Leonardo da Vinci, Annesi ve Beyaz Köleliğin Avrupa Tarihindeki Sessiz İzleri
Leonardo da Vinci, Batı düşünce tarihinin en büyük dehalarından biri olarak genellikle “evrensel insan”, “Rönesans dahisi” ve “modernliğin öncüsü” sıfatlarıyla anılır. Ancak son yıllarda ortaya atılan bazı tarihsel iddialar, bu büyük anlatının arkasında kalan daha karanlık ve bastırılmış bir tarihsel bağlama işaret etmektedir. Leonardo’nun annesi Caterina’nın, Venedik köle pazarında satılmış bir Çerkes olabileceği yönündeki iddia, yalnızca biyografik bir ayrıntı değil; Avrupa Rönesansı’nın küresel eşitsizlikler ve zorla yerinden edilme süreçleriyle olan bağını yeniden düşünmeyi gerektiren bir kırılma noktasıdır.
İtalyan tarihçi Giorgio Comai’nin 2021 yılında yayımladığı çalışmada dile getirilen bu iddia, Leonardo’nun annesine ilişkin sınırlı arşiv kayıtlarını, 15. yüzyılda Venedik’teki aktif köle ticaretiyle birlikte okumayı önerir. Bu dönemde özellikle Çerkes kadınlar, Karadeniz–Akdeniz hattında en çok talep gören “beyaz köleler” arasında yer almaktaydı. Venedik, Ceneviz ve Floransa gibi ticaret merkezleri, bu kadınların Avrupa içlerine taşındığı önemli düğüm noktalarıydı. Dolayısıyla Caterina’nın kökenine dair bu iddia, istisnai olmaktan ziyade dönemin yapısal gerçekliğiyle uyumlu bir ihtimal sunar.
Bu bağlamda Leonardo da Vinci’nin hayatı, Avrupa hümanizminin “saf” ve “içsel” bir gelişim olmadığına dair güçlü bir sembole dönüşür. Eğer Caterina gerçekten bir Çerkes köleyse, Leonardo’nun varlığı doğrudan doğruya köle ticaretinin ve zorla yerinden edilmenin ürünüdür. Bu durum, Avrupa’nın entelektüel yükselişinin, sömürgecilik öncesi küresel eşitsizliklerden bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir. Rönesans’ın parlak yüzü, arka planda görünmez kılınmış kadın bedenleri ve susturulmuş hikayeler üzerine inşa edilmiş olabilir.
Beyaz kölelik, Avrupa tarih yazımında uzun süre “Doğu’ya özgü” bir pratik gibi sunulmuş; Osmanlı haremi ve İslam dünyası üzerinden egzotikleştirilmiştir. Oysa Leonardo örneği, beyaz köleliğin Avrupa’nın merkezinde, sanatın ve bilimin kalbinde de var olduğunu hatırlatır. Bu köleler yalnızca hizmetçi ya da cariye olarak değil, aynı zamanda yeni kuşakların anneleri olarak Avrupa toplumlarının biyolojik ve kültürel sürekliliğinde rol oynamışlardır. Ancak bu kadınların adları, kökenleri ve hikayeleri sistematik biçimde tarihten silinmiştir.
Leonardo’nun annesinin kimliğine dair tartışma, aynı zamanda “büyük erkekler tarihi”nin yapısal kör noktalarını da açığa çıkarır. Rönesans anlatıları, dehayı bireysel yetenek ve zihinsel üstünlükle açıklarken, bu dehanın ortaya çıkmasını mümkün kılan toplumsal, ekonomik ve bedensel koşulları görmezden gelir. Caterina’nın köle olması ihtimali, dehanın bile kölelikten azade bir alan olmadığını gösterir. Bu, beyaz köleliğin yalnızca marjinal bir insanlık suçu değil, Avrupa modernitesinin kurucu unsurlarından biri olduğunu düşündürür.
Leonardo da Vinci üzerinden okunduğunda beyaz kölelik, geçmişe ait kapalı bir mesele olmaktan çıkar; bugünkü Avrupa kimliğinin ve entelektüel mirasının içine yerleşmiş bir “sessiz tarih” olarak belirir. Bu sessizlik, yalnızca kölelerin susturulması değil, aynı zamanda modern Avrupa’nın kendisini ahlaki olarak temize çekme çabasının da bir sonucudur. Leonardo’nun annesini tartışmak, bu nedenle bir biyografi meselesinden çok daha fazlasıdır: Bu tartışma, kimin tarihe özne olarak yazıldığı, kimin ise yalnızca görünmez bir bedene indirgendigi sorusunu gündeme getirir.
https://www.indyturk.com/node/432676/haber/beyaz-k%C3%B6leler-tezinin-yazar%C4%B1-aksoy-%C3%A7erkes-k%C4%B1z%C4%B1-%C3%A7erkes-gelini-g%C3%BCzellemelerinin
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder