11 Mayıs 2024 Cumartesi

  


      DİN VE MİLLİYETÇİLİK İLİŞKİSİ

      TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE İSLAM

      "TANRI DAĞI KADAR TÜRK, HİRA DAĞI KADAR MÜSLÜMAN"

     "TANRI TÜRKÜ KORUSUN"DAN "ZAFER iSLAM'IN"A

 


    NEVİN BİLGİN

    Milliyetçilik ortaya çıktığından bu yana dinle ya karşıt ya da paralel yol yürümüştür. Milliyetçilikler ya kendilerini dine karşı konumlandırmış ya da dinden güç almışlardır. Din ile milliyetçilik arasındaki ilişkiyi tek boyutlu olarak ele almamak gerekmektedir. Din bazen milliyetçiliği beslediği gibi, milliyetçiliğin önünde engel oluşturan durumlara da girmiştir. Türk milliyetçiliğinde ise din algısının ise zamana göre değişim geçirdiği görülmektedir.

     Din ve milliyetçilik arasındaki ilişki, tarihsel ve coğrafi bağlamlara göre değişiklik göstermektedir. Milliyetçilik genellikle ulus-devletin kültürel ve politik bütünlüğü için önemli bir aidiyet kimliği olarak şekillenirken, farklı biçimleriyle sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal yapıların dönüşümünde etkin bir rol oynamaktadır. Dinî milliyetçilik ise, milliyetçiliğin belirli bir dini inanç veya öğretiyle ilişkisini ifade etmektedir. Bu ilişki din siyaseti ve dinin siyaset üzerindeki etkisi şeklinde iki yönde gelişmektedir. Paylaşılan bir din, ulus vatandaşları arasında ortak bir bağ olan birlik duygusuna katkıda bulunabilirken, dinin siyasetteki etkisi, dini fikirlerin günümüzde siyasi aktivizme ve ideolojik hareketlere ilham veren bir yön olarak yorumlanabilir.

    Örneğin, Hristiyanlık ve milliyetçilik ilişkisi, çeşitli Avrupa ülkelerinde ve ABD'de Hristiyan milliyetçilerin iç siyasete odaklanmasına yol açabilirken, İslam ve milliyetçilik ilişkisi özellikle Pakistan milliyetçiliğinde İslam diniyle ve pan-İslamcılıkla yakından ilişkilidir. Din ve milliyetçilik arasında tek tip bir ilişki olmadığı, bazı durumlarda dinin milliyetçiliği güçlendirebileceği gibi, engel olarak da görülebileceği vurgulanabilir.

    Türk Milliyetçiliği ve İslam

    Türk milliyetçiliği ve İslam arasındaki ilişki, tarihsel süreç içinde çeşitli dönemlerde değişik biçimlerde ele alınmış ve yorumlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, Türk milliyetçiliği fikri, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarıyla birlikte gelişmiş ve bu süreçte Türk kimliği ile İslam’ın ilişkisi üzerine çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.

    Ziya Gökalp gibi düşünürler, Türk milliyetçiliğinin ideolojik temellerini atarken, Türk kimliğini ve İslam’ı birleştiren bir “Türk-İslam sentezi” fikrini savunmuşlardır. Bu sentez, Türklerin İslam'ın yayılmasında etkin bir rol oynadıklarını ve böylece İslam ümmetinin bir parçası olarak ulusal kimliklerini geliştirdiklerini varsaymaktadır.


    Turan bölgesi turuncu çizgi ile gösterilmiştir (1850). Aral Denizi'nin doğusunda "Turan" adı görülür. Efsaneye (haritanın sağ alt köşesinde) göre Turan, modern ÖzbekistanKazakistan ve Afganistan ve Pakistan'ın kuzey bölgelerini içeren bölgeleri kapsamaktadır. Bu alan kabaca bugün Orta Asya denen kavrama karşılık gelir. Haritada Turan'ın bir parçası olarak belirtilen alanların listesi: 1. Harezm 2. Buhara ile Belh 3. Şehersebz (Buhara yanında) 4. Hisar 5. Hokand 6. Dervaz 7. Karategin 8. Kunduz 9. Kafiristan 10. Çitral 11. Gilgit 12. Iskardu 13.14. Kuzey stepler (Kazakistan). (Fotoğraf. Turan - Vikipedi (wikipedia.org)

    Atatürk Dönemi Din ve Milliyetçilik İlişkisi

    Cumhuriyet döneminde ise, Türk milliyetçiliği ve İslam arasındaki ilişki farklı bir boyut kazanmıştır.  Atatürk’ün reformlarıyla laik bir devlet yapısı oluşturulmuş ve Türk milliyetçiliği, daha çok etnik ve kültürel unsurlar üzerinden tanımlanmıştır.



    MHP’nin Kuruluşundaki Durum

    Çok partili hayata geçiş ve 1960’ların sonunda MHP’nin kuruluşuyla birlikte Soğuk Savaş döneminde milliyetçiliğin bir sentezleme ile dinle birlikte yol yürüdüğü görülmektedir. Bu dönemde "Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman" sloganıyla bu durum kendisini şekillendirmiştir.

    Özellikle 1980’lerden sonra, Türk-İslam sentezinin yeniden önem kazanmış ve siyasi bir ideoloji olarak kullanılmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Türkçülüğün önem kazandığı bir coğrafyada neoliberal akımla birlikte Türk milliyetçiliği İslam çizgisinden uzaklaşmıştır.

     Sosyo Politik Şartlara Göre Şekilleniyor

     Günümüzde Türk milliyetçiliği ve İslam arasındaki ilişki, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-politik koşullara göre şekillenmekte ve tartışılmaktadır. Özellikle AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, Türk milliyetçiliği ve İslam’ın birleşimi, siyasi söylemde daha belirgin bir yer tutmaya başlamıştır. Bu durum, eğitim politikalarından dış politikaya, kültürel politikalardan günlük siyasi retoriğe kadar geniş bir yelpazede kendini göstermektedir.

     Türk milliyetçiliği ve İslam arasındaki ilişkiyi anlamak için tarihsel bir perspektif sunmak önemlidir. Örneğin, 1993'te yayınlanmış bir çalışmada Ernest Renan'ın milliyet tanımı, Atatürk'e atfedilerek aktarılmıştır. Buna göre, milliyet, aynı vatana sahip çıkan, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insan topluluğudur. Ancak, Türk milliyetçiliği tarihsel olarak bazı ırkçı ve dini unsurları da içermiştir. Bu unsurların günümüzdeki yansımaları ve kullanımı, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal dinamikleri açısından önemlidir.

     1980 Darbesi, Aydınlar Ocağı ve Sentez Söylemi

     Türk milliyetçiliği ve İslam arasındaki ilişki, farklı dönemlerde çeşitli yorumlarla ele alınmıştır. Özellikle "Sentez" akımı, Türk milliyetçiliğine İslam'ın dinî ve kültürel değerlerini eklemleyen bir muhafazakâr milliyetçilik örneği olarak ortaya çıkmıştır. Bu akım, Aydınlar Ocağı gibi seçkin gruplar tarafından üretilmiş ve 1980 Askerî Darbesi döneminde de popülerlik kazanmıştır.

     1982 ile 1986 arasında resmî ideoloji haline gelen bu sentez, devlet kurumları tarafından da desteklenmiştir. Anayasa, Devlet Planlama Teşkilatı ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu gibi kurumlar, Orta Asya Türk değerleriyle İslam'ın değerlerini birleştiren "millî kültür" fikrini benimsemişlerdir. Bu dönemden sonra, devletin eğitim ve kültür kurumlarından bu senteze yönelik öğretim ve ifade şekilleri yaygınlaşmıştır.

     Aşırı Sağın Dini Kullanımının Kolaylaşması

     Türk milleti ile İslam dini arasındaki ilişki kimi zaman tarihsel olaylarla da ilişkilendirilmiştir. Örneğin, 1915 Ermeni olayları, 1922 nüfus mübadelesi, İstanbul Rumlarının göçü gibi olaylarla Müslüman nüfusun artması, bu sentezi güçlendirmiştir. Ancak bu sentez, laikliğin dışsal simgelerini gereksiz hale getirme riski taşımaktadır. Dinî semboller bazen millileştirilerek kullanılmakta ve bu da aşırı sağın dini kullanımını kolaylaştırmaktadır.

                                         Prof. Dr. Şaban Halis Çalış (Fotoğraf: Selçuk Üniversitesi web sayfası)



    Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman

     Çalış’ın Makalesinde Derinlemesine Analiz

     Akademisyenler Prof.Dr. Şaban Halis Çalış ve Prof. Dr. Birol Akgün’ün “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman: Türk Milliyetçiliğinin Terkibinde İslamcı Doz” başlıklı makalesi, “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik” kitabının 53-83. sayfalarında yayımlanmıştır ve bu konuya önemli bir akademik katkı sunmaktadır. Özellikle bu makale, Türk milliyetçiliği ile İslamcılığın kesişim noktalarını derinlemesine ele alırken, bu sentezin tarihsel ve ideolojik kökenlerini de irdelemektedir.

     Makalede altmışların sonunda din ve milliyetçilik yakınlaşmasının MHP’nin kuruluşunda kullanılan “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman” sloganıyla kendisini gösterdiği vurgulanırken, Bozkurtçular-Hilalciler ayrımı ve Milliyeti sloganlardan İslamcı sloganlara geçişler örneklerle şöyle anlatılmaktadır:  

     “Mesela Alparslan Türkeş, 1944 Irkçılık-Turancılık davasında beraber yargılandığı Atsızın ırk konusundaki fikirlerini altmışlı yılların ikinci yarısından sonra aşırı bulur. Türkçülerin bir kısmıyla yollarını ayırırken, ülkücü hareket içindeki Bozkurtçular- Hilalciler tartışmalarında, dine yakın olanlara daha müsamahakâr davranırken ya da yetmişli yıllarda gittikçe artan oranda şeyhler ya da dini cemaat önderleri ile daha sık bir araya gelirken herhalde İslamcılarla sadece ideolojik değil aynı zamanda oy kavgasında da olduğunu gösterecektir elbette. MHP’nin gençlik tabanı içinde de “Tanrı Türkü Korusun”dan daha ziyade “Kanımız Aksa da Zafer İslam”ın sloganlarına geçiş ideolojisi kadar aralarında farklılıkların iktidar ve nüfuz mücadelesi olduğunu gösterecektir.”

 


Kaynaklar:

 

Akgün, Birol ve Çalış, Şaban Halis. “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman: Türk Milliyetçiliğinin Terkibinde İslamcı Doz.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, der. Ayhan Aktar, 53-83. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.

Copeaux, É. (2014). Türk milliyetçiliği ve İslam [PDF dosyası]. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 69(3), 137-156. https://psi520.cankaya.edu.tr/uploads/files/Copeaux,%20Turk%20Milliyetciligi.pdf

Milli Düşünce Merkezi. (2023) Din, millet ve milliyetçilik: Milliyetçilik ve din ilişkisi. Misak Dergisi. https://millidusunce.com/misak/din-millet-ve-milliyetcilik-milliyetcilik-ve-din-iliskisi/ (Yazar Burçin Öner)

OPUS Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi » Makale » Din ve Milliyetçik İlişkisi: Kolaylaştırıcı mı Zorlaştırıcı mı? (dergipark.org.tr)


10 Mayıs 2024 Cuma

 

BEYNİMİZDEKİ MİLLİ RİTM:

BANAL MİLLİYETÇİLİK VE PSİKOLOJİK ETKİLERİ

 

 


    NEVİN BİLGİN

    Banal milliyetçilik, günlük hayatımızın içinde sıkça karşılaştığımız, bilinçaltımıza derin izler bırakan ulusal kimlik vurgularını ifade etmektedir.

    Sosyal psikolog Michael Billig'in bu kavramı tanımladığı 1995 yılından bu yana, banal milliyetçilik üzerine yapılan araştırmaların sayısı ve önemi giderek artmaktadır.

    Banal milliyetçilik, günlük yaşamın bir parçası olarak sürekli tekrarlanan semboller, pratikler ve alışkanlıklar yoluyla ulusal kimliğin sürekli olarak yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Örneğin, okullarda yapılan bayrak törenleri, ulusal marşların söylenmesi, devlet kurumları tarafından düzenlenen milli gün kutlamaları, spor karşılaşmaları ve ulusal sembollerin günlük dilde sıkça kullanılması, bu sürecin bir parçasıdır.

    Banal milliyetçilik, bilinçaltımızda derin izler bırakarak ulusal kimlik duygusunun güçlenmesine katkı sağlamaktadır. Sürekli tekrarlanan semboller ve vurgular, zamanla bizim için normal hale gelmekte ve ulusal kimliğimizin bir parçası olmaktadır. Bu durum, kişisel kimlikle ulusal kimliğin bütünleşmesine ve ulusal kimliğin sürekli olarak hatırlanmasına katkıda bulunmaktadır.

   Psikolojik olarak, banal milliyetçilik bireylerin kendilerini bir ulusun parçası olarak görmesine ve bu kimlikle bütünleşmesine yardımcı olmaktadır. Bu durum, kişisel güven duygusunu arttırmakta ve bireylerin kendilerini toplumlarıyla daha güçlü bir bağ içinde hissetmelerini sağlamaktadır. Ancak aynı zamanda, bu sürekli tekrarlanan ulusal kimlik vurguları, diğer uluslara karşı önyargılı düşüncelerin gelişmesine de zemin hazırlamaktadır.

 


   Banal milliyetçilik aynı zamanda ulusal kimliğin sürekli olarak yeniden üretilmesini sağladığı için toplumsal bir birliktelik ve dayanışma duygusu da oluşturmaktadır. Ancak bu durum, aşırı milliyetçilik ve aşırı vatanseverlik gibi olumsuz sonuçlara da yol açmaktadır.

    Banal milliyetçilik günlük hayatımızın bir parçası olarak ulusal kimliğin sürekli olarak yeniden üretilmesine katkı sağlamakta, bu süreç psikolojik olarak bireylerin kimlik duygularını güçlendirmekte, aynı zamanda ulusal kimliğin önemli bir parçası haline gelmesini sağlamaktadır.

 


Kaynakça: 

Kültürlerarası iletişim tavsiyesinin banal milliyetçiliği – Hareket Halindeki Dil (languageonthemove.com)

Banal Milliyetçilik – Michael Billig (todap.org)

 

FEMEN ve UKRAYNA SAVAŞI: AKTİVİST GRUBUN ROLÜ

ÇIPLAK EYLEMCİLER

 

 


 

 

   NEVİN BİLGİN

   FEMEN aktivist bir sivil toplum grubu. En belirgin özellikleri eylemlerini çıplak olarak yapmaları. Çıplaklıkla hem dikkat çekmeyi hem de çıplaklık tabu olarak görüldüğü için farkındalık yaratmayı amaçlamaktadırlar. Yine kamusal çıplaklığı ifade özgürlüğü hakkını kapsadığını savunmaktadırlar.

   Grubun temel amacı, kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları konularında farkındalık yaratmak ve seslerini duyurmak olarak belirlenmiştir. Ukrayna’daki cinsel istismar ve toplumsal adaletsizlik gibi sorunları gündeme getirmek amacıyla kurulmuştur.

   Cinsiyet rollerinin, özellikle kadın bedeninin sembolik anlamını taşımasıyla birlikte, 19. yüzyıldan itibaren feminizm hareketi erkek egemen toplumlarda belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu hareket, kadın merkezli bir akım olarak akademik çalışmalarda da geniş bir yer edinmiştir.

   2008 yılında Ukrayna'da kurulan ve feminist bir hareket olarak nitelendirilen Femen, kadın haklarının savunuculuğunu üstlenerek öne çıkmış ve dünya çapında dikkatleri üzerine çekmiştir.


 fotoğraf kaynağı: PUTIN'IN SAVAŞINI DURDURUN, SLAVA UKRAINI! Paris – FEMEN

    Yeni Dünyanın Yeni Tarzı

    Femen, "yeni dünyanın, yeni dönemin bir tarzı" olarak tanımladığı kendine özgü bir hareket tarzıyla erkek odaklı olduğunu beyan ettiği Ukrayna toplumunda kadınların sesi olma misyonuyla faaliyet göstermiştir. Ancak, Femen'in kadınları cinsel bir meta olarak sunulmasına karşı duruşu ile gerçekleştirdiği eylemler arasında feminist hareketle çelişkili unsurlar taşıdığı eleştirileri de sık sık gündeme getirilmektedir.

     Ukrayna Savaşı’ndaki Eylemleri

     Ukrayna Savaşı'nın patlak verdiği dönemde FEMEN, aktivizm anlayışını genişleterek savaşın etkilerini ve halkın yaşadığı zorlukları da gündeme taşımıştır. Bu süreçte FEMEN'in eylemleri, savaşın kadınlar üzerindeki özel etkilerine ve genel olarak Ukrayna toplumunun yaşadığı travmalara odaklanmıştır. FEMEN'in Ukrayna Savaşı sırasında gerçekleştirdiği önemli eylemlerden bazıları şöyle:

     İnsani Yardım ve Savaş Mağdurlarına Destek: FEMEN aktivistleri, savaşın başlamasıyla birlikte hızla adapte olmuş ve yerinden edilmiş insanlara yardım sağlamak için çeşitli çalışmalar yapmıştır. Özellikle kadınların ve çocukların yaşadığı güçlükleri hafifletmek için insani yardım faaliyetleri yürütülmüştür.

    Putin'e Karşı Protestolar: FEMEN, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik müdahalelerine ve Putin'in politikalarına sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Özellikle Paris gibi uluslararası platformlarda düzenlenen protesto eylemleri, savaşın sonlandırılması ve Ukrayna'nın bağımsızlığının korunması çağrılarıyla gerçekleştirilmiştir.

      Fotoğraf kaynak: femen.org

     Ukrayna'nın Avrupa Birliği'ne Entegrasyonunu Destekleme: FEMEN, Ukrayna'nın Avrupa Birliği'ne entegrasyon sürecinin hızlandırılmasını savunmuş ve Avrupa standartlarına uygun demokratik bir Ukrayna vizyonu için çalışmıştır.

     Mültecilere Yardım ve Destek: Savaşın etkisiyle yerinden edilen ve mülteci durumuna düşen Ukraynalılara yönelik destek ve yardım faaliyetleri düzenlenmiştir. Bu eylemler, savaşın insani boyutunu vurgulamak ve yardıma muhtaç insanlara destek olmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

     FEMEN'in Ukrayna Savaşı sırasındaki eylemleri, sadece savaşın siyasi ve askeri boyutlarını ele almakla kalmayıp, aynı zamanda savaşın insanlar üzerindeki derin etkilerini ve toplumun ihtiyaçlarını da ön plana çıkarmıştır.

