29 Eylül 2024 Pazar

 TEKNOLOJİ DEĞİŞİYOR YA BİZ?






Teknolojinin baş döndürücü hızına tanık olduğumuz bu çağda, müzik dinleme alışkanlıklarımızın geçirdiği dönüşüm adeta bir devrim niteliğinde. Bir zamanlar plaklar ve kasetlerle sınırlı olan müzik dünyası, şimdi dijital platformlarda sonsuz bir arşivle karşımızda. Bantların, kasetlerin hışırtısını hatırlayan bile azdır artık. 

Eskiden müziği plak ve kasetler üzerinden dinliyorduk. Daha geçmişte gramofonun iğnesinin plak üzerinde çıkardığı o tıkırtılar, müziği sadece bir dinleme aracı olmaktan çıkarıp bir ritüele dönüştürüyordu. Plak ve kaset döneminin arkasındaki tatlı nostalji, Walkman'lar ve Diskman'larla taşınabilirliğin gelmesiyle yeni bir boyut kazandı. Ancak bu cihazlar bile, günümüz dijital platformlarıyla kıyaslandığında adeta birer antika gibi kalıyor.

2000’lerin başında MP3’lerin hayatımıza girmesiyle başlayan dijital devrim, müzik dinleme alışkanlıklarımızı kökten değiştirdi. İTunes, Spotify gibi platformlarla, artık müziğe erişimimiz sınırsız hale geldi. Akıllı telefonlarımızla her an, her yerde dilediğimiz müziği çalabiliyoruz. Dijitalleşme, müziği mekân ve zaman sınırlamalarından kurtardı.

Ancak bu hızlı dönüşümün ortasında, insanın doğası hâlâ sabit kalıyor. Plaklardan dijital platformlara kadar olan süreci teknolojik olarak ne kadar hızlandırırsak hızlandıralım, bu dönüşümün özündeki 'duygusal bağ' değişmiyor. Kasetlerin sarılması, CD’lerin çizilmesi, MP3’lerin ilk heyecanı… Hepsi bizi nostaljiye götüren bir hatıra olarak kalıyor. Çünkü aslında, teknoloji ne kadar değişse de insanın müziğe olan duygusal bağı sabit kalıyor.

Gelecekteki kuşaklar belki de Spotify gibi dijital platformları eski bir hatıra olarak hatırlayacak. "O zamanlar müzik telefondan mı dinleniyordu?" diye soracaklar belki de. 

 KUŞ UÇUŞU DİZİSİ VE MEDYA SEKTÖRÜNE ELEŞTİREL BAKIŞ

                  Fotoğraf Kaynak: Dailymotion

NEVİN BİLGİN 

Netflix’te yayınlanan Kuş Uçuşu, medya dünyasının rekabet dolu yapısını gözler önüne sererek seyircilere cazip bir dizi sunuyor. 

Yönetmen Deniz Yorulmazer ve senarist Meriç Acemi’nin katkılarıyla ortaya çıkan bu yapım, özellikle medya sektöründeki güç mücadelelerine ve etik sorunlara odaklanıyor. Tabii anlatılanlar yaşananların yüzde 10'u bile değil. 


Dizi ve filmlerin kurgusal yanını unutmamakla birlikte, sektörü gerçekten eleştirmek ve derinlemesine incelemek yerine, kişisel çatışmalara ve yüzeysel temalara ağırlık verildiği görülmekte. Bu nedenle, Kuş Uçuşu üzerinden medya dünyasına eleştirel bir gözle bakmak, dizinin eksik bıraktığı pek çok noktayı da sorgulamak gerekiyor. 

Medya Dünyasına Yüzeysel Bir Bakış

Dizinin ana teması, medya sektöründeki rekabet ve güç ilişkileri. Başarıya ulaşmak için her yolun mübah görüldüğü bir ortamı anlatırken,  deneyimli gazeteciler ile hırslı, genç medya çalışanları arasındaki çatışmalara yer veriliyor. 

Fakat medya sektörünün asıl dinamiklerini ve derin yapısal sorunlarını ele almakta yetersiz kalıyor. Özellikle işin mutfağında, kamera arkasında çalışanların yaşadığı zorluklar ve medya sektöründeki emek sömürüsü, dizide neredeyse hiç yer bulmuyor.

Görünmeyen emekçilerin düşük maaşlarla, güvencesiz koşullarda çalıştığı bir sektörün derin eleştirisi yapılmadığı gibi, sendikal hakları olmayan, adaletsiz çalışma ortamlarına maruz kalan medya çalışanlarından da bahsedilmiyor.

İş Patronlarının Medya Üzerindeki Etkisi

Dizide eksik kalan en önemli noktalardan biri de medya patronlarının haber üzerindeki etkisi. Gerçek dünyada, medya sektöründe büyük patronlar, sadece ticari çıkarlarını değil, aynı zamanda siyasi bağlantılarını da korumak adına gazetecilik üzerinde ciddi bir kontrol sahibi olmakta. 

Gazetecilik idealleri, özgür basın ve tarafsız habercilik ilkeleri, bu patronların çıkarlarına hizmet eden birer araç haline gelmektedir. Gazetecilerin ve sunucuların, bağlı oldukları medya şirketlerinin çıkarlarına uygun ilişkiler kurmaları ve haberleri bu doğrultuda şekillendirmeleri, medyanın kamuoyunu bilgilendirme görevini de zayıflatmaktadır. Ancak dizide bu tür ilişkiler ve medya sahiplerinin gücü pek derinlemesine işlenmemektedir.

Medya patronlarının gücü, gazetecileri ve sunucuları yalnızca kendi çıkarlarına uygun haber yapmaya zorlamakla kalmamakta, aynı zamanda bu kişiler üzerinde büyük bir baskı da kurmaktadır.

Çoğu zaman, medya kuruluşlarında çalışanlar, işlerini kaybetme korkusuyla etik dışı haberler yapmak zorunda kalabilmektedir.Medya sektöründe patronların çıkarlarına hizmet etmek zorunda kalan gazetecilerin, basın özgürlüğü açısından büyük bir tehlike oluşturduğu da tabii ki anlatılmıyor dizide. 

Kuş Uçuşu, bu tür sorunları ve medya çalışanlarının karşı karşıya kaldığı zorlayıcı etik ikilemleri derinlemesine incelemiyor elbette. Bir diziden bu kadar sorgulayıcı yaklaşması da ne kadar beklenebilir? 

Başarıya Ulaşmak İçin Her Yol Mübah mı?

Dizi, medya sektöründe yükselmenin yalnızca manipülasyon ve entrikalar üzerinden mümkün olduğunu da gözler önüne bir kez daha seriyor. 

Genç karakterlerin başarıya ulaşmak için etik değerleri çiğnemeleri, medyadaki gerçek etik sorunları göz ardı eden bir anlatı sunuyor. Oysa medya, halkın doğru bilgilendirilmesi ve kamuoyunun aydınlatılması gibi temel işlevlere sahip bir sektör olarak bilinmektedir. Kuruluş amacı da budur. Kuş Uçuşu, bu işlevleri sorgulamak yerine, sadece kişisel güç oyunlarına odaklanarak medya etiğinin önemini arka plana atıyor.

Medya sektörü, sadece bireylerin yükselme ve kariyer mücadelesi değil; aynı zamanda toplumsal sorumlulukların da merkezi olmalıdır. Habercilik, gücün karşısında durabilen, gerçeği ortaya çıkaran ve halkın tarafında olan bir meslektir. Ancak dizide bu sorumluluklar ve gazetecilik ilkeleri pek ele alınmıyor. Bunun yerine, kişisel hırslar ve başarıya ulaşma arzusu ön planda tutuluyor.

Sendikasız ve Güvencesiz Çalışma Koşulları

Medya sektörünün görünmeyen yüzünde, düşük maaşlarla ve güvencesiz koşullarda çalışan binlerce medya emekçisi var. Bu emekçiler, işlerini kaybetme korkusuyla sendikalaşamıyor, haklarını arayamıyor ve sürekli bir belirsizlik içinde çalışıyorlar. Dizinin odağında sadece rekabetin ön planda olduğu üst düzey pozisyonlar ve star gazeteciler var. Medya sektörünün gerçek sorunları olan düşük maaşlar, güvencesizlik ve emek sömürüsü bir ölçüde göz ardı edilmekte.


 YALAKALIK VE DALKAVUKLUK MESLEK Mİ? 

SİYASETTE YALAKALIĞIN YERİ



NEVİN BİLGİN 

Yalakalık, tarih boyunca insan toplumlarının içinde varlığını sürdüren bir olgu, kimi zaman da bir meslek olmuş. 

Doğu toplumlarından batıya, sultanlardan halifelere kadar farklı şekillerde kendini gösteren bu davranış, genellikle iktidar sahiplerine yakın durarak menfaat elde etme amacını tanımlamakta. 

Yalakalık özellikle devlet yöneticileri etrafında şekillenmiş ve saraylarda kurumsal bir yapıya da dönüşmüştür. 

Örneğin, İslam tarihinde, Abbasiler döneminde Harun Reşid'in sarayında Eşebi Temma ve Ebül-Hasan Halil gibi yalakaların ismi ön plana çıkarken, Osmanlı döneminde de bu olgu kurumsallaşmıştır. Yıldırım Bayezid döneminde saray dalkavuklarının eğlence ve tasdik görevi olduğu bilinmektedir. 




Ödeme Yapanı Eğlendirdiler

Yalakalık tarih boyunca yalnızca bireysel bir eylem değil, aynı zamanda toplumların ve sarayların eğlence anlayışının bir parçası olarak da kabul edilmiştir. Dalkavuklar, yalnızca sarayda değil, kendilerine ödeme yapan herhangi bir kimseyi eğlendirmek amacıyla hizmet vermiştir. 

Osmanlı döneminde bu insanlar, eğlendirdikleri kişilere başlarına kabak vurmak veya bir fareyi ağızlarına sokmak gibi tuhaf görevler karşılığında ücret talep etmişlerdir. 

Osmanlı’da Yalakalığın Kurumsallaşması

Osmanlı İmparatorluğu'nda dalkavuklar, Yıldırım Bayezid’den itibaren saray hayatında önemli roller üstlenmişlerdir. 3. Murad döneminde cüce dalkavuklar Nasuh ve Cuhud gibi isimler, padişahın güvenini kazanmış, hatta devlet işlerine müdahil olmuşlardır. 

Saray dalkavukları, devlet ileri gelenlerinin ve padişahların güldüğü ve eğlendiği figürler olarak konumlandırılmışlardır. Tarihçi ve yazar Reşat Ekrem Koçu, bu meslek grubunu detaylandırırken, Tanzimat öncesinde bir dalkavuk loncasının ve esnafının bulunduğunu belirtmiştir.



Dalkavukluğun Görevleri 

Dalkavuklar, eğlendirdikleri kişiler tarafından belirli görevler karşılığında ücret alırlardı. Başlarına kabak vurulması, yüzlerine tokat atılması gibi fiziksel cezalandırmalar bir eğlence türü olarak kabul edilirdi. Bu faaliyetler karşılığında alınan ücretler, o dönem için belirlenmiş ücret tarifelerine bağlıydı.  Örneğin, burnuna fiske vurmak için 20 para, yüzüne mürekkep sürmek için 37 para talep edilirdi.

Bu sistem o kadar kurumsallaşmıştır ki, 1. Mahmut dönemine ait bir dilekçede dalkavuklar, içlerindeki terbiyesizlerin tard edilmesini, yeni bir nizama bağlanmalarını ve Şakir Ağa’nın kahya tayin edilmesini talep etmişlerdir. Bu dilekçe, saray dalkavuklarının ne kadar önemli bir sosyal sınıf oluşturduğunu göstermektedir.

İktidar İlişkilerinin Bir Kurumu Oldu

Dalkavuklar, sarayda genellikle küçük minderlerde oturur ve ev sahibi olan zatın mizacına uygun olarak hareket ederlerdi. Görevleri arasında, ev sahibinin söylediklerini tasdik etmek, ona yaranmak ve eğlence sağlamak bulunurdu. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, dalkavukların aşırı dalkavukluk yaparak aralarındaki rekabeti kızıştırmamalarıydı. 

İslam ve Osmanlı tarihinde dalkavukluğun kurumsallaşması, yalakalığın yalnızca bir bireysel çıkar aracı değil, aynı zamanda dönemin sosyo-politik yapısında eğlence ve iktidar ilişkilerinin bir parçası olduğunu göstermektedir.

Günümüzdeki Şekilleri

İnsanları pohpohlamak, genellikle kişiye övgüler yağdırmak, iltifatlar etmek ya da onun her dediğine katılmak şeklinde de kendisini göstermektedir. Ancak bu, kısa vadede bazı faydalar sağlayabilse de, uzun vadede hem pohpohlayan hem de pohpohlanan kişi için ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. 

Pohpohlamanın Yolları

Samimi İltifatlar: Bir kişiyi pohpohlamanın en yaygın yolu ona sürekli iltifat etmektir. Bu iltifatlar kişinin görünüşüne, başarısına veya karakterine yönelik olabilir.

Dikkatli Dinleme: Bir kişinin söylediklerine büyük bir dikkatle kulak vermek, onların önemsendiğini hissettirebilir.

Sürekli Onaylama: Kişinin her fikrine veya görüşüne katılmak, ona karşı bir destek ve sadakat gösterisi yaratabilir.

Aşırı Yardımseverlik: Pohpohlayan kişi, sürekli olarak yardıma hazır olduğunu göstererek kendisini değerli ve vazgeçilmez kılmaya çalışabilir.

Siyesatteki Yeri

Pohpohlama genellikle kişisel çıkarlar için yapılırken, dalkavukluk, çıkar sağlamak amacıyla gerçek dışı saygı ve hayranlık göstererek kişinin üstündekilere yaranma çabası olarak kendisini göstermektedir. Bu, özellikle örgütlerde ve politik yapılarda sıkça rastlanılan bir davranış biçimi olarak kendisini göstermektedir. 

Örgütlerde dalkavukluk, yöneticilerin objektif kararlar almasını zorlaştırarak başarıyı ve liyakati tehlikeye atabilmektedir. Bu tür bir davranış, adil yönetimi engelleyerek huzursuzluğa yol açarken, örgütün başarısız olmasına neden olmaktadır.

İşteki Yeri

Yalakalık ve dalkavukluk, iş dünyasında da oldukça yaygındır. Bilgi ve becerileriyle yükselmeyi başaramayacak kişiler, yöneticilere yakın durarak, yükselmeyi hedef edinirler, savunma mekanizması olarak da "kim olsa aynı şeyi yapar" görüşünün altına sığınırlar. Yöneticilerin yalakalara itibar etmesinin en büyük nedeni ise narsist gereksinimleri gidermektir. 



Dalkavukluğun Belirtileri

Bir kişinin dalkavukluk yapıp yapmadığını anlamanın bazı yolları bulunmaktadır: 

Aşırı İltifat: Sürekli olarak pohpohlanan kişiyi övme, her kararını ve sözünü onaylama davranışları.

Sürekli Aynı Fikirde Olma: Dalkavuklar, kişi bariz bir hata yapsa bile ona karşı çıkmaz, daima aynı fikirde olduklarını gösterirler.

Yapay Yakınlık: Kişisel hikayeler paylaşarak bir tür güven ve yakınlık yaratma çabası.

Karşılık Beklemek: Dalkavuklar, sundukları iltifatların ve iyiliklerin karşılığında ayrıcalıklar veya ödüller bekler.

Dalkavukluğun Sonuçları

Dalkavukluk, hem pohpohlayan hem de pohpohlanan kişi için olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Dalkavuk kişi,  gerçek bir saygı veya başarı elde etmek yerine manipülatif bir şekilde ilerlemeye çalışırken, bu, uzun vadede güven kaybına ve samimiyetsizlikle anılmaya neden olmaktadır. 

Pohpohlanan kişi için ise, sürekli iltifat aldığı için kibirli hale gelirken, gerçek durumları değerlendirmekte zorlanabilmektedir. Manipülasyonuna açık hale gelmekte, bu da onun çevresindeki insanları ve olayları objektif değerlendirme yetisini kaybetmesine neden olmaktadır. 


Kaynakça. 

https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2015/01/01/osmanlida-dalkavukluk/

https://www.ilimge.com/tarihustu-bir-meslek-dalkavukluk

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/mehmet-bozkurt/bir-esnaflik-turu-osmanlida-dalkavukluk-160297

https://blog.milliyet.com.tr/dalkavukluk-meslegi/Blog/?BlogNo=169512

https://uniproyecta.com/tr/bu-gurur-verici/

https://www.sosyalarastirmalar.com/articles/organizational-sycophancy.pdf

 GAZETECİLER CEMİYETİ YENİ YÖNETİMİNİ VE YENİ STATÜSÜNÜ BELİRLEYECEK

1946'DA CEMİYET OLARAK KURULAN GAZETECİLER CEMİYETİ VAKFA DÖNÜŞÜYOR

6 EKİM'DE YAPILACAK GENEL KURULDA YENİ YÖNETİM VE VAKFA DÖNÜŞÜM OYLANACAK

İKİ LİSTE YARIŞACAK





Türkiye’de basın çalışanlarını kısmen de olsa bir araya getiren en köklü sivil toplum kuruluşlarından biri olan Gazeteciler Cemiyeti, 6 Ekim 2024 tarihinde önemli bir genel kurul toplantısı gerçekleştirecek. Cemiyetin yönetim kadrosu ve vakfa dönüşme süreci, bu genel kurulda yapılacak oylamalarla belirlenecek. Genel Kurul'da iki liste yarışacak. Cemiyet ilk kez karşılıklı eleştirilerle genel kurula gidiyor. Vakfa dönüşme isteği yanında, AB fonlarından sağlanan projeler en önemli eleştiri noktasını oluşturuyor. Mevcut yönetim ise bağımsız gazetecilik için bu adımların atılması gerektiğini savunuyor. Yıllarca başka sivil toplum örgütlerinin, partilerin genel kurullarını izleyen gazetecilerin çoğu ise sosyal medya platformlarında, yayın kuruluşlarında görüşlerini dile getiriyor. 

Genel Kurul Detayları

İlk toplantı, 29 Eylül 2024 tarihinde Ankara'da Üsküp Caddesi No 35'te düzenlendi. Ancak çoğunluk sağlanamadığı gerekçesiyle, 6 Ekim 2024 Pazar günü Türkiye Barolar Birliği Konuk Evi Konferans Salonu’nda (Oğuzlar Mahallesi, İlhami Soysal Sokak, No: 3, Balgat, Ankara) saat 11:00’de ikinci toplantı yapılacak. Bu toplantıda çoğunluk aranmayacak ve genel kurulun gündemi doğrultusunda önemli kararlar alınacak.

Gündemin Önemli Başlıkları

Toplantının ana gündem maddeleri arasında, Cemiyetin yeni yönetim kurulunun seçimi ve Cemiyetin vakıf statüsüne geçiş süreci yer alıyor. Gazeteciler Cemiyeti, daha önce 2018 ve 2021 yıllarında yapılan genel kurullarda oy birliği ile vakfa dönüşme kararı almıştı. Bu karar doğrultusunda, vakıf statüsüne geçiş ile ilgili son oylama yapılacak.

İki Liste Yarışacak

Genel kurulda, mevcut yönetim kuruluna karşı bir diğer liste de yarışacak. Eski Cemiyet yönetiminde yer alan ve daha sonra istifa eden gazeteci Nursun Erel, sosyal medyada "Beyaz Sayfa" adıyla bir platform oluşturdu ve bu platform aracılığıyla genel kurul için kendi yönetim listesini tanıttı. Erel’in liderliğindeki bu alternatif liste, Cemiyetin geleceği için farklı bir vizyon sunuyor. Tabii listeler yarışırken bu platformlarda karşılıklı eleştiriler de gündeme geliyor. 

Mevcut yönetim ise, faaliyet raporunu Cemiyet’in yayın organı olan Cemiyet Dergisi aracılığıyla kamuoyuna sundu. Faaliyet raporu, Cemiyetin son dönemde gerçekleştirdiği projeler, uluslararası basın özgürlüğü alanındaki çalışmaları ve meslek içi dayanışmayı artırmaya yönelik faaliyetleri içeriyor. Ayrıca raporda, Gazeteciler Cemiyeti'nin pandemi döneminde medya çalışanlarına verdiği destekler ve düzenlediği eğitim programlarına da detaylı şekilde yer verildi.

Vakfa Dönüşüm Kararı Oylanacak

Cemiyetin kamu yararına dernek statüsünden vakfa dönüşmesi süreci, 2018 ve 2021 genel kurullarında alınan kararlar doğrultusunda tartışılmaya devam ediyor. 6 Ekim'deki oylama sonucunda Cemiyet, vakıf statüsüne geçebilir. 



Nazmi Bilgin Ne Diyor? 

Nazmi Bilgin başkanlığındaki mevcut yönetim vakfın, gazetecilik mesleğine uzun vadeli destek sağlamak amacıyla vakfın kurulacağını ve Cemiyetin mevcut faaliyetlerini daha güçlü bir finansal temele dayandırmayı hedeflediğini belirtiyor. AB projelerinin de denetlendiğini dile getiriyor. Nazmi Bilgin ve ekibinin savundukları Durum 2024 raporu adı altında yayınlandı. 




Nursun Erel Ekibi Ne Diyor? 

Daha önce Cemiyet yönetiminde bulunan Nursun Erel ve ekibi ise vakfa dönüştürülmesine karşı çıkarak, cemiyetin elindeki malvarlıklarının vakfa aktarılmasını keskin bir şekilde eleştiriyor.  Nursun Erel, Nazmi Bilgin'in 32 yıldır başkanlık görevini yürüttüğünü hatırlatarak, yeni bir yönetim anlayışıyla aday olduğunu ifade ederek, üye alımının durdurulması, Kaş ve Kalkan'daki arazi varlıkları, AB ve çeşitli elçiliklerle yürütülen projelerle ilgili iddialar gündeme getirerek vakıf oluşumuna karşı çıkıyor. Erel ve ekibi "Beyaz Sayfa" adıyla oluşturdukları platformda görüşlerini dile getiriyor. 




Gazeteciler Cemiyeti'nin Durum 2024 Raporu'nda Neler Var? 

Raporda, Başkan Nazmi Bilgin'in faliyetleri ve üyelere bir sesleniş yazısı yer alıyor. Cemiyet'in 78 yaşında olduğunu vurgu yapılarak, basın özgürlüğü konusunda yapılan eylemler, etkinliklere yer veriliyor. Meslek Onur Ödüllerinin sahiplerine ulaştırılması yanında, Sansür Yasası'na karşı yapılan toplantılar, "Memura Basın Kartı Gazeteciye Ceza" gibi afişler ve bu konuda yapılan etkinlikler anlatılıyor. 

Nazmi Bilgin'in İyi Parti'nin Grup Toplantısı'nda Meclis'te yaptığı konuşmaya yer veriliyor. 



AYM önünde yapılan Basın Nöbeti eylemleri, etkinlikler ve protestolar yanında, 2021, 2024 yılları arasında yapılan hukuki başvurular ve sonuçlarına yer veriliyor. 

Medya Dayanışma Grubu oluşturulduğu bunun, Ankara Barosu ve Türikye Barolar Birliği ziyaretleri, cezaevi ziyaretleri, duruşmalara katılım, grevdeki gazetecilerle dayanışma görüntü ve etkinlikleri de raporda bulunuyor. 

AB Fonuyla Yapılan Projeler

Dergide, AB Fonlarıyla ve büyükelçilerle yürütülen projelere de ayrıntılı şekilde fotoğraflarla birlikte yer verilirken, mesleğin nabzını tutmak amacıyla toplantnı, rapor ve araştırma yapıldığından söz ediliyor. 

Uluslararası Basın Özgürlüğü Koalisyonu Temsilcileriyle yaplan görüşmeler özgürlük için basın raporları, deprem illerinde yapılan çalışmalar, deprem bölgesi odaklı raporlar da yeralıyor. Gazetecilikte Dönüşüm ve Arayışlar Nisan 2024, Haber Ağır Bedeli Mart 2022 raporlarının da yeraldığı dergide, İZmir ve Marmaris'te yapılan yerel medya zirveleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. 

Cemiyet Vakfı Nereden Çıktı? 

Dergide, vakfa neden ihtiyaç duyulduğu ise "Sosyal güvenlik ve yardım ihtiyacı" şeklinde şöyle anlatıldı: 

"Gazetecilek mesleği, ekonomik zorluklar ve sosyal güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalan bir alan haline gelmiştir. Özellikle emekli gazetecciler, düşük maaşlar ve yüksek bakım masrafları nedeniyle ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. GAzetecilerin yaşlılık döneminde madi zorluklar çetmedenn huzur içinde şamamlarını sürdürebilmeliri çin gülçü bir soyla destek mekanizmasına ihtiyaç vardır. Vakfın kurulması bu tür sorunlarla mücadle eden gazetcilere maddi ve manevi destek sunmak amacyıl abüyük bir gereklilik haline gelmiştir" 

Bunun yanında vakfın artan işsizlik ve eğitim erişim zorlukları, cemiyetin baımsızlığı, mal varlıkların etkin yönetimi için gerekli olduğu da belirtiliyor. 

Kurucular Kurulu Kimler? 

Dergide, Vakıf Kurucular Kurulu'nda ise, Nazmi Bilgin, Doğan Bulgun, Fethi Akkoç, Seva Ülman, Yaşar Aysev, Yekta Güngör Özden, Abdülrezzak Altun, Mustfa Yoldaş, Ertürk Yöntem, Ayhan Aydyemir, Yusuf Kanlı, Kenan Şener, Ali Topçu gibi isimlerin yeralacağı açıklandı. 

300 Üye Kaş'da Müstakil Tapulu Arsa Sahibi Oldu

Dergide, Kaş ve Kalkan'daki Varlığımız "Bir Başarı Hikayesi" adıyla bölgeden fotoğraflarla ayrıntılı olarak yeraldı. Araziyle ilgili şu bilgiler yeraldı: 

"Gazetciler Cemiyeti, Ali Yiğit adına kayıtlı olan bu eşsiz araciziye 1971'de 265 bin liraya aldı. İmar çalışmaları sonucunda, "1979'da Bayındırlık Bakanlığı tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Bu plana uygun olarak belirlenen koşulları yerine getiren 300'den fazla cemiyet üyesi 1500 metrekarelik müstakil tapulu arsaların sahibi oldu" denildi. 



Cemiyetin Malvarlıkları

Bölgenin 3.derece SİT alanı ilan edilmesinin ardından imar planının 1996'da onaylandığı bilgine yer verilen dergide, "Uluslararası Basın Tatil Köyü"nün Orman Bakanlığı'nın açtığı dava sonucunda gerçekleşmediği, Radisson BLu Oteli'nin bir başarı hikayesi olarak gerçekleştirildiği anlatıldı. Yine Kaş'da ikinci bir otelin de 85 odalı olarak yapılacağı bilgisine yer verildi. 

2018'de Tapu Kanunu yenilem çalışmalarıyla Cemiyet'in sahibi olduğu Kaş'taki  arsaların sınırlarının yeniden belirlendiği anlatılırken, 4.108 metrekare daha yer kazandırıldığı ifade edildi. 

Kalkan'daki Arsa

"Kalkan'daki Arsa" başlıklı bölümde ise, arazinin 1993'te cemiyete kazandırıldığı, Fırnaz Koyu'ndaki taşınmazın 33.430 metrekare büyüklüğünde bir arazi olduğu bilgisine yer verildi. 



Kaş Sosyal Tesisi ve Villalar

Dergide, Kaş'ın Çukurbağ yarıdımadasının dğal güzellireniden söz edilirken, cemiytein burada yeralan sosyal tesisi ve villalarından görseller ve bilgilere yer verildi. 



Gölbaşı Bizim Çatı

Dergide, Ankara Gölbaşı'ndaki Bizim Çatı adlı 38 odalı otel, havuz ve tesisden de söz edilerek, cemiyet üyelerinin yüzde 50 indirimle yararlanabildikleri ifade edildi. 

Medya Sanat Galerisi

Dergide yine, 500 metrekarelik 24 Saat Gazetesi'nin baskı yerinin Medya Sanat Galerisi'ni dönüştürülerek kiraya verildiği bilgisi yeralıyor. 

3055 Telifli Haber Desteği, 443 Ekipman Desteği, 51 Adet Web Sitesine Destek Verildi

Cemiyetin sivil toplum kuruluşu olarak GC Akedemi, Mobil Basın Evi, Medya Dayanışma Grubu, Genç Gazetecilere Destek, M$D Projesi  adıyla yaptığı çalışmaların anlatıldlığı dergide, BEDA kapsamında  3.055 telifli haber desteği sağlandığı belirtilirken, M4D kapsamında toplamda 443 ekipman desteği verildiğini, ajans aboneliği desteği sağlandığı, 51 adet web sitesi kurulumuna destek verildiği anlatıldı. 

Mesleki Sürdürülebilirlik Destek Paketi cinsiyet dağılımına göre yüzde 37 kadınları, geri kalan erkek gazetecilere destek verildiği, yapısal güçlendirme platformları olarak internet sitelere, dernek, kültar sanat haber siteleri, ajans, haber kanalı, karikatür dergisi, web sitesi, podcast kanalı ve gazetelere destek verildiği, en fazla Ankara, İstanbul ve Diyarbakır'a, 4. sırada İzmir'e destek verildiği belirtildi. Destek verilen iller Van, Mardin, Batman, AĞrı, Kayseri, Erzurum, Artivin, Muş , Şiirt ve Trabzon olarak açıklandı. 


                                       Yusuf Kanlı ve Zeynep Gürcanlı

Büyükelçiliklerin Maddi Destekleriyle Yürütülen PRojeler

Dergide, Cemiyet'in 2021-2022'de Norveç Büyükelçiliği'nin desteğiyle "İnsan Hakları ve Bağımsız Medya Projesi", Finlandiya Büyükelçiliği ile "Gazetecilere Karşı Suçlarda Cezasızlıkla Mücadele Günü" etkinliğinin Büyükelçi Pirkko Mirjami Hamalainen'in rezidansında gerçekleştirildiği, Ağustos 2023'te İngiltere Büyüklelçi desteğiyle Türikye'de Medya Kapasitesi'nin Güçlendirilmesi Projesi'nin gerçekleştirildiği, İrlanda Büyükelçiliği ile 2022, 2023'te Video Haber Eğtimi projesi yapıldığı, Yine Balkan Araştırmacı Gazetecilek Ağı ile işbirliği yapıldığı, 2023 Eğitim Kampı yapıldığı, basın evi söyleşileri yapıldığı ifade edildi. 

Mali Durum, Denetleme Raporu

Dergide mali durum bölümünde ise, denetleme raporuna yer verilirken banka hesap durumu 14 Eylül 2024 itibariyle yer aldı. Bu raporu denetçiler Doğan Bulgun, Gülsen Solaker, Mustafa Salihoğlu, Abdülkadir Çağlar, Ahmet İzzet Dağıstanlı, Serkan Güler, Ertuğrul Bülent Danacı, Metin Işık, Mehmet Süreyya Oral, Faysal Geyik, Murat Eralp Gürgen'in imzaladığı bilgisine yer verildi. 

Mali Durum tablolarında büyükelçiliklerden ve AB fonlarından sağlanan gelirler de yeraldı. 




Kaynakça: 


Gazeteciler Cemiyeti Durum 2024 Dergisi


 KÖRLÜK

KARANLIKTA İNSANLIK NASIL KAYBOLUR? 

TOPLUMSAL VE AHLAKİ KÖRLÜK




NEVİN BİLGİN 

Toplumun körleşmesinin en büyük tehlikesi, sadece gözlerin değil, vicdanların da kör olması. 

José Saramago’nun Körlük adlı romanı, distopik edebiyatın en çarpıcı örneklerinden biridir. Eser bir salgın hikayesinin içinde derin felsefi anlamlar taşımakta, insanlık eleştirisi yapmaktadır. 

2008'de beyaz perdeye uyarlanan Körlük filmi, kitaptaki toplumsal çöküş ve insan doğasının karanlık yönlerini güçlü bir şekilde yansıtmakta. 

Jose Saramago’nun romanında körlük, sadece fiziksel bir yetersizlik değil, toplumsal ve ahlaki körlüğün de bir metaforudur. Salgın şeklinde yayılan “beyaz körlük,” insanlığın gözlerini kaybettiği, ancak asıl olarak vicdanını ve insanlığını yitirdiği bir dünyanın temsili olarak okunabilir. Roman, bireylerin hoşgörü, merhamet ve adalet duygularını nasıl kaybettiğini, toplumun hızlıca barbarlığa sürüklenebileceğini gösterir.

Ana tema, kaosun içindeki insan doğasıdır. Görme yetisinin kaybolması, bireylerin birbirine olan güvenini de kaybetmesiyle sonuçlanır. İnsanlar bu salgın karşısında ilk olarak panik ve korku ile hareket ederken, zamanla daha derin bir yozlaşmaya sürüklenirler. İnsanlığın adeta karanlık yüzü açığa çıkar: bencillik, şiddet, açgözlülük ve vahşet. Ancak, tüm bu karanlığın içinde, hala insanlık ve dayanışmanın filizlendiği anlar da vardır.

Bu anlamda körlük, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ahlaki bir felaketi de temsil eder. Kitap, insanlığın kendi içindeki çürümeyi gözler önüne sererken, okuru da bu felaketin bir parçası yapar. Görmenin kaybı, anlamanın ve empati kurmanın kaybıyla eşleşir; böylece Saramago, modern toplumun bireysel ve toplumsal körlüklerini eleştirir.

Filmin Yorumu: Sadakat ve Zorluklar

Fernando Meirelles’in yönettiği Körlük filmi, kitabın karanlık ve tedirgin edici atmosferini sinemaya taşımakta başarılı.  Kitaptaki beyaz körlük, filmde görsel olarak çok güçlü bir şekilde yansıtılırken, ekranın sık sık beyaz bir ışıkla kaplanması, izleyiciyi adeta karakterlerle aynı körlük deneyimini paylaşmaya zorlamakta 

Görme yetisinin kaybı, insanların ahlaki olarak da nasıl savrulabileceğini filmde net bir biçimde gösterir. Özellikle, karantina altında yaşayan insanların birbirine karşı acımasızlaştığı ve en temel insani değerlerin bile yok sayıldığı sahneler, izleyicinin empati yetisini zorlayan güçlü sahnelerdir