KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI
AİLEDEN TOPLUMA, TOPLUMDAN AİLEYE YAYILAN TEHLİKE
KÖTÜLÜĞÜN EN BÜYÜK TEHLİKESİ: NORMALLEŞMESİ
NEVİN BİLGİN
Günümüzde kötülük, aileden başlayarak topluma yayılan ve toplumdan tekrar aileye dönen bir döngü hâline gelmiştir.
Çocukların aileyi yalnızca bir çıkar alanı olarak görerek yetişmesi, anne ve babalarını adeta tüketircesine sömürmeye çalışması, bu döngünün en acımasız örneklerinden biridir.
Bir zamanlar güven ve sevgiyle örülü olması gereken aile bağları, bireylerin birbirine zarar verdiği bir alan hâline dönüşebiliyor. Anne ve babaların çocuklarına karşı adaletsiz tutumu, kardeşler arasındaki düşmanlık ve aile bireylerinin birbirine uyguladığı psikolojik şiddet, maddi şiddet, toplumsal yapının geneline yayılan bir sorunun parçası hâline geliyor.
Ancak kötülüğün sıradanlaşması sadece aile içi ilişkilerle sınırlı değil. Toplumda egemen olan rekabetçi ve çıkarcı yapılar, bireylerin birbirine karşı duyarsızlaşmasını sağlarken, bu olumsuz değerler aile içine geri dönüyor.
Zalim bir yaşam ortamında büyüyen bireyler,kötülüklerini her alana taşıyor. Öte yandan, aile içinde normalleşen maddiyatçı ortam, sert ve adaletsiz tutumlar, bireylerin topluma taşıdığı davranış kalıplarını belirliyor.
Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı
Kötülüğün sıradanlaşması sadece aile içi ilişkilerle sınırlı değil. Toplumda egemen olan rekabetçi ve çıkarcı yapılar, bireylerin birbirine karşı duyarsızlaşmasını sağlarken, bu olumsuz değerler aile içine geri dönüyor.
Adaletsiz, çıkarcı ve zalim her ortam kötülüğü besliyor.
Alman asıllı Amerikalı tarihçi ve filozof, 20.yüzyılın kuramcılarından Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Nazi Almanyası’nda Adolf Eichmann’ın yargılanma sürecine dayanır. Arendt, kötülüğün çoğu zaman büyük bir planın sonucu değil, bireylerin düşünmeksizin gerçekleştirdiği eylemlerden ibaret olduğunu ileri sürer. Eichmann, soykırımın organizasyonunda kritik bir rol oynamasına rağmen, yaptığı işin etik boyutunu hiç sorgulamamış, yalnızca emirleri yerine getirdiğini savunmuştur.
Bugün de kötülük, büyük trajedilerden ibaret değil, insanların birbirine küçük çapta yaptığı günlük haksızlıklar ve duyarsızlıklarla kendini sürekli yeniden üretiyor. Bireylerin empati eksikliği, sistemin bireyi sorgulamadan itaate zorlaması, kötülüğün toplumsal bir alışkanlık hâline gelmesine neden oluyor. İş yerinde, okulda, sosyal çevrede ve siyasi yapılarda gözlemlenen adaletsizlikler, aile içindeki ilişkilere de geri dönerek daha geniş bir döngü oluşturuyor.
Yükselen Değer Kötülük
Toplumda kötülüğün yükselen değer hâline gelmesi, bireylerin günlük yaşamlarında etik ve vicdani sorgulamalar yapmaktan uzaklaşmasına yol açıyor.
Sosyal Medya ve Kötülük
Günümüzde ise sosyal medyada yayılan zorbalık, iş yerinde rekabet adına yapılan haksızlıklar, devlet mekanizmalarındaki adaletsizlikler, insanların duyarsızlaşmasına neden oluyor.
Bireyler, yaşadıkları bu adaletsizlikleri kabullenerek hayatlarına devam ettiklerinde, bu normların kendi aile içi ilişkilerine de sirayet ettiğini fark etmiyorlar. Kendi haklarını savunamayan bireyler, çocuklarına da aynı sessizliği öğretiyor. Aile içinde şiddet veya psikolojik baskıyı normalleştiren bireyler, toplum içinde aynı zihniyeti sürdürerek kötülüğün sıradanlaşmasına katkı sağlıyor.
Kötülük Normalleşirse
Kötülüğün sıradanlaşmasına karşı durmak, bireylerin etik değerleri sorgulaması ve toplumun kolektif bir farkındalık geliştirmesiyle mümkün olabilir. Ahlaki normların yeniden inşası, eğitimin erdem ve vicdan üzerine yoğunlaşması, insanların iyilikten şüphelenmek yerine onu teşvik eden bir toplum yaratmaları gereklidir.
Kötülüğün sıradanlığı aileden topluma, toplumdan aileye yayılan bir döngü içinde gelişiyorsa, bu döngüyü kırmanın yolu bireylerin farkındalık kazanması ve adaletsizliğe karşı bilinçli bir duruş sergilemesidir. Arendt’in vurguladığı gibi, kötülüğün en büyük tehlikesi onun olağanlaşmasıdır. Ancak bireyler sorgulamaya devam ederse, bu sıradanlığı kırmak ve iyiliği yeniden yükselen bir değer hâline getirmek mümkündür.
Arendt Kimdi:
Hannah Arendt’in en dikkat çekici aşk hikâyesi, ünlü Alman filozof Martin Heidegger ile yaşadığı ilişkiydi. Arendt, 1924 yılında Marburg Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alırken, Heidegger’in öğrencisi oldu. O dönemde Heidegger, evli ve akademik kariyerinin zirvesinde bir profesördü. Ancak, Arendt ile arasında güçlü bir entelektüel ve duygusal bağ oluştu.
İlişkileri, hem tutkulu hem de karmaşıktı. Heidegger’in Nazi rejimiyle olan bağlantıları, Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle büyük bir çatışma yaratıyordu. 1933’te Nazi rejimi güç kazandığında, Arendt Almanya’dan kaçmak zorunda kaldı. Heidegger ise Nazi Partisi’ne katıldı ve akademik kariyerini bu rejim altında sürdürdü. Bu durum, Arendt’in ona olan güvenini derinden sarstı.
Yıllar sonra, Arendt ve Heidegger tekrar bir araya geldi. 1950’lerde, Arendt onunla yeniden iletişime geçti ve ilişkileri, geçmişte yaşananlara rağmen entelektüel bir dostluk olarak devam etti. Arendt, Heidegger’in felsefesine olan hayranlığını hiçbir zaman kaybetmedi, ancak onun siyasi tercihlerini eleştirmekten de geri durmadı.
Bu aşk hikâyesi, sadece romantik bir ilişki değil, aynı zamanda felsefi ve siyasi bir çatışmanın da yansımasıydı.
Arendt’in düşüncelerinde Heidegger’in etkisi büyük oldu, ancak onun Nazi rejimiyle olan bağlantısı, Arendt’in etik ve politik görüşlerini şekillendiren önemli bir kırılma noktasıydı.
Arendt’in aşkı, sadece Heidegger ile sınırlı değildi. Daha sonra Amerikalı filozof Heinrich Blücher ile evlendi ve onunla derin bir entelektüel ortaklık kurdu. Blücher, Arendt’in hayatında istikrarlı bir destek sağladı ve onun siyasi düşüncelerini geliştirmesinde önemli bir rol oynadı.
Kaynakça:
https://www.youtube.com/watch?v=1Cop16qA3No
Arent, Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder