Perdenin Ardındaki Gerçek
Sinema Sanat mı, İdeoloji mi?
Nevin BİLGİN
Sinema, icadından bu yana yalnızca bir eğlence aracı olarak kalmamış.
Modern dünyanın en güçlü anlatı biçimlerinden birisi olmuştur.
Işığın ve gölgenin hareketiyle kurulan bu büyülü alan, bir yandan insan ruhunun, bilincinin derinliklerine inerken diğer yandan toplumsal yapıları, iktidar ilişkilerini ve değer sistemlerini görünür kılmıştır.
Bu nedenle sinemanıyı anlatırken basit estetik tartışmalar yetersiz kalmakta.
Evet sinema yalnızca bir sanat mıdır, yoksa ideolojinin en etkili taşıyıcılarından biri midir?
Sanat olarak sinema, bireysel yaratıcılığın, estetik arayışın ve anlatı özgürlüğünün en etkili alanı belki de.
Lumière Kardeşler ile (Auguste ve Louis Lumière; 1895’te Paris’te gerçekleştirdikleri ilk halka açık film gösterimiyle sinema tarihinin başlangıcını simgeleyen, sinematografı geliştiren Fransız mucitlerdir) sinema serüveni başlamıştır.
Kısa sürede Georges Méliès’nin (1861–1938; kurmaca sinemanın ve özel efekt kullanımının öncülerinden olan, “Ay’a Seyahat” filmiyle sinemada hayal gücünün sınırlarını genişleten Fransız yönetmen ve illüzyonist) hayal gücüyle başka bir boyuta taşınmıştır.
Yirminci yüzyıl boyunca sinema dili gelişmiş, kurgu, kamera hareketi, ışık kullanımı ve ses tasarımı başlı başına birer estetik araç haline gelmiştir.
Sergei Eisenstein (1898–1948; Sovyet yönetmen ve kuramcı, montaj teorisiyle sinemada anlamın görüntülerin çarpıştırılmasıyla üretildiğini savunmuş, “Potemkin Zırhlısı” filmiyle devrimci sinemanın simge isimlerinden olmuştur) montajın ritmiyle anlam üretimitştir.
André Bazin (1918–1958; Fransız sinema eleştirmeni ve kuramcı, Cahiers du Cinéma dergisinin kurucularından, sinemanın gerçekliği mümkün olduğunca kesintisiz ve derin odaklı çekimlerle yansıtması gerektiğini savunan düşünür) sinemanın gerçeklik boyutunu öne çıkarmıştır.
Sinema hiçbir zaman ideolojiden bağımsız bir alan olmamış tabii ki. Çünkü her anlatı bir bakış içerirken, her kadraj bir seçim, her seçim ise bir değer yargısını içermekte.
20.yüzyılda propaganda aracı
Özellikle yirminci yüzyılın totaliter rejimlerinde sinema açık bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır.
Leni Riefenstahl (1902–2003; Nazi Almanyası döneminde “İradenin Zaferi” gibi filmlerle Adolf Hitler ve Nazi Partisi propagandasını estetik bir dille sinemaya aktaran Alman yönetmen; sinema tarihindeki teknik yenilikleri ile ideolojik işlevi arasındaki gerilim nedeniyle tartışmalı bir figürdür) bu bağlamda en çarpıcı örneklerden.
Aynı şekilde Sovyet sineması da devrim ideolojisini kitlelere aktarmada önemli bir rol üstlenmiş.
Fransız düşünür Louis Althusser (1918–1990; Marksist filozof, “Devletin İdeolojik Aygıtları” kavramıyla ideolojinin eğitim, din, aile ve medya gibi kurumlar aracılığıyla yeniden üretildiğini savunmuş, kültürel alanların siyasal işlevine dikkat çekmiştir) sinema tartışmasında belirleyici bir yere sahip.
Egemen İdeolojinin Yeniden Üretimi
Althusser’e göre eğitim, din ve medya gibi kurumlar, egemen ideolojinin yeniden üretimini sağlıyor.
Sinema da bu yeniden üretimin en görünür araçlarından birisi. İzleyici, yalnızca bir hikaye izlemiyor çünkü aynı zamanda belirli bir dünya görüşüyle karşılaşıyor. Bilinçaltı etkileniyor.
ADORNO VE HORKHEİMEN/KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ OLARAK SİNEMA
Theodor W. Adorno (1903–1969; Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden, kültür endüstrisi kavramını geliştirerek modern kitle kültürünün bireyi edilgenleştirdiğini savunan Alman filozof ve müzikolog) ve Max Horkheimer (1895–1973; Frankfurt Okulu düşünürü, eleştirel teorinin kurucularından, kapitalist toplumda kültürel üretimin ideolojik işlevini analiz eden Alman filozof) kültür endüstrisi eleştirisiyle sinemayı kapitalist sistem içinde standartlaşmış bir üretim alanı olarak değerlendirmekte.
Onlara göre Hollywood anlatısının tekrar eden kalıpları, seyircinin düşünmesini değil, tüketmesini teşvik eder.
Fakat sinemanın yalnızca egemen ideolojiyi yeniden üreten bir araç olduğunu söylemek yetersiz kalıyor.
Çünkü sinema aynı zamanda direnişin, eleştirinin ve alternatif düşüncenin de alanı.
Yılmaz Güney Filmleri ve İdeolojiyi Sorgulayan Filmler
Türkiye’de Yılmaz Güney (1937–1984; yönetmen, senarist ve oyuncu, özellikle “Umut” ve “Yol” filmleriyle toplumsal eşitsizlikleri ve sınıf çatışmalarını sinemaya taşıyan, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan önemli bir Türk sinemacıdır) filmleriyle toplumsal adaletsizlikleri görünür hale getirmiştir. Bu tür örnekler, sinemanın ideoloji üretmekle kalmayıp ideolojiyi sorgulayan bir sanat alanı olduğunu da kanıtlıyor.
SİNEMA HEM ESTETİK HEM POLİTİK
Sinema hem estetiktir hem politiktir. Kamera yalnızca görüntü kaydetmez aynı zamanda anlam inşa eder.
Yönetmen, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bir dünya görüşü sunar. İzleyici ise pasif bir alıcı değildir gördüğünü yorumlar, sorgular ve kendi deneyimiyle yeniden üretir.
Sinema, sanat ile ideoloji arasında bir tercih yapmak zorunda da değil tabii ki.
İZLEYİCİNİN BİLİNÇ DÜZEYİ
O, estetik yaratıcılığın ve toplumsal anlam üretiminin kesişim noktasında yer alır.
Bir film hem büyüleyici bir görsel şiir olabilir hem de belirli bir dünya görüşünü taşıyabilir.
Asıl mesele, izleyicinin bu iki boyutu fark edebilmesidir. Çünkü perde yalnızca hikayeler anlatmıyor, bize dünyayı nasıl görmemiz gerektiğini de anlatıyor. Bu durum da tabii ki izleyicinin bilinç düzeyine bağlıdır.
Sinema belki de tam bu nedenle güçlüdür. Hem sanatın inceliğini hem ideolojinin ağırlığını aynı karede taşıyabildiği için.
kaynakça
https://www.amherst.edu/system/files/media
Adorno, Theodor W. Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi
Adorno, Theodor W-Horkhemier Maw, Aydınlanmanın Diyalektiği
Kayalı, Kurtuluş. Türk Sineması
Betton, Gerard. Sinema Tarihi
https://books.akademisyen.net/index.php/akya/catalog/download
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder