31 Ocak 2025 Cuma

 MAFYANIN KÜRESELLEŞMESİ: YERALTI DÜNYASINDA DEĞİŞEN DENGELER

MAFYA GRUPLARI ARTIK ULUSLARARASI TİCARETİN BİR PARÇASI



Mafya, geçmişten günümüze evrim geçirerek küresel suç ağlarının bir parçası haline gelmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Doğu Avrupa’da ortaya çıkan suç örgütleri, Batılı ve diğer ülkelerdeki mafyalarla iş birliği yaparak yeraltı dünyasının çehresini değiştirmiştir. Uyuşturucu, silah, insan kaçakçılığı ve kara para aklama gibi suçlar, uluslararası bir nitelik kazanmış ve devletlerin bu tehditlere karşı daha etkili politikalar geliştirmesini zorunlu kılmıştır. Küreselleşme, sadece yasal ekonomileri değil, organize suçu da dönüştürmüş ve mafyanın sınır ötesi iş birliklerini güçlendirmiştir.


Nevin BİLGİN

Organize suç, her zaman toplumları bir gölge gibi izlese de, 20. yüzyılın sonlarından itibaren küreselleşme ile yeni bir boyut kazanmıştır. Küreselleşmeyle birlikte mafya grupları, yalnızca yerel ekonomilere zarar vermekle kalmayıp, uluslararası ticaretin de bir parçası haline gelmiştir. 

Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Doğu Avrupa'daki siyasi değişimler ve finansal serbestleşme, mafya örgütlerinin sınırları aşarak güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. 

Mafyanın Geleneksel Yapısı

Mafya denildiğinde akla ilk gelen örgütler La Cosa Nostra, Sicilya Mafyası, Kolombiya kartelleri ve  Yakuza’dır. Ancak son yıllarda ‘Ndrangheta , Rus mafyası, Çinli Tongs ve Triadlar gibi daha az bilinen suç örgütleri de uluslararası suç piyasasında önemli roller üstlenmektedir. 

Özellikle Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasının ardından Rus mafyasının, Avrupa ve Amerika’da hızla genişleyerek uyuşturucu, silah ve insan ticareti gibi alanlarda etkili olduğu görülmektedir. 

Doğu Avrupa’da Organize Suç

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Doğu Avrupa’da mafya yapılanmalarının güçlenmesine neden olmuştur. Boşalan devlet otoritesinin yerine mafya geçerek yeraltı ekonomisinin en güçlü aktörlerinden biri haline gelmiştir.

Dünyanın pek çok yerinde de  eski ajanlar, askeri uzmanlar da suç örgütlerine katılarak mafya gruplarının daha profesyonel ve ölümcül olmasına yol açmıştır. 

Serbest piyasa ekonomisine geçiş süreçleri, mafya grupları için yeni fırsatlar sunmuştur; uyuşturucudan teknolojiye kadar birçok sektörde yasadışı ticaret hızla artış göstermiştir. 

Kartellerin Gelirleri

Kolombiyalı Medellín Karteli’nin 1990’larda çöküşü, yerini Cali Karteli’ne bırakmıştır. 

Birçok ülkede yalnızca kokain değil, aynı zamanda eroin üretiminin artması ve başta Avrupa olmak üzere pek çok pazara ulaşması, kartellerin uyuşturucu gelirlerini aklamasına imkan tanımıştır. 

Birbirine rakip pek çok ülkenin içindeki mafya gruplarının daha ortak çalışarak suç faaliyetlerini genişlettikleri görülmüştür. 

Küreselleşmenin Etkileri

Küreselleşme, yalnızca yasal ticareti değil, yasadışı faaliyetleri de kolaylaştırmıştır.

Açık sınırlar ve finansal denetimlerin zayıflaması, suç örgütlerinin para aklama işlemlerini kolaylaştırmıştır.

Gevşek finansal denetimleri olan ülkeler mafya grupları için cazip bir merkez haline gelmiştir. Mafya grupları bu ülkelerdeki bankaları kullanarak  milyarlarca dolarlık yasadışı gelirlerini temizleyebilmektedir. 

Mafya ile Mücadelede Devletlerin Rolü

Organize suçla mücadelede en büyük zorluklardan birisini mafyanın devlet içindeki kişilerle kurdukları bağlar oluşturmaktadır. 

Birçok ülkede polis, yargı ve siyaset dünyasında mafya ile iş birliği yapan unsurlar bulunmaktadır. Ancak bazı ülkeler sert önlemler alarak mafyaya büyük darbeler vurmuştur. İtalya’da Yargıç Giovanni Falcone ve Paolo Borsellino’nun mücadelesi, mafyaya karşı verilen savaşın en önemli örneklerinden biridir. Ancak bu mücadele, sıklıkla mafyanın şiddetli misillemeleriyle karşılanmaktadır.

Kaynakça

https://www.igfhaber.com/yazarlar/serkan-torun-94/kuresellesen-mafya-ve-ceteler-kanunlarin-ve-sinirlarin-otesindeki-guc-3910?form=MG0AV3

https://teoriveeylem.net/tr/2023/03/27/italyada-mafya-ekonomi-ve-siyasi-guc/?form=MG0AV3

https://serbestiyet.com/featured/19-yuzyildan-21-yuzyila-mafya-ne-kadar-degisti-69026/?form=MG0AV3

https://www.odatv.com/yazarlar/kayahan-uygur/neoliberalizm-ve-kuresellesme-en-cok-mafyaya-yaradi-son-maglup-ekvador-120021306?form=MG0AV3

Çulcu, Murat, 1998, Mafya Üzerine Notlar

Signier, Jean-François, Thomazo, Renaud, 2006, Dünya Tarihindeki Gizli Örgütler

Avrupa'daki İtalyan mafyaları: algı ve gerçeklik arasında. İspanya, Almanya ve Hollanda'daki basın makalelerinin karşılaştırması | Organize Suçlarda Eğilimler


 Antik Yunan Uydurma Mı Tartışması

Kim Bu David Ewing Jr



Antik Yunan uygarlığının gerçekten var olup olmadığı, zaman zaman farklı iddialarla gündeme gelmektedir. Özellikle sosyal medyada ve bazı alternatif tarih anlatılarında, Antik Yunanistan'a atfedilen bilimsel ve kültürel başarıların uydurma olduğu öne sürülmektedir. Bu iddiaların kaynağı nedir ve bilimsel dayanakları var mıdır?


David Ewing Jr., "Tartaria - Ancient Greece did not exist" adlı kitabında, Antik Yunan tarih anlatısının büyük ölçüde kurgusal olduğunu savunmaktadır. Ewing'e göre, Antik Yunanlara atfedilen astronomi ve felsefe alanındaki katkılar ya abartılmış ya da tamamen uydurulmuştur. Bu görüş, Antik Yunan kültürünün aslında hiç var olmadığını veya modern tarih yazımında kasıtlı olarak yeniden inşa edildiğini iddia eden bazı komplo teorisyenleri tarafından desteklenmektedir.


Sosyal medyada dolaşan bir diğer iddiaya göre, National Geographic Society tarihçilerin Antik Yunan'ın var olmadığını açıkladığını duyurmuştur. Ancak yapılan araştırmalar, bu iddianın kaynağının The Onion isimli parodi haber sitesi olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, Gene Haddlebury isminde bir akademisyenin olmadığı ve Georgetown Üniversitesi'nde Helenik Çalışmalar adlı bir bölümün bulunmadığı belirlenmiştir. Dolayısıyla, bu iddianın ciddiye alınacak bir tarafı olmadığı anlaşılmaktadır.


Martin Bernal'ın "The Afroasiatic Root of Classical Civilization, Volume I: The Fabrication of Ancient Greece 1875-1985" adlı kitabı, Antik Yunan tarih anlatısının nasıl şekillendirildiğini ele almaktadır. Bernal, Batı medeniyetinin kökenlerine ilişkin alternatif bir bakış açısı sunarak, Antik Yunan kültürünün Afrika ve Asya medeniyetlerinden büyük ölçüde etkilendiğini öne sürmektedir. Ancak Bernal'ın çalışması, Antik Yunan'ın hiç var olmadığı gibi radikal bir iddiayı değil, aksine tarihsel anlatının Avrupa merkezli bir bakış açısıyla oluşturulduğunu göstermeye çalışmaktadır.


Teyit.org tarafından yapılan araştırmalar, Antik Yunan'ın uydurma olduğu iddialarının güvenilir bir kaynağa dayanmadığını ve bilimsel verilerle çeliştiğini ortaya koymuştur. Özellikle The Onion'un parodi haber formatında içerikler üreten bir site olduğu ve bu tür haberlerin yanlış anlaşılmaya açık olduğu belirtilmiştir. Akademik çevreler, Antik Yunan uygarlığının varlığına dair güçlü arkeolojik, yazılı ve tarihi kanıtlar sunduğundan, bu tür iddiaları komplo teorisi olarak değerlendirmektedir.


Akademik Türkiye dergisinde yayımlanan bir çalışma da bu konuyu ele almaktadır. Çalışmada, Antik Yunan uygarlığının varlığını kanıtlayan arkeolojik bulgular ve yazılı kaynaklar detaylı bir şekilde incelenmiştir. Makale, Antik Yunan’a dair modern şüpheciliğin çoğunlukla yanlış anlamalar ve spekülatif yaklaşımlar üzerine kurulu olduğunu vurgulamaktadır.


Kaynakça

https://www.dogrulukpayi.com/dogruluk-kontrolu/antik-yunan-kulturu-tarihciler-tarafindan-uyduruldu-mu

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/153811

https://teyit.org/analiz/antik-yunan-kulturunu-tarihcilerin-uydurdugu-iddiasi

https://www.everand.com/book/606512730/Tartaria-Antik-Yunan-hic-var-olmad%C4%B1

https://youtu.be/INYs5CtPWrw?si=hAT1kssqpzvlcjrB

https://dsl.lsu.edu/projects/digitalgrove/bios/ewing.html




30 Ocak 2025 Perşembe

DÜNYADA GIDA TERÖRÜ

GIDA MAFYASI, GÜVENSİZ GIDA, FAHİŞ FİYATLAR



Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl yaklaşık 600 milyon insan, bozulmuş veya kontamine gıdalar nedeniyle hastalanıyor ve 420 bin kişi hayatını kaybediyor. Gıda sahtekârlığı artık sadece gelişmekte olan ülkelerin değil, gelişmiş ekonomilerin de büyük bir sorunu. Et yerine at ya da eşek eti satılması, zeytinyağına düşük kaliteli yağların karıştırılması, balın şeker şurubuyla seyreltilmesi gibi sahtekârlıklar, gıda sektöründe olağan hâle gelmiş durumda. Daha ucuz ve sağlıksız üretim yollarına yönelen firmalar, maliyetleri düşürmek için kimyasal katkılar, yapay renklendiriciler ve raf ömrünü uzatan zararlı maddeler kullanarak halk sağlığını hiçe sayıyor.


NEVİN BİLGİN 

Gıda, insan yaşamının temel taşı olmasına rağmen, günümüzde büyük kartellerin ve gıda mafyasının kontrolünde bir silaha dönüşmüş durumda. Bir yanda sağlığı tehdit eden sahte ve kimyasal dolu gıdalar, diğer yanda açlığı derinleştiren fahiş fiyat politikaları… Küresel gıda mafyası, hem sofralarımıza koyduğumuz yiyecekleri zehirliyor hem de milyonlarca insanın temel gıda maddelerine erişimini kısıtlıyor.



Gıda Mafyası: Sofralarımızı Nasıl Ele Geçirdi?

Gıda sektöründe birkaç büyük şirketin piyasaya hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Ancak bu şirketler, sadece üretim ve dağıtım ağlarını kontrol etmekle kalmıyor; aynı zamanda hükümetler üzerinde büyük bir etki kurarak kendi çıkarlarına uygun yasalar çıkarttırıyor. Küresel gıda mafyası, fiyat manipülasyonları yaparak hem çiftçileri hem de tüketicileri sömürüyor.

Özellikle tarım ve hayvancılık sektörlerinde, büyük firmalar küçük üreticileri piyasadan silmek için türlü oyunlara başvuruyor. Küçük çiftçiler düşük fiyatlarla ürünlerini satmaya zorlanırken, market raflarına ulaşan ürünler fahiş fiyatlarla tüketiciye sunuluyor. Aynı zamanda, gıda tekelleri stratejik olarak belirli ürünleri piyasadan çekerek kıtlık algısı yaratıyor ve fiyatları istedikleri gibi yükseltiyor.

Bununla birlikte, gıda mafyasının en tehlikeli yönlerinden biri de sahte ve sağlıksız ürünleri piyasaya sürmesi. Bozuk etlerin kimyasal işlemlerle taze gibi gösterilmesi, zeytinyağına düşük kaliteli yağların karıştırılması, paketli gıdalarda sahte etiket kullanımı gibi yöntemlerle tüketiciler kandırılıyor.

Fahiş Fiyatlar: Gıda Mafyasının En Büyük Silahı

Gıda mafyasının en güçlü olduğu alanlardan biri de fiyat manipülasyonları. Son yıllarda dünya genelinde gıda fiyatları hızla yükselirken, bu artışların çoğu doğal sebeplerden kaynaklanmıyor. Küresel gıda şirketleri ve büyük aracı firmalar, tedarik zincirini kontrol ederek fiyatları istedikleri gibi belirliyor.

Örneğin:

Tahıl piyasası: Dünyada sadece birkaç büyük şirket buğday, pirinç ve mısır gibi temel tahılların büyük kısmını kontrol ediyor. Üretimi kasıtlı olarak kısıtlayarak fiyatları artırabiliyorlar.

Et ve süt ürünleri: Büyük et ve süt şirketleri, üretici çiftlikleri düşük fiyatlarla satın alırken, tüketiciye gelen fiyatları aşırı yükseltiyor.

Sebze ve meyve sektörü: Aracı tüccarlar, çiftçiden çok düşük fiyatla ürün alırken, marketlerde bu ürünleri 5-10 katına satabiliyor.

Bu durum, özellikle düşük gelirli kesimleri vuruyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika’da milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, Avrupa ve ABD’de bile sağlıklı gıdaya erişim giderek zorlaşıyor.

Gıda Mafyasına Karşı Ne Yapılabilir?

Bu küresel sömürü düzenine karşı mücadele etmek için bazı adımlar atılabilir:

Gıda kooperatiflerini desteklemek: Küçük üreticilerle doğrudan alışveriş yapmak, büyük şirketlere olan bağımlılığı azaltır.

Gıda etiketlerini dikkatle incelemek: Hangi firmaların sağlıksız ve sahte ürünler ürettiğini takip ederek, bilinçli tüketici olmak.

Denetimlerin artırılmasını talep etmek: Devletlerin, gıda tekellerine karşı daha sıkı denetimler yapması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı.

Yerel üreticilerden alışveriş yapmak: Büyük market zincirleri yerine, doğrudan çiftçiden veya pazar yerlerinden alışveriş yapmak gıda mafyasının etkisini azaltabilir.

Gıda, insan hakkıdır ve büyük şirketlerin ya da mafya düzeninin insafına bırakılmamalıdır. Sofralarımızı geri almak için tüketicilerin bilinçlenmesi, üreticilerin desteklenmesi ve devletlerin daha sıkı düzenlemeler getirmesi şart.

Güvensiz Gıdalar: Zehir Sofralarımıza Nasıl Geliyor?

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl yaklaşık 600 milyon insan, bozulmuş veya kontamine gıdalar nedeniyle hastalanıyor ve 420 bin kişi hayatını kaybediyor. Gıda sahtekârlığı artık sadece gelişmekte olan ülkelerin değil, gelişmiş ekonomilerin de büyük bir sorunu. Et yerine at ya da eşek eti satılması, zeytinyağına düşük kaliteli yağların karıştırılması, balın şeker şurubuyla seyreltilmesi gibi sahtekârlıklar, gıda sektöründe olağan hâle gelmiş durumda. Daha ucuz ve sağlıksız üretim yollarına yönelen firmalar, maliyetleri düşürmek için kimyasal katkılar, yapay renklendiriciler ve raf ömrünü uzatan zararlı maddeler kullanarak halk sağlığını hiçe sayıyor.


Gıda güvenliği denetimleri yetersiz kalırken, sahtecilikle mücadelede caydırıcı cezalar getirilmiyor. Üstelik, küresel gıda arzını elinde tutan büyük şirketler, piyasaya hâkim olarak denetim mekanizmalarını da etkisiz hâle getiriyor. Bu yüzden tüketiciler, satın aldıkları ürünlerin ne kadar güvenli olduğunu tam olarak bilemiyor.

Fahiş Fiyatlar: Açlığı Derinleştiren Ekonomik Sömürü

Gıda terörünün bir diğer boyutu, yüksek fiyatlar. Son yıllarda küresel gıda fiyatları, özellikle pandemi, savaşlar ve iklim krizinin etkisiyle rekor seviyelere ulaştı. FAO Gıda Fiyat Endeksi’ne göre, gıda fiyatları 2024’te bir önceki yıla göre %6,7 arttı. Ancak bu artış, sadece doğal krizlerden kaynaklanmıyor. Küresel gıda devleri, stokçuluk ve fiyat manipülasyonları yaparak piyasaları istedikleri gibi yönlendirebiliyor.

Örneğin, bir avuç şirket dünya tahıl piyasasını kontrol ediyor ve bu firmalar üretimi kısıtlayarak fiyatların yükselmesine neden olabiliyor. Benzer şekilde, et ve süt ürünlerinde büyük tekellerin oluşturduğu karteller, fiyatları artırarak milyonlarca insanın sağlıklı gıdaya erişimini zorlaştırıyor.

Üstelik, bu fiyat artışları en çok düşük gelirli kesimleri vuruyor. Afrika’dan Asya’ya, Güney Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar milyonlarca insan, temel gıdalara ulaşmakta zorlanıyor. Ekonomik krizler, tarımsal üretimi bitirme noktasına getirirken, küçük üreticiler büyük firmalarla rekabet edemeyip iflas ediyor.

Gıda Terörüne Karşı Ne Yapılabilir?

Bu küresel kriz karşısında, hükümetler ve sivil toplum örgütleri çeşitli çözümler sunmaya çalışıyor. Ancak denetimlerin yetersizliği ve büyük şirketlerin lobi faaliyetleri, kalıcı çözümler üretilmesini zorlaştırıyor. Peki, bu karanlık tablo karşısında tüketiciler olarak neler yapabiliriz?

Bilgi sahibi olmak: Satın aldığımız ürünlerin etiketlerini incelemek, menşei belli olmayan gıdalardan kaçınmak.

Yerel üreticileri desteklemek: Küçük çiftçilerden, kooperatiflerden ve doğrudan üreticiden alışveriş yaparak büyük tekellere olan bağımlılığı azaltmak.

Tüketim alışkanlıklarını gözden geçirmek: İşlenmiş ve ambalajlı gıdalar yerine, doğal ve mümkün olduğunca az işlem görmüş gıdaları tercih etmek.

Denetimlerin sıkılaştırılmasını talep etmek: Yetkililerin gıda sahtekârlığına karşı daha sert önlemler almasını ve tüketici haklarını koruyacak politikalar geliştirmesini istemek.

Gıda, sadece bir ticari meta değil, insan yaşamının sürdürülebilmesi için vazgeçilmez bir unsurdur. Sofralarımıza kadar ulaşan bu sessiz teröre karşı bilinçli ve örgütlü bir mücadele verilmediği sürece, güvenli ve adil bir gıda sistemi kurmak mümkün olmayacaktır.

Kaynakça: 

https://tradingeconomics.com/world/food-price-index

https://www.who.int/health-topics/food-safety?form=MG0AV3#tab=tab_1

https://kleanindustries.com/resources/books-films/food-industry-controlled-mafia-organized-crime/?form=MG0AV3

https://farmonaut.com/asia/turkiyede-tarimsal-girdi-maliyetleri-artisi-gida-guvenligi-ve-ciftci-uzerindeki-etkileri/?form=MG0AV3

https://www.karar.com/ekonomi-haberleri/ciftcilere-bir-darbe-daha-urunleri-tarlada-biraktiracak-zam-yuzde-100-1929355?form=MG0AV3

https://www.tarimdunyasi.net/2019/10/15/liste-yayinlamakla-gida-teroru-onlenemez/?form=MG0AV3

https://www.dunya.com/kose-yazisi/liste-yayinlamakla-gida-teroru-onlenemez/455272?form=MG0AV3


29 Ocak 2025 Çarşamba

TRANSATLANTIC: FRANKFURT OKULU MENSUPLARININ KAÇIŞ ÖYKÜSÜ



NEVİN BİLGİN 

Netflix’in dikkat çeken yapımlarından biri olan Transatlantic, II. Dünya Savaşı sırasında Frankfurt Okulu'na mensup düşünürler ve sanatçıların Nazi zulmünden kaçışlarını konu alıyor. Gerçek olaylardan esinlenen dizi, yalnızca bir kaçış hikâyesi sunmakla kalmıyor, aynı zamanda entelektüel mücadelenin ve sanatın savaş karşısındaki direncini gözler önüne seriyor.

ÖNE ÇIKAN KARAKTERLER VE TARİHSEL ARKA PLAN

Dizinin merkezinde, Nazi Almanya’sından kaçmak zorunda kalan önemli figürler yer alıyor. Bu karakterler yalnızca politik baskıdan kaçmıyor, aynı zamanda fikirlerini ve sanatlarını özgürce sürdürebilecekleri bir alan arıyorlar.

Walter Benjamin: Frankfurt Okulu'nun en önemli düşünürlerinden biri olan Benjamin, felsefe, tarih ve eleştiri teorisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Ancak 1940 yılında, İspanya sınırını geçmeye çalışırken hayatını kaybeder. Dizi, Benjamin’in trajik kaçış sürecini duygusal bir derinlikle işliyor.



Max Ernst: Sürrealizm ve Dadaizm akımlarının öncülerinden olan ressam ve heykeltıraş Max Ernst, savaşın ve Nazi baskısının sanat üzerindeki etkilerini simgeleyen önemli bir karakterdir. Sanatsal üretimini devam ettirmek için ABD’ye gitmek zorunda kalır.

Hannah Arendt: Siyasi teorinin en etkili isimlerinden biri olan Arendt, totalitarizm üzerine yaptığı analizlerle tanınır. Arendt’in entelektüel yolculuğu ve kaçış süreci, onun eserlerinde de derin izler bırakmıştır.

Marc Chagall: Yahudi kökenli bir sanatçı olan Chagall, Nazi tehdidinin en doğrudan hedeflerinden biridir. Fransız sanat çevrelerinden uzaklaşarak ABD’ye göç eder ve sanatsal kariyerini orada devam ettirir.

Marcel Duchamp: Modern sanatın en büyük devrimcilerinden olan Duchamp, savaş sırasında Avrupa’dan ABD’ye sığınan bir diğer önemli isimdir. Satranca olan ilgisiyle de bilinen Duchamp’ın hikayesi, sanatın sınır tanımaz doğasına dair güçlü bir mesaj içerir.

                                                                 Fotoğraf: Ortakolluk

MARSİLYA'DAKİ KAÇIŞ MÜCADELESİ

Dizinin büyük bir bölümü Marsilya’da geçiyor. Nazi işgali altındaki Avrupa'dan kaçmaya çalışan entelektüellerin, burada yaşadıkları belirsizlik ve korku, dizinin atmosferini oldukça gerilimli hale getiriyor. Marsilya, bir yandan bu önemli figürlerin özgürlüğe açılan kapısıyken, diğer yandan Nazi tehditlerinin ve ajanların kol gezdiği bir labirente dönüşüyor.

Walter Benjamin’in kaçış süreci, dizinin en çarpıcı anlarından biri olarak öne çıkıyor. Benjamin, Nazi kontrolünden kaçmak için Fransa’dan İspanya’ya geçmeye çalışırken, sınıra ulaştığında yaşadığı trajik olay, dizinin en duygusal sahnelerinden biri olarak dikkat çekiyor.

AJANLAR VE GİZLİ TEMASLAR

Dizi, yalnızca bu entelektüellerin sanatsal ve felsefi mücadelelerine odaklanmıyor, aynı zamanda savaşın ortasında yaşanan casusluk faaliyetlerini de ele alıyor. Bu düşünürler, kaçışlarını organize edebilmek ve güvenliklerini sağlamak için çeşitli ajanlarla ve yeraltı direniş hareketleriyle temas kuruyor. Kaçış sürecindeki bu gerilimli temaslar, dizinin temposunu yükseltiyor ve izleyiciye adeta bir casusluk hikayesi izliyormuş hissi veriyor.

FRANKFURT OKULU'NUN ABD’YE TAŞINMASI VE ENTELEKTÜEL MÜCADELE

Dizinin en önemli tarihsel noktalarından biri, Frankfurt Okulu düşünürlerinin Almanya'dan kaçışının yalnızca bireysel bir kurtuluş hikayesi olmadığı, aynı zamanda eleştirel teori hareketinin farklı bir coğrafyaya taşınmasını sağladığıdır.

Frankfurt Okulu düşünürleri, kapitalizm ve toplumsal yapılar üzerine eleştirel teoriler geliştirerek, Batı’da akademik dünyada büyük etki yaratmışlardır. Ancak ilginç bir şekilde, ABD gibi kapitalist bir ülkeye sığınmaları, zamanla bu fikirlerin sistem tarafından da farklı bir şekilde kullanıldığına dair tartışmalara yol açmıştır. Dizi, bu entelektüel mücadelenin farklı bir kıtada nasıl evrildiğini de dolaylı olarak sorguluyor.

TARİH, SANAT VE FELSEFENİN SAVAŞA KARŞI DİRENCİ

Transatlantic, yalnızca bir kaçış hikayesi değil, aynı zamanda savaşın ortasında sanatın, felsefenin ve insan ruhunun nasıl direnç gösterebileceğini anlatan bir yapım. Dizi, tarihsel gerçeklikleri dramatik bir anlatımla sunarken, izleyiciyi hem savaşın insanlık üzerindeki yıkıcı etkileri üzerine düşündürüyor hem de entelektüel mücadelenin önemini hatırlatıyor.


27 Ocak 2025 Pazartesi


FRANKFURT OKULU VE CIA BAĞLANTISI İDDİALARI


NEVİN BİLGİN 

Frankfurt Okulu ve CIA bağlantısı iddiaları, Soğuk Savaş dönemi bağlamında sıkça tartışılan ve zaman zaman spekülasyonlara konu olan bir meseledir.  Frankfurt Okulu'nun siyasi yönelimi, küreselleşmiş Batılı entelijansiya üzerinde temel bir etkiye sahip olmuştur.

Frankfurt Okulu, 1923 yılında Almanya’da kurulan ve eleştirel teori çerçevesinde kapitalizmi, faşizmi ve modern toplumun baskıcı yapısını analiz etmeyi hedefleyen bir düşünce akımıdır. Okulun üyeleri arasında Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse ve Walter Benjamin gibi önemli isimler bulunmaktadır. Ancak 1930’larda Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, bu düşünürler Almanya’dan kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne sığınmış ve çalışmalarını burada sürdürmüşlerdir.

Rockefeller Vakfı'ndan destek

Amerika’ya geldikten sonra Frankfurt Okulu, Columbia Üniversitesi bünyesinde yeniden yapılanmış ve Rockefeller Vakfı gibi kaynaklardan finansal destek almıştır. Bu finansman, okul üyelerinin faşizm, otoriterlik ve kitle kültürü üzerine araştırmalar yapmasını mümkün kılmıştır. Özellikle "Otoriter Kişilik" adlı çalışma, bu dönemde üretilen önemli eserlerden biridir. Rockefeller Vakfı’nın desteği, faşizm ve totaliter rejimler üzerine daha derin bir anlayış geliştirmek amacıyla verilmiş ve o dönemin ideolojik çatışmaları içinde entelektüel bir zemin sağlamıştır.

                                                     Fotoğraf: Vikipedi                             Marcuse

Herbert Marcuse'nin OSS ile Çalışması

Frankfurt Okulu ile CIA arasındaki dolaylı bağlantılar, daha çok Herbert Marcuse’un İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin istihbarat ajansı olan OSS (Office of Strategic Services) için çalışmasıyla ilişkilendirilir. 

OSS, CIA’in öncüsü olarak faaliyet göstermekteydi ve Marcuse burada Nazi Almanyası hakkında raporlar hazırlamış, savaş sonrası dönemde Almanya’nın denazifikasyonu için çeşitli analizler yapmıştır. Bu durum, Marcuse’un CIA ile ilişkili olduğu yönündeki tartışmalara zemin hazırlamıştır. Ancak bu çalışmalar, Marcuse’un eleştirel teoriye olan bağlılığını ya da bağımsız duruşunu zedeleyen bir boyuta ulaşmamıştır.

SSCB'yi Elelştiren Entellektüel Atmosfer Oluşturuldu

Soğuk Savaş döneminde CIA, kültürel ve ideolojik propaganda faaliyetlerine büyük önem vermiş ve bu kapsamda "Congress for Cultural Freedom" (Kültürel Özgürlük Kongresi) gibi örgütler aracılığıyla Batı demokrasisini destekleyen entelektüel projeler finanse etmiştir. Bazı iddialara göre, Frankfurt Okulu’nun teorileri bu süreçte dolaylı olarak kullanılmış ve Sovyetler Birliği’ni eleştiren bir entelektüel atmosfer yaratılmasında etkili olmuştur. Ancak Frankfurt Okulu üyelerinin bu faaliyetlerle doğrudan bir işbirliği yaptığına dair kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Daha çok, çalışmalarının ideolojik bağlamda yeniden yorumlanarak bu tür propagandalar için araçsallaştırıldığı ifade edilmektedir.

Eleştirel Duruşuna Zarar Verdi Mi, Vermedi Mi? 

Frankfurt Okulu ve CIA bağlantısı tartışmaları, bu okulun bağımsız eleştirel duruşuna zarar verip vermediği sorusunu gündeme getirmiştir. Ancak okulun temel amacı, kapitalizmi, kitle kültürünü ve modern toplumun baskıcı yapısını eleştirmek olarak kalmıştır. Soğuk Savaş’ın ideolojik atmosferi içinde, bazı çalışmalarının Batı propagandası için kullanılmış olabileceği iddiaları olsa da bu, okulun temel misyonunu ya da akademik bağımsızlığını gölgeleyen bir durum olarak değerlendirilemez. Sonuç olarak, Frankfurt Okulu ve CIA arasındaki ilişkiler, doğrudan bir işbirliğinden ziyade, Soğuk Savaş’ın karmaşık siyasi ve ideolojik ortamında oluşan dolaylı etkileşimler olarak görülmektedir. 


Kaynakça: 

https://www.yeniulke.com.tr/2022/cia-ve-frankfurt-okulunun-anti-komunizmi-kuresel-teori-endustrisinin-temelleri-5093/

https://www.marksistteori5.org/131-marksist-teori/sayi-53-temmuz-agustos-2022/1098-cevi-ri-cia-ve-frankfurt-okulu-nun-anti-komuenizmi.html

https://youtu.be/3CLcK-n4HZI?si=cxDpBF1oKFoRuAWT

https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/cia-frankfurt-okulu-ve-antikomunizm-gabriel-rockhill/10007

https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/2024/06/27/frankfurt-okulunu-savunmak-mike-watson/

https://thephilosophicalsalon.com/the-cia-the-frankfurt-schools-anti-communism/?form=MG0AV3


26 Ocak 2025 Pazar

 TRUMP DOKTRİNİ: NİXON VE REAGON DOKTRİNLERİ, BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR



NEVİN BİLGİN

Trump Doktrini, ABD Başkanı Donald Trump döneminde uygulanan dış politika stratejilerini ifade eder. Bu doktrin, "Önce Amerika" (America First) sloganıyla özetlenebilir ve ABD’nin ulusal çıkarlarını ön planda tutmayı amaçlar. Trump Doktrini, ekonomi, savunma ve diplomasi alanlarında köklü değişikliklere yol açmış, çok taraflılıktan uzaklaşan, daha bencil ve pragmatik bir yaklaşım sergilemiştir.

Trump Doktrini'nin Temel Unsurları

Ekonomik Milliyetçilik: Trump Doktrini, serbest ticarete şüpheyle yaklaşmış ve Amerikan çıkarlarını koruma adına çeşitli ticaret savaşları başlatmıştır. Bu kapsamda NAFTA yeniden müzakere edilmiş, Çin'e yönelik tarifeler artırılmış ve "adil ticaret" vurgusu yapılmıştır.

Askeri Gücün Kullanılması: Trump Doktrini, ABD'nin askeri gücünü kullanma konusunda pragmatik bir tutum benimsemiştir. İran'a yaptırımlar, Kuzey Kore ile gerilim ve Suriye'deki askeri operasyonlar bu yaklaşımı örneklemektedir. Ancak, ABD'nin yurt dışındaki asker sayısını azaltma politikası da dikkat çekmiştir.

Sınır Güvenliği ve Göçmenlik Politikaları: ABD-Meksika sınırına duvar inşa edilmesi ve yasadışı göçle müadele Trump Doktrini'nin önemli bir boyutunu oluşturmuştur.

Çok Taraflı Anlaşmalara Karşı Çıkış: Paris İklim Anlaşması, TPP (Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması) ve İran Nükleer Anlaşması gibi uluslararası anlaşmaların terk edilmesi, Trump Doktrini'nin çok taraflılığa mesafeli duruşunu yansıtmıştır.


Nixon Doktrini ile Benzerlikleri

Trump Doktrini, bazı yönleriyle Nixon Doktrini’ni hatırlatır. Nixon Doktrini, ABD'nin müttefiklerinden daha fazla savunma sorumluluğu üstlenmelerini talep ederken, ABD'nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmaktan kaçınması gerektiğini savunuyordu.

Trump Doktrini de benzer bir şekilde, müttefiklerin NATO içerisindeki savunma harcamalarını artırmasını talep etmiştir. Trump, ABD’nin "dünya polisini oynama" rolünün sınırlandırılması gerektiğini savunmuştur. Her iki doktrin de, ABD'nin yükünü azaltma ve diğer ülkelerin daha fazla sorumluluk alınmasını öngörmektedir.

Reagan Doktrini ile Benzerlikleri

Reagan Doktrini, Sovyetler Birliği'ne karşı geliştirilmiş bir strateji olup, antikomünist direniş hareketlerine destek verilmesini önceliyordu. Trump Doktrini’nin agresif tonu ve rakip ülkelerle sert bir dış politika izlemesi Reagan Doktrini'ni hatırlatır.

Özellikle Trump'ın, İran, Kuzey Kore ve Çin gibi rakip ülkelere karşı izlediği politikalar, Reagan’ın Sovyetler Birliği'ne karşı uyguladığı baskı stratejisine benzer niteliktedir. Trump’ın, Orta Doğu'da ABD etkisini güçlendirme çabaları da Reagan’ın etkisini yansıtmaktadır.


Farklılıklar ve Çıkarımlar

Trump Doktrini, Nixon ve Reagan Doktrinlerinden farklı olarak dönemine has popülist bir yaklaşım sergilemiştir. Nixon Doktrini, ABD'nin Vietnam gibi uzun savaşlardan kaçınmasına odaklanmışken, Trump Doktrini ticaret ve ekonomik milliyetçilik vurgusuyla dikkat çekmiştir. Reagan Doktrini’nin ideolojik boyutunun aksine, Trump Doktrini daha çok pragmatik ve çıkar odaklı bir politika izlemeyi tercih etmiştir.

Kaynakça: 

https://stratejikortak.com/2020/07/abdnin-onemli-dis-politika-doktrinleri.html?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Carter_Doktrini?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Nixon_Doktrini?form=MG0AV3

https://www.setav.org/tag/trump-doktrini

https://www.academia.edu/43160537/ABD_D%C4%B1%C5%9F_Politikas%C4%B1nda_Doktrinler_ve_Trump_Doktrini

https://dunyasiyaseti.com/icerik/trump-doktrini-anarsizmin-kuresel-siyasete-donusu-.html

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/814833



LİTYUM SAVAŞI VE ÇİN'İN LİTYUM MADENLERİ

ELEKTRİKLİ ARABADAN CEP TELEFONUNA KADAR PEKÇOK ALANDA KULLANILAN LİTYUM "MODERN ALTIN" OLDU

ÇİN, GÜNEY AMERİKA, AFRİKA VE GRÖNLAND'DAKİ MADENLERE YATIRIM YAPIYOR



NEVİN BİLGİN 

Enerji dönüşümü ve elektrikli otomobil pazari, 21. yüzyılda “modern altın” olarak bilinen lityumu kritik bir konuma getirmiştir. Lityum, elektrikli araçlardan cep telefonlarına kadar pek çok teknolojinin üretiminde vazgeçilmez bir bileşendir. Bu önem, dünyanın iki büyük ekonomik gücü olan ABD ve Çin’i, bir “lityum savaşı” içerisine sokmuş ve lityumun jeopolitik bir öncelik olmasına neden olmuştur.

                                                                                                     fotoğraf:resulkurt.com

Lityum Üretimi ve Çin’in Hamleleri

Uluslararası veri ve analiz şirketi S&P Global Market Intelligence’a göre, 2021 yılında dünyadaki lityum iyon pillerin yüzde 79’u Çin tarafından üretilmiştir. Ancak Çin, küresel lityum üretiminin yalnızca yüzde 13’ünü sağlayarak, büyük çapta pazar payı elde etmek için dış kaynaklara yönelmektedir. Bu amaçla, 2023 yılında And bölgesindeki tuz düzlüklerine yüksek hacimli yatırımlar yapmış ve Lityum Üçgeni’nde bulunan Ülkelerle (Bolivya, Arjantin ve Şili) önemli anlaşmalar imzalamıştır. Bu hamleler, Çin’in enerji sektöründeki hegemonyasını pekleştirme hedefini göstermektedir.

Çin'in Şirketleri

Çin, Ganfeng Lithium, Tianqi Lithium ve China Minmetals Corporation gibi büyük madencilik şirketleri aracılığıyla küresel lityum tedarik zincirinde önemli bir rol oynamaktadır

ABD ve Lityum Endüstrisi

ABD, Nevada’daki Clayton Valley gibi önemli lityum yataklarına sahip olsa da, lityum üretim kapasitesi Çin ile karşılaştırıldığında düşüktür. Bununla birlikte, ABD’li otomobil üreticileri ve yetkililer, 2030 yılına kadar yeni araç satışlarının çoğunun elektrikli araçlardan oluşmasını hedeflemektedir. Bu hedef, gelecekte lityum talebini önemli ölçüdé artıracaktır. Ancak ABD’nin bu alandaki yavaş ilerleyişi, lityum kaynaklarını güvence altına alma yarışında Çin’in gerisinde kalmasına yol açmaktadır.


Lityum Üçgeni ve Küresel Rekabet

Güney Amerika’daki Lityum Üçgeni (Şili, Arjantin ve Bolivya), dünya lityum rezervlerinin yüzde 52’sini barındırmakta ve bu nedenle çekim merkezi haline gelmiştir. 

Çin’in, üç ülke ile yaptığı anlaşmalar sayesinde bölgeye olan etkisi artarken, ABD bu alanda daha geride kalmıştır. Şili’de Salar de Atacama, Arjantin’de Salar del Hombre Muerto ve Bolivya’da Salar de Uyuni, bu bölgenin en önemli lityum rezervlerini oluşturmaktadır. Ancak Bolivya’nın madencilik altyapısının yetersiz oluşu, bu kaynakların şu anki kullanılabilirliğini sınırlamaktadır.

Çin’in Yurtdışı Yatırımları

Çin, sadece Güney Amerika’da değil, aynı zamanda Afrika ve Grönland’daki lityum madenlerine de yüksek seviyede yatırım yapmaktadır:

Arjantin: Çinli Ganfeng Lithium, Salar del Hombre Muerto’dan lityum çıkartmaktadır.

Şili: Tianqi Lithium, Şili’deki Sociedad Química y Minera de Chile (SQM) şirketinin %24 hissesine sahiptir.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti: Çinli madencilik şirketleri, Kongo’da çeşitli lityum projelerinde yer almaktadır.

Grönland: Tanbreez ve Kvanefjeld projeleri, Grönland’da nadir toprak elementlerinin ve lityumun çıkarıldığı kritik şehirlerdendir.


Lityum Madenciliğinin Sorunları

Lityum madenciliği, ekonomik getirisi yüksek olsa da, ciddi çevresel ve sosyal sorunları da beraberinde getirmektedir. Tuzlu su kaynaklarından lityum çıkartılması, bölge ekosistemlerini olumsuz etkileyebilmekte ve yerel halkın su kaynaklarına erişimini kısıtlamaktadır. Aynı zamanda, madencilik faaliyetlerinin artışı yerel topluluklar için sosyal gerilimlere yol açmaktadır.

Kaynakça: 

https://international.thenewslens.com/article/187366?form=MG0AV3

https://www.csis.org/analysis/south-americas-lithium-triangle-opportunities-biden-administration?form=MG0AV3

https://dialogo-americas.com/articles/china-goes-after-south-americas-new-treasure-lithium-part-i/?form=MG0AV3

https://international.thenewslens.com/article/187366?form=MG0AV3

https://www.nanokar.com.tr/blog/dunyada-lityum-yataklari-ve-rezervleri?form=MG0AV3

https://dunyaenerji.org.tr/cin-abdyi-lityum-endustrinde-nasil-geride-birakiyor/?form=MG0AV3


25 Ocak 2025 Cumartesi


MARİLYN MONROE'NUN SIR DOLU ÖLÜMÜ: BİR KOMPLO AĞI MI? 

KÜBA DEVRİMİ VE NÜKLEER SİLAH KONUSU

KENNEDYLERLE İLİŞKİLER AĞI



NEVİN BİLGİN 

Donald Trump’ın, ABD Başkanı olduğu dönemde, John F. Kennedy suikastı, Martin Luther King Jr. suikastı ve diğer tarihi olaylara ilişkin belgelerin açıklanmasına yönelik imzaladığı kararname, tarih ve politika meraklıları arasında büyük yankı uyandırdı. Trump, bu belgelerin kamu yararına olduğunu ve Amerikan halkının gerçeği bilmeye hakkı olduğunu ifade ederek, Amerikan tarihindeki en büyük sırların bir kısmını aydınlatmayı hedefledi. Belgelerin açıklanmasıyla birlikte Marilyn Monroe'nın sır dolu ölümüne ilişkin herhangi bir ip ucu olup olmayacağı da merakla bekleniyor. 

                Monroe'nun JFK ile ilişkisi olduğuna dair söylentiler, Hollywood yıldızının ölümünden sadece birkaç ay önce, 19 Mayıs 1962'de Madison Square Garden'daki 45'inci doğum günü kutlamasında başkan için söylediği 'Happy Birthday' şarkısından sonra ortaya çıkmıştı.                          


Netflix’in “The Mystery of Marilyn Monroe: The Unheard Tapes” belgeseli, Hollywood’un altın çağına damga vuran Marilyn Monroe’nun hayatı ve ölümüyle ilgili bilinmeyen detayları gözler önüne seriyor. Güzelliği, karizması ve çalkantılı yaşamıyla bir ikon haline gelen Monroe’nun ölümü, yalnızca bir trajedi mi yoksa bir komplo mu? 


Monroe ve Kennedy Bağlantısı

Belgeselin en dikkat çeken noktalarından biri, Monroe’nun Kennedy ailesiyle olan ilişkilerine dair ortaya atılan iddialar. Monroe’nun hem Başkan John F. Kennedy hem de kardeşi Robert Kennedy ile yakın bir ilişkisi olduğu, bu bağların yalnızca romantik boyutla sınırlı kalmayıp, politik entrikaların merkezinde yer aldığı iddia ediliyor. Monroe’nun evindeki telefon konuşmalarının özel dedektiflik büroları tarafından dinlendiği ve bu bilgilerin mafya tarafından Kennedy’lerin aleyhine kullanıldığı anlatılıyor.

KÜBA DEVRİMİ İLİŞKİSİ

Bu iddialar, Monroe’nun yalnızca bir Hollywood yıldızı değil, aynı zamanda dönemin siyasi dinamiklerinde bir şekilde yer alan bir figür olduğunu düşündürüyor. Özellikle, nükleer silahlar ve Küba Devrimi gibi konulara dair duyduğu bilgilerin, Amerikan yönetimindeki bazı kesimleri rahatsız etmiş olabileceği öne sürülüyor.

Ölüm Gecesiyle İlgili Çelişkiler

Monroe’nun 1962’deki ölümünün resmi kayıtlara “ilaç zehirlenmesi” olarak geçmesi, yıllardır tartışmaların odağında. Ancak belgeselde, o geceye dair daha çarpıcı iddialar ortaya konuyor. Monroe’nun evinde ölü bulunduğu yönündeki genel kabulün aksine, aslında ambulansla hastaneye götürülmeye çalışıldığı, ancak yolda öldüğü ve sonrasında yeniden evine getirildiği söyleniyor. Bu durum, ölüm raporundaki tutarsızlıkların nedenlerini bir kez daha sorgulatıyor.

Ayrıca, Monroe’nun ölüm gecesi Kennedy kardeşlerle görüştüğüne dair iddialar da belgeselde yer alıyor. Bu bilgi, Monroe’nun ölümünün yalnızca kişisel trajedilerden değil, büyük politik hesaplaşmalardan kaynaklanmış olabileceği ihtimalini güçlendiriyor.

Psikolojik Durum ve Paranoid Korkular

Belgeselde, Monroe’nun psikiyatri doktorunun notları da detaylı şekilde inceleniyor. Bu notlar, Monroe’nun yoğun bir değersizlik duygusu ve paranoid düşüncelerle boğuştuğunu ortaya koyuyor. Monroe, şöhretin ağırlığı altında ezilen, bir yandan hayranlarının sevgisiyle beslenen, diğer yandan kendi iç dünyasında karanlık düşüncelerden kaçamayan bir figür olarak resmediliyor.

                                                                 fotoğraf milliyet

Gerçek mi, Komplo mu?

“The Mystery of Marilyn Monroe: The Unheard Tapes,” yalnızca bir belgesel değil, aynı zamanda bir tarih dersi ve bir komplolar zinciri. 

Belgesel, tarihin gölgede kalan yüzlerini aydınlatmak ve popüler kültür ikonlarının nasıl siyasi ve toplumsal süreçlerin bir parçası haline geldiğini anlamak için önemli bir fırsat sunuyor.

Belgeselin sonunda izleyiciye kalan soru şu: Marilyn Monroe, sistemin kurbanı olan masum bir yıldız mıydı, yoksa politik entrikaların tam merkezinde yer alan karmaşık bir figür mü? Gerçek ne olursa olsun, onun hikayesi modern dünyanın en büyük gizemlerinden biri olmaya devam ediyor.

belgesel linki

https://youtu.be/f2OGhJoypPw?si=mpL8usTeG9KlOPZf


24 Ocak 2025 Cuma

 TRUMP'IN ÖNGÜRÜLEMEZLİĞİ: DIŞ POLİTİKADA STARETEJİK ARAÇ MI?

NİXON DÖNEMİ TAKTİĞİ


Donald Trump’ın başkanlık dönemi, küresel politikada alışılmış düzenin sarsıldığı bir dönem olarak görülüyor.

Trump’ın liderlik tarzı, sadece kişisel bir özellik değil, aynı zamanda bilinçli bir strateji olarak öne çıkıyor. Öngörülemezliği dış politikada bir koz olarak kullanan Trump'ın, hem müttefiklerini hem de rakiplerini sürekli bir belirsizlik içinde bırakmayı amaçladığı stareteji,  Soğuk Savaş döneminde Richard Nixon tarafından uygulanan bir yaklaşıma benzetiliyor. Nixon, Sovyetler Birliği’ne karşı agresif ve tahmin edilemez bir tutum sergileyerek onları taviz vermeye zorlamıştı. Trump'ın da benzer bir şekilde, özellikle Çin ile ilişkilerinde, bu yöntemi kullanarak gerilimi dengeleme çabası içinde olabileceği belirtiliyor. 

Trump’ın dış politika yaklaşımı, yalnızca düşmanlarına değil, müttefiklerine de mesaj vermeyi hedefliyor. Örneğin NATO’ya yönelik sert eleştirileri, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmalarına neden olabilir. Benzer şekilde, Tayvan konusundaki agresif söylemi, Çin’in uzun vadeli stratejilerini gözden geçirmesine yol açabilir.

Küresel Ekonomi Üzerindeki Etkiler

Trump’ın ikinci bir dönem için göreve gelmesi, sadece ABD değil, küresel ekonomi açısından da geniş yankı uyandırmış durumda.

Özellikle korumacı politikaların ve “Önce Amerika” yaklaşımının yeniden sahneye çıkması, dünya ticaret sisteminde de yeni dönüşümler yaratabilir. 

ABD’nin uluslararası anlaşmalardan çekilmesi veya bu anlaşmaları yeniden müzakere etmesi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri jeopolitik ve ekonomik anlamda belirsizliklerle karşı karşıya bırakabilir.

Türkiye ile İlilşkiler

Türkiye’nin bu süreçte ekonomik istikrarını koruyabilmesi için Avrupa Birliği ve Asya-Pasifik ülkeleriyle daha güçlü ticari bağlar kurması ve bölgesel iş birliği mekanizmalarını aktif bir şekilde kullanması kritik önem taşıyor.

Kanada Söylemleri

Trump’ın ABD'ye katılmasını istediği Kanada ile Çin'den sonra en fazla ekonomik ilişkiye sahip. Kanada,  küresel ticaret sistemini destekleyen liberal bir çizgi izlemeye devam ediyor. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (USMCA), Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) ve Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması (CPTPP) gibi ticaret anlaşmaları, Kanada’nın dış ticaret politikasının temelini oluşturuyor. Bu anlaşmalar sayesinde Kanada, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olarak, hem Avrupa hem de Asya pazarlarında aktif bir rol üstleniyor.

Kanada’nın güçlü ekonomik yapısı, 2,14 trilyon dolarlık gayri safi yurt içi hasılası ve %1,3 oranında öngörülen büyüme oranıyla dikkat çekiyor. Özellikle tarım ürünleri, ilaçlar ve teknolojik cihazlar gibi sektörlerde rekabetçi bir pozisyona sahip olan ülke, liberal ticaret politikalarıyla küresel ekonomideki payını artırmayı sürdürüyor.

Trump’ın liderlik tarzı ve öngörülemez politikaları, küresel düzende sarsıntılar yaratırken, aynı zamanda yeni fırsatları da beraberinde getirebilir.Trump’ın ikinci dönemi, hem dünya ekonomisinin hem de uluslararası ilişkilerin seyrini yeniden tanımlayabilecek bir dönüm noktası olma potansiyeli taşıyor. 


Nixon Dönemi

Richard Nixon döneminin en belirgin özelliklerinden biri belirsizlikti. Nixon'ın başkanlığı, özellikle Vietnam Savaşı ve Watergate skandalı gibi olaylarla, hem Amerikan halkı hem de dünya genelinde büyük bir belirsizlik yarattı. Dış politika ve iç politika alanındaki bazı adımlar da zaman zaman belirsizliğe yol açtı. Bununla birlikte, bu dönemde önemli diplomatik başarılar da elde edildi. Örneğin, Çin ile diplomatik ilişkilerin kurulması ve Sovyetler Birliği ile Anti-Balistik Füze Antlaşması'nın imzalanması gibi gelişmeler, Nixon'ın dış politikasındaki önemli dönüm noktalarından biri olarak kayda geçti.

Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3829779?form=MG0AV3

https://www.dunya.com/kose-yazisi/turkiye-ve-dunya-ekonomisine-trump-20-etkileri-ve-beklentiler/761377?form=MG0AV3

https://www.bloomberght.com/abd-ve-kanada-dan-iliskileri-guclendirme-sozu-2328457?form=MG0AV3

https://gdh.digital/real-clear-world-trumpin-dis-politikasinda-kaos-mantigi-145961?form=MG0AV3

https://www.kolayihracat.gov.tr/ulkeler/kanada?form=MG0AV3


GÜNÜMÜZDEKİ "ERKEKLİK KRİZİ" VE "KADINA ŞİDDET" BAĞLANTISI

Günümüzdeki ekonomik ve ideolojik değişimle birlikte kadınların sistemin içinde daha çok yer edinmesi, erkekler tarafından kendi egemenlik alanlarının ihlali olarak görülüyor ve kadına şiddeti tetikleyen bir tavır ortaya çıkıyor.



NEVİN BİLGİN 

20.yüzyılın sonuna doğru, başta feminist kuramcılar olmak üzere, önemli sosyal bilimciler erkek egemen sistemin niteliksel bir değişim yaşadığını, artık ataerkillikten değil, yeni türde bir erkek egemenliğinden bahsetmek gerektiğini söylüyor. Çünkü artık erkeklerin kadınlardan daha üstün ve önde olmasını meşrulaştıracak biyolojik, kültürel, ekonomik ya da ideolojik kökenli bir neden bulmak eskisi kadar kolay değil. Bazı düşünürler bu durumu erkekliğin krizi, bazıları ise ataerkilliğin sonu gibi adlandırmalarla açıklıyor. İşte bu durum da kadına şiddeti körükleyici bir etki yaratıyor. 

Bu değişimin önemli nedenlerinden biri kurum olarak örgütlenmiş aileden, birlikte yaşamı amaçlayan yeni bir aile modeline doğru geçiş. 

Erkeğin aile reisliğine dayalı klasik ataerkil aile modeli yerine, karşılıklı aşk, sevgi, arzu, birlikte yaşam isteği ve mahremiyetin paylaşımına dayalı yeni bir aile modeli yerleşiyor. Bu gelişime paralel olarak biyolojik üstünlüğe dayalı, erkek egemen bir yapının dönüşüme uğraması da kaçınılmaz hale geliyor.

Yaşanan değişim bir erkeklik krizi midir? 

Yaşadığımız çağda erkek üstünlüğü iddialarının, erkeklerin biyolojik  üstünlüklerine dayalı olduğu  inancıyla sürdürülemeyeceği açıktır. Bugün için erkeklerin üstünlüğüne yol açan cinsiyetçi işbölümü, yani kadınların yapabileceği işler ve erkeklerin yapabileceği işler ayrımı anlamını yitiriyor. 

Cinslere farklı haklar, farklı güçler ve yetkiler atfederek ve bunları biyolojik farklara dayandırarak sürdürülen cinsiyet farkları rejimleri meşruluğunu yitiriyor; giderek daha temelsiz hale getiriyor. 

Yapılan birçok araştırma bunun bir "erkeklik krizi" olduğunu ve nedenlerinin daha çok ekonomik sebeplerden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Krizin ve değişimin göstergeleri nelerdir? Erkek egemenliğine dayalı modernitenin temeli olan modern ulus devletlerin, zorunlu askerliğe dayalı erkek vatandaş ordularının, erkek merkezli ailenin, erkek kas gücüne dayalı endüstriyel fabrika üretiminin değişmekte olması mevcut yapının da zorunlu olarak değişimine yolaçmakta.

Erkeklerin aile geçimini sağlayabilmeleri için gerekli tam gün ve güvenceli istihdam olanakları giderek azalıyor. Giderek artan sayıda aile çalışan ve ev içi sorumlulukları da eşit paylaşan bir modele doğru dönüşüyor.

Erkekliğin Meşruluğunu Aşındırıyor

Heteroseksüel erkekliğin meşruluğu aşınıyor; LGBTİ+ hareketi güçlenerek homofobi ve heteroseksizm eleştirisi görünür hale geliyor.

Egemen babalık sistemi değişiyor. Para kazandığı için geçimi sağlayan ama çocuğuna duygusal olarak uzak, mesafeli bir otorite figürü olarak baba modeli anlam yitiriyor. Çocuklarıyla duygusal ilişkiler ve birlikte yaşama/deneyimleme arzusu taşıyan yeni babalık modeli popülerleşiyor.

Kadın Hakları Yasaları

Kadın hakları mücadelesi erkek ayrıcalıklarını yasaların gücüne bağlayan kuralları değiştiriyor; yasalar değişiyor ve daha eşitlikçi yasalar uygulamaya konuyor. 

Erkek üstünlüğünün birçok alanda geriliyor oluşu bazı erkeklerde güçlerini yeniden kazanma arzusu yaratıyor. 2010’lu yıllardan başlayarak kadın haklarının gelişimine ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin reddedilemez bir norm haline gelişine karşı bir tepkinin örgütlenmesine şahit oluyoruz. 

Özellikle muhafazakâr sağ hükümetlerin ve kökten dinci siyasi hareketlerin desteğiyle kadın haklarını koruyan önemli kurumlara karşı eleştiriler, saldırılar ve yoğun tepkiler ortaya çıkıyor. 

Kadınlara Yönelik Fonlar Azalıyor

Kadınların güçlenmesine yönelik mali fonlar ve devlet destekleri azaltılıyor; bütçeler kısılıyor; cinsiyetçi, homofobik ve kadın hakları karşıtı uygulamalar kamuoyunda destek bulmaya başlıyor. 

Kürtaj Yasakları, Nafaka Çalışmaları

Kürtaj yasakları, üniversite kadın araştırmaları merkezlerinin kapatılması, medeni yasalarda boşanma, nafaka gibi konularda mevcut kadın haklarıyla ilgili geri adımlar atılıyor.

Günümüzdeki ekonomik ve ideolojik değişimle birlikte kadınların sistemin içinde daha çok yer edinmesi, erkekler tarafından kendi egemenlik alanlarının ihlali olarak görülüyor ve kadına şiddeti tetikleyen bir tavır ortaya çıkıyor.

Kaynakça: 

https://ceidizler.ceid.org.tr/dosya/erkeklik-genis-ozetpdf.pdf

https://www.aile.gov.tr/media/2533/handansayer.pdf

https://bianet.org/haber/erkekler-isyerinde-guclu-kadinlari-tehdit-olarak-goruyor-166558

https://psikolog.org.tr/tr/yayinlar/dergiler/1031828/tpy1301996120210220m000035.pdf


 SAHTE BİLİME OLAN İNANCIN PSİKOLOJİSİ

İDEOLOJİLER, MENFAATLER, KİMLİK VE AİDİYET, TEHDİT ALGISI, DUYGUSAL BAĞLAR

GERÇEKLER YOK, YORUMLAR VAR

FRİEDRİCH NİETZSCHE: GERÇEKLER YOKTUR, YORUMLAR VARDIR

BİLGİ VE GERÇEK DE BİREYSEL BAKIŞ AÇISINA DAYANIR

Bilimsel bilgi bazen bireylerin dünya görüşünü tehdit edici olabilir. Evrim teorisi, din merkezli bir yaratılış hikayesini sorgular; iklim değişikliği ise bireyin rahat yaşam tarzını sorgular hale getirebilir. Bu tehdit algısı, bireylerin bilimi reddetmesine yol açabilir.



NEVİN BİLGİN 

Friedrich Nietzsche’nin “Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır” sözü, modern düşünce tarihinin belki de en çarpıcı fikirlerinden biridir. Nietzsche bu sözüyle, gerçeğin mutlak ve nesnel bir varlık olmadığını, bilginin ve gerçeğin bireysel bakış açısına dayandığını dile getirir. Ona göre, her bireyin kendi “gerçeği”, o bireyin perspektifinden kaynaklanır. Bu fikir, Nietzsche’nin perspektivizm adını verdiği felsefi görüşün temelidir ve dünyaya olan bakışımızı çözümlemede önemli bir anahtar sunar.

Ancak bu fikir, modern bilim çağında yeni bir tartışma alanı da yaratıyor: Sahte bilimlerin ve bilimsel gerçeklerin reddedilmesinin ardında Nietzsche’nin “yorumlar”ın üstünlüğünü savunduğu bu perspektifin yansımaları olabilir mi? 



Bugün dünyada insanların bir kısmı bilimsel yöntemin sunduğu objektif gerçeklere karşı şüpheyle yaklaşıyor, hatta bazı durumlarda bilimi tamamen reddediyor. Bu reddedişin ardında yatan psikolojik, ideolojik ve sosyo-ekonomik nedenleri ele alırken Nietzsche’nin şu sözüne tekrar dönmek gerekiyor: “Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır.”

Sahte Bilime Olan İnancın Psikolojisi

Bilimsel yöntem son beş yüzyılda büyük bir teknolojik ilerlemeye yol açarak insan yaşamını önemli ölçüede iyileştirmiştir. Akıllı telefonlardan ilaçlara, modern tarım tekniklerinden enerji çözümlerine kadar hayatımızın hemen her alanı bilimsel gelişmelerle doludur. Ancak bilimsel ilerlemenin meyvelerinden faydalanmamıza rağmen, çoğu insan bilimsel gerçeklere karşı kayda değer bir şüphe besliyor ve bazen bu gerçekleri reddediyor.

Avustralya'lı akademisyen Prof. Matthew Hornsey’nin Current Directions in Psychological Science dergisinde yayınladığı çalışmasında, bilimin reddedilmesinin bilimsel okuryazarlık eksikliğinden ziyade köklü duygusal ve psikolojik ihtiyaçlardan kaynaklandığını savunmaktadır.

Bilim Karşıtı Olmak ve Ağaç Örneği

Hornsey, bu fenomeni bir ağaç metaforuyla açıklar: Bilim karşıtı tutumlar, ağacın dalları gibidir. Bu tutumlar, bırakılan belirli çıkarımlar ya da ifadeler olarak yüzeyde görülür. Ancak bu dallar, ağacın köklerinden —yani bireyin farkında bile olmadığı derin psikolojik ihtiyaçlardan— beslenir.

Hornsey’nin ortaya koyduğu bu model, altı temel “kök” üzerine inşa edilmiştir:

1. Ideolojiler

Bilimin reddedilmesinin temel nedenlerinden biri ideolojik çatışmalardır. Örneğin, köktendinci Hristiyanlar insan evrimine dair bilimsel kanıtları inandıkları dini metinlerle bağdaştıramadıkları için reddederler. Benzer bir şekilde, siyasi muhafazakarlar iklim değişikliği konusunda bilimsel kanıtların ekonomik statükoyu tehdit ettiğini hissederler.

Nietzsche’nin perspektivizm anlayışı da burada devreye girer. Gerçekliği anlamlandırmak üzerine bireysel bir çerçeve koyan Nietzsche, nesnel gerçeğin ulaşılamaz olduğunu vurgularken, ideolojilerin gerçeklik algısı üzerindeki etkisini öngörmüştür. Her birey ya da gruba göre bir gerçeklik tanımı vardır ve bu tanımlar çoğu zaman bilimle çatışabilir.

2. Kazanılmış Menfaatler

Bireyler çoğu zaman bilimin gerçeklerini ekonomik çıkarlarıyla çelişirse reddeder. Fosil yakıt endüstrisinde yer alanların iklim değişikliğini reddetmesi, bu çıkar çatışmasına çarpıcı bir örnektir. Statükoyu koruma arzusuyla yaşayan muhafazakarlar, yaşam tarzını değiştirmek istemediği için iklim krizine dair bilimsel verileri reddetme eğilimindedir.

Nietzsche bu noktada şu sözüyle hatırlanabilir: “Güç istenci, özellikle öznel çıkarlarla yoğunlaştığında gerçeğin yerini alır.” Bu ifade, çıkarların üstünlüğünü bilimden daha önemli gören bireylerin tutumunu açıklar niteliktedir.

3. Kimlik ve Gruba Aidiyet

Bir bireyin kendini belirli bir gruba ya da topluluğa ait hissetmesi, bilimsel gerçekleri reddetmesinde büyük rol oynar. Bir grubun normlarına ya da inancına karşı gelmek, bireyde aidiyet kaybı ve dışlanma korkusu yaratabilir. Bu da bireyin bilimsel gerçeklere rağmen grubunun ideolojisini benimsemesine neden olur.

4. Algılanır Tehdit

Bilimsel bilgi bazen bireylerin dünya görüşünü tehdit edici olabilir. Evrim teorisi, din merkezli bir yaratılış hikayesini sorgular; iklim değişikliği ise bireyin rahat yaşam tarzını sorgular hale getirebilir. Bu tehdit algısı, bireylerin bilimi reddetmesine yol açabilir.

5. Köklü Duygusal Bağlar

Duygular, bireylerin bilimle olan ilişkisinde belirleyici bir rol oynar. İnancın ve hissiyatın üstün görüldüğü toplumlarda bilimsel gerçeklerı reddetmek daha kolay hale gelir.

6. Epistemik Hürriyet

Bazı bireyler, gerçekliğe olan “hür” yaklaşımlarının sorgulanmasından rahatsız olur. Bu bireyler, bilimin kesinliğini sorgularken kendi epistemik bağımsızlıklarını koruma arzusundadır.

Nietzsche'nin Perspektivizmi ve Sahte Bilim

Nietzsche'nin perspektivizmi, bireylerin dünyayı kendi yorumları ve algıları üzerinden anlamlandırdığına dikkat çeker. Bu bağlamda, sahte bilime olan inançlar, bireylerin kendi perspektiflerini destekleyen bilgilerle kendilerini güvende hissetme arzularını yansıtabilir

Sahte bilim, bu perspektiften bakıldığında, bireylerin kendi gerçekliklerini inşa etme çabalarının bir ürünü olarak görülebilir. Ancak bu durum, bilimsel gerçeklerin önemini azaltmaz. Aksine, bilimsel bilginin daha erişilebilir ve anlaşılır hale getirilmesi gerektiğini gösterir. 

Sahte bilimle mücadelede, yalnızca bilgiyi sunmak değil, aynı zamanda bireylerin duygusal ve ideolojik ihtiyaçlarını anlamak da kritik bir öneme sahiptir.

Kaynakça: 

https://www.emerald.com/insight/content/doi/10.1108/lhtn-04-2021-111/full/html?form=MG0AV3

https://link.springer.com/referenceworkentry/10.1007/978-981-13-1179-6_274-1?form=MG0AV3

https://www.psychologytoday.com/us/blog/talking-apes/202012/understanding-why-some-people-reject-science?form=MG0AV3

https://dergipark.org.tr/tr/pub/pausbed/issue/76077/1123692?form=MG0AV3

https://dergipark.org.tr/tr/pub/yenimedya/issue/78681/1215500?form=MG0AV3


23 Ocak 2025 Perşembe


ALTERNATİF SAĞ'IN YÜKSELİŞİ

21.YÜZYIL FAŞİZMİ

GÖÇMEN KARŞITLIĞI, MİZAH VE TROL KÜLTÜRÜ

DİJİTAL PLATFORMLARDA ÖRGÜTLENME

SAHTE  BİLİM VE KOMPLO TEORİLERİ



NEVİN BİLGİN 

İçinde bulunduğumuz yüzyılda, siyasi ve toplumsal hareketlerin doğası hızla değişime uğradı. Teknolojinin etkisiyle dünyanın her köşesinden bireyler ve gruplar arasında iletişim kolaylaştı; ancak bu durum, yalnızca toplumsal uyumun değil, aynı zamanda kutuplaşmanın da önünü açtı. Göç olgusuyla, kadının bu yüzyılda hayatın her alanında daha çok yer edinmesiyle kendisini gösteren bu süreçte, özellikle Batı dünyasında, “Alternatif Sağ” (Alt-Right) olarak adlandırılan yeni bir aşırı sağ hareket dikkat çekti. 

Bu hareket, modern faşizmin 21. yüzyıldaki yüzü olarak nitelendirilmektedir.

                                                  Fotoğraf: AA

Alternatif Sağ Nedir?

Alternatif Sağ, geleneksel muhafazakârlıktan koparak daha radikal ve eklektik bir sağ ideolojiyi benimseyen bir hareket olarak ortaya çıkmaktadır. Milliyetçi unsurları içinde barındıran, kimi yerde beyaz üstünlüğüyle kendisini gösteren, Amerika ve çoğu Avrupa ülkesinde göçmen karşıtlığı, antisemitizm, antifeminist tutumlarla kendisini gösteren, birçok ülkede küreselleşme karşıtlığı gibi görüşleri savunan geniş bir ideolojik yelpazeyi temsil etmektedir. 

Dijital Platformlarda Örgütlenme

İnternet tabanlı bir hareket olarak ortaya çıkan Alternatif Sağ, özellikle dijital platformlar aracılığıyla kendini göstermekte ve örgütlenmektedir.

Hareketin temel iddialarından biri, “beyaz kimliğinin” tehdit altında olduğudur. Küreselleşme, çokkültürlülük ve “siyasi doğruculuk,” beyaz erkeklerin haklarını aşındırmakla suçlanmaktadır. Bu söylemler, özellikle genç erkekler arasında yankı bulmuş ve ırk temelli toplumsal örgütlenme taleplerine yol açmıştır.

Modernleştirilmiş Radikalizm

Alternatif Sağ, birçok açıdan geleneksel faşizmin modern bir yorumu olarak değerlendirilebilir. 20. yüzyılın faşist rejimleri gibi, bu hareket de güçlü bir liderlik anlayışına, homojen bir ulusal kimlik arayışına ve "öteki" olarak görülen gruplara yönelik düşmanlığa dayanır. Ancak Alternatif Sağ, bu unsurları çağın dinamiklerine uyarlamıştır.

Nefret Söylemi, Mizah, Trol Kültürü

Örneğin, dijital medya ve sosyal ağlar, hareketin ana propaganda araçları haline gelmiştir. Anonim forumlarda, nefret söylemleri ve mizah iç içe geçerek yeni bir “trol kültürü” yaratmıştır. Bu durum, harekete hem bir alaycılık katmakta hem de ciddi bir tehdit unsuru olmasını sağlamaktadır.

Şaka ile Saldırganlığı Meşrulaştırmak

Özellikle genç kuşaklara yönelik çevrimiçi kampanyalar, mizah ve popüler kültür araçlarıyla bu hareketin benzeri eğilimler gözlenebilir. İngiliz akademisyen "banal milliyetçiliği" gündeme getiren Michael Billig’in belirttiği gibi, mizahın olumsuz stereotipleri pekiştirme ve “sadece şaka” bahanesiyle saldırganlığı meşrulaştırma özelliği, Alternatif Sağ’ın etkili araçlarından biridir. 

Müzik ve Bilgisayar Oyunları

Ayrıca, müzik, bilgisayar oyunları ve popüler kültür unsurları, Alternatif Sağ’ın mesajlarını genç kuşaklara taşımakta önemli bir rol oynamaktadır. Özellikle bilgisayar oyunlarında şiddet ve stereotiplerin kullanımı, bu ideolojinin varlığını meşrulaştırıcı bir mecra sunmaktadır. 

Sahte Bilim ve Komplo Teorileri

Alternatif Sağ’ın “sahte bilim” verilerini kullanarak komplo teorileri üretmesi, modern bilim karşıtlığıyla birleşen bir eleştiri mekanizması yaratmaktadır. 

                                                           Fotoğraf: Serbestiyet

Irkçı Söylem

Irkçı söylemleriyle dikkat çeken Amerikalı siyasetçi Richard Spencer gibi hareketin önde gelen isimleri, ırkın her türlü toplumsal ve politik yapının temeli olduğunu iddia ederken, dijital platformlarda yer alan binlerce anonim kullanıcı, bu fikirleri güçlendirmektedir. Spencer, “Neredeyse her şey ırka dayalıdır,” derken, bu anlayışın Alternatif Sağ’ın ideolojik temelini oluşturduğunu açıkça dile getirmiştir.

Küreselleşme ve Çokkültürlülüğe Karşı Tepki

Alternatif Sağ, küreselleşme karşıtlığını merkezine alır. Küreselleşme, ekonomik eşitsizlikleri artırdığı gibi, kültürel ve demografik değişimleri de hızlandırmıştır. Bu süreç, özellikle Batı'daki beyaz çoğunluk içinde korku ve huzursuzluk yaratmıştır. Alternatif Sağ, bu korkuları besleyerek, beyaz milliyetçiliği ve izole topluluk taleplerini ön plana çıkarmaktadır.

Sosyal Adalet Savaşçıları, LGBT

Ayrıca, hareketin ideolojik kolu, sosyal adalet savaşçıları (SJW) olarak adlandırılan sol görüşlü bireyleri hedef almaktadır. 

Feminist hareketler, LGBTQ+ hakları ve ırksal eşitlik gibi ilerici hareketler, Alternatif Sağ için "Batı medeniyetini çökerten" tehditler olarak görülmektedir. Bu görüşler, toplumsal cinsiyet rollerine, aile yapısına ve geleneksel değerler sistemine sıkı sıkıya bağlı olan bir geçmiş özlemini temsil etmektedir.

Alternatif Sağ’ın Tehlikeleri

Alternatif Sağ’ın 21. yüzyıl faşizmi olarak adlandırılmasının en önemli nedenlerinden biri, bu hareketin şiddetle ilişkili olmasıdır. 2017 yılında Charlottesville’de düzenlenen “Sağı Birleştir” mitinginde yaşanan ölümcül olay, bu hareketin gerçek dünyadaki yansımalarına çarpıcı bir örnek oluşturmuştur. Gösteri sırasında bir ırkçılık karşıtı protestocunun bir araçla öldürülmesi, hareketin yalnızca çevrimiçi değil, gerçek dünyada da ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermiştir.

Olayda konfederasyon heykelinin kaldırılması planlarına karşı düzenlenen mitingde yüzlerce beyaz milliyetçi ve destekçisinin karşı protestocularla karşılaşması üzerine üniversite kasabası Charlottesville'de şiddet olayları patlak verdi . Bunun üzerine Virginia valisi olağanüstü hal ilan etti. Beyaz milliyetçiler ve karşı protestocular arasında çatışmalar çıktı; bir zamanlar Konfederasyon Generali Robert E. Lee'nin adını taşıyan bir parkta düzenlenen "Sağı Birleştir" mitingi yasadışı kabul edildi. Öğleden sonra bir noktada, bir araç şehir merkezinden geçen karşı protestocuların kalabalığına daldı ve hızla uzaklaştı, bunun sonucunda bir kişi öldü ve bir düzineden fazla kişi yaralandı. Eyalet polisi daha sonra Charlottesville'deki olayları izleyen bir helikopterin düştüğünü ve iki askerin öldüğünü bildirdi .

Alternatif Sağ’ın yükselişi, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı değildir. Avrupa'da Hindistan, Japonya gibi farklı kültürel ve coğrafi bağlamlarda da bu hareketin izlerine rastlanmaktadır. Bu durum, Alternatif Sağ’ın, küresel ölçekte yeni bir aşırı sağ ideolojinin habercisi olabileceğini göstermektedir.

Çokkültürlülük Yeniden Sorgulanır Oldu

Alternatif Sağ, yalnızca bir siyasi hareket değil, aynı zamanda bir kültürel ve toplumsal dönüşümün de ürünüdür. Hareketin yükselişi, küreselleşme, toplumsal cinsiyet eşitliği ve çokkültürlülük gibi kavramların yeniden sorgulanmasına neden olmuştur. Ancak bu sorgulama, nefret söylemleri ve şiddetle birleştiğinde, modern toplumlar için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Alternatif Sağ’a karşı mücadelede, yalnızca hukuki ve siyasi değil, eğitim, dijital okuryazarlık ve toplumsal dayanışma gibi araçlar, bu hareketin etkisini azaltmada kilit rol oynayabilir. Unutulmamalıdır ki, faşizmin her türü, yalnızca otoriter bir yönetim değil, aynı zamanda toplumsal bir kırılmayı temsil etmektedir.

Kaynakça: 

https://iletisim.com.tr/kitap/uluslararasi-alternatif-sag/10393

https://www.e-skop.com/skopbulten/uluslararasi-alt-right-21-yuzyilin-fasizmi-mi/5850?form=MG0AV3

https://serbestiyet.com/haberler/ceviriler/ceviri-alt-right-alternatif-sag-oldu-mu-yoksa-ana-akima-mi-karisti-140140/?form=MG0AV3

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1305036?form=MG0AV3

https://time.com/charlottesville-white-nationalist-rally-clashes/

https://youtu.be/2KP9FZH8wqo?si=zxglk9Z15iw0kj8h