28 Aralık 2025 Pazar

 

Ulus-Devlet İnşası, Milliyetçilik ve Kürt Meselesi (1923–1946)



Nevin BİLGİN 

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türkiye, imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecini olağanüstü kırılgan koşullar altında yaşamıştır. Çok etnili, çok dilli ve çok dinli bir imparatorluğun ardından yeni devlet, siyasal egemenliğini tesis edebilmek ve modern bir yönetim aygıtı kurabilmek için ortak bir ulusal kimliği hızla inşa etmek zorunda kalmıştır. Bu bağlamda milliyetçilik, bir tercih olmanın ötesinde, dönemin hâkim siyasal aklı açısından kurucu bir zorunluluk olarak görülmüştür.

Kemalist milliyetçilik, bu zorunluluk çerçevesinde ulusu tekil ve bütüncül bir siyasal kimlik olarak tanımlamış; yurttaşlığı ortak bir üst aidiyet haline getirmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşım, imparatorluğun dağılma tecrübesi ve Sevr travması dikkate alındığında, devletin bekası ve egemenliğin sürekliliği açısından rasyonel bir zemine oturmaktadır. Ulusal birliğin zayıf olduğu bir coğrafyada, etnik temelli siyasal taleplerin devlet için varoluşsal bir tehdit olarak algılanması bu dönemin hâkim zihniyetidir.

Bu çerçevede Kürt kimliği, ayrı bir kolektif siyasal aidiyet olarak tanınmamış; ya yerel ve kültürel bir farklılık düzeyinde ele alınmış ya da güvenlik meselesi olarak değerlendirilmiştir. Bu tutum, dönemin ulus inşası mantığı içinde, farklı kimliklerin siyasal alanda görünür olmasının devletleşme sürecini sekteye uğratacağı varsayımına dayanmaktadır.

Ancak bu yaklaşımın sonucu olarak Kürtçülük, erken Cumhuriyet döneminde sistem içi bir siyasal akım olarak gelişme imkânı bulamamıştır. Özellikle 1925 Şeyh Sait İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, kabul edilen Şark Islahat Planı ve daha sonra yürürlüğe giren 1934 İskân Kanunu, devletin Kürt meselesini esas olarak güvenlik ve entegrasyon perspektifinden ele aldığını göstermektedir. Bu düzenlemeler, devlet açısından ulusal birliğin korunması amacını taşırken; Kürt kimliğinin siyasal ifade alanını daraltmış ve Kürtçülüğün bastırılmış bir muhalefet biçimi olarak şekillenmesine yol açmıştır.

Bu nedenle Kürtçülük, Türkçülükten farklı olarak, erken Cumhuriyet döneminde ideolojik bir iç muhalefet hattı değil; ulus-devlet inşa sürecinin dışında kalan ve onun sınırlarını zorlayan bir karşı-hikâye olarak konumlanmıştır. Türkçülük, ulusun tanımı üzerine bir tartışma yürütürken; Kürtçülük, doğrudan ulusun tekilliği varsayımını sorguladığı için meşru siyasal alanın dışında değerlendirilmiştir.

Erken Cumhuriyet döneminde Kürt meselesi ne yalnızca “baskıcı bir inkar politikası” ne de salt “zorunlu bir güvenlik tedbiri” olarak açıklanabilir. 

Mesele, ulus-devlet inşasının hız, güvenlik ve bütünlük öncelikleri ile çok kimlikli toplumsal gerçeklik arasındaki yapısal gerilimin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Kaynakça: 

Bora, Tanıl. Türk Sağının Üç Hilali

Bora, Tanıl. Türk Milliyetçiliğinin Kara Baharı

Erik J. Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi

Bozarslan, Hamit. Türkiye Tarihi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder