalizasyona karışıyor.



Sormak gerekiyor:

Su kıtlığından söz ederken bu savurganlık normal mi?

Bu kadar çok araba yıkama dükkânının bir arada bulunması gerçekten gerekli mi?

Su Krizi Varken Bu İsraf Kimin Kararı?

Araba yıkamak lüks bir ihtiyaçtır.

Ama bugün bu lüks, kamusal bir israfa dönüşmüş durumda.

Bir yanda evinde musluğu kısan vatandaş, diğer yanda saatlerce akan hortumlar… Üstelik çoğu dükkânda:

·Su tasarruf sistemi yok,

·Geri dönüşüm yok,

·Denetim yok.



Bu tablo, bireysel ihmallerden değil, kuralsızlıktan ve denetimsizlikten kaynaklanıyor.

Apartman Altları: Araba Yıkama, Lastik Deposu, Risk Merkezi

Sorun sadece su değil.

Bir diğer ciddi tehlike ise binaların altında faaliyet gösteren lastik depolama alanları.

Lastik, yüksek derecede yanıcı bir malzemedir.

Apartmanların altında, insanların yaşadığı binaların zemin katlarında lastik depolanması:

·Yangın riski oluşturur,

·Zehirli duman tehdidi yaratır,

·Tahliye ve müdahaleyi zorlaştırır.

Bir yangın çıktığında bedelini ödeyecek olan, o dükkânı işleten değil; o binada yaşayan insanlar olacaktır.

Bu Kadar Çok Olmaları Doğru mu?

Her mahallede, her apartman altında, her sokakta aynı tür işletmelerin açılması; ne şehir planlamasıyla ne çevre politikasıyla ne de kamu güvenliğiyle bağdaşmaktadır.

Bu durum artık “esnaf meselesi” değil;

su politikası, şehir güvenliği ve kamu sağlığı meselesidir.

Ne Yapılmalı?

·Araba yıkama dükkânlarına su kullanım kotası ve geri dönüşüm zorunluluğu getirilmeli,

·Kaldırımlara ve yollara su akıtılması caydırıcı cezalarla engellenmeli,

·Apartman altlarında yanıcı madde depolanması ciddi şekilde sınırlandırılmalı,

·Ruhsatlar yeniden gözden geçirilmeli,

·Belediyeler “görmezden gelen” değil, denetleyen bir rol üstlenmeli.


Apartman Aidatları Çıldırdı: %100 Zam, Şeffaflık Yok, Denetim Nerede?

Hesaplayalım net şekilde:

  • Bir daireden aylık: 9.000 TL

  • Daire sayısı: 52

Aylık toplam:
9.000 × 52 = 468.000 TL

Yıllık toplam:
468.000 × 12 = 5.616.000 TL

➡️ 52 daireden yılda toplam 5 milyon 616 bin TL aidat toplanmış olur.


En Az Toplanan Yer

  • Bir daireden aylık: 300 TL

  • Daire sayısı: 23

Aylık toplam:
300 × 23 = 6.900 TL

Yıllık toplam:
6.900 × 12 = 82.800 TL

➡️ 23 daireli binada yılda toplam 82.800 TL aidat toplanır.

Orta Halli Siteler Bile...

  • Bir daireden aylık: 1.800 TL

  • Daire sayısı: 48

Aylık toplam:
1.800 × 48 = 86.400 TL

Yıllık toplam:
86.400 × 12 = 1.036.800 TL

➡️ 48 daireden yılda toplam 1 milyon 36 bin 800 TL aidat toplanır.




Nevin BİLGİN

Son dönemde apartman ve site aidatlarına yapılan %90–%100’e varan artışlar, milyonlarca vatandaşı ciddi bir ekonomik baskı altına soktu. Pek çok yerde aidatlar kiraları aşmış durumda. Ancak mesele yalnızca yüksek rakamlar değil; bu artışların hangi hukuki zemine dayandığı, nasıl belirlendiği ve nereye harcandığı soruları yanıtsız.

Birçok apartmanda:

·Aidat artışları genel kurulda gerçek bir tartışma yapılmadan,

·Gelir–gider tabloları düzenli ve ayrıntılı biçimde paylaşılmadan,

·Yönetim planına ve arsa payı esasına uyulup uyulmadığı açıklanmadan uygulanıyor.

Vatandaş haklı olarak şunu soruyor:

“%100 zam yapılabiliyorsa bunun dayanağı nerede? Bu paralar nereye gidiyor?”

Sorunun temelinde denetimsizlik yatıyor. Apartman ve site yönetimleri fiilen kamu denetimi dışında kalıyor; bu da keyfi uygulamaların önünü açıyor. Oysa aidat, basit bir “toplanan para” değil; hukuka uygunluk, şeffaflık ve hesap verebilirlik gerektiren bir ortak yaşam meselesidir.

Gelinen noktada:

·Kirayı geçen aidatlar,

·Açıklanmayan harcamalar,

·Keyfi kararlarla yapılan işler

artık istisna değil, yaygın bir sorun hâline gelmiştir.

Bu nedenle apartman ve site yönetimlerine ilişkin:

·Bağımsız ve düzenli denetim,

·Gelir–gider tablolarının zorunlu şeffaf paylaşımı,

·Aidat artışlarının açık kurallara bağlanması,

·Yönetim planına aykırı uygulamalara yaptırım

acil bir ihtiyaçtır.

Bu konu bireysel şikâyetlerle geçiştirilemez.

Gündeme alınmalı, düzenlenmeli ve denetlenmelidir.

Vatandaş artık çözüm bekliyor.


Kaynakça

·Cumhuriyet: Konut ve site aidatlarında %89’a varan artış haberleri

·Dünya: Apartman ve site yönetimlerinde denetim ve aidat sorunu analizleri

·Denge Gazetesi: Apartmanlarda şeffaflık ve güven krizi

·Dünya: “Tesis Yönetim Kanunu” düzenleme çalışmaları ve aidatlara müdahale tartışmaları


 


Fiyat ($)

  ^

  |          (SAVAŞ/KRİZ) -> "Eyvah dünya batıyor!"

  |             / \          Herkes altına koştu, fiyat uçtu.

  |            /   \

  |           /     \        (BARIŞ/HUZUR) -> "Ortalık sakinleşti."

  |    ______/       \       Zenginler altını sattı, faize geçti.

  |   /               \      Fiyat aşağı süzüldü.

  |  /                 \____ 

  | /                       \      (DOLAR FIRLADI) -> "Bizde altın yine arttı."

  |/                         \     Dünyada düşse bile bizde dolar azınca

  |                           \    bizim gram altın şaha kalktı.

  |                            \    /

  |                             \  /

  +------------------------------------------------------------> Zaman

Altın Fiyatları Neden Bir Yükselip Bir Düşüyor?

Altın piyasasını takip etmek bazen yorucu olabilir ancak bu iniş çıkışların mantığı aslında oldukça basittir. Altın fiyatlarını yerinden oynatan temel güçleri şu şekilde özetleyebiliriz:

Dünyanın Huzursuzluğu Altını Besler Altın tarih boyunca her zaman güvenli liman olarak görülmüştür. Dünyanın herhangi bir yerinde savaş, büyük bir siyasi kriz veya ekonomik bir çöküş beklentisi varsa, parası olanlar korkuyla altına yönelir. Herkes aynı anda almaya çalıştığında ise fiyatlar doğal olarak tırmanışa geçer.

Barış ve İstikrar Dönemleri Ortalık sakinleştiğinde ve işler yoluna girdiğinde, yatırımcılar altınlarını satıp parayı üretime veya faize yatırmayı tercih ederler. Piyasada altın satışı arttığında ve talep azaldığında fiyatlarda gerileme görülür.

Dolar ile Arasındaki Tahterevalli Altın küresel piyasalarda dolar üzerinden fiyatlandırılır. Bu yüzden doların dünyadaki değeri arttığında altın fiyatı üzerinde bir baskı oluşur. Bizim gibi ülkelerde ise gram altın hem dünyadaki altın fiyatına hem de içerideki dolar kuruna bağlıdır. Dolar yükseldiğinde altın fiyatının bizde artmasının sebebi budur.

Büyük Oyuncuların Kar Satışları Bazen fiyatlar çok yükseldiğinde büyük fonlar ve yatırımcılar kar etmek amacıyla ellerindeki altını nakde çevirirler. Bu toplu satışlar fiyatlarda geçici düşüşlere yani düzeltmelere sebep olur.

Özetle altın, kısa vadeli bir oyun aracı değil, uzun vadeli bir değer koruma yöntemidir. Günlük dalgalanmalar kafa karıştırıcı olsa da altın her zaman kendi dengesini bulur.