REZİDANS VAR, SU YOK
AVRUPA'YA KAR YAĞARKEN BİZE TEK DAMLA DÜŞMÜYOR
Nevin BİLGİN
Avrupa’nın pek çok ülkesinde ve şehrinde bugün kar yağıyor, yağmur yağıyor. Bu bir “şans” meselesi değil yalnızca. Yıllardır sürdürülen planlı kentleşmenin, doğayı koruyan politikaların ve uzun vadeli kamusal aklın sonucu. Orman alanları yapılaşmaya açılmıyor, su havzaları kutsal sayılıyor, betonun nereye kadar gideceği en baştan belirleniyor.
Bizde ise manzara bambaşka.
Yağmur yok.
Kar yok.
Barajlar dipte.
Toprak çatlamış.
Ama vinçler durmuyor. Rezidanslar yükseliyor. Cam cepheli, yüzlerce dairelik, her biri yüzme havuzlu, peyzajlı, “lüks” diye pazarlanan binalar her gün biraz daha gökyüzünü kaplıyor. Büyükşehirlerde neredeyse beton, iklimden daha hızlı yükseliyor.
Her gün su kesiliyor. Saatli kesintiler hayatın parçası olmuş durumda. İnsanlar bidonlarla su biriktiriyor, musluğun akacağı saate göre çamaşır ve bulaşık planı yapıyor. Peki şu soruyu sormak zorundayız:
Bu rezidanslara su nereden çıkacak?
Barajlarda su kalmamışken,
tek bir yağmur damlası düşmemişken,
kar aylarca yüzünü göstermemişken,
yeraltı suları yıllardır hoyratça çekilmişken…
Bu binalara suyu kim, nasıl verecek?
Sorun sadece kuraklık değil. Kuraklık doğanın dili. Asıl mesele, bu dili duymamakta ısrar eden bir kent anlayışı.
Su yokken nüfusu artıran, altyapı yetersizken yoğunluğu çoğaltan, iklim krizini yok sayan bir anlayış.
Avrupa’da şehirler yağmuru toprağa geçirmenin yollarını ararken biz asfaltla toprağın nefesini kesiyoruz. Onlar suyu biriktirmenin, tasarruf etmenin, yeniden kullanmanın planlarını yaparken biz henüz düşmemiş suyu bile tüketmiş gibi davranıyoruz.
Biz şehir mi kuruyoruz, yoksa susuzluğu mu büyütüyoruz?


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder