17 Ocak 2026 Cumartesi

 ANNELİK VE SUÇ ORANLARI İLİŞKİSİ

SUÇUN BİYOLOJİSİ



NEVİN BİLGİN

Robert Sapolsky’nin Davranış (Behave) kitabında “annelerin önemi”ne ayrılan bölüm, insan davranışını yalnızca bireysel irade ya da ahlaki tercihlerle açıklamaya çalışan yaklaşımları temelden sarsıyor.

Sapolsky burada bizi, 1990’lı yıllarda ABD’de yaşanan ve uzun süre çözülemeyen bir toplumsal muammayla karşı karşıya bırakıyor; suç oranları alınan bir kararla nasıl aşağı çekilmiştir. 

1990’ların başında ABD’de suç oranları adeta tavan yapmıştır. Medya, siyasetçiler ve akademisyenler farklı açıklamalar üretir: Daha sert cezalar, daha fazla polis, ekonomik büyüme, suçla mücadelede teknolojik ilerlemeler… Ancak iktisatçı Steven Lewitt, son derece rahatsız edici ama güçlü bir hipotez ortaya atar: Bu düşüşün kökeni, yaklaşık yirmi yıl önce, yani 1970’lerde kürtajın yasallaştırılmasıyla atılmıştır. Kürtaj serbest bırakılmalıdır. 

Levitt’in iddiası şudur: Kürtajın yasal ve erişilebilir hale gelmesi, istemeden dünyaya gelen çocukların sayısını azaltmıştır. 

Özellikle yoksulluk, istikrarsızlık, şiddet, bağımlılık ve ihmalle kuşatılmış hayatlara doğacak çocukların bir kısmı hiç doğmamıştır. Bu çocuklar, istatistiksel olarak, ileride suça sürüklenme ihtimali daha yüksek olan gruptur. Dolayısıyla 1990’larda suç oranlarını oluşturan “risk havuzu”, doğumdan önce küçülmüştür.



Sapolsky için bu mesele yalnızca ekonomi ya da demografi meselesi değildir asıl soru şudur:

Bir insanın suça meyilli bir hayat sürmesinin en erken, en belirleyici nedeni nedir?

Cevap bizi, doğumdan da önceye götürür: İstenmiş olmak.

Sapolsky’nin vurguladığı nokta son derece sarsıcıdır. Bir çocuğun hayattaki kaderini şekillendiren en güçlü değişkenlerden biri, annesinin ve dolayısıyla içinde doğduğu dünyanın ona verdiği ilk mesajdır. 

Bu mesaj sözcüklerle değil, bedenle, hormonlarla, ses tonuyla, dokunuşla iletilir. Anne adayının hamilelik sırasında yaşadığı stres, korku, çaresizlik ya da tam tersine güven ve huzur bebeğin sinir sisteminin mimarisine kazınır.

Bu yüzden Sapolsky meseleyi şu noktaya getirir:

Bir annenin çocuğuna verdiği en temel şey nedir?

Cevap, besin ya da barınak değildir.

Cevap şudur: “Senin varlığından mutluyum.”

Bir çocuğun dünyaya ilk gelişi, aslında varoluşsal bir sınavdır. Dünya ona şunu sorar: “Burada isteniyor musun?” Eğer cevap evetse, çocuğun beyni tehditten çok güvene ayarlanır. 

Stres hormonları daha dengeli çalışır, dürtü kontrolü daha güçlü gelişir, empati kurma kapasitesi artar. Eğer cevap hayırsa ya da belirsizse dünya baştan düşmanca bir yer olarak kodlanır.

Levitt’in kürtaj tezi, tam da burada ahlaki bir tartışmadan biyolojik ve psikolojik bir gerçekliğe bağlanır. Sapolsky, “seni doğurmamayı seçen bir anneden doğmamış olmak” ifadesini provokatif ama açıklayıcı bir biçimde kullanır. Buradaki mesele, kürtajın kendisi değil istemeden doğmanın, bir insanın hayatında taşıdığı görünmez yüklerdir.

İstenmeyen çocuk, çoğu zaman yalnızca sevgisizlik değil; düzensizlik, stres, güvensizlik ve ihmalle de büyür. Bu koşullar, beynin özellikle ön korteks gibi karar verme ve dürtü denetiminden sorumlu bölgelerinin gelişimini doğrudan etkiler. 

Sapolsky’nin de tekrar tekrar vurguladığı gibi, çoğu zaman “kötü niyetin” değil, kötü koşulların biyolojik izdüşümüdür.

Sapolsky’nin asıl yaptığı şey, bizi rahat ahlaki yargılardan mahrum bırakmaktır. 

“Neden suç işliyorlar?” sorusunu, “Bu insanlar hangi koşullarda dünyaya geldiler?” sorusuna dönüştürür. Ve bizi çok daha erken bir noktaya, bir annenin sessiz ama belirleyici kararına götürür.

Sonuçta Sapolsky’nin söylediği şey şudur:

Bir insanın hayatındaki en güçlü koruyucu faktör, çocukken aldığı öğütler değil daha en başında, varlığının sevildiğini hissetmesidir.


Kaynakça

Sapolsky, Robert. Davranış. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder