4 Mayıs 2026 Pazartesi

Yolda Yiyen Yandı: Terminal Gastronomisi 



Nevin BİLGİN

Şehirlerarası yolculuk artık sadece bir yerden bir yere gitmek değil.

Aynı zamanda hayatta kalma simülasyonu gibi. 

İnsan evden çıkarken umutludur:

“Bir çay içerim, belki bir tost yerim.”

Ama ilk terminale adım attığında fark eder:

Burada sadece yolculuk yapılmaz… test edilirsin. Kazığı yediğine mi yanacaksın, yoksa bozuk ve hijyenik olmayan ürün yediğine mi yanacaksın, aldığın paketten bir şey çıkmadığına mı yanacaksın. Türlü türlü hilelerle karşılaşmaya hazır olmalısın. 

Hijyen: Varsayım, garanti değil

Tezgâha bakarsın…

Bez var ama ne zamandır orada, bez mi yoksa tarihî eser mi belli değil.

Tost makinesi…

Kendi başına bir ekosistem kurmuş. İçinde muhtemelen üç nesil yaşamış.

“Temiz mi?” diye soramazsın.

Çünkü cevap da seni üzebilir. Azarlanırsın. Bile bile lades dersin. 

Fiyatları hiç sorma

Bir çay söylersin.Çayın fiyatı herkese farklıdır.

Fiyatı duyunca demek altın standart buymuş dersin.

O çay da, 3 gündür kaynamaktadır. Mideni şekilden şekile sokar.Etkisinden 3 gün kurtulamazsın.  

Ama fiyatı her gün tazelenir. 

Tost alırsın…

Ekmeği standart, içi belirsiz. İnceliği kağıt gibi. 

Şeker Cumhuriyeti

Terminale girince sanırsın ki insanlık sadece şekerle besleniyor:

·Pişmaniye 

·Lokum 

·Şekerleme 

·Çikolata 

Ama bir mucize gerçekleşmez:

Bir Allah’ın kulu çıkıp “muz, elma" satmaz. 

Sanki vitamin yasaklı madde.

“Bir meyve alayım” dersin…

Cevap: “Ama abla sana özel fıstıklı cezerye var.”


Pişmaniye: Büyük kutu, küçük gerçek

Kutuyu açarsın…

İçinden çıkan şey: utangaç bir lif.

Hava satılıyor ama paketli.

İncir sepeti: Altı ekonomi sayfası

Üstte incirler… altı gazete.

Hem meyve yiyorsun hem gündem takip ediyorsun. Kim bilir kaç kere kandırılırsın böye. 


Patates çuvalı: Katmanlı sürpriz

Yoldan patates alırsın çuvalıyla. Eve gelince ortasının gazete kağıtlarıyla dolu olduğunu görürüsün ya da çürüklerle. 


Tavuklu bir şey ye de görelim

“Bir şey olmaz” diyerek alınır.

Sonra yol boyunca mide ile birebir müzakere başlar.


Ve havalimanı bölümü: Premium hayatta kalma

Terminal bir şey değil… asıl olay havalimanı.

Su alayım dersin.

Fiyatı görünce şunu düşünürsün:

“Bu su mu, hisse senedi mi?”

İnsanlar artık. Termosla geziyor. Evden sandviç getiriyor. Bazıları neredeyse damacana ile dolaşacak noktaya gelmiş durumda. Valiz mi taşısın adam yoksa damacana mı? 

Arabaya, otobüse, uçağa değil, sanki çöle gidiyorlar.




Gölgedeki Ordu: Gladio’nun Doğuşu ve Tartışmalı Mirası




Nevin Bilgin 

II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa, fiziksel olarak yeniden inşa edilirken zihinsel olarak yeni bir korkuyla yüzleşti: Sovyet yayılması. 

Tanklar sınırda değildi belki, ama ideolojik nüfuz hızla ilerliyordu. Batı dünyası bu ihtimale karşı yalnızca görünen ordularla yetinmedi; görünmeyen bir savunma hattı da kurdu. Bu hattın en bilinen adı ise Gladio oldu.

Gizli Bir Savunma Doktrini

Gladio, Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa’da kurulan işgal durumunda geride kalacak ağların İtalya’daki ismiydi. Bu ağlar, olası bir Sovyet işgali durumunda sabotaj, istihbarat ve direniş faaliyetleri yürütmek üzere tasarlandı. Latince Kılıç anlamına geliyordu. 

Koordinasyonun merkezinde NATO, CIA ve İngiliz istihbaratı gibi kurumlar bulunuyordu. Yapının mantığı basitti ama güçlüydü: Eğer resmi ordu çökerse, yeraltındaki bu hücreler mücadeleye devam edecekti.


Soğuk Savaş’ın Ürünü

Bu yapıların ortaya çıkışı doğrudan Soğuk Savaş dinamiklerine dayanır. Batı Avrupa ülkelerinde:

·Gizli silah depoları oluşturuldu 

·Sivil görünümlü ajanlar eğitildi 

·Direniş hücreleri kuruldu 

Bu ağlar sadece İtalya’da değil; Fransa, Almanya, Belçika ve Türkiye gibi ülkelerde de farklı isimlerle varlık gösterdi.

Perdenin Aralanması

Gladio uzun yıllar resmî olarak inkâr edildi. Ancak 1990’da İtalya Başbakanı Giulio Andreotti bu yapının varlığını kabul etti. Bu açıklama, Avrupa’da büyük bir siyasi sarsıntıya yol açtı.


Bu yapılar sadece dış tehditlere karşı mı kurulmuştu, yoksa iç siyasette de rol oynadılar mı?


Akademik Tartışma: Ganser ve Eleştiriler

Bu noktada en çok ses getiren çalışmalardan biri NATO's Secret Armies oldu. Daniele Ganser eserinde CIA, MI6 ve NATO’nun Avrupa’daki gizli ordularına dair belgeleri analiz etti.

Ganser’e göre:Bu ağlar başlangıçta Sovyet işgaline karşı kuruldu .Ancak bazı ülkelerde iç politik süreçlere müdahil oldu. Sağcı terör eylemleri ve “gerilim stratejisi” ile ilişkilendirilebilecek örnekler ortaya çıktı 

Kitapta özellikle İtalya’daki Gladio operasyonu merkezde yer alırken, Fransa, Almanya, Belçika ve Türkiye’deki benzer yapılanmalar da incelenir.

Eser, güvenlik çalışmaları literatüründe önemli bir yer edinmiştir. Ancak etkisi kadar tartışması da büyüktür. Bazı akademisyenler Ganser’in arşiv çalışmasını değerli bulur. Diğerleri ise metodolojisini zayıf ve yorumlarını spekülatif görür 

Bu nedenle kitap, hem başvuru kaynağı hem de eleştiri konusu olarak okunur.


Gladio: Güvenlik mi, Manipülasyon mu?

Gladio tartışmasının merkezinde şu ikilem yer alır: Devletler güvenlik için ne kadar gizli kalabilir? 

Bu gizlilik demokratik denetimi aşarsa ne olur? 

Bazı iddialara göre, özellikle İtalya’da yaşanan bombalı saldırılar ve siyasi istikrarsızlık dönemlerinde bu ağlarla bağlantılı unsurlar rol oynamış olabilir. Bu iddialar kesin biçimde kanıtlanmış değildir, ancak tamamen çürütülmüş de değildir.

Gladio, klasik bir askeri yapıdan çok daha fazlasıdır. O, modern devletin görünmeyen yüzünü temsil eder. Güvenlik ile demokrasi arasındaki gerilim. Gizlilik ile hesap verebilirlik arasındaki sınır. Devlet aklı ile toplum güveni arasındaki çatışma 

Bugün Gladio aktif bir yapı olarak anılmasa da, bıraktığı sorular hâlâ canlıdır. Çünkü mesele sadece geçmiş değil devletlerin kriz anlarında nasıl davrandığına dair evrensel bir tartışmadır.

Kaynakça

Yazar: Daniele Ganser

Yayınevi: Taylor & Francis / Routledge

Yayımlanma Yılı: 2004 (ilk baskı), 2005 (e-kitap baskısı)

Seri: Contemporary Security Studies


28 Nisan 2026 Salı

TÜRKÇÜLER, NEDEN BU ROMANA TEPKİLİYDİ

İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN



Sabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımlanan İçimizdeki Şeytan romanı, Türk edebiyatının en önemli psikolojik ve sosyal eleştiri eserlerinden biridir. Romanın hem konusu hem de dönemin siyasi atmosferinde yarattığı büyük yankı, onu sadece bir kurgu değil, aynı zamanda bir "hesaplaşma" metni haline getirmiştir.

Roman Ne Anlatıyor?

Roman, ana karakterler Ömer ve Macide üzerinden bir aşk hikayesini merkezine alsa da, asıl odak noktası insanın içindeki zayıflıklar, iradesizlik ve toplumsal çürümedir.

  • İradenin Zayıflığı: Başkarakter Ömer, sürekli olarak hatalarını ve tembelliklerini "içimizdeki bir şeytana" bağlar. Ancak kitabın sonunda bu "şeytanın" aslında bir bahane olduğu, insanın kendi sorumluluğunu almaktan kaçışı olduğu vurgulanır.

  • Entelektüel Eleştirisi: Sabahattin Ali, dönemin Ankara ve İstanbul’undaki "boş" aydın çevrelerini sert bir dille eleştirir. Üretmeyen, sadece laf kalabalığı yapan ve menfaat peşinde koşan sözde entelektüel tipleri hicveder.

  • Toplumsal Ahlak: Bireyin iç dünyasındaki karmaşa ile toplumun yozlaşmış yapısı arasındaki ilişkiyi inceler.

Türkçüler Neden Tepkiliydi?

Romanın yayımlanması, dönemin milliyetçi ve Türkçü çevrelerinde, özellikle de Nihal Atsız cephesinde büyük bir öfkeye yol açmıştır. Bu tepkinin temel sebepleri şunlardır:

1. Karakterlerin Temsili

Romanın yan karakterlerinden olan Nihat, İsmet Şerif ve Profesör Hikmet gibi tiplerin, dönemin gerçek Türkçü figürlerini (başta Nihal Atsız ve Zeki Velidi Togan olmak üzere) karikatürize ettiği ve aşağıladığı iddia edilmiştir. Bu karakterler romanda çıkarcı, kof ve saldırgan olarak resmedilir.

2. İdeolojik Çatışma

Sabahattin Ali, sol görüşlü bir yazar olarak, romanda dönemin yükselen aşırı milliyetçi akımlarını "insani değerlerden uzak" ve "yapay" olarak nitelendirmiştir. Türkçüler ise bu yaklaşımı doğrudan kendilerine ve savundukları değerlere bir saldırı olarak görmüşlerdir.

3. "İçimizdeki Şeytanlar" Broşürü

Nihal Atsız, romana cevap olarak "İçimizdeki Şeytanlar" başlıklı ünlü bir broşür yayımlamıştır. Atsız burada Sabahattin Ali’yi "vatan hainliği" ve "komünistlik" ile suçlamış; Ali'nin Türk soyuna ve değerlerine hakaret ettiğini savunmuştur.

4. Hakaret Davaları

Bu tartışmalar sadece edebi bir polemikte kalmamış, 1944 yılındaki ünlü Irkçılık-Turancılık Davası'nın da fitilini ateşlemiştir. Sabahattin Ali’nin açtığı hakaret davası, mahkeme salonlarında büyük olaylara ve öğrenci protestolarına neden olmuştur.

İçimizdeki Şeytan, bir yandan insanın kendi vicdanıyla mücadelesini anlatırken, diğer yandan 1940’lar Türkiye’sinin siyasi kutuplaşmalarını en çıplak haliyle yansıtan bir belge niteliğindedir.

#sabahattinali

22 Nisan 2026 Çarşamba

 TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİ OY POTANSİYELİ

DİNAMİKLER, AKTÖRLER VE 2028 PROJEKSİYONU




Nevin BİLGİN 

Türkiye’de milliyetçi oy potansiyeli sabit bir blok değil kriz dönemlerinde genişleyen, normalleşme dönemlerinde ise farklı alanlara dağılan esnek bir yapıya sahip. Günümüzde milliyetçilik gerilemiyor aksine form değiştirerek tüm siyasal yelpazeye yayılıyor.

Milliyetçi Potansiyeli Besleyen Üç Ana Kol

Milliyetçi dalganın büyümesini sağlayan temel itici güçler mevcut. 

Bunlardan ilk güvenlik krizleri. Sınır ötesi operasyonlar ve terör tehdidi algısı, seçmeni "devlet merkezli" milliyetçilikte buluşturuyor. 

Göç ve demografik kaygılar,  Suriye göçüyle tetiklenen toplumsal gerilim, daha protest ve kimlik odaklı bir toplumsal milliyetçilik alanı yaratmış durumda. 

Ekonomik Baskı. Artan yaşam maliyeti, milliyetçiliği ekonomik korumacılık ile birleştirerek geçim meselesini bir milli beka meselesi haline getirmiş görünüyor. 

Siyasi Yan Akımlar

Milliyetçilik Türkiye’de tek bir merkezden yönetilmiyor. Farklı damarlar üzerinden temsil ediliyor.

İktidar Milliyetçiliği daha çok Ak Parti'de kendisini gösteriyor. Devletçi, güvenlikçi ve yönetimsel bir pragmatizmle hareket ediyor. 

Klasik Milliyetçi damar ise kendisini MHP'de gösteriyor. Devlet sürekliliği ve çözüm süreciyle yeni bir boyuta gelen anti-terör eksenli tarihsel omurgayı temsil ediyor. 

Silahtan Kimliğe ve Geçime

Türkiye’deki milliyetçi oy potansiyelini besleyen kaynaklar tarihsel bir değişim içerisinde. Geçmişte sınır ötesi operasyonlar ve şehir içi terör tehdidiyle konsolide olan güvenlik merkezli milliyetçilik, MHP'nin çözüm süreci önerisiyle farklı bir forma girmiş görünüyor. 

Terör riskinin (şehir bazlı) göreceli olarak azalmasıyla birlikte, milliyetçiliğin ilgi alanı demografik değişim(göç), ekonomik korumacılık (enflasyon ve yaşam maliyeti) ve kültürel sınırların korunması gibi alanlara kaymış görünüyor. Bu durum, milliyetçiliği sadece bir beka meselesi değil, aynı zamanda gündelik bir geçim ve kimlik mücadelesi haline getirmiş durumda.

Aktörlerin Evrimi ve MHP’nin Yeni Pozisyonu

Bu tabloda Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), klasik krizle beslenen sert ideolojik hareket modelinden koparak stratejik bir sistem koruyucu rolü üstlenmiş durumda.

İktidar blokunun güvenlik mimarisinde dengeleyici bir unsur olarak konumlanan MHP çizgisi, artık sokaktaki sert mobilizasyondan ziyade, devletin kurumsal reflekslerini temsil eden ve kriz yönetimini sistem içerisinden denetleyen bir aktöre dönüşmüş bir çizgide. 

Merkez Sağ-Milliyetçi Sentez ise İYİ Parti'de buluşuyor.  Parlamenter sistem vurgulu, sistem içi reform isteyen demokratik milliyetçilik çizgisinde yeralıyor. 

Protest Milliyetçilik ve iktidar milliyetçiliğine bazı noktalarda muhalif çizgi izleyenleri ise Zafer Partisi temsil ediyor.  Önceleri göç ve kimlik krizi üzerinden yükselen bu yapı sert ve tepkisel bir mobilizasyon üretiyor. 

Kürt Siyaseti ve DEM Parti: 

Milliyetçiliğin karşı kutbu gibi görünse de, Türkiye'deki kimlik siyasetini tamamlayan ve milliyetçiliğin sadece Türk kimliği üzerinden okunamayacağını gösteren bir alan daha mevcut. MHP'nin başı çektiği çözüm süreciyle yeni bir noktaya da taşınmış durumda.

Gelecek Eğilimi

Türkiye'de milliyetçiliği birbirinden ayıran temel çizgiler devlet-toplum, güvenlik-kimlik, kurumsal-protest ve istikrar-değişim gerilimleri yaratıyor.  

Milliyetçilik adeta bir ideoloji olmaktan çıkıp bir siyasal refleks haline dönüşüyor. Bu durum, milliyetçiliğin daralmasını değil, farklı partilere dağılarak çoğalmasını da beraberinde getiriyor. 

2028’e Doğru

2028 seçimlerine giderken milliyetçi oyların nasıl şekilleneceği, hangi krizin baskın geleceğine bağlı. 

Senaryo A: Güvenlik baskın gelirse, bölgesel çatışmaların ve sınır güvenliği kaygılarının artması durumunda devlet merkezli milliyetçilik güçlenecek, iktidar bloku konsolide olacak ve MHP çizgisi belirleyici hale gelecektir. 

Senaryo B: Ekonomik Kriz, çözüm sürecine yöneleen tepki  ana belirleyici olursa, milliyetçilik korumacı ve protest bir forma kayacaktır. Oy akışı, sistem eleştirisi yapan sert milliyetçi partilere yönelecektir. 

Senaryo C: Siyasal merkez parçalanması merkez sağ ve sol dengesinin zayıflaması durumunda ortaya çıkacaktır. Milliyetçilik, CHP’den AK Parti’ye kadar tüm partilerin içine sızan zorunlu bir siyasal dil  haline gelecektir.. Bu durumda bağımsız milliyetçi bloklar zayıflasa da milliyetçi söylem genel siyasete hakim olacaktır. 

Türkiye’de milliyetçilik azalmayarak, sadece form değiştirecektir. Kimi zaman devletin bekası, kimi zaman sokağın tepkisi olarak karşımıza çıkacak,  2028 yolunda temel eksen devlet merkezli güvenlik milliyetçiliği ile toplumsal tepki milliyetçiliği arasındaki bu çekim merkezi olacaktır.

#milliyetçilik

 AVRUPA BİRLİĞİ NEYE DÖNÜŞÜYOR? 

ULUSLARIN AVRUPASI VE AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ



Nevin BİLGİN

“Ulusların Avrupası” yaklaşımı, Avrupa entegrasyonunu tamamen reddetmiyor. Ancak Brüksel merkezli karar alma mekanizmalarını sınırlandırmayı, egemenliği yeniden ulus devletlere taşımayı savunuyor. Bu çizgi, özellikle 1990’lardan sonra yükselen aşırı sağ popülist partilerin Avrupa Birliği eleştirisiyle kesişmiş durumda.

Bu kesişim üç ana noktada görünüyor: 

Egemenlik ve Anti-Federalizm

Aşırı sağ partiler, Avrupa Birliği’ni sık sık bürokratik elitlerin yönettiği uzak bir yapı olarak tanımlıyor. “Ulusların Avrupası” söylemi burada ideolojik bir araç. 

AB’nin yetkilerinin geri alınması 

Ulusal parlamentoların güçlendirilmesi 

Göç, sınır kontrolü ve güvenlik politikalarının yeniden uluslara devredilmesi 

Bu çizgi özellikle Fransa’da Marine Le Pen ve İtalya’da Giorgia Meloni tarafından güçlü biçimde kullanılmış durumda. 

Göç ve Kimlik Politikaları

Aşırı sağın Avrupa siyasetinde yükselişini hızlandıran ana unsur göç krizi. “Ulusların Avrupası” söylemi bu bağlamda şu iddialarla birleşiyor: 

Avrupa’nın “kültürel çözülme” riski altında olduğu 

Açık sınır politikalarının ulusal kimlikleri zayıflattığı 

Göç politikasının Brüksel yerine ulus devletlerce belirlenmesi gerektiği 

Bu yaklaşım, AB’nin ortak göç ve sığınma politikalarına doğrudan eleştiri getiriyor.

Avrupa Birliği Karşıtlığından Stratejik Dönüşüm

2010 sonrasında aşırı sağ partiler, klasik AB'den çıkalım söyleminden daha staretejik bir yaklaşıma geçtiler. AB'yi reddetmek yerine yeniden içeriden dönüştürmek.

Federalleşmeye karşı gevşek konfederasyon modeli savunmak 

“Ulusların Avrupası” kavramını meşrulaştırmak 

Bu dönüşüm, Avrupa Parlamentosu’nda Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri (ECR) gibi bloklarda kurumsal karşılık bulmuş durumda. 


TARİHSEL VE İDEOLOJİK ARKA PLAN

“Ulusların Avrupası” fikri tamamen aşırı sağa ait değil, ancak güncel politikada ağırlıklı taşıyıcısı bu alandır. Tarihsel olarak iki farklı kök bulunur:

Gaullist gelenek (Fransa): Charles de Gaulle, Avrupa’nın ABD benzeri federal bir yapıya dönüşmesine karşı “egemen uluslar Avrupa’sı” fikrini savunmuştu. 

Modern popülist sağ: 2000 sonrası dönemde bu fikir, göç, küreselleşme ve kültürel kimlik kaygılarıyla birleşerek aşırı sağ partiler tarafından yeniden çerçevelendi. 


FEDERAL AVRUPA’YA KARŞI SİYASİ GERİLİM

Bugün Avrupa siyasetinde temel çatışma şu: 

·Federalistler → daha fazla entegrasyon, ortak egemenlik 

·Aşırı sağ / egemenlikçiler → “Ulusların Avrupası”, yetkilerin geri çekilmesi 

Bu gerilim özellikle şu alanlarda keskinleşiyor: 

·Göç ve sınır güvenliği 

·Enerji ve ekonomi politikaları 

·Hukukun üstünlüğü ve AB yaptırım mekanizmaları 

·Ukrayna savaşı ve ortak dış politika 


“Ulusların Avrupası” fikri, teorik olarak Avrupa’nın kültürel çeşitliliğini ve ulusal egemenliği koruma iddiası taşırken, pratik siyasette büyük ölçüde aşırı sağ ve sağ popülist hareketlerin AB karşıtı ama sistem içi stratejisine dönüşmüş durumda. 

Bu nedenle kavram bugün iki farklı anlam taşıyor: 

·Birinci anlam: akademik ve siyasi teoride “federalizme alternatif model” 

·İkinci anlam: aşırı sağın Avrupa entegrasyonunu içeriden sınırlama stratejisi 

Avrupa’nın geleceği de bu gerilim hattında şekillenmekte ne tam bir federal devlet, ne de tamamen parçalanmış bir ulus sistemi.

Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/tr/pub/aacd/article/642393

https://www.tercuman.com/analiz/asiri-sagin-yukselisi-ve-avrupa-birliginin-gelecegi-221

https://enstitusosyal.org/yayinlarimiz/iki-nokta/ab-de-toplumsal-dinamikler-ve-asiri-sagin-yukselisi

https://tasam.org/tr-TR/Icerik/70256/avrupada_asiri_sagin_yukselisi_ve_bir_siyasi_transformasyon_ornegi_olarak_italya

https://avim.org.tr/tr/Analiz/ASIRI-SAG-VE-AB

https://file.setav.org/Files/Pdf/20150313172544_avrupada-radikal-sagin-yukselisi-pdf.pdf


 AYNI YAŞ, AYNI BEDEN...

AMA TÜRKİYE'DE KEMİKLER YÜZDE 5 DAHA ZAYIF

ÖZELLİKLE KADINLAR 50 YAŞINA GELMEDEN DİZ VE KEMİK SORUNLARI YAŞIYOR






Nevin BİLGİN

Avrupa’daki bir kadınla Türkiye’deki bir kadını yan yana koyduğunuzda fark ilk bakışta görünmez. Ama kemik yoğunluğu ölçümlerine baktığınızda tablo nettir: Türkiye’de kadınların kemik mineral yoğunluğu, aynı yaş grubundaki Avrupalı kadınlara göre ortalama %5 daha düşüktür. Bu fark küçük bir istatistik değil; kırık riskinden diz sağlığına, yaşam kalitesinden hareket kabiliyetine kadar uzanan sessiz bir kırılmanın işaretidir.

20–40 yaş aralığında kemik mineral yoğunluğu genellikle normal seyreder. Bu dönem, kemiklerin en güçlü olduğu zirve evredir. Ancak 40 yaş sonrasında mineral yapısında azalma başlar ve bu düşüş kadınlarda daha hızlı ilerler. İşte tam bu noktada, başlangıç seviyesindeki %5’lik fark büyüyerek çok daha belirgin sonuçlar doğurur. Sürecin sonunda tablo çoğu zaman Osteoporoz ile karşı karşıya kalır.

Peki Türkiye ile Avrupa arasındaki bu fark neden oluşuyor?

İlk neden, D vitamini eksikliğidir. Türkiye güneşli bir ülke olmasına rağmen, şehirleşme, kapalı yaşam tarzı ve güneşten yeterince faydalanamama nedeniyle kadınlarda D vitamini eksikliği oldukça yaygındır. Oysa D vitamini, kalsiyumun kemiklere yerleşmesi için kritik bir anahtardır. Bu eksiklik, kemik yapısını baştan zayıf kurar.

İkinci önemli faktör beslenmedir. Avrupa’da süt ürünleri, protein ve kalsiyum alımı daha düzenli ve yeterliyken, Türkiye’de birçok kadında bu alım yetersizdir. Özellikle protein eksikliği sadece kasları değil, kemik kalitesini de doğrudan etkiler. Kemik sadece kalsiyumdan ibaret değildir; sağlam bir protein matrisi üzerine inşa edilir.

Üçüncü neden fiziksel aktivite farkıdır. Kemik, yük bindikçe güçlenir. Avrupa’da kadınların spor, yürüyüş ve direnç egzersizlerine katılım oranı daha yüksektir. Türkiye’de ise özellikle kadınlar arasında düzenli egzersiz alışkanlığı daha düşüktür. Hareketsizlik, kemik yoğunluğunu sessizce azaltır.

Dördüncü olarak, yaşamın yükü devreye girer. Türkiye’de kadınlar çoğu zaman hem fiziksel hem zihinsel olarak daha yoğun bir sorumluluk taşır. Ev içi emek, bakım yükü ve kendine zaman ayıramama, dolaylı olarak sağlığı geri plana iter. Bu da düzenli beslenme, egzersiz ve sağlık takibini aksatır.

Son olarak hormonal süreçler bu farkı büyütür. 40 yaş sonrasında östrojen seviyesinin düşmesiyle kemik kaybı hızlanır. Zaten daha düşük bir başlangıç seviyesine sahip olan kemikler, bu dönemde daha hızlı zayıflar. Bu yüzden Türkiye’de kadınlar, kemik ve eklem problemlerini daha erken yaşta hissetmeye başlar.

Kaynakça.

https://www.aslialay.com.tr/osteoporoz

https://temd.org.tr/halk/hastaliklar/osteoporoz-kemik-erimesi


18 Nisan 2026 Cumartesi

 


Günümüzde vefa, ne yazık ki hızın ve tüketimin gölgesinde kalmış, antika bir değer. 

Her şeyin dijitalleştiği, ilişkilerin bir "tık" ile kurulup yine tek bir hamleyle bitirildiği bu çağda, sadakat ve bağlılık çoğu zaman pragmatik çıkarlara yenik düşüyor. Modern insan, bir sonraki "yeni"nin ve "daha iyi"nin peşinde koşarken, geçmişin hatırasını ve omuz omuza verilen mücadelenin kıymetini kolayca unutabiliyor.


“İnsana en çok şiir yakışıyor, 

Sonra yeryüzüne yağmur, 

Gökyüzüne mavi... 

Ve en çok insana vefa yakışıyor, 

Yüreğe sevda, 

Gözlere haya... 

Ve en çok yaşamak yakışıyor, 

İnsanca, sevdaca, duruca”

— Ahmet Telli

 

Erik çiçek açmış da bahçenin kıyısında
Sen ona hiç bakmadan geçmişsen oracıktan
Leylek dansa durmuş da bacanın tepesinde
O baharlım laklakını durup dinlememişsen
Şakır şakır bir tren bir gece köprüsünden
Islıkla dalmamışsan gurbet türkülerine
Akasya mor akasya ak akasya sarı sarı sarkmış da bahar mavilerinden
Yaşamak ne güzel şey diye ağlamamışsan
Hasan Hüseyin Korkmazgil





 MEZUNİYETİN SESSİZ ENDÜSTRİSİ

BİR CÜBBE ve KEP 5 BİN LİRA OLURSA,HEM DE KİRALAMA ÜCRETİ

Bir Günlük Cübbenin Arkasındaki Sektör

ÖĞRENCİ Mİ, MÜŞTERİ Mİ?



Nevin BİLGİN

Mezuniyet artık sadece bir vedalaşma ritüeli değil giderek büyüyen, organize ve neredeyse alternatifsiz bir ekonomik alanın parçası haline gelmiş durumda. 

Anaokulundan üniversiteye kadar uzanan bu süreçte kep ve cübbe, sembolik anlamının ötesine geçerek zorunlu bir harcama kalemine dönüşüyor. Öğrenciler ise çoktan müşteri oldular. Aldıkları her hizmete fahiş fiyat uygulanmasından bunaldılar, yoruldular...

Türkiye’de ana, ilk, orta öğrenimi bırakın, üniversiteler de bu çarķın içinde.


Farklı üniversitelerdeki uygulamalar bu dönüşümün ve fiyatlandırmanın boyutunu açıkça gösteriyor. 

Üniversite cübbeleri piyasada 850 TL ile 5000 TL arasında değişiyor. 

Üstelik bu bir günlüm kiralık fiyatı. 

Yani üretim maliyeti ve piyasa değeri ile üniversite içi uygulamalar arasında ciddi farklar oluşabiliyor.

Ankara Üniversitesi bünyesinde mezuniyet için alınan cübbe-kep ücretinin yaklaşık 1.500 TL seviyesinde olduğu ve iade edilmesi halinde geri ödendiği görülüyor. Ama çoğu üniversite bu parayı geri vermiyor.

Benzer şekilde Orta Doğu Teknik Üniversitesi için dış piyasada satılan mezuniyet cübbelerinin 1.200–1.500 TL bandında olduğu görülürken , bazı üniversitelerde depozito adı altında bunun çok daha üzerine çıkan rakamlar talep edilebiliyor. Bu fark, sistemin sadece maliyet temelli değil, organizasyon ve zorunluluk üzerinden fiyatlandığını düşündürüyor.

TED Üniversitesi tarafında ise doğrudan fiyat bilgisi her zaman şeffaf şekilde paylaşılmasa da, cübbe tahsisi, fotoğraf çekimi ve mezuniyet organizasyonunun birlikte yürütüldüğü görülüyor. 

Yine Atılım Üniversitesi'nde geçen yıl cübbe fiyatalrı 2500 lirayken bu konuda üniversiteden duyuru yapılmışken, 2026'da 5 bin liraya çıktığı belirtiliyor. 

Bu da mezuniyetin tek bir kalem değil, paketlenmiş bir hizmet olarak sunulduğunu ortaya koyuyor.



Ancak mesele yalnızca cübbe ile sınırlı değil. 

Mezuniyet fotoğraf çekimleri de ayrı bir ekonomik alan haline gelmiş durumda. 

Dijital teknolojiler sayesinde maliyetlerin ciddi biçimde düşmesine rağmen, fotoğraf paketlerinin hâlâ yüksek fiyatlarla sunulması dikkat çekiyor. 

Çekim, düzenleme ve dijital teslim süreçleri artık çok daha düşük maliyetli olmasına rağmen üniversitelerin anlaşmalı olduğu firmalar üzerinden bu hizmetlerin yüksek bedellerle satılması, rekabeti ortadan kaldıran kapalı bir sistem yaratıyor. Ve öğrenciyi zor durumda bıraķıyor.

Bu zincirin en görünür ve en pahalı halkalarından biri ise mezuniyet baloları. 

Lüks otellerde düzenlenen bu organizasyonlar, kişi başı ciddi ücretler gerektiriyor. Katılım çoğu zaman “isteğe bağlı” gibi görünse de, sosyal çevre ve grup dinamikleri nedeniyle fiilen zorunlu hale geliyor. 

Kıyafet, ulaşım ve diğer harcamalar da eklendiğinde mezuniyet süreci, öğrenciler ve aileler için ciddi bir bütçe kalemine dönüşüyor.

Daha çarpıcı olan ise bu modelin yalnızca üniversitelerle sınırlı kalmaması. Aynı sistem anaokulu ve ilkokul seviyesine kadar inmiş durumda olması. Küçük yaş gruplarında bile kep, cübbe, profesyonel fotoğraf çekimi ve organizasyon paketleri standart hale gelmiş durumda. 

Böylece mezuniyet, eğitim hayatının her aşamasında tekrar eden bir “tüketim döngüsü” yaratıyor.

Bu dönüşüm, mezuniyetin anlamını da değiştiriyor. Eskiden bir dönemin kapanışını simgeleyen sade bir tören olan mezuniyet, bugün görselliğin, sosyal medyanın ve organizasyon ekonomisinin merkezinde yer alan bir deneyime evriliyor. Artık mesele sadece mezun olmak değil; o anı satın almak ya da alamamak.

Mezuniyet cübbesi, fotoğraf çekimi ve balo birbirinden bağımsız kalemler değil birlikte çalışan bir sistemin parçaları. 

Zorunlu katılım, sınırlı seçenek ve yüksek fiyat üçgeninde şekillenen bu yapı, mezuniyeti bir anı olmaktan çıkarıp satın alınan bir deneyime dönüştürüyor. Ve bu sistem sorgulanmadıkça büyümeye devam edecek gibi görünüyor.


 KÜRESEL GÜÇ PİRAMİDİ

ENDÜSTRİLERİN BÜYÜKLÜĞÜ

EN BÜYÜK ENDÜSTRİ TEKNOLOJİ, İLAÇ SEKTÖRÜ, UYUŞTURUCU VE SİLAH ONU TAKİP EDİYOR



NEVİN BİLGİN 

 Geçmişte güç uyuşturucu ve Silah nakit paradaydı. Bugün ise güç, en tepedeki 1. sıraya (Veri) kaydı.

Silah sektörü bugün yapay zekâya (Teknoloji), ilaç sektörü ise veri analizine muhtaç.En alttaki uyuşturucu parası, genellikle en üstteki teknoloji ve finans sistemleri üzerinden aklanarak döngüyü tamamlıyor. 

TEKNOLOJİ: YENİ DÜNYANIN "TOPRAĞI" (10T $)

Yapay Zekâ, Yarı İletkenler, Veri Madenciliği. Neden En Büyük?: Eskiden bir fabrikanız olması gerekiyordu; bugün bir algoritmanızın olması yetiyor. Diğer tüm sektörler (silah, ilaç) artık bu altyapıya muhtaç.

İLAÇ: YAŞAMIN GİŞE MEMURU (1.6T $

Odak: Biyoteknoloji, Genetik, Kronik Hastalık Yönetimi.

Neden Dev?: Nüfus yaşlandıkça ve yeni pandemiler ufukta göründükçe, "yaşatmak" en kârlı iş modeline dönüştü.

UYUŞTURUCU: SİSTEMİN KARANLIK YAKITI (650B $)

Odak: Sentetik Uyuşturucular (Fentanil vb.), Geleneksel Trafik

Neden Üstte?: İlginç bir gerçek: Küresel uyuşturucu pazarı, resmi "silah" pazarından daha büyüktür. Çünkü tüketim süreklidir ve vergisizdir. Kara para, küresel finans sisteminin kılcal damarlarını besler.

 SİLAH: ESKİ DÜNYANIN SON KALESİ (600B $)

Odak: Akıllı Mühimmatlar, İHA/SİHA Sistemleri, Nükleer Caydırıcılık.

Neden Kritik?: Hacmi teknolojiye göre küçük görünse de, bu sektör "oyun kurucudur". Silahınız yoksa, verinizin olması sizi korumaya yetmeyebilir.

https://www.reportlinker.com/market-report/ICT/597055/ICT?term=ict%20reports&matchtype=p&loc_interest=&loc_physical=9198902&utm_group=standard&utm_term=ict%20reports&utm_campaign=ppc&utm_source=google_ads&utm_medium

https://education.drugfreeworld.org/request-info/drug-free-world-education-package.html

https://www.gartner.com/en/newsroom/press-releases/2026-1-15-gartner-says-worldwide-ai-spending-will-total-

 NATO: Askerî İttifak mı, İdeolojik Birlik mi?



NEVİN BİLGİN 

NATO, 20. yüzyılın ortasında ortaya çıkmış bir güvenlik mimarisi olarak çoğu zaman yalnızca askerî bir ittifak gibi değerlendirilir. 