    Femenlere Eleştirel Yaklaşım

    Akademisyen Ayşad Güdekli'nin Kadın Çalışmaları Bağlamında Eleştirel Bir Yaklaşım Femen" adlı çalışmasında, Femen grubunun kendini günümüz feminist hareketinin öncüsü olarak göstermeye çalışırken çeşitli platformlarda bu iddiasını görsel ve yazılı olarak desteklediği belirtilmektedir. Çalışmaya göre, feminizm hareketinin tarihsel sürecinde geleneksel yaklaşımlardan postmodern feminizme kadar uzanan yolculukta, Femen kendisini farklı bir konumda konumlandırarak dikkat çekmektedir. Özellikle Ukrayna'daki sosyo-politik ve kültürel bağlamda belirginleşen Femen, kadın çıplaklığını kullanarak sisteme karşı mücadelede öne çıkan bir örnek olarak öne çıkmaktadır.

   Femen'in medya ile stratejik bir ilişkisi olduğu görülmektedir. Eylemleri medya tarafından takip edilir ve yayılır. Bu durum, feminizmin kamusal alanda varlık gösterme ve farkındalık yaratma çabalarında medyanın önemli bir rol oynadığını yansıtmaktadır. Femen, çıplak eylemleri aracılığıyla tanınırlığını arttırarak popüler kültürün bir parçası haline gelmeye çalışmıştır.

   Güdekli'nin çalışmasında Femen'in kendini "Modern Amazonlar" olarak tanımlaması ve çıplaklığı eylemlerinde kullanması, feminist hareket içinde farklı algılamalara yol açtığı belirtilerek şu saptamalar yapılmaktadır: 

    "Bu yöntemin kültürel ve ahlaki değerler açısından farklı tepkilere neden olduğu da belirtilmektedir. Bazı çevreler, çıplaklığın pornografik unsurlar içerdiğini ve feminist ideallere ters düştüğünü savunurken, Femen bu yöntemi sisteme karşı etkili bir silah olarak görmektedir.

   Femen'in eylemlerinde kadın bedenini kullanarak elde etmek istediği dikkat çekme amaçları, bazı kesimlerce kadınları cinsel obje olarak kullanmaya teşvik etme riskini taşımaktadır. Ayrıca, grup içinde genç ve fiziksel olarak çekici aktivistlerin öne çıkması, çeşitlilik ve ayrımcılık konularını gündeme getirmiştir.

    Femen'in üstsüz eylemleri, feministler arasında tartışmalara neden olmuştur. Bazıları bu eylemleri kadın bedenini cinsel meta olarak kullanmak olarak görürken, diğerleri ise kadınların özgürleşmesi için cesur bir adım olarak değerlendirmektedir. Bu çelişkiler, feminist eleştirilerin temelini oluştururken, Femen'in amacıyla yöntemi arasında çatışmaları da beraberinde getirmiştir" 

 

       fotoğraf kaynak: femen.org


    FEMEN'in gerçekleştirdiği bazı önemli eylemler:

    Milan Moda Haftası'nda Sıfır Beden Standartlarına Karşı Protesto: Moda endüstrisindeki sıfır beden standartlarını eleştirmek amacıyla gerçekleştirildi.

    Suudi Arabistan'da Kadınların Araç Kullanma Yasaklarına Karşı Eylem: Suudi Arabistan'da kadınların araç kullanmasının yasak olduğu dönemde düzenlendi.

    İstanbul'da Kadına Yönelik Şiddeti Kınama Eylemi: Kadına yönelik şiddeti protesto etmek ve kınamak için gerçekleştirildi.

    Rusya'daki Seçim Hilelerine Karşı Protesto: Rusya'daki seçimlerde hile yapıldığı iddialarına karşı düzenlendi.

   Ukrayna'da Fuhuşa Son Eylemi: Ukrayna'daki fuhuş sorununa dikkat çekmek amacıyla yapıldı.

   Davos Ekonomik Zirvesinde Yoksulluğa Karşı Protesto: Davos'taki ekonomik zirvede dünya yoksulluğuna dikkat çekmek için gerçekleştirildi.

   Türkiye'deki Twitter Engeline Karşı Eylem: Türkiye'de yaşanan Twitter engeline tepki olarak düzenlendi.

   Gezi Parkı Protestolarına Destek Eylemi: Gezi Parkı protestolarına destek vermek amacıyla gerçekleştirildi.


    FEMEN TÜRKİYE ŞUBESİ

    FEMEN Grubu’nun Türkiye’de de şubesi bulunmaktadır. Türkiye'deki ilk eylemi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne (ODTÜ) destek amacıyla düzenlenmiştir. 

    Ayrıca, FEMEN Türkiye'nin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Ayasofya Meydanı'nda kadınlara yönelik şiddeti protesto etmek için eylem düzenlemiştir. Bu eylem sonrasında grup üyeleri sınır dışı edilmiştir. 

     Bununla birlikte, FEMEN Türkiye'nin destekçilerinden biri olan bir model de suç duyurusuyla karşı karşıya kalmıştır.  FEMEN, Türkiye'de faaliyet gösteren kadınların kendilerinden destek istediklerini belirtmiş ve bu destek talebini Venedik Film Festivali gibi uluslararası platformlarda da dile getirmiştir.

 

Kaynak:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/273460 (Güdekli, Ayşad, KADIN ÇALIŞMALARI BAĞLAMINDA ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM FEMEN)

https://femen.org/stop-putins-war-slava-ukraini/

https://www.opendemocracy.net/en/odr/war-with-russia-changed-ukraine-feminist-movement/

FEMEN Türkiye Şubesini Açtı (sariyertimes.com)

Çıplaklık ve protesto - Vikipedi (wikipedia.org)

 

 

SIVI MODERNİTE ÇAĞINDA KÜRESELLEŞME

 

BAUMAN'IN PERSPEKTİFİNDEN ÇELİŞKİLER

 

- BİREYLERİN VE TOPLULUKLARIN KADERLERİNİ KONTROL ETME YETENEKLERİ ZAYIFLAR

- GÜÇ VE POLİTİKA YERELDEN KÜRESELE KAYAR

- TOPLUMSAL GÜVENCESİZLİK VE BELİRSİZLİK ARTAR

- EKONOMİK VE SOSYAL EŞİTSİZLİKLER ARTAR


 SOSYAL MEDYANIN SIVI MODERNİTEYE ETKİSİ

 





      NEVİN BİLGİN

     Sosyolog Zygmunt Bauman, modern sosyolojinin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinmektedir. Onun küreselleşme üzerine düşünceleri, çağımızın karmaşıklıklarını analiz etmede önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bauman'ın "sıvı modernite" kavramı, küreselleşmenin çelişkili doğasını anlamamıza yardımcı olur.

     Küreselleşme, Bauman'a göre, dünyayı bir araya getirirken aynı zamanda toplumları ve bireyleri ayırmaktadır. Bu çelişki, Bauman'ın sıvı modernite dediği sürekli değişim ve belirsizlik ortamını anlatmaktadır. Küreselleşme süreci, güç ve politikanın yerel düzeyden küresel düzeye kaymasına neden olurken, bireylerin ve toplulukların kendi kaderlerini kontrol etme yeteneklerini zayıflatmaktadır. Bu durumda, küreselleşme ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri arttırmaktadır.

    Bauman aynı zamanda küreselleşmenin bir "küresel köy" yarattığını, ancak bu köyün herkes için eşit olmadığını, bazıları için, küreselleşme yeni fırsatlar ve özgürlükler sunarken, diğerleri için daha fazla belirsizlik ve güvencesizlik yarattığını söylemektedir. Bu durumda, küreselleşme hem entegrasyon hem de ayrışma yönleriyle bir çelişki oluşturmaktadır.

    Bauman'ın perspektifinden bakıldığında, küreselleşme çağında karşılaşılan bu çelişkili durumlar, modern dünyanın karmaşıklığını anlamak için önemli ipuçları sunmaktadır. Sıvı modernitenin belirsizlikleri ve sürekli değişimleriyle küreselleşme arasındaki ilişkiyi anlamak, günümüz toplumlarının ve bireylerin karşılaştığı zorlukları anlamamıza yardımcı olabilir.


                     fOTOĞRAF: https://heretik.com.tr/team/zygmunt-bauman/

   Hem Değişim Hem Belirsizlik

   Modern toplumların içinde bulunduğu çelişkileri anlatan “sıvı modernite”nin getirdiği çelişkilerden bazıları şöyle sıralanabilir:

   Sıvı modernite, sürekli bir değişim ve belirsizlik ortamını ifade etmektedir. Bu ortam, düzen ve tahmin edilebilirlik arayışıyla çelişmektedir. Modern toplumlar, düzeni sağlamaya çalışırken, aynı zamanda sürekli değişime ve belirsizliğe de uyum sağlamak zorunda kalmaktadır.

    Bireysel Özgürlük ve Toplumsal Güvencesizlik Dengesi

    Sıvı modernite dönemi, bireysel özgürlüklerin arttığı bir zaman dilimini temsil etmektedir. Ancak, bu özgürlükler genellikle toplumsal güvencesizlik ve belirsizlikle birlikte gelmektedir. Bireyler, kendi hayatlarını özgürce şekillendirme imkanına sahipken, aynı zamanda toplumsal güvencelerin azaldığı bir ortamda yaşamaktadır.

    


    Küreselleşme ve Eşitsizlik

    Sıvı modernite, küreselleşmenin hız kazandığı bir dönemi ifade etmektedir. Ancak, bu süreç ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri arttırmaktadır. Küreselleşme, bazıları için yeni fırsatlar sunarken, diğerleri için ise daha fazla belirsizlik ve güvencesizlik yaratmaktadır.

   Sosyal Medyanın Etkisi

    Bu düzeni sosyal medya da derinden etkilemektedir. Sosyal medya, iletişimi hızlandırmakta ve değişime olanak tanımaktadır.  Bu, sıvı moderniteye paralel bir şekilde, sürekli bir değişim ve akışın içinde olmayı teşvik etmektedir. İnsanlar artık bilgiye daha hızlı erişmekte ve fikirlerini anında paylaşabilmektedirler.

   Güven ve Güvensizlik Dengesi

   Sosyal medya, insanların birbirleriyle daha kolay bağlantı kurmasını sağlarken, bu da bireyler arasında bir güven ağı oluşturmaktadır. Ancak, aynı zamanda sosyal medya üzerinden yapılan manipülasyonlar, yanıltıcı bilgiler ve sanal ortamın güvensizlikleri de mevcuttur. Bu durum, sıvı modernitenin belirsizlik ve güvensizlik dengesini yansıtmaktadır.

   Toplumsal Etki

   Sosyal medya, bireylerin ifade özgürlüğünü artırarak, herkesin sesini duyurmasını sağlamaktadır, ancak bu özgürlüklerin kullanımı, toplumsal etki ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Sosyal medya platformları, toplumsal olaylara, politikalara ve kültürel değişimlere hızla yanıt verme yeteneğiyle sıvı modernitenin dinamiklerini yansıtmaktadır.

   Kültürel Eşitsizlikler

   Sosyal medyanın yaygınlaşması, bilgiye erişimde eşitsizlikleri azaltmaktadır ama bu aynı zamanda kültürel eşitsizlikleri de derinleştirmektedir. Belirli gruplar veya çıkarlar, sosyal medyayı manipüle etme ve kendi amaçları için kullanma eğiliminde olabilmektedir.

   Kişisel Kimlik ve Dijital İzler

   Sosyal medya, kişisel kimliklerin oluşumunda ve sunumunda önemli bir rol oynamakta, ancak, dijital izlerin kalıcılığı ve izlenmesi, bireylerin gizlilik endişelerini artırabilmektedir. Bu durum, sıvı modernitenin kişisel kimlik ve sürekli değişen dijital izler arasındaki gerilimi yansıtmaktadır.

 

Kaynak:

https://ugras.org/zygmunt-bauman-ve-eserleri/

https://tezkiredergisi.org/wp-content/uploads/2022/07/I%CC%87kram-FI%CC%87LI%CC%87Z-Baumanda-Kati-ve-Akis%CC%A7kan-Modernite.pdf

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1911980

https://www.psikologofisi.com/blog/sosyal-medyanin-hayatlarimiza-etkileri

Bauman, Z. Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları

8 Mayıs 2024 Çarşamba

 

AÇIK KAPI POLİTİKASI VE KÜLTÜREL ÇATIŞMA

KÖKSÜZLEŞME KORKUSU VE KİMLİK KAYBI

 


  

    NEVİN BİLGİN

 

    Küreselleşmeyle birlikte uluslararası sınırlar da tartışmalı hale gelmiştir. Küçük hale gelen dünyada destekleyicileri kadar eleştirenleri de olan küreselleşme, politik, insan hakları, ekonomi yanında kültürel boyutlu da etkilere neden olmuştur. Küreselleşmenin sonuçlarından birisi olan zorunlu göçlerin artması, toplumsal ayrımcılığın ve kutuplaşmanın da artmasına yol açmıştır. Bu durum, ırkçılığa ve farklılıklara toleransın azalmasına neden olmakta, sorunlar gelecekte büyük toplumsal ve kültürel krizlere kapı aralamaktadır.

    Küreselleşme, farklı kültürlerin ve kimliklerin bir arada yaşamasını öngörmektedir. Ancak uygulamada medeniyetler arası çatışmalarla birlikte tartışmalı bir durum ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme kültürel kimliklere olumlu ya da olumsuz etkide bulunmakta, dünya adeta Amerika ve Batı blokunun egemenliği altında yön bulmaktadır.

    Ulus devletler homojen bir devlet yaratmaya odaklanırken, kültürel farklılıklar görmezden gelinerek baskın kültür öne çıkarılmıştır. Bu durum milliyetçi ideolojileri köpürtmüş etnik çatışmalar, iç savaşlar modernitenin kimlik politikasının iflas ettiğini ortaya koymuştur.

    Küreselleşme süreciyse farklı kültür ve kimliklerin baskılandığını öne sürdüğü ulus devlet yapısına ve politikalarına eleştirel bir yaklaşımla ortaya çıkmış, yeni kimlik arayışlarına kapı aralamıştır. Küreselleşme ideolojisi, modern ulus-devlet modelini ortadan kaldırmaya yönelik olduğundan ulus-devletlerin yerine daha çok yerel yönetimlerin yetkilendirilmesini, farklı etnik grupların kendilerini ifade etme ve örgütlenme haklarını, bireysel özgürlüklerin tanınmasını ve demokratikleşmeyi gündeme getirmiştir. Ancak gelinen süreçte milliyetçilik, etnik temizlik, aşırı dinci akımlar ve terörizm gibi sonuçlara yol açmıştır.

    Sınırların ortadan kalktığı bu yeni yapıda, ülkelerin kimlik sorunu yaşamaya başlamıştır. Çok kültürlülük politikalarının ve söylemlerinin önemini artırmış ve farklı yaklaşımlara ihtiyaç ortaya çıkmıştır.

    Küreselleşme aynı zamanda, ulus-devletlerin yıllardır yürüttüğü kimlik, eğitim ve kültür politikalarının bütünselliğini zedelemektedir. Milliyetçilik, hızlı toplumsal değişim, hızlı kentleşme, küresel ve bölgesel göç, artan kültürel etkileşimler ve tek tipleşme baskılarına verilen yanıtlar nedeniyle yeni formlarla yükselmeye devam etmektedir. Küreselleşme, ulusal kimliğin ifade ediliş ve yaşanış biçimlerindeki dönüşümlerin ana dinamiği iken, modern ulusal kimliğin ve milliyetçilik formlarının yeni kültürel formlarla yer değiştirdiği görülmektedir.

    Göç ve Kültürel Etkileşim

    Küreselleşme, kültürel etkileşimde önemli bir rol oynamaktadır ve bu süreç göç ve kültürel küreselleşme gibi dinamikleri içermektedir. Özellikle, Türkiye ve Suriye gibi coğrafyalarda yaşanan göç hareketleri, kültürel kimliklerin değişmesi ve kültürel çeşitliliğin artması üzerinde büyük etkilere sahiptir.



   Kürşat Kan ve Merve Kanmaz’ın “Küreselleşmenin Kültürel Boyutu ve Göçün Etkileri” başlıklı makalesinde “insan hareketliliği, göç ve turizm gibi faktörlerle farklı kültürlere seyahat etmenin yaygınlaşması”, yerel kültürleri zenginleşirken, aynı zamanda bir homojenleşme eğilimi de yaratmıştır. Makalede şu konulara dikkat çekilmektedir:

   Göçmenlerin sosyo-ekonomik seviyeleri ve adaptasyon zorlukları da göz önüne alındığında, göçmenlere karşı toplumsal tepkilerin arttığı gözlemlenmiştir. Özellikle ekonomik ve kültürel faktörlerin etkisiyle, bazı toplumlarda göçmenlere yönelik olumsuz algılar ve tepkiler belirgin hale gelmiştir. Bu durum, küreselleşmenin ve kültürel etkileşimin toplumlar üzerindeki karmaşık etkilerini göstermektedir.


Dr. Kürşat Kan (Selçuk Üniversitesi ) 
(Fotoğraf: https://www.konyayenigun.com/turkiye-arabulucuolup-sorunu-cozmeli)


    Küreselleşme, farklı kültürler arasında artan etkileşim ve entegrasyonu teşvik ederken, yerel kültürel kimlikler üzerinde baskı oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu süreçte göçün etkileri de önemli bir rol oynamaktadır. Göç hem göç eden kişilerin hem de ev sahibi toplulukların kültürel yapılarında önemli değişikliklere yol açarken, büyük şehirlerdeki göçmen nüfusun artmasıyla birlikte, farklı kültürel öğelerin bir araya gelmesi ve karşılıklı etkileşimlerin artması, küreselleşme süreci kültürel değerlerin yayılmasını ve bazen de homojenleşmesini sağlayarak dünya genelinde benzerliklerin artmasına neden olmaktadır. Bu durum, küreselleşme ve kültürel çeşitlilik arasındaki dengeyi yeniden sorgulanır hale getirmiştir.

    Türkiye’nin Göç Deneyimleri

   Türkiye'nin göç alanındaki tarihsel deneyimleri, çeşitli kültürlerin bir arada yaşamasına ve bu kültürler arası etkileşimin zengin bir çeşitlilik sunmasına yol açmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve sonrasında yaşanan göç dalgaları, Türkiye'nin demografik yapısını büyük ölçüde etkilemiştir. Bugün Türkiye, birçok farklı kültürü barındıran ve bu kültürlerin etkileşiminden beslenen bir ülke konumundadır.

   Uyum ve Çatışma

   Göç, insanların farklı kültürlere seyahat etmeleri ve bu kültürler arasında etkileşime girmeleriyle tarihsel bir süreç olarak devam etmektedir. Ancak göçmenlerin, alışık oldukları kültürden farklı bir kültürde yaşamaya başlamaları, psikolojik ve sosyo-kültürel açıdan büyük etkilere neden olmakta, bu süreçte göçmenlerle ev sahibi topluluklar arasındaki ilişkiler ve tutumlar kültürel öğelerde birleşimler ve değişimler meydana getirmektedir. Ancak bu süreçte uyum ve çatışma gibi faktörler de ortaya çıkmaktadır.

    İngiltere, Almanya ve Türkiye Örnekleri ve Türkiye’ye Zorunlu Göç

    Çalışmada, göçün küreselleşme ve kültür üzerindeki etkilerini ele alırken, özellikle İngiltere, Almanya ve Türkiye'yi örnek olarak incelenmiştir. Almanya ve İngiltere'de daha çok isteğe bağlı göçler yaşanırken, Türkiye'ye zorunlu göçler söz konusudur. Bu durum Türkiye'de kültürel ve ekonomik açıdan bazı sorunları beraberinde getirmiştir. Ancak Türkiye'nin Suriyelilere açık kapı politikası ve uyum çabaları, ülkeyi özel kılmaktadır.

    Son dönemde zorunlu göçlerin artması, toplumsal ayrımcılığın ve kutuplaşmanın da artmasına yol açmıştır. Bu durum, ırkçılığa ve farklılıklara toleransın azalmasına neden olabilir. Bu sorunlar, gelecekte büyük toplumsal ve kültürel krizlere yol açabilir ve küresel bir salgına dönüşebilir.

   Kimlik Yeniden Şekilleniyor

   Göç ve kültürel küreselleşme süreçlerindeki bu dinamikler hem Türkiye'nin hem de Suriye'nin kültürel kimlikleri üzerinde etkili olmuştur. Özellikle şehirlerdeki demografik değişimler, yeni kültürel pratiklerin yayılması ve kültürel ürünlerin farklı toplumlar arasında benimsenmesi gibi etkiler gözlemlenmektedir. Bu süreçler, kültürel çeşitliliği artırırken aynı zamanda kültürel kimliklerin yeniden şekillenmesine de katkıda bulunmuştur. Türkiye ve Suriye gibi ülkelerde yaşanan göç ve kültürel etkileşim süreçleri, küreselleşmenin kültürel boyutunu derinlemesine anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu süreçlerin toplumlar üzerindeki etkileri incelendiğinde, kültürel çeşitliliğin ve etkileşimin önemi daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

   Castells’in Ağ Toplumu

    Kültürel boyutlarıyla ele alınması gereken küreselleşme, ekonomik, politik boyutları yanında kültürel sonuçlar da doğurmuştur. Artan karşılıklı bağımlılık ve Castells'in Ağ Toplumu (Teknolojilerin gelişimiyle birlikte toplumun birbirine görünmez ağlarla bağlı olmasını açıklayan kuram. Bilgi akışı zaman ve mekandan bağımsız olarak hareket eder)  kavramıyla açıklanan değişimler, kültürel ve insani alanda kitlesel göç, artan küresel iletişim ve etkileşim ve tüketim kültürü etrafında ortaya çıkan kültürel tek tip oluşumu gibi konuları gündeme getirmektedir.

    Şiddet Körüklendi

    Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, ulusal sınırları aşan küresel eğilimlerin uluslar ve ulusçuluk konusunda ikincil bir rol oynayacağı beklentisi olmasına karşın, Soğuk Savaş sonrası dönemde milliyetçilik yeniden yükselişe geçmiş, farklı coğrafyalarda geniş çaplı çatışmalara neden olmuştur. Bu yeni milliyetçilik, etnik kimliğe odaklanarak devletleri toplumlarla kaynaştırmak yerine çözülme baskısı altına almış ve şiddeti de körüklemiştir.

   Kitlelerin Köksüzleşme Korkusu ve Kimlik Kaybı

   Küresel ekonominin derinleşmesi, ulus-devletin siyasal bir aktör olarak zayıflamasını beraberinde getirmiş, bu durum milliyetçiliğin düşüşüne değil, farklı aidiyetler, etnik, dinsel, mezhepsel ve bölgesel aidiyet biçimlerini yükseltmiştir. Milliyetçiliğin farklı formlarının yükselişinin, küreselleşmenin yarattığı belirsizlikler karşısında ortaya çıkan kitlesel korkuların bir sonucu olduğu ve kitlelerin köksüzleşme ve kimlik kaybı korkularının bir tepkisi olduğu vurgulanmaktadır.




Kaynakça.

Kan, K. ve Kanmaz, M. (2022). Küreselleşmenin Kültürel Boyutu ve Göçün Etkileri. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 47, 59-73.

Akdemir, A. M. Küreselleşme ve Kimlik Sorunu, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31878

https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/52469/mod_resource/content/0/K11.pdf

Duman, M.Zeki, Küreselleşme, Kimlik ve Çok Kültürlülük, https://dergi.neu.edu.tr/public/journals/7/yazardizini/duman-m-z-2009-nisan.pdf

7 Mayıs 2024 Salı

 

 

BİYOPOLİTİKA

İKTİDARIN BEDEN VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

ZORUNLU EVLİLİKTEN, ÇOCUK SAYISINA, GENETİK DEĞİŞİKLİK YAPMAYA, AŞILAR VE TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ UYGULAMALARINA




   NEVİN BİLGİN

   Biyopolitika kelimesini duyanlar belki azdır. Kavram modern siyaset teorisi içinde yer almaktadır. İktidarların insanların bireysel yaşamları ve toplumu nasıl etkileyerek yönettiklerini anlatmaktadır. İnsanların yaşamlarının düzenlenmesi ve yönetilmesini içermektedir. Sağlıklı beslenmeden, nüfus planlamasına, kaç çocuk yapılacağına, sigara içilmesini engellemeye dönük politikalar, obeziteye karşı çıkan kampanyaların tümü bu kapsamın içine girmektedir. Aslında devletin biyolojik temellere yüklediği anlamı ortaya koyarak biyolojik etkenleri devlet politikasında kullanmayı anlatmaktadır. Günümüzde ise etik ve sosyal boyutunun tartışıldığı, genetik mühendisliği, tıbbi biyoteknoloji ve aşılar, tarımsal biyoteknoloji, genetik düzeyde değişikler yapma konuları bu alanın içinde bulunmaktadır.

    Fransız filozof Michel Foucault’nun çalışmalarıyla ilişkilendirilen biyopolitika, iktidarların bireyleri ve toplumsal yapıları nasıl yönettiğini ifade ettiği gibi kurduğu tahakkümü de içermektedir.

    Foucault’a göre, biyopolitika, iktidarın insanların fiziksel bedenlerinin yanı sıra nüfusunun genel sağlığı, üreme alışkanlıkları, hastalıkların yayılması gibi konularda da etkili olduğu bir iktidar aracıdır. Modern ulus devletlerin ve kapitalizmin yükselişiyle birlikte biyopolitikanın önemi artmış, toplumların yönetiminde ve düzenlenmesinde temel bir unsur haline gelmiştir.

 


        Foucault

    Biyopolitika kavramı, sağlık politikaları, kalıtım konuları, aile yapısı, nüfus kontrolü ve standart olanı tanımlamaktadır.  Sağlık politikaları, genel nüfusun sağlık durumu ve hastalıkların kontrolü üzerine yapılan çalışmalar, biyopolitikanın önemli bir parçasıdır. Aynı şekilde, kalıtım konularında yapılacak düzenlemeler, toplumun genetik yapısının kontrol edilmesi ve istenilen niteliklerin yayılmasına yönelik politikalar da biyopolitikanın alanına girmektedir.

     Foucault’a göre, modern iktidarın mantığı ölüm tehdidinin yerine yaşamın korunması ve sürdürülmesine, bedenlerin düzenlenmesini içermektedir.  Sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, hastalıkların tedavisi ve önlenmesi, doğum kontrolü gibi konular biyopolitikanın temel örnekleridir.

    İktidar, Biyopolitika ve Milliyetçilik İlişkisi

    Biyopolitika ve milliyetçilik arasındaki ilişki, devlet ve toplum etkileşimi yanında, bireylerin yaşamları üzerindeki etkisini de içermektedir. Çünkü, milliyetçilik, etnik özellikler yanında kimlikle, kimliğin oluşumuyla da ilgilidir.  Özellikle sağlık politikaları, eğitim sistemleri ve nüfus politikaları, biyopolitika ve milliyetçilik arasındaki bu ilişkinin birer yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

     Türkiye’de Uygulamaları

     Biyopolitika uygulamalarını Türkiye'nin modernleşme sürecinde ve Cumhuriyet'in kuruluşunda görmekteyiz. Cumhuriyet’in inşasında, milliyetçilikle birlikte biyopolitika uygulamaları da görülmektedir. Özellikle sağlık politikaları, eğitim sistemleri ve nüfus politikaları, biyopolitika ve milliyetçilik arasındaki bu ilişkinin birer yansıması olarak görülebilir.

     Askeri Tıbbiye Etkisi

     Akademisyen Tanıl Bora (Cereyanlar Kitabı) biyopolitikanın Sosyal Darwinist politikalarla ilişkilendirerek, tıbbi mecazların kullanılmasının milliyetçi söylemde sıkça kullanıldığına değinmektedir. Kuvvetli olmanın özendirildiğini, zayıflığın suç olarak görüldüğü, toplumsal sorunların hastalık olarak nitelendirildiği bir yapının cerrahi ve keskin çözümlerle çözümlenmesi uygulamasının ise “askeri Tıbbiye” etkisinden kaynaklandığına dikkat çekmektedir. Bora, nüfus artışı, öjenizm, beden terbiyesinin milliyetçi biyopolitikanın saç ayağını oluşturduğunu belirterek, “Savaşlar, kırımlar ve zorunlu göçlerle insansızlaşmış, ıssızlaşmış Anadolu'da nüfus takviyesine ihtiyaç vardı, zaten nüfus çıplak kuvvet etkeni olarak da çok önemsenmekteydi” şeklinde anlatmaktadır.

     Tarih boyunca iktidarların insanların yaşamına müdahale etme şekil ve amaçlarının da değiştiği görülmektedir. Türkiye’de bu cumhuriyetin ilk yıllarında sağlıklı ve üretken bireylerin yetiştirilmesi olarak kendisini gösterirken, Osmanlı’da İkinci Meşrutiyet döneminde kadın hareketleri gündeme gelmiş evlilik kurumu önemsenmiş, milletin kuvveti insanların çoğalmasına bağlanmış ve üreme alışkanlıklarını düzenleme çabaları ortaya çıkmıştır. Bu tür politikaların bireylerin özgürlüğüne sınırlamalar getirdiği ve bazı durumlarda zorlama unsurları içerdiği de görülmüştür.


      Biyopolitika, günümüzde sıklıkla teknoloji temelli problemler ve yaşam süreçlerinin yönetimiyle ilişkili olarak gündeme gelmektedir.  Biyopolitikanın ekonomik boyutu da bulunmaktadır. İktidarlar insanları sağlıklı ve üretken birey olarak görme eğilimi yanında, ekonomik olarak da katkı sağlayan ve verimli kişiler olarak görmesi de biyopolitika uygulamalarına neden olmaktadır. İktidarın bu müdahaleleri genellikle toplumun sağlığı, güvenliği ve üretkenliği gibi amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiği düşünülmektedir.

      Biyopolitika kavramı, iktidarın insan yaşamını yönetme ve düzenleme çabalarını anlamamızı sağlarken, geçmişten günümüze kadar olan bu süreçte, iktidarın hedefleri ve yöntemleri değişmiş olsa da insanların yaşamının kontrol edilmesi amaçlanmaktadır.  Bu kontrol, sağlık, üreme, ekonomik üretkenlik gibi alanlarda gerçekleşirken, toplumun genel çıkarları doğrultusunda şekillenmektedir. 


      Genetik Mühendislik ve Akıllı Teknolojiler: Aşılar

     Günümüzde, biyopolitika teknoloji ve biyoteknoloji konularını da içermektedir. Genetik mühendislik, genetik düzeyde değişiklik yapma teknolojileri, bireylerin verilerinden beslenen akıllı teknolojiler, tıbbi teknolojiler, tarımsal biyoteknoloji uygulamaları, çevresel biyoteknoloji, endüstriyel biyoteknoloji bu kapsam içinde bulunmaktadır. Ancak etik ve sosyal etkileri nedeniyle tartışma konusudur.

Kaynak:

https://aklinizikesfedin.com/biyopolitika-tanimi-ve-ozellikleri/

https://medyaveiletisim.kulup.tau.edu.tr/michel-foucault-ve-biyopolitika/

https://archive.org/details/tanil-bora cereyanlar/page/228/mode/2up?view=theater (Bora, Tanıl. Cereyanlar)

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/958381

Bahtiyar Mermertaş'ın "Biyo-politika ve Milliyetçilik: Biyo-politika Üzerinden Milletçilik, Irkçılık ve Faşizmi Düşünmek" başlıklı makalesi

document (18).pdf (gelisim.edu.tr)