17 Aralık 2025 Çarşamba

           SEN ANLAT KÖŞESİNİN KONUĞU

          PSİKOLOJ̌İK DANIŞMAN PROF.DR.        BİNNUR YEŞİLYAPRAK VE YENİ KİTABI "İÇİMDEKİ YUVA" 




Prof.Dr. Binnur Yeşilyaprak'da "İçimdeki Yuva" üzerine röportaj

"AŞKTA YAŞADIKLARIMIZ DAHA ÇOK KENDİMİZLE, İÇİMİZDEKİ BOŞLUKLA İLGİLİ"


"BEDEN VE RUH SOSYAL YAZILIMLARLA ADETA KASTRASYONA UĞRUYOR"


"PSİKOLOGLAR DA TERAPİSTE GİDEBİLİR PROFESYONEL YARDIM ALABİLİR,  YARALI ŞİFACILAR GİBİ"


"İÇİNE DOĞDUMUZ YUVADA GÜVENLİ VAROLUŞ YOKSA BOŞLUK YAŞAM BOYU SÜRÜYOR"


"BU ÜÇ KİTAP DA SENARYO OLABİLİR, BU DUYGU YOĞUNLUĞUNUN DİZİ YA DA FİLMLE HİSSEDİLMESİNİ İSTERİM"

"İNSANIN KENDİSİNİ BULMA YOLCULUĞU OLDUKÇA ZAHMETLİ" 




NEVİN BİLGİN 

İçimdeki Yuva

Prof.Dr. Binnur Yeşilyaprak'ın son çıkan kitabı "İçimdeki Yuva" okurlarıyla buluştu. Yeşilyaprak'ın Öz Terapi ‘içsel bir kazı’ kitabının da adeta devamı niteliğindeki kitap insanı içsel bir yolculuğa çıkararak kendisini keşfetmesine, tanımasına ışık tutuyor. 


“İçimdeki Yuva”, kişinin kendisiyle kurduğu en derin ilişkiye cesur bir ışık tutan samimi bir anlatı. Kitapta yalnızca bir aşk hikâyesinin seyri değil; o aşkın tetiklediği duygular aracılığıyla geçmiş yaralarla yüzleşme, gecikmiş bir yasın kabulü ve içsel bir dönüşüm süreci yer alıyor. 


Binnur Yeşilyaprak, bir psikolojik danışman olarak mesleki kimliğini kenara koyup kendi kırılganlığını, eksik bırakılan ihtiyaçlarını ve kendine bile itiraf edemediği arzularını içtenlikle ortaya koyuyor. Bu açıklık, okuru hem şaşırtıyor hem de kendi iç dünyasına daha dürüst bakmaya davet ediyor.

Karşılıksız bir aşkın yarattığı sarsıntı, komşusunun duvardan gelen sesleriyle tetiklenen “yaşanmamışlık” hissi, içindeki boşlukla yüzleşmenin getirdiği acı… 


Tüm bunlar kitapta yalnızca birer olay değil; kişinin kendisiyle kurduğu içsel yuvayı yeniden inşa etmesinin basamakları olarak resmediliyor.


Yeşilyaprak, dışarıda aradığı sevginin ve tamamlanmışlık hissinin aslında kendi içinde var olduğunu fark ederken, okur da bu ‘dönüşüm’ yolculuğuna eşlik ediyor.


“İçimdeki Yuva”, geçmişten gelen kırılmaların bugünü nasıl şekillendirdiğini gösteren, aynı zamanda iyileşmenin mümkün olduğunu hatırlatan güçlü bir içsel keşif metni. Herkesin okuması ve kendisini keşfetmesi dileğiyle...




YAS SÜRECİ SONUNDA İÇİMDEKİ YUVADAKİ BOŞLUK KENDİMLE KAPANMIŞ VE BEN O YUVADA YENİDEN VAR OLMUŞTUM

Soru 1. Kitapta kendi içinizde yaşadığınız gecikmiş yas sürecini açıkça tarif ediyorsunuz.

Geçmişte karşılanmamış ihtiyaçların yasını tutmanın ve bunu kendinize itiraf etmenin, sizde nasıl bir kırılma yarattığını söyleyebilirsiniz? 

Bu yüzleşme, “içimdeki yuva” fikrinin doğuş noktasını mı oluşturdu?


Kitapla ilgili güzel bir giriş yapmışsınız. Çok teşekkür ederim. Siz benim içsel yolculuğumun dikkatli ve duyarlı bir tanığı oldunuz son yazdığım üç kitabımın okuyucusu olarak.

Evet, ben son 5-6 yıldır kendime dönük bir keşif süreci yaşama çabası içindeyim. İçsel bir yolculuğu bir terapist olarak ‘danışan’ kimliğimle yapma deneyimi bu süreç. 2020 yılında eve kapandığımızda “nihayet bu yolculuğa çıkma fırsatı!” diye sevinerek, sahip olduğum tüm ‘terapist donanımım’ ve ‘yaşam birikimimi’ yanıma alıp çıktığım bir yolculuk…

 

Yedi ay süren ve daha sonra Öz Terapi kitabımda yayınladığım ‘terapi tutanakları’nda görüleceği gibi çok zorlayıcı bir yolculuktu bu; bugünden geçmişe, geçmişten şimdi’ye, bilinçten bilinç dışına uzanan… Beden arşivlerinden çıkan duygulardan, zihinsel kodlamalara halat atan bağlantılar… Sosyal yazılım tarafından doğal yazılıma set kuran engeller…


 Bu sürecin sonunda özgürleştiğimi ve kendimi akışa bıraktığımı hissettim. İçimdeki bariyerleri aştığım ve varoluşumu daha anlamlı yaşadığım bir dönemde –ki iki yıl geçmişti öz terapi sürecinin üstünden- hayat bana yeni bir sınama sundu: Aşık oldum!


Bu hiç beklemediğim bir zamanda ve hiç düşünmediğim bir şekilde geldi. Bu aşkın spot ışığında henüz içimde ‘karanlık bir bölge’ olduğu ve karşılanmamış ihtiyaçlarımın beklediğini gördüm.

Bu öyle bir kırılma yarattı ki gerçekten kontrolümü kaybettiğimi hissettim. Paramparça dağılacağımı ve O’ndan başka kimsenin beni toparlayamayacağını düşündüm.


Çocukluğumda içine doğduğum yuvadan alamadığım pek çok şeyi (ait olma, güven, koşulsuz sevgi vb.) ancak aşık olduğum kişi verebilir ve ben ancak o zaman içimdeki yuvada var olan ve ömür boyu görmezden geldiğim boşluğu doldurabilirim gibi bir duygu yaşadım.


İşte bu aşkın nasıl geldiğini ve bunu kabul etme sürecimi ‘ZAMANSIZ aşk günlükleri’ kitabımda anlattım.



 İmkansız bir aşkın bana yaşattığı çaresizliğin karşımdaki kişi ile ilgili değil, kendimle ilgili olduğunu, bir ömür bekleyen ihtiyaçların sahip olduklarımla doyurulmamış olduğunu gördüğümde; yaşanmamışlıkların yas süreci başladı. 


Uzun süren bir yastı ve yas bittiğinde içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. İçimdeki yuvadaki boşluk ‘kendimle’ kapanmış ve ben o yuvada yeniden var olmuştum bir bakıma. 

 


PROFESYONEL YARDIM SÜRECİ VE YARALI ŞİFACILAR


Soru 2. Siz bir psikolojik danışmansınız; buna rağmen kitabın önemli bir bölümünde, profesyonel birinin de terapiye ihtiyaç duyabileceğini anlatıyorsunuz.

Mesleki kimliğiniz ile kişisel kırılganlıklarınız arasında bu kitabı yazarken nasıl bir denge kurdunuz? 

Okurun sizi “yaralı bir uzman” olarak görmesi sizi zorladı mı, yoksa özgürleştirdi mi, insan olmanın en doğal halini okuyucuya sundu mu?


Bence çok kritik bir noktaya temas ettiniz bu soruyla. Bizim toplumumuzda böyle bir kaygının geçerli olduğu kanısındayım. Bu yüzden kitabımda, aldığım profesyonel yardım sürecini açıkça yazmak istedim. 


Bu noktayı vurgulamak istedim ki meslektaşlarım için de –belki- model olabilirim.

Amerika ve Avrupa ülkelerinde terapistlerin mesleğe başlamadan önce olduğu gibi, mesleklerini icra ederken belirli aralıklarla düzenli olarak terapi sürecinden geçmeleri etik bir ilke ve mesleki bir kuraldır aynı zamanda.

        Örneğin Irvin Yalom, terapist olarak geçirdiği yıllar içinde kendisi binlerce saat terapi aldığını yazar kitaplarında. Ve terapistler için “Yaralı şifacılar” kavramını kullanır.


Bence iyi bir terapist olmak için bu çok gereklidir. Çünkü bizim alanımızda şöyle bir inanç vardır; bu mesleğe yönelmemizin psiko-dinamikleri incelendiğinde her birimizin kendi yaralarımızı sarmak ihtiyacı ortaya çıkar. A. Adler’in bu konudaki açıklamalarını ben şu cümle ile ifade etmeyi seviyorum:

“ Herkes kendi patolojisini çalışır.”

         

Ben kendi hayatıma baktığımda; bu alanda lisansüstü eğitimim sırasında terapi yardımı aldığımı Öz Terapi kitabımda yazmıştım. Daha sonra da birkaç kez böyle bir yardıma başvurduğumu da…

Ancak son kitabımda (İçimdeki Yuva), öncekilerle kıyaslandığında çok daha uzun süreli ve daha yoğun bir süreç yaşadım çünkü gerçekten tek başıma aşamayacağımdan kaygı duyuyordum. Öyle bir kırılmaydı; ya dağılacaktım ya da yeni bir bütünleşmeye ulaşacaktım.

         


Bana göre bu durumun farkında olmak, kabul etmek ve terapiye başvurmak önemli bir güç ve cesaret istiyor. Ben bunu yapabildiğim için memnunum çünkü artık kendimden saklanma değil kendimi bulma yolculuğunda olduğumu biliyordum ve bu yolda ilerlemeye kararlıydım. Yaşadıklarım çok insana özgü haller idi ve ben kendimi anlayarak tüm insanlığa dair derin bir bakış açısı kazandığımın farkındaydım.

  

AŞKTA YAŞADIKLARIMIZ DAHA ÇOK KENDİMİZLE İLGİLİ


Soru 3. Sizden – neredeyse - 30 yaş küçük olan eski öğrencinize duyduğunuz karşılıksız aşk, kitapta acı verici ama dönüştürücü bir süreç olarak yer alıyor.

Bu aşkın sizde yarattığı incinme ve hayal kırıklığının, aslında karşıdaki kişiyle değil de kendi geçmişinizle ve eksik karşılanan ihtiyaçlarınızla ilgili olduğunu fark ettiğiniz an nasıldı?


Yaşadığım AŞK idi… ve ben aşkı ömrüm boyunca deneyimlememiştim. Kendime izin vermemiştim. Bana yüklenen sosyal yazılımın sonucu hep “kontrol bende” duygusuyla yaşamıştım. 


Akıl ve mantık çerçevesinde davranmak benim için önemliydi. Yaşamda hedeflerime böyle ulaşmıştım. Duyguları da kontrol etmek gerektiğinin öğretildiği bir ailede büyümüştüm.


 ‘Olan’ değil ‘olması gereken’ geçerliydi bizim evde.


Bu yüzden aşık olanların ‘akla ziyan’ halleri beni çok şaşırtırdı. “Nasıl olur da gerçekleri göremiyorlar?” diye onların mantıksız davranışlarına inanmakta güçlük çekerdim.



Kuramsal anlamda aşkı açıklayan görüşleri bilgi düzeyinde bilsem de somut gerçekliği hakkında bir fikrim yoktu.

       

Bu yüzden aşık olduğumda kendi halimi anlamak ve kabul etmek çok zorlu bir süreçti. Bu halime inanamıyordum. Şaşkındım!.. Olan şey, olması gereken değildi ve ben bunu kontrol edemiyordum!… Yaşadığım bu deneyimi anlamak için büyük bir çaba gösterdim; kendi ‘aşık’ hallerime tanık olurken bir yandan da sürekli araştırıp öğrenmeye çalışıyordum: 

       

Beni savuran, alt üst eden bu duygu halinin gücü nereden geliyordu?

       

Aşkın psiko-dinamikleri nasıldı?

       

Bu ‘imkansız aşk’ beni nereye sürüklüyordu? 


Yaşadığım bu deneyimde karşımdaki kişi ‘tetikleyici’ olmuştu ama asıl sorun kendimle ilgiliydi. 


Bunun farkındaydım ama yine de içimdeki yuvadaki boşluğun derinliğini, içimdeki çocuğun saplanıp kaldığı ihtiyaçların gücünü anlayıp aşabilmem ancak iki yılı aşan bir zaman diliminde gerçekleşti. 


Çünkü yaşadıklarımı içselleştirerek ve sadece zihinle değil bedenimle sindirerek kendi içimdeki dönüşümü sağlamak hiç kolay olmadı.



"BEDEN VE RUH SOSYAL YAZILIMLARLA ADETA KASTRASYONA UĞRUYOR"


Soru 4. Kitapta yaşanmamışlık duygusunu çok çarpıcı bir örnekle anlatıyorsunuz: komşunuzun duvardan gelen sevişme sesleri ve sizde uyandırdığı hüzün.

Bu sahne, okuyucuda güçlü bir “ben neyi yaşamadım?” sorusu yaratıyor. Bu duyguyu ilk yaşadığınız anda, kendinizle ilgili hangi gerçeği gördünüz? 

Bu farkındalık mı daha ağırdı, yoksa arzu ve eksiklik hissi mi?


Yaşanmamışlık duygusu, bizim toplumumuzda bence çok yaygın olan bir durum. Birçoğu farkında değil ya da önemsemiyor olabilir bilinç düzeyinde. Ancak bilinçdışı, yaşanmamışlıkların kaydını tutuyor. 


Doğal yazılımımızda var olan ancak sosyal yazılımın baskısıyla karşılanmamış ihtiyaçlar bekliyor… Yok olmuyor. Sanki içimizde (bilinç dışında) çocukken doğduğumuz yuvada hak ettiğimiz halde alamadıklarımızın hesabını tutan bir “Tahsilat memuru” var; alacaklarımızın kaydını tutuyor ve tahsil edilmesini bekliyor gittikçe sabırsızlanarak!..


İşte ben de bizim toplumumuzda yaygın olarak görüldüğü gibi, bir kadın olarak, bedenin doğal dürtüleri olan cinsel ihtiyaçlarımı bastırmış ve karşı cinsle ilişkilerime bir duvar örmüştüm. Öyle ki bu istek ve arzularımı da hissetmez olmuştum!.. 


Bu sorunumu aşmaya çalışmıştım uzun bir süre ama yakın ilişkide olduğum Arkadaşım ile böyle bir beraberliği başaramıyorduk. Arzularımı özgür bırakamıyordum çünkü onlar yaşam boyu engellenmişti!

Bunun bana ve Arkadaşım’a nasıl bir ‘yoksunluk’ yarattığını kabul etsem de bu sorunu aşamıyorduk. 

       


Kendimle ilgili şu gerçeği gördüm; sadece bedenim değil sanki ruhum da, sosyal yazılımın yüklediği engeller nedeniyle, kastrasyona uğramıştı! Aşk, bu anlamda (Lacan’ın belirttiği gibi) beni kendi eksikliklerimle yaratıcı bir ilişki kurmaya zorlayan eşsiz bir deneyim oldu. 



"İÇİNE DOĞDUMUZ YUVADA GÜVENLİ VAROLUŞ YOKSA BOŞLUK YAŞAM BOYU SÜRÜYOR"


Soru 5. “İçine doğduğumuz yuva ile içimizde kuracağımız yuvanın farklı şeyler olduğu” fikri kitapta temel bir eksen.

Sizce bir insan kendi içindeki yuvaya ancak incinmeleri, yanlış seçimleri, karşılıksız aşklar ve eksik kalan arzular yolundan mı ulaşır?

Yoksa bu yolculuğun daha az acılı bir alternatifi olabilir miydi?


Ben bu kitapta kendi deneyimim ekseninde yaşadığım süreci anlatmaya çalıştım.


İçine doğduğumuz yuvada güvenli bir varoluş yaşamadıysak - ki çoğumuz böyle ne yazık- benlik kırılmaları ile bir diğer ifade ile içimizdeki boşluk ile yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz.



Etrafımda akıp giden hayat çarkına ve bu çarkın içinde var olmaya çalışan insan hallerimize baktığımda; “sahip olmaya çalıştıklarımızla” içimizdeki boşluğu doldurmaya ve içimizdeki yuvada kendimizi güven ve huzur içinde hissetmeye çabaladığımızı görüyorum.

Ama olmuyor!


Ben bunu öz terapi sürecimde irdeledim ve kabul ettim ki ‘ikame tatminler’ gerçek bir doyum sağlamıyor. Bunu kabul etmek zor elbette çünkü bildiğimiz yollardan elde etmeye koşullandığımız başarılar peşinde koşuyoruz: Para, mal, mülk, kariyer, statü, güç vb.

Bunun sonu yok ve birçoğumuz için ömür böyle geçip sona eriyor. Oysa ‘dışardan’ elde ettiğimiz hiçbir şey bizim içsel ihtiyaçlarımızı gerçekten karşılayamıyor. Geçici tatminler, kısa süreli ‘iyi hissetmeler’, anlık hazlar bizi oyalamaya devam ediyor.



KENDİNİ BULMAK ZAHMETLİ BİR YOLCULUK


Kendini bulmak, özüne ulaşmak bence çok uzun ve zahmetli bir yolculuk… 

Daha kolay ve kısa bir yol varsa da ben bilmiyorum. Örn. Freud’un, Jung’un, Yalom’un, Gabor Mate gibi terapist/kuramcıların kitaplarını okuduğumda aynı duruma tanık oluyorum. 


Ben de bu yolculukta olduğuma inanıyorum. Yolculuk sürüyor..

 



BU ÜÇ KİTAP DA SENARYO OLABİLİR, BU DUYGU YOĞUNLUĞUNUN DİZİ YA DA FİLMLE HİSSEDİLMESİNİ İSTERİM


Soru 6. Kitabınız güçlü duygusal sahneler, derin iç monologlar ve dramatik bir dönüşüm süreci barındırıyor.

Bu nedenle “İçimdeki Yuva”nın sinema ya da dizi dünyasına taşınabilecek güçlü bir anlatı olduğu düşünülebilir. Hikayenizin senaryoya uyarlanarak bir film ya da diziye dönüştürülmesini ister misiniz? Böyle bir uyarlama olursa, içsel yolculuğunuzun ekrana nasıl yansıtılmasını hayal edersiniz?




Böyle hissetmenize memnun oldum. Bu üçlemenin önceki iki kitabı için de benzer değerlendirme ve görüşler sıklıkla geldi okurlardan. Evet, neden olmasın! 

Son yıllarda böyle öyküler dizi ve filmlerde çokça karşımıza çıkıyor. Ben yaşadıklarımı olanca spontanlığımla okuyucuya ulaştırabildiysem eğer ekranda da aynı duygu yoğunluğunun hissedilmesini isterim.


Kitaplarıma ilişkin okurlardan aldığım geribildirimler, bu süreçte farkında olmadan kendi içsel yolculuklarına başladıkları yönünde. Aynı durumun ekran karşısında olup olmayacağını görmek benim için heyecan verici olacaktır.


Ciddi teklifleri beklediğimi sizin aracılığınızla ilgililere ulaştırmış olayım.

Beni, yazdıklarım üzerinde yeniden düşündüren bu anlamlı sorular için teşekkür ederim. Bence güzel bir röportaj oldu. Umarım okuyucular da böyle hisseder.

Tekrar teşekkürler.




Referanslar:

Yeşilyaprak, B. (2023) Öz Terapi ‘içsel bir kazı' (5.baskı) Nobel Kültür Yayınları, Ankara.

Yeşilyaprak, B. (2024) Zamansız ‘aşk günlükleri’, Nobel Kültür Yayınları, Ankara.

Yeşilyaprak, B. (2025) İçimdeki Yuva, Nobel Kültür Yayınları, 


14 Aralık 2025 Pazar

 YOGA VE MİZAH...


YOGANIN MASKESİ

BEDENİN EKONOMİ POLİTİĞİ kitabında 

ti'ye alınan üzerinde mizah yapılan yoga bölümü...



Yoga, popüler kültürde uzun zamandır ciddi bir ruhsal pratik olmaktan çok, mizahın esnek malzemesi haline gelmiş durumda. Filmlerde yoga yapan karakter genellikle ya yanlış pozisyonda kilitlenir, ya “nefes al” komutunu fazla ciddiye alıp bayılır, ya da bir bacağını ensesine dolarken hayatı sorgulamaya başlar. 



Komedi programlarında yoga, “hiçbir işe yaramadan çok yorulmanın” sanatsal biçimi gibi sunulur: 

Beş dakika hareketsiz durulur, sonra biri mutlaka sorar: “E biz şimdi spor mu yaptık?” Karikatürlerde ise yoga yapan beden, doğayla uyumlu değil; aksine modern hayatın absürtlüğüne teslim olmuş, iç huzuru ararken diz bağlarını kaybetmiş bir figürdür.



Bu mizah aslında yalnızca pozlarla değil, zamanla ve sabırla da alay eder. “Yavaşla”, “anda kal”, “nefesini izle” gibi öneriler; hız, verimlilik ve sürekli koşturma üzerine kurulu dünyada neredeyse bir şaka gibi algılanır. İşte tam bu noktada yoga, hem ciddiye alınır hem de ti’ye alınır: Bir yandan stres çağının panzehiri diye pazarlanır, öte yandan komedinin vazgeçilmez hedefi olur. 



Bu çelişkiyi ele alan önemli çalışmalardan biri de Yoganın Maskesi: Bedenin Ekonomi Politiği adlı kitap.

Nevin Bilgin ve Aysun Cengiz tarafından kaleme alınan eser, yoganın yalnızca esnek bedenler değil, aynı zamanda esnek anlamlar ürettiğini; mizahın da bu maskeyi düşürmenin en etkili yollarından biri olduğunu gösteriyor adeta. 



Yoganın Maskesi kitabı sipariş hattı aşağıda

https://galeatiyayinevi.com/product/yoganin-maskesi-bedenin-ekonomi-politigi-yoga-rehberiniz-nevin-bilgin-aysun-cengiz/

 ALLOTMENT KÜLTÜRÜ: TOPRAĞIN PAYLAŞILMASI, HAYATIN DENGELENMESİ



1. Allotment Nedir?

Allotment, İngiltere’de belediyelerin ya da yerel yönetimlerin yurttaşlara küçük bahçe parselleri tahsis etmesiyle oluşan bir kültür. İnsanlar bu alanlarda:

·Sebze yetiştirir

·Çiçek eker

·Toprakla temas kurar

·Şehir hayatının hızından uzaklaşır

Bu bahçeler özel mülk değildir ama sahipsiz de değildir.

Geçici ama korunmuş alanlardır.



BAHÇE VE BİTKİ: EMEĞİN GÖRÜNÜR HALİ

Allotment bahçesinde 

·Emek vermediyseniz ürün çıkmaz

·Sabretmediyseniz hasat olmaz

·Sürekli ilgi göstermediyseniz toprak küser

Bu yüzden allotment kültürü, emeğin sonuçla doğrudan ilişkisini hatırlatır.

Market raflarındaki sebzeler gibi “bir anda ortaya çıkmaz” her şey.

Bu yönüyle allotment:

·Tüketim kültürüne karşıdır

·Hızlı kazanca değil, sürekliliğe dayanır

·Gösterişsizdir



ZİHİNSEL SIĞINAK OLARAK ALLOTMENT

İngiltere’de allotment’lar sadece tarım alanı değildir;

zihinsel sığınaktır.

İnsanlar burada:

·İşyerindeki hiyerarşiden çıkar

·Ünvanlarını kapıda bırakır

·Patron da, işçi de aynı çamura basar

Toprak herkesi eşitler.

Bitki, kim olduğunuzu değil ne kadar ilgilendiğinizi bilir.

Bu yüzden allotment:

·Sessiz bir terapi alanıdır

·Düşünmenin, susmanın, yavaşlamanın yeridir


ÇİT ÜSTÜ SOHBETLER: GÖSTERİŞSİZ DAYANIŞMA

Allotment’ların etrafında genellikle çitler vardır.

Ama bu çitler ayırmak için değil, yaslanmak içindir.

“Çit üstü sohbet” tam da burada doğar:

·Ne resmi bir toplantıdır

·Ne de özel bir itiraf

Hava konuşulur, domates konuşulur, yağmurdan şikayet edilir.

Ama aslında hayat paylaşılır.

Bu sohbetler:

·Büyük ideolojiler üretmez

·Ama küçük dayanışmalar kurar


SOFRAYA GELEN EMEK

Allotment kültüründe sofraya gelen yemek:

·Kimin ektiğini hatırlatır

·Kimin suladığını unutturmaz

Bu yüzden israf azdır.

Çünkü emek görünürdür.

Modern dünyada sofraya gelen emek genellikle gizlidir.

Allotment’ta ise emek gözünüzün önündedir; ellerinizdedir.


 PATRONLARIN DEMOKRASİSİ


Nevin BİLGİN

Modern işyerlerinde eşitlik, motivasyon gibi bir süre gündemlerle çalışanların verimi arttırılmaya çalışılsa da uygulamada bunun gerçekten böyle olmadığını görüyoruz. 

Patron, müdür, amir ve çalışanlar aynı çatı altındadır. Ancak yönetim katındakiler ve bazı çalışanlar eşittir desek yeridir. 

Bu yemeklere bile yansır. Bazıları işyerinin  terasında sushi yerken, bazıları bodrum katında simit kemirir.

Lüks Menü – Alt Kademe Menüsü

Patron öğle yemeğinde “küçük bir toplantı” bahanesiyle şehrin en pahalı restoranına gider. Müdür ona eşlik eder, amir menüyü incelerken fiyatlara “kurumsal vizyon” der. 

Aynı saatlerde çalışanlara bir müjde verilir:

“Bugün şirketteki yemekte tavuk var"

Evet, tavuk ve dönüşümlü olarak makarna ya da pilav günüdür. 



Dün de öyleydi. Yarın da sürpriz yoktur. 

Arada çeşit olsun diye makarnanın şekli değişir. Penne olur, fiyonk olur. Ama kader hep aynıdır.

Simit Ismarlamak Müdürün Jesti

Bazen patronun ya da müdürün içi yumuşar. Empati yapar. O gün mesaiye kalmanızı isteyerektir.  Muhasebeyle göz göze gelir ve o tarihi karar alınır:

“Arkadaşlara simit söyleyelim.”

Bu an, şirket tarihinde bir dönüm noktasıdır. Çalışanlar o gün kendilerini gerçekten “değerli” hisseder. Hatta bazıları simidi yarın da yesek mi diye hayal kurar ama fazla hayal zararlıdır performansı düşürür.

Ayrıcalıklı Kadro

Her işyerinde bir ayrıcalıklılar listesi vardır. Bu liste yazılı değildir ama herkes bilir.

Onlar:

·Patronun adını kısaltarak söyleyebilir

·Çıkış saatini esnetebilir

·“Bugün erken çıkıyorum” cümlesini kurabilir

Diğerleri ise:

·İzin alırken dilekçe, ek dilekçe ve dilekçenin dilekçesini verir

·Beş dakika geç kalınca “kurumsal disiplin” ile tanışır ve evine gönderilerek izinli sayılabilir. 

Ama sorun yoktur. Çünkü bu eşitsizlik “kişisel değil, tamamen iş odaklıdır.”

Müdür her eşitsizliği şu cümleyle açıklar:

"Bu tamamen prosedür.”, "Profesyonellik bunu gerektirir"

Hangi prosedür olduğu bilinmez ama kutsaldır. Sorgulanmaz. Tıpkı her gün çıkan makarna gibi.

Amir de sık sık şu cümleyi kurar; 

“Ben de isterdim ama elimden bir şey gelmiyor.”

Elbette. Sistemin suçu. İnsanların değil.

Performans ve Protein İlişkisi

İlginçtir; patronlar yüksek performans bekler. Ama çalışanlar karbonhidratla çalışır. Protein sadece üst yönetim katında bulunur. Beyaz et, kırmızı et ve deniz ürünleri yukarıda, umutsuzluk ve pilav aşağıdadır.

Sonra şaşırılır:

“Neden motivasyon düşük?”

Bu işyerlerinde hiyerarşi bellidir:

Kim ne yer, nerede yer, kiminle yer…

Adalet tabakta başlar derler ama burada tabaklar farklıdır.


13 Aralık 2025 Cumartesi

 MHP’NİN “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” RAPORU

NE DİYOR, NEYİ AMAÇLIYOR?

            MHP, İmralı'da

Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki Çözüm Komisyonu'na sunduğu “Terörsüz Türkiye” raporu,  devletin terörle mücadelesini, hukuk düzenini ve toplumsal birlik anlayışının birlikte ele alındığı bir yol haritası şeklinde. 

Raporda temel amacın, Türkiye’nin terör belasından kalıcı biçimde kurtulması ve bu sürecin devletin üniter yapısını, anayasal düzenini ve milli birliğini zedelemeden yürütülmesi olarak belirtilmekte. 

RAPORUN TEMEL YAKLAŞIMI

Rapora göre terör, yalnızca silahlı bir güvenlik sorunu değil,  aynı zamanda siyasal, toplumsal ve uluslararası boyutları olan bir meseledir. Bu nedenle çözüm de tek başına askeri yöntemlerle değil,  devlet ciddiyeti, hukuk disiplini ve milli irade çerçevesinde yürütülmelidir.

MHP, geçmişte yaşanan “çözüm süreci” benzeri deneyimlerden ders çıkarılması gerektiğini özellikle vurgularken, kapalı kapılar ardında yürütülen, denetimsiz ve muğlak süreçlerin Türkiye’ye zarar verdiğini ifade etmektedir.

TERÖR ÖRGÜTÜNÜN FESHİ VE SİLAH BIRAKMA

Raporda en net ve değişmez koşulu

"PKK, tüm uzantılarıyla birlikte kendisini feshetmeli ve silah bırakmalıdır" şeklindedir. 

Bu fesih;

·Sadece Türkiye içini değil,

·Yurt dışındaki tüm yapılanmaları (PYD/YPG dâhil),

·Lojistik, finans ve propaganda ağlarını da kapsamalıdır.

Silah bırakmanın gerçekliği; MİT ve TSK tarafından oluşturulacak teyit mekanizmalarıyla doğrulanmalı, raporlanmalı ve devletin en üst makamlarına sunulmalıdır. Bu doğrulama yapılmadan hiçbir siyasi veya hukuki adımın atılmaması gerektiği açıkça ifade edilmektedir.

TBMM’NİN ROLÜ

MHP raporuna göre sürecin tek meşru adresi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

TBMM dışındaki hiçbir yapı, komisyon ya da aktör, millet adına karar alma yetkisine sahip değildir.

Bu nedenle:

·Süreç şeffaf yürütülmeli,

·Meclis denetimi esas alınmalı,

·Nihai kararlar yasama organının iradesiyle verilmelidir.

Komisyonun kurulması, partilerin temsil edilmesi ve alınan kararların kayıt altına alınması bu anlayışın bir parçasıdır.

UMUT HAKKI MESELESİ

Raporda kamuoyunda çok tartışılan “umut hakkı” kavramına özel bir bölüm ayrılmaktadır. MHP’ye göre umut hakkı:

·Tahliye anlamına gelmez,

·Bir “af” ya da “serbest bırakma” düzenlemesi değildir,

·Sadece infaz koşullarının hukuki olarak yeniden değerlendirilmesini ifade eden bir kavramdır.

Raporda; 

"Mevcut mevzuat yürürlükte olduğu sürece, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm terör suçluları açısından böyle bir değerlendirme mümkün değildir" denilmektedir. 

Yani umut hakkının gündeme gelebilmesi:

·Kanun değişikliği yapılmasına,

·Terör örgütünün tamamen feshedilmesine,

·Kamu güvenliğini tehdit eden hiçbir unsurun kalmamasına bağlıdır.

ANAYASA MAHKEMESİ VE HUKUK DEVLETİ VURGUSU

Raporda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı kabul edilmekle birlikte, AYM’nin yetkilerinin sınırları da özellikle vurgulanmaktadır. MHP’ye göre:

·AYM, süper temyiz mahkemesi gibi davranamaz,

·Bireysel başvurular açık keyfilik veya bariz hukuka aykırılık hâlleriyle sınırlı olmalıdır.

Bu vurgu, sürecin tamamen anayasal çerçevede ve hukuk devleti ilkeleriyle yürütülmesi gerektiğini göstermektedir.

ULUSLARARASI BOYUT

Raporda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve uluslararası baskılar da ele alınmakta; ancak Türkiye’nin:

·Kendi güvenlik ihtiyaçlarını,

·Kendi anayasal düzenini,

·Kendi toplumsal hassasiyetlerini esas alacağı açıkça belirtilmektedir.

Uluslararası hukukun, Türkiye’nin terörle mücadele kararlılığını zayıflatacak biçimde 

MHP’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ

MHP raporu şu temel ilkeleri net biçimde ortaya koymaktadır:

·Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı tartışma konusu yapılamaz.

·Terörle mücadelede geri adım atılamaz.

·Hiçbir süreç, bölücülüğe veya ayrılıkçı taleplere zemin hazırlayamaz.

·Devlet, pazarlık yapan değil; şart koyan taraftır.

·Terörsüz Türkiye hedefi, milli birlik ve anayasal düzen içinde gerçekleşmelidir.

Rapora göre bu süreç, Türkiye’nin hem güvenliğini hem de devlet aklını güçlendirme iradesidir; kişilere, örgütlere ya da dış aktörlere alan açan bir süreç değildir.

.............

Raporda, ayrıca İmralı'da yapılan görüşmeye ilişkin ayrıntılara yer verilirken, sürecin şimdiye kadar nasıl geliştiğine ilişkin takvim de yeraldı. 

Sürecin Takvimi

Sürecin kilometre taşları:

2024 * 1 Ekim - TBMM'nin yeni yasama yılı açılışında MHP Genel Başkanı

Sayın Devlet Bahçeli, DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşarak iç cepheyi güçlendirme ve birlik mesajı verdi.

* 22 Ekim - Sayın Devlet Bahçeli, MHP Grup Toplantısında, PKK elebaşı Abdullah Öcalan'ın tecridinin kaldırılması ve örgütün lağvedildiğinin açıklanması durumunda TBMM'de konuşabileceğini, umut hakkından yararlanabileceğini söyledi.

* 28 Aralık - DEM Parti heyeti, İmralı Adası'nda Abdullah Öcalan ile görüştü.

* 29 Aralık - terör örgütünün kurucusu Öcalan'ın süreci desteklediğini anlatan bir mektup okundu.

2025

* 2 Ocak - DEM Parti heyeti, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli'yi ziyaret etti.

* 22 Ocak - DEM Partili Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı'da A. Öcalan'la ikinci kez görüştü.

* 13 Şubat - PKK elebaşlarından Cemil Bayık, Öcalan'dan bir mektup aldıklarını ancak içeriğini açıklamayacaklarını söyledi.

* 27 Şubat - Yedi kişilik DEM Parti heyeti, İmralı Adası'na giderek Öcalan ile üçüncü kez görüştü. Yaklaşık üç saat süren görüşmenin ardından heyet tarafından, Öcalan'ın mesajı açıklandı.

* 10 Nisan - Cumhurbaşkanı Erdoğan, DEM Parti heyetini kabul etti.

* 21 Nisan - DEM Parti heyeti dördüncü kez İmralı'ya gitti.

* 8 Mayıs – Öcalan'ın PKK'ya yeni bir mektup gönderdiği ve "Bir an önce fesih toplantısını yapın" dediği öğrenildi.

* 12 Mayıs - PKK'nın fesih kararı kamuoyuna duyuruldu.

* 18 Mayıs - MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli TBMM'de komisyon kurulması çağrısı yaptı.

* 24 Haziran - TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş komisyonla ilgili Meclisteki siyasi partilerin grup yöneticileriyle buluştu.

* 9 Temmuz - terör örgütünün kurucusu Öcalan, videolu mesaj yayınladı.

* 11 Temmuz- PKK silah bırakmaya başladı.

* 31 Temmuz- Siyasi partiler, komisyon için üyelerinin isimlerini TBMM'ye bildirdi.

5 Ağustosta Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını yaptı.

* 26 Ekim 2025 tarihinde PKK 12. Kongre Kararları temelinde planladığı gibi Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan sözde güçlerini geri çekti.

* 16 Kasım 2025 tarihinde PKK Irak sınırları içinde bulunan Zap bölgesini boşalttı

* 24 Kasım 2025 tarihinde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonundan,

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Feti Yıldız,

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman,

DEM Grup Başkan Vekili Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit,

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza Ve İnfaz Kurumuna PKK Terör örgütü kurucusu Abdullah Öcalan’ın beyanlarını almak üzere gitmiştir.

2 Saat 50 dakika süren beyan alma işleminde PKK terör örgütünün kurucusu olarak

27 Şubat’ta ‘Barış ve demokratik toplum çağrısı’ akabinde örgütün kendisini feshetmesi ve silah bırakması açıklamalarının yanı sıra,

Suriye’de 10 Mart mutabakatının hayata geçirilmesine yönelik detaylı sorular sorulmuş ve beyanları alınmıştır.

 

Bu görüşmede tutulan tutanağın özeti, 4 Aralık 2025 Perşembe günü Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş tarafından Sayın Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Bozkurt Bey’e okutulmuştur.

- "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun 21 Kasım 2025 tarihli 18'inci Toplantısı'nda Komisyonda temsil edilen 5 siyasi parti grubundan 1'er üyeden oluşacak bir heyetin İmralı Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumuna gitmesi hususunda oylama yapılmış ve Komisyonumuzun nitelikli çoğunluğuyla karar alınmıştır.


CHP ve Yeni Yol Partisi grupları heyete üye bildirmemiştir.

Bu kapsamda, isimleri bildirilen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyeleri;

Hüseyin Yayman, Feti Yıldız ve Gülistan Kılıç Koçyiğit, 24 Kasım 2025 Pazartesi günü Adalet Bakanlığından alınan izin çerçevesinde İmralı Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumuna PKK’nın Kurucusu Abdullah Öcalan'ın beyanlarını almak amacıyla gitmiştir.

raporun tamamının linki

https://s.odatv.com/storage/files/documents/2025/12/13/rapor-10-aralik-2025-qblz.pdf?_gl=1*59bj95*_ga*YW1wLTdQOVB2aUZJQm5JQmlvOWI0Sktzc3FQZ1MteUk2U2JPSF85WXgtRUMtQ2dURjFxSGwwbTRFRnN5ZnlVdkNtWkw.

 TOYBOY MODASI

ARTIK KADINLAR DA GENÇ ERKEK İSTİYOR

YAŞ, CİNSİYET VE EVLİLİK PİYASASININ YENİ DENGELERİ



NEVİN BİLGİN 

Son kırk yılda Batı toplumlarında yaşça büyük kadın ve daha genç erkek birlikteliklerinde belirgin bir artış gözlemlenmekte. 

Literatürde toyboy marriages olarak adlandırılan ve kadının erkek partnerinden en az beş yaş büyük olduğu evlilik ya da birlikte yaşama biçimleri, 1970’lerden bu yana Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’da yaklaşık üç katına çıkmış durumda. 

Artış, bireysel tercihlerden çok, işgücü piyasasındaki dönüşümler, toplumsal cinsiyet normlarının çözülmesi ve evlilik kurumunun yapısal değişimiyle ilişkili.

Melvyn G. Coles ve Marco Francesconi’nin (2011) çalışması, bu olguyu açıklamak için denge arayışı modeli (equilibrium search framework) adı verilen iktisadi bir yaklaşım kullanmıştır.. Bu model, evlilik piyasasını bireylerin tam bilgiye sahip olmadığı, zaman içinde eş aradığı ve kararlarını belirsizlik altında verdiği bir alan olarak ele almaktadır.

Evlilik, tarafların gelecekteki gelirlerini, sağlık durumlarını ya da ilişkisel katkılarını garanti altına alan eksiksiz bir sözleşme değildir bu nedenle evlilik piyasasında sözleşme eksikliği temel bir varsayım olarak kabul edilmektedir. 

Modelin ikinci temel varsayımı, işgücü piyasasında başarıya ulaşmanın zaman alması, buna karşılık fiziksel çekiciliğin yaşla birlikte azalmasıdır. 



Bu durum, bireylerin evlilik piyasasındaki “değerlerinin” zaman içinde farklı yönlerde değişmesine yol açmaktadır. 

Genç yaşta fiziksel çekicilik öne çıkarken, ekonomik başarı ve statü çoğunlukla ileri yaşlarda elde edilmektedir.. Bu asimetri, yaş ve başarı bakımından farklı profillere sahip bireylerin eşleşmesini mümkün kılmaktadır. 

Denge arayışı modelinin kilit noktalarından biri, varlıklı biriyle evlenmenin marjinal getirisinin, ekonomik olarak daha az avantajlı bireyler için daha yüksek olmasıdır. Bu nedenle, ekonomik olarak başarılı bireyler için fiziksel çekicilik görece daha değerli hale gelirken, ekonomik açıdan daha zayıf bireyler için partnerin maddi gücü belirleyici olmaktadır.

Bu yapı, neden daha yaşlı ve ekonomik olarak başarılı kadınların, daha genç, fiziksel olarak daha çekici ancak kariyer açısından henüz yerleşmemiş erkeklerle evlendiğini açıklamaktadır. Toyboy evlilikleri bu çerçevede bir sapma değil, kadınlar ve erkekler işgücü piyasasında karşılaştırılabilir fırsatlara sahip olduğunda ortaya çıkan istikrarlı bir denge şeklinde görülmektedir.

Alandaki veriler bu teorik çerçeveyi desteklemektedir. 

EĞİTİMLİ VE İYİ ÜCRETLİYSE TOYBOY EVLİLİK YÜZDE 45 ARTIYOR

ABD ve Britanya verileri, bir kadının partnerine kıyasla daha eğitimli ve daha iyi ücretli olması durumunda, toyboy ile evli olma olasılığının yaklaşık yüzde 45 arttığını göstermektedir. Bu bulgu, toyboy ilişkilerinin kadınların ekonomik güçlenmesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır.

Demografik ve sosyolojik çalışmalar da bu eğilimi doğrulamaktadır. 

AARP’nin 2003 tarihli araştırmasına göre, 40 yaş üzeri kadınların yüzde 34’ü kendilerinden daha genç erkeklerle flört etmektedir. Buna rağmen, bu tür ilişkiler yaygınlaşsa da toplumsal kabul aynı hızda artmamaktadır. 2006 yılında yapılan bir çalışma, yaşça büyük kadın–genç erkek çiftlerin her iki tarafının da aile ve arkadaş çevresinden eleştiri gördüğünü, hatta bazı çiftlerin yaş farkını gizlediğini ortaya koymuştur. Bu eleştiriler, erkeğin “biyolojiye aykırı” davrandığı ya da kadının ekonomik avantaj sağladığı yönündeki varsayımlarla beslenmektedir.

Antropolojik literatür, bu damgalamanın kültürlerarası bir zorunluluk olmadığını göstermektedir. Lepcha topluluğunda yaşça büyük kadın–genç erkek ilişkileri normatif kabul edilirken, Bhil toplumunda evliliklerin yaklaşık yarısında kadın erkekten daha yaşlıdır. Buna karşılık bazı Afrika toplumlarında bu tür ilişkilerin erkeği “zayıflattığı” ya da hastalıklara yol açtığına dair inançlar yaygındır. Bu farklılıklar, yaş ve cinselliğin biyolojik olmaktan çok kültürel olarak anlamlandırıldığını ortaya koymaktadır.

Sağlık ve yaşam süresi üzerine yapılan çalışmalar ise daha karmaşık bir tablo sunmaktadır. 

KADINLAR GENÇ ERKEKLE DAHA MUTLU OLUYOR

Sven Drefahl’ın Danimarka’da yaklaşık iki milyon çift üzerinde yaptığı analiz, genç eşe sahip olmanın erkeklerin yaşam süresini uzattığını; ancak kadınlar için aynı etkinin geçerli olmadığını göstermektedir. Buna karşın, başka araştırmalar kadınların genç eşlerle daha fazla cinsel tatmin yaşadığını ve genel mutluluk düzeylerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, biyolojik açıklamaların tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.

“Toyboy modası” popüler kültürün yüzeysel bir eğilimi değil. Kadınların ekonomik ve toplumsal konumunun güçlenmesiyle birlikte, yaş, arzu ve ilişki biçimlerine dair normların çözülmesinin bir sonucu. 

Medyanın  bu ilişkileri alaycı ve küçültücü bir dille sunması, toplumsal dönüşüm ile kültürel kabullerin aynı hızda ilerlemediğini göstermektedir. Ancak toyboy ilişkileri yaygınlaştıkça, bu etiketin kendisi de tarihsel bir ara kavram haline gelmeye adaydır.

Kaynakça: 

https://daily.jstor.org/stigma-around-older-woman-younger-man-relationships

https://ideas.repec.org/p/iza/izadps/dp2612.html

https://blog.milliyet.com.tr/olgun-kadin--genc-erkek-iliskisi---/Blog/?BlogNo=39709


12 Aralık 2025 Cuma

 MODERN KADIN İLLÜZYONU 



Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdur. En moda renklerde sürülmüş bir ruj, kusursuz bir cilt için yaptırılmış botokslar ve içinde özgüvenle yürünen lüks elbiseler. İşte gayet modern görünür. ama illüzyon eve girince başlar kadın için. 

Modern toplumda kapılar kapandığında yaşanan en büyük illüzyon şudur: Herkes işten yorgun gelir ve herkes dinlenmeyi hak eder. Ancak gerçekte, kadın için "ofis mesaisi" biter, "ev robotu mesaisi" başlar. 

Kadın, sadece bir eş veya anne değil aynı zamanda şarjı hiç bitmeyen, yazılımı "her şeye yetişmek" üzerine kurulu, çok fonksiyonlu bir mutfak ve temizlik robotuna dönüştürülür.

Kadın her şeyi aynı anda yapabilme yeteneğine sahip olmak zorundadır. 

·Yemek yaparken haber izler,

·Haber izlerken çocuğun ödevini hatırlar,

·Ödevi hatırlarken erkeğe yan gözle bakıp “ben burada köle miyim?” diye düşünür,

·Bunu düşünürken tencereyi karıştırmayı unutmamayı başarır.

Bu, Marvel kahramanlarının bile kıskandığı bir çoklu görev yeteneğidir.



Kadının gözleri sürekli evi  tarar:

Hedef tespiti: Çamaşır, bulaşık, oyuncak, bardak, havlu, bilinmeyen obje.

·Mutfak Ünitesi: Birikmiş bulaşıklar, akşam yemeği bekleyen tencereler.

·Zemin Temizleme: Orada olmaması gereken kırıntılar ve çoraplar.

·Lojistik Planlama: Çocuğun bitmeyen ödevleri ve yarının ütülenecek gömlekleri.

İşin en trajikomik kısmı ise bu robotik döngünün içinde yaşanan o kısa devre anıdır. Elinde süpürge, üstünde yemek lekeleri ve dağılmış saçlarıyla mutfak robotu gibi çalışan kadın, salondaki o manzarayı gördüğünde sistem hatası verir. Zihninde şu soru yankılanır:

"Ben aptal mıyım? Neden bu evin tüm yükü benim üzerimde?"

Kadın evin içinde fırtına gibi eserken, salonun ortasında "mutlak durağanlık" hüküm sürer. Erkek, koltukta öyle bir yayılmıştır ki, kapladığı alan artık fiziksel sınırların ötesindedir.

Yüzündeki o tasasız gülücük, kadının robotik hızına karşılık gelen en büyük zıtlıktır. O, dışarıdaki mesaisini bitirmiş ve "şarj olma" hakkını sonuna kadar kullanan bir efendi gibidir; "ev robotunun" gürültüsü ise onun için sadece bir huzur fonudur.


 TACİZ: Sessizliğin İçine Saklanır


Nevin Bilgin

Taciz, çoğu zaman yanlış biçimde “bireysel bir an” olarak tanımlanır; sanki tek bir kişinin niyetiyle başlayan ve onunla sınırlı kalan bir ihlalmiş gibi sunulur. 

Birleşik Krallık’ta feminist teori, cinsel şiddet araştırmaları ve kadınlara yönelik şiddet politikaları alanında dünyanın en etkili akademisyenlerinden birisi olan Liz Kelly’nin cinsel şiddeti bir “süreklilik (continuum)” olarak kavramsallaştırdığı yaklaşım, tacizin toplumsal dokuda ne kadar büyük ve sistematik bir yer tuttuğunu açık biçimde gösteriyor. 

Kelly'e göre taciz, bireysel bir kötülükten çok daha fazlasıdır. Sessizliğin istismarına, görmezden gelmenin örgütlülüğüne, örtük suç ortaklığına ve suçun sıradanlaşmasına dayanan yapısal bir düzenin ürünüdür.

Sessizliğin İstismarı

Kelly’nin  vurguladığı gibi, kadınların cinsel şiddeti adlandırmakta zorlanması, yaşananların “gri bölge”de bırakılması, tacizin en güçlü araçlarından biridir. Taciz çoğu zaman yalnızca bedene değil, dile, ifade özgürlüğüne, özne oluşa yönelmiş bir saldırıdır.

Toplum mağdurlara şunu öğretir:

“Söylersen başın derde girer. Büyütme. Yanlış anlamışsındır.”

Bu dil, mağduru susturmakla kalmaz, failin eylemini görünmez kılar. İşte bu yüzden tacizin en karanlık katmanı, ihlalin kendisi değil, konuşulamaması, inanılmama ihtimali, etiketlenme korkusudur. 



Sessizlik bir tercih değil toplum tarafından inşa edilmiş bir zorunluluktur. 

Kelly’nin belirttiği gibi kadınların büyük kısmı, yaşadıklarını anlatma cesaretini ancak başka kadınlarla deneyimlerini paylaştıklarında bulur. Bu paylaşım,  ortak bir acıyı paylaşma halidir.

Sessizlik yalnızca mağduru değil, tacizi de büyütür.

Taciz Neden Her Yerde?

Kelly, tacizin münferit değil, yaygın, gündelik, kültürel bir olgu olduğunu söylemektedir.

Sokakta, iş yerinde, evde, okulda, toplu taşımada, dijital ortamda tacizin izleri vardır.

          Liz Kelly

Bu yaygınlık iki sonucu doğurur:

a) Normalleşme:

Taciz sıradanlaşır. İnsanlar “Bu da bir şey mi?”, “Herkesin başına geliyor” gibi cümlelerle olayı küçültür.

b) Körleşme:

Toplum tacizi duymak istemez. Rahatsızlığın kaynağı çoğu zaman tacizin kendisi değil, onun açığa çıkmasıdır.

Bu körlük alanı, toplumun kolektif karanlığıdır. Karanlık, görmemekle değil, görmek istememekle oluşur.

Gizli Suç Ortaklığı: Tacizi Ayakta Tutan Görünmez Çember

Kelly’nin analizinde mağdurluk ve hayatta kalmanın karşıt kutuplar değil, iç içe geçmiş süreçler olduğu vurgulanır. Ancak bu süreçlerin en kritik boyutu, mağdurun yalnızca faille değil, failin çevresindeki sessizleştiren sosyal mekanizmalarla da mücadele etmesidir.

Gizli suç ortaklığı üç şekilde işler:

1.Mağduru şüpheli göstermek:

“Gerçekten öyle mi oldu?”, “Belki yanlış anladın.”

2.Faili korumak:

“O iyi bir insandır, yapmaz.”

3.Durumu normalleştirmek:

“Abartıyorsun, böyle şeyler olur.”

Bu işleyiş tacizi bireysel bir eylem olmaktan çıkarıp, toplumsal olarak organize bir suskunluk rejimine dönüştürür. 

Kelly,  kadınlar pasif mağdurlar değil, direnç ve başa çıkma stratejileri geliştiren özneler olmasına rağmen onları pasifleştiren şeyin çevrelerindeki bu suç ortaklığı olduğunu ifade etmektedir. 

Suçun Sıradanlaşması

Bir toplumda taciz en çok sıradanlaştığında tehlikeli hale gelmektedir. 

Normalleşme, Kelly’nin de belirttiği gibi, tacizi görünmez kılan en güçlü toplumsal pratiktir. Çünkü artık kimse soru sormaz. Soru sorulmayan yerde hesap sorulamaz hesap sorulmayan yerde taciz büyür. 

Bu süreçte mağdurların yaşadığı travma  hem bedensel hem ruhsal izler bırakır.

Tacize uğrayanlar bireysel iyileşme süreçlerinden, kolektif direniş ve farkındalık üretme süreçlerine geçmeye başladıklarında düzen çatlamaya başlar.

https://www.csacentre.org.uk/team/professor-liz-kelly/


https://www.youtube.com/watch?v=nx2XtbDK1wQ