26 Ağustos 2026 Çarşamba

 Kimse Bilmez



Nevin Bilgin                                          (Ankara)

“Kimse bilmez…” Bir şarkının da sözleri.

Çünkü kimse gerçekten kimseyi bilmiyor.

Dinliyor gibi yapıyor, kendi derdini anlatıyor aslında. Başınıı sallıyor, ne kadar anlıyorsa artık,  kendi hayatından benzer hikayeleri bulup birkaç teselli cümlesi ya da kendi travmalarıyla karışık korkularını sıralıyor.

Dert paylaşıyor gibi görünüyor. Oysa çoğu zaman karşımızdakinin derdinin içine değil, kendi zihnimizin içindeki karşılığına bakıyor. 

Bir insanın anlattığı acıyı dinlerken bile kendi acısında kalıp gidiyor.

Onun korkusunu duyunca hemen kendi korkularını hatırlıyor.

Onun yalnızlığını dinlemek bile istemezken aslında kendi yalnızlığını düşünüyor. Sonra da bütün bunları “yarenlik” sanıyor insan.

Oysa insanın en büyük yalnızlığı, yanında kimsenin olmaması değil ki. Yanındaki, yöresindeki insanların bile onu anlayamaması..

Ve bazı şeylerin de tercümesi yokken. 

İnsan hangi ağrının bedeninin neresinde dolaştığını kendisi bilir. Hangi gecenin uykusunu böldüğünü, hangi cümlenin içinde yıllardır saklanan bir yaraya dokunduğunu, hangi haberin eski bir korkuyu yeniden uyandırdığını, hangi sabahın neden ağır geldiğini kendisi bilir.

Dışarıdan bakınca yalnızca susuyordur.

Belki bir çöp bidonunun önüne iliştirmiştir bisikletini binaların arasından bulabildiği manzaranın önünde duruyordur.

Belki elinde çay vardır.

Belki hiçbir şey düşünmüyor gibi görünüyordur.

Oysa içinde yıllardır kapanmamış bir kapının önünde bekliyordur.

Kimse bilmez.

Bazen insanın kendisine yapabildiği en büyük yarenlikliktir bu.

Öyle büyük, görkemli bir manzaraya da gerek yoktur.

Binaların arasından küçücük bir ufuk çizgisi.

Bir apartmanın iki duvarı arasından görünen gökyüzü…

Uzakta, binaların üzerinden ağır ağır kaybolan güneş…

Başka insanların fark etmeyeceği kadar küçük bir manzara, insanın içinde kocaman bir yere dönüşebilir.

Güneş batarken onu izleyen insanın ne yaşadığını kim bilebilir?

Açlığını, işsizliğini, kayıplarını, dertlerini, hastalıklarını...

Belki o gün bir doktorun söylediği tek bir cümleyi düşünüyordur.

Belki yıllardır taşıdığı bir korku yeniden depreşmiştir.

Belki bedenindeki bir ağrı, bütün gün boyunca zihninin bir köşesinde durmadan kendisini hatırlatmıştır.

Belki birini özlemiştir.

Belki birinden vazgeçmiştir.

Belki kimseye anlatamadığı bir kırgınlığı vardır.

Belki yalnızca çok yorulmuştur.

Ve belki o anda bütün bunları anlatmaya ihtiyacı yoktur.

Sadece güneşin batışını seyretmek istiyordur.

Çünkü bazı anlarda insanın ihtiyacı olan şey o bilindik duygusuz nasihatlar değildir ki....

Ne “Geçer” denmesidir.

Ne “Takma kafana” denmesidir.

Ne de kendi hayatımızdan çıkarıp getirdiğimiz hazır mutluluk tarifleridir.

Bazen insan yalnızca sessizlik, dinginlik, huzur ister.

Bir emlakçının bir milletvekiline ev ararken söylediği o cümleyi düşünürüm böyle manzaralar görünce...

“Bana bulacağınız ev mutlaka ufuk çizgisini görmeli. Ayı görmeli ufukta. Güneşi görmeli; doğarken de batarken de.”

Emlakçının derdi bellidir.

O milletvekiline, ufuk çizgisini gören bir ev bulacaktır.

Belki geniş bir salon, iyi bir mutfak, güzel bir semt, yüksek bir kat da önemlidir.

Ama o evde ufuk da olmalıdır. Ufuk olması evde insanın kendisine yarenlik edebilmesidir belki de...

Güneş doğarken görülmelidir.

Güneş batarken görülmelidir.

Ay, gecenin içinde ufka değebilmelidir.

İnsan bazen yaşadığı evden çok, o evin penceresinden kendisine kalan küçücük manzarayla yaşar.

Binaların arasından görünen bir çizgiyle.

Akşamın turuncusuyla.

Bir ağacın yaprakları arasından süzülen ışıkla.

Gökyüzünün gün içinde aldığı renkle.

Ve belki de insanın gerçek evi biraz da budur:

Kimsenin elinden alamadığı, kimsenin yorumlayamadığı, yalnızca kendisine ait birkaç dakika...

Kalabalıkların içinde yaşıyoruz.

Telefonların bıktırıcı sinyalleri, mesajları, beğeniler, yorumlar vs, vs...

Herkes bir şey söylüyor.

“Bunu yap.”

“Böyle bak.”

“Bunda üzülecek ne var?”

“Ben olsam…”

“Sen de biraz…”

Cümleler hiç bitmiyor.

Ama insanın içindeki asıl cümle çoğu zaman söylenmeden kalıyor.

Çünkü insan, kendi içindeki o derin yere başkasını sokmakta zorlanıyor.

Belki de sokamıyor.

Çünkü insanın yaşadığı şey, anlatıldığı anda bile biraz eksiliyor.

Bir korkuyu anlatabilirsiniz ama o korkunun bedeninizde nasıl dolaştığını anlatamazsınız.

Bir acıyı tarif edebilirsiniz ama o acının gece saat üçte neye dönüştüğünü tarif edemezsiniz.

Bir yalnızlıktan söz edebilirsiniz ama insanın kalabalık bir odada kendisini nasıl görünmez hissettiğini kelimeler bütünüyle taşıyamaz.

Bu yüzden insan, hayatının bazı yerlerinde kendisine yarenlik etmek zorunda kalır.

Kendi sessizliğine.

Kendi düşüncelerine.

Kendi penceresine.

Kendi ufuk çizgisine.

Belki de yarenlik, her zaman konuşmak değildir.

Bazen  susabilmektir.

Bazen cevap vermemektir.

Aynı kelime başka bir insanda başka bir acıya karşılık gelir.

Aynı kayıp başka bir insanın içinde başka türlü yankılanır.

Aynı korku, başka bir bedende başka türlü hissedilir.

Bazen susmak en dürüstüdür.

Çünkü kimse bilmez.

Gerçekten bilmez.