Oysa kuruluş mantığına yakından bakıldığında, NATO’nun yalnızca tankların, üslerin ve savunma planlarının toplamı olmadığı görülür. İttifak, en başından itibaren kendisini sadece bir güvenlik şemsiyesi olarak değil, aynı zamanda belirli bir dünya görüşünün taşıyıcısı olarak tanımlamıştır. 

Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlükler gibi ilkeler, NATO’nun resmi söyleminde yer alan ve genişlemelerini meşrulaştıran temel referanslar olmuştur. 

Bu nedenle NATO’nun kimliği, tarih boyunca askerî gerekliliklerle ideolojik aidiyet arasında gidip gelen bir denge üzerine kurulmuştur.

Soğuk Savaş yıllarında bu denge nispeten nettir. Karşısında açık ve sistematik bir rakip vardır ve bu rakip, sadece askerî bir tehdit değil, aynı zamanda ideolojik bir alternatiftir. Bu bağlamda NATO’nun askerî ve ideolojik boyutları birbirini besleyen iki unsur haline gelmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bu netlik ortadan kalkmış, ittifakın varlık sebebi ve kimliği daha tartışmalı bir hale gelmiştir. Artık NATO’nun karşısında tek ve belirgin bir düşman yoktur; bunun yerine çok kutuplu, dağınık ve belirsiz bir güvenlik ortamı ortaya çıkmıştır.

TRUMP UYGULAMALARI

Bu belirsizlik, NATO’nun karakterini yeniden şekillendiren önemli kırılmalara yol açmıştır. 

Özellikle Donald Trump döneminde ortaya çıkan yaklaşım, ittifakın ideolojik yönünü ciddi biçimde sorgulayan bir dönüm noktası olmuştur. Trump’ın NATO’ya bakışı, klasik anlamda bir “değerler topluluğu” anlayışından ziyade, maliyet ve fayda hesaplarına dayanan bir güvenlik sözleşmesi mantığına dayanıyordu. 

Üyelerin ne kadar katkı yaptığı, yük paylaşımının adil olup olmadığı gibi sorular, demokrasi ve ortak değerler söyleminin önüne geçti. Bu yaklaşım, NATO’nun aslında ne kadar “pragmatik” bir yapı olduğunu açık biçimde ortaya koydu. 

İdeolojik birlik söylemi devam etse de, ittifakın gerçek işleyişinde çıkar hesaplarının belirleyici olduğu daha görünür hale geldi.

ORTADOĞU'DAKİ GELİŞMELER

Bu dönüşüm yalnızca Atlantik dünyasıyla sınırlı değildir. İran gibi Batı dışı aktörler ve Orta Doğu’daki gelişmeler, NATO’nun kendisini nasıl konumlandırdığına dair önemli ipuçları sunar. İran merkezli gerilimler, ittifakın coğrafi sınırlarının ötesine taşan krizler karşısında ne kadar ortak bir irade gösterebildiğini test eder. Ancak bu tür durumlarda NATO’nun yekpare bir politik aktör gibi davranamadığı görülür. Üyeler arasında farklı öncelikler, enerji bağımlılıkları ve bölgesel hesaplar devreye girer. 

Bu da NATO’nun ideolojik birlik iddiasının sınırlarını ortaya koyar. Eğer ittifak gerçekten güçlü bir ideolojik bütünlük olsaydı, bu tür krizlerde daha net ve ortak bir duruş sergilemesi beklenirdi. Oysa pratikte, NATO çoğu zaman ortak bir askerî çerçeve içinde, fakat farklı siyasi pozisyonlarla hareket eden ülkeler topluluğu görünümü verir.

HİBRİT YAPI

Bugün gelinen noktada NATO’yu yalnızca askerî bir ittifak olarak tanımlamak eksik, yalnızca ideolojik bir birlik olarak görmek ise yanıltıcıdır. Gerçeklik, bu iki tanımın kesişiminde yer alan daha karmaşık bir yapıya işaret eder. NATO, değerler üzerinden meşruiyet üreten, ancak kararlarını büyük ölçüde stratejik çıkarlara göre şekillendiren hibrit bir organizasyondur. İdeoloji, ittifaka bir kimlik kazandırır; ancak bu kimlik, ancak üyelerin çıkarlarıyla çelişmediği sürece belirleyici olabilir.

Bu nedenle NATO’nun geleceği de bu ikili yapının nasıl evrileceğine bağlıdır. Küresel tehdit algısı güçlendikçe askerî boyut öne çıkacak, iç farklılıklar ikinci plana itilecektir. Buna karşılık, üyeler arasındaki çıkar çatışmaları derinleştikçe ideolojik birlik söylemi daha fazla sorgulanacaktır. 

NATO, ne tamamen bir değerler ittifakı olarak kalabilir ne de yalnızca teknik bir askerî mekanizmaya indirgenebilir. İttifakın varlığı, tam da bu iki alan arasındaki gerilimden beslenmeye devam edecektir.

Kaynakça:

https://www.sosyaldemokratdergi.org/natonun-gelecegi-ve-amerikan-gucunun-yeniden-tanimi/

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gokce-aytulu/natonun-iki-ucu-ve-yeni-avrupa-duzeni-43151240

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/article/43794

https://www.mustafaaydin.gen.tr/c/2132/genis-ortadoguda-natonun-gelecegi