11 Temmuz 2026 Cumartesi

Evcilik Filmi Üzerine

Evcilik: Aynı Ülkede Yaşayan İki Farklı Türkiye'nin Hikâyesi

Şehrin Yalnızlığı mı, Taşranın Samimiyeti mi?



NEVİN BİLGİN 

Bazı filmler yalnızca bir ilişkiyi anlatmaz; yaşadığımız toplumun ruh hâlini de görünür kılar. Evcilik, ilk bakışta iki insanın birlikte olma çabasını merkeze alan bir hikâye gibi görünse de, derinlere indikçe Türkiye'nin iki farklı yaşam kültürünü karşı karşıya getiriyor. Büyük şehir ve taşra... Aynı ülkenin içinde var olan, fakat birbirinden bambaşka kurallarla işleyen iki dünya.

Son yıllarda Türkiye sadece kentleşmedi; aynı zamanda hayatı algılama biçimi de değişti. Büyük şehirler bireyselliği büyütürken, taşra ortak yaşam kültürünü korumaya çalıştı. Film, bu iki dünyanın çatışmasını büyük sloganlarla değil, gündelik hayatın küçük ayrıntıları üzerinden hissettiriyor.

Şehir dışarıdan bakıldığında özgürlüğün adresi gibi duruyor. Kimsenin kimseye hesap vermediği, bireyin kendi hayatını kurabildiği bir alan... Ancak bu özgürlük çoğu zaman görünmez bir yalnızlığı da beraberinde getiriyor. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanlar birbirlerinin adını bilmiyor. Kalabalıklar büyüyor ama sohbetler kısalıyor. Dijital bağlantılar artarken gerçek temas giderek azalıyor.

Taşrada ise bambaşka bir düzen var. İnsan kendini kalabalığın içinde buluyor. Komşuluk, akrabalık ve dayanışma hâlâ güçlü. Bir hastalıkta kapıyı ilk çalan komşu oluyor; bir düğünde bütün mahalle aynı sofranın etrafında toplanıyor. Bu yakınlık güven duygusunu beslese de, bireyin nefes alacağı alanı daraltabiliyor. Herkes birbirini tanıyor; bu tanışıklık bazen sıcaklık, bazen de sürekli hissedilen bir denetime dönüşüyor.

Film tam da bu noktada önemli bir soru soruyor: Hangisi daha zor? Kimsenin sizi tanımadığı bir şehirde yaşamak mı, herkesin sizi tanıdığı bir kasabada?

Kesin bir cevap vermiyor. Çünkü iki hayatın da kendine özgü yükleri var.



Şehir insanı ekonomik baskıyla mücadele ediyor. Yükselen kiralar, bitmeyen rekabet, kariyer kaygısı ve sürekli başarılı görünme zorunluluğu hayatın ritmini belirliyor. İnsan çoğu zaman yaşamak için çalışmıyor; çalışabilmek için yaşamaya başlıyor. Günün sonunda ise yorgunluk, sessizlik ve ekran ışığı kalıyor.

Taşrada ekonomik imkânlar daha sınırlı. Buna karşılık insanlar birbirlerine daha fazla yaslanabiliyor. Fakat bu dayanışmanın görünmeyen bir bedeli de var. Toplumun beklentilerine uymayan her tercih kolayca sorgulanabiliyor. Özgürlük alanı daraldıkça aidiyet güçleniyor; aidiyet arttıkça bireysellik geri çekiliyor.

Nejat İşler'in canlandırdığı karakter de tam bu sıkışmışlığı temsil ediyor. Ne bütünüyle şehirli ne de bütünüyle taşralı... Bir yanda modern hayatın hızına yetişmeye çalışan bir birey, diğer yanda geçmişin değerlerinden kopamayan bir insan. Bu yüzden karakterin yaşadığı çatışma yalnızca kişisel değil; Türkiye'nin son kırk yılda yaşadığı toplumsal dönüşümün de özeti.

Film, evliliği romantik bir masal olarak sunmuyor. Birlikte yaşamanın ne kadar zorlaştığını, farklı beklentilerin aynı çatı altında nasıl çatıştığını anlatıyor. Çünkü artık insanlar yalnızca sevgi aramıyor. Aynı ilişkiden huzur, özgürlük, kariyer desteği, kişisel gelişim, ekonomik güvence ve sürekli mutluluk bekleniyor. Beklentiler büyüdükçe kırgınlıklar da derinleşiyor.

Belki de filmin asıl meselesi evlilik değil, "ev" duygusu.

İnsan nerede kendini ait hisseder?

Doğduğu yerde mi?

Yaşadığı şehirde mi?

Yoksa yanında rol yapmak zorunda kalmadığı bir insanın yanında mı?

Sosyolog Ferdinand Tönnies'in cemaat ve cemiyet ayrımı bu çatışmayı anlamayı kolaylaştırıyor. Taşra, insanların birbirini tanıdığı ve ilişkilerin duygusal bağlarla kurulduğu cemaat yapısını temsil ediyor. Şehir ise bireyselliğin öne çıktığı, ilişkilerin daha işlevsel hâle geldiği modern cemiyet düzenini yansıtıyor.

Zygmunt Bauman'ın "Akışkan Modernlik" yaklaşımı da filmin alt metnini güçlendiriyor. Günümüz insanı sürekli hareket hâlinde; işler değişiyor, şehirler değişiyor, ilişkiler değişiyor. Kalıcı olanın yerini geçicilik alıyor. Bu nedenle insanlar bir eve sahip olsalar bile, kendilerini evlerinde hissetmekte zorlanıyor.

Film bittiğinde akılda tek bir soru kalıyor:

Gerçek hayat hangisi?

Taşranın sıcak ama dar dünyası mı?

Yoksa şehrin özgür ama yalnız sokakları mı?

Belki de doğru cevap ikisinin arasında bir yerde saklı. Çünkü insan yalnızca özgür olmakla mutlu olmuyor; yalnızca ait olmakla da huzur bulamıyor. Asıl ihtiyaç duyduğu şey, yargılanmadan yaşayabildiği ve kendisi olabildiği bir hayat.

Evcilik, tam da bu yüzden yalnızca bir film değil; bugünün Türkiye'sine tutulmuş sessiz ama güçlü bir ayna.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder