Diyet Endüstrisinin Ekonomi Politiği:
Sağlıklı Beslenme Söylemi Nasıl Bir Tüketim Modeline Dönüşüyor?
Beslenme, yalnızca bireyin ne yediğiyle ilgili biyolojik bir mesele değildir. Ne yiyeceğimiz, hangi yiyeceğin “sağlıklı”, hangisinin “zararlı” kabul edileceği, hangi ürünlerin sofraya gireceği ve hangi gıdaların günlük beslenmenin merkezine yerleştirileceği tarım politikalarından gıda sanayisine, reklamcılıktan sağlık politikalarına, sınıfsal farklılıklardan kültürel alışkanlıklara kadar uzanan geniş bir toplumsal alanın parçasıdır.
Bu nedenle modern diyet kültürünü yalnızca kalori hesabı üzerinden okumak yetersizdir. Diyet listelerinin arkasında aynı zamanda bir gıda ekonomisi, tüketim kültürü ve beden politikası bulunmaktadır.
Bugün “sağlıklı beslenme” adı altında çok geniş bir pazar oluşmuştur. Kilo verme programları, özel ekmekler, protein ürünleri, şekersiz ürünler, glütensiz ürünler, düşük karbonhidratlı ürünler, fonksiyonel gıdalar, takviyeler, detoks ürünleri ve kişiye özel beslenme programları bu pazarın farklı parçalarını oluşturmaktadır.
Böylece beslenme yalnızca karın doyurma faaliyeti olmaktan çıkmakta, sürekli yeniden satın alınan ürünler ve hizmetler üzerinden ekonomik bir sektöre dönüşmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Gıda endüstrisinin ekonomik çıkarlarının bulunması, bütün beslenme önerilerinin ticari çıkarlar tarafından belirlendiği anlamına gelmez. Bilimsel beslenme araştırmaları ile ticari pazarlama aynı şey değildir. Sorun, bilimsel bilginin hangi ekonomik ve toplumsal ortamda üretildiği, hangi bilginin daha görünür hale geldiği ve tüketiciye hangi biçimde sunulduğu sorusudur.
Ekmek neden bu kadar merkezi?
Bu tartışmanın en görünür örneklerinden biri ekmektir.
Ekmek tarih boyunca birçok toplumda temel besinlerden biri olmuştur. Ucuz olması, kolay ulaşılması, taşınabilmesi ve uzun süre saklanabilmesi onu yalnızca beslenme açısından değil, ekonomik ve toplumsal açıdan da önemli bir gıda haline getirmiştir.
Modern diyet kültüründe ise ekmek iki farklı uç arasında gidip gelmektedir. Bir tarafta ekmek, özellikle tam tahıllı biçimiyle sağlıklı beslenmenin temel unsurlarından biri olarak sunulurken diğer tarafta “kilo aldıran”, “karbonhidrat içeren” ve mümkün olduğunca azaltılması gereken bir yiyecek olarak gösterilmektedir.
Oysa Dünya Sağlık Örgütü'nün güncel yaklaşımı, karbonhidratı bütünüyle dışlamak üzerine kurulu değildir. WHO, sağlıklı beslenmede karbonhidratların önemli bir enerji kaynağı olduğunu; karbonhidratların esas olarak tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerden gelmesini önermektedir. Sağlıklı beslenmenin temelini ise yeterlilik, denge, ölçülülük ve çeşitlilik oluşturmaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca “ekmek yenmeli mi, yenmemeli mi?” sorusu değildir. Asıl mesele hangi ekmek, ne kadar, hangi beslenme düzeninin içinde ve hangi gıdaların yerine tüketilmektedir?
Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir insanın günlük beslenmesini yalnızca ekmek üzerinden değerlendirmek, beslenmenin bütününü görünmez hale getirebilir. Aynı miktardaki karbonhidratın kaynağı, lif içeriği, gıdanın işlenme biçimi ve kişinin toplam enerji ihtiyacı farklı sonuçlar doğurabilir.
“Sağlıklı ürün” de bir pazardır
Diyet kültürünün önemli özelliklerinden biri, önce bir beslenme problemi tanımlaması, ardından bu probleme yönelik özel bir ürün veya hizmet sunmasıdır.
Örneğin sıradan ekmek “fazla karbonhidratlı” olarak tanımlandığında onun yerine “fit ekmek”, “protein ekmeği”, “glütensiz ekmek”, “düşük karbonhidratlı ekmek” veya başka bir özel ürün sunulabilmektedir. Böylece sağlık kaygısı yeni bir tüketim alanı yaratmaktadır.
Burada ekonomik mekanizma oldukça açıktır: Önce bedenin mevcut halinin yeterince iyi olmadığı düşüncesi güçlendirilmekte, ardından bu eksikliği giderecek ürün piyasaya sunulmaktadır.
Aynı mekanizma yalnızca gıdada değil, bedenin tamamında görülmektedir. Kilo verme programları, spor merkezleri, kişisel antrenörler, diyet uygulamaları, beslenme takviyeleri, estetik uygulamalar ve “sağlıklı yaşam” ürünleri aynı büyük pazarın farklı parçaları haline gelebilmektedir.
Beden böylece yalnızca yaşayan bir organizma olmaktan çıkmakta, üzerinde sürekli yatırım yapılması gereken bir proje olarak sunulmaktadır.
Sağlıklı bedenin ideolojik boyutu
Modern toplumda beden yalnızca sağlık açısından değil, disiplin ve başarı açısından da değerlendirilmektedir.
İdeal beden genç, ince, hareketli, kontrollü ve sürekli geliştirilebilir bir beden olarak sunulmaktadır. Böylece kişinin bedeniyle kurduğu ilişki de değişmektedir. İnsan yalnızca “ne yediğini” düşünmemekte, yediği her şeyi bir başarı veya başarısızlık göstergesi olarak değerlendirmeye başlayabilmektedir.
Bir dilim ekmek yalnızca bir dilim ekmek olmaktan çıkıp “diyeti bozmak”, bir tatlı “iradesizlik”, kilo vermek ise “başarı” olarak kodlanabilmektedir.
Bu noktada diyet kültürü, Michel Foucault'nun beden ve disiplin tartışmaları açısından da okunabilir. Birey dışarıdan zorlanmadan kendi bedenini denetlemeye başlamaktadır. Kalori saymak, porsiyon ölçmek, adım hesaplamak, tartılmak, yağ oranını izlemek ve yediklerini sürekli kaydetmek bu öz-denetimin araçları haline gelmektedir.
Böylece beden üzerindeki denetimin bir bölümü toplumsal ve kurumsal alandan bireyin kendi içine taşınmaktadır.
Sorun yalnızca “endüstri” değildir
Bununla birlikte diyet kültürünü yalnızca kapitalist gıda endüstrisinin bir komplosu olarak açıklamak da bilimsel açıdan yetersiz kalır.
Güncel araştırmalar özellikle yüksek oranda işlenmiş gıdaların tüketimi, pazarlama faaliyetleri ve gıda şirketlerinin ekonomik çıkarları arasındaki ilişkileri tartışmaktadır. Bazı araştırmalar gıda endüstrisinin ürün tasarımı, pazarlama ve politika süreçleri üzerindeki etkisini incelerken, bilimsel literatürde endüstri bağlantılarının araştırma ve tartışmalar üzerindeki etkisinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır.
Ancak aynı literatürde, özellikle “ultra-işlenmiş gıda” tartışmasının metodolojik sorunlarının da bulunduğu ve bütün sonuçların tek bir açıklamaya indirgenmemesi gerektiği belirtilmektedir.
Dolayısıyla eleştirel yaklaşımın amacı “bilim yanlıştır” demek değil; bilimsel bilgi ile ticari çıkar, kamu politikası ve tüketim kültürü arasındaki ilişkileri görünür kılmaktır.
Diyetin sınıfsal boyutu
Beslenme politikalarının bir başka boyutu da sınıfsaldır.
“Sağlıklı beslen” demek kolaydır. Ancak sağlıklı beslenmenin ekonomik olarak erişilebilir olup olmadığı ayrı bir sorudur. Taze sebze, meyve, kaliteli protein, kuruyemiş, tam tahıllar ve çeşitli gıdalar her gelir grubunun aynı ölçüde ulaşabileceği ürünler değildir.
WHO da sağlıklı beslenmenin dünyanın birçok yerinde erişilebilir olmadığını ve milyarlarca insanın güvenli, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşmakta sorun yaşadığını belirtmektedir.
Bu nedenle “kişisel tercih” olarak sunulan beslenme davranışlarının arkasında gelir, fiyat, çalışma koşulları, zaman, yaşanılan bölge ve gıdaya erişim gibi maddi koşullar bulunmaktadır.
Bir başka deyişle, herkes aynı sofrada yaşamamaktadır.
Diyet kültürünün çelişkisi
Modern diyet kültürünün en büyük çelişkilerinden biri de budur: Bir yandan insanlara daha az yemeleri söylenirken diğer yandan sürekli yeni yiyecekler satın almaları önerilmektedir.
Daha az şeker tüketmek için “şekersiz” ürün, daha az karbonhidrat tüketmek için “low-carb” ürün, daha fazla protein almak için protein ürünü, bağırsak sağlığı için probiyotik ürün, vitamin eksikliğine karşı takviye, kilo vermek için özel program satın alınmaktadır.
Böylece tüketim azaltılmamakta, tüketimin biçimi değişmektedir.
Bu nedenle diyet endüstrisinin ekonomi politiğini incelemek, yalnızca “hangi diyet doğrudur?” sorusunu sormak değildir. Daha temel bir soru sormaktır:
Neden sağlıklı olmak giderek daha fazla satın alınması gereken bir yaşam biçimi olarak sunulmaktadır?
Sağlık mı, tüketim mi?
Sağlıklı beslenme elbette gereklidir. Ancak sağlıklı beslenmenin ticari bir kültüre dönüşmesi ile sağlıklı beslenme bilgisinin kendisi birbirinden ayrılmalıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, insanlara sürekli yeni yasaklar ve yeni ürünler sunan bir beslenme anlayışı değil yeterli, dengeli, çeşitli, ekonomik olarak erişilebilir ve bilimsel kanıta dayalı bir beslenme yaklaşımıdır.
Bu açıdan bakıldığında ekmek tartışması da anlam kazanmaktadır. Sorun ekmeğin varlığı değildir. Sorun, bir gıdanın bazen gereğinden fazla tüketilmesi, bazen de neredeyse ideolojik bir biçimde yasaklanmasıdır.
WHO'nun güncel yaklaşımı da tek bir yiyeceği merkeze koymak yerine çeşitlilik, denge, yeterlilik ve ölçülülük ilkelerine dayanmaktadır. Karbonhidratların da özellikle tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagiller gibi kaynaklardan sağlanması önerilmektedir.
Dolayısıyla sağlıklı beslenmenin ekonomi politiğini sorgulamak, “ekmek yiyelim mi, yemeyelim mi?” tartışmasının çok ötesine geçmektedir.
Asıl soru şudur:
Bedenimizi gerçekten sağlık için mi düzenliyoruz, yoksa sağlıklı olma arzusunu sürekli tüketim üreten bir ekonomik modele mi dönüştürüyoruz?
Bu soru, günümüz diyet kültürünü anlamak açısından belki de ekmekten çok daha önemlidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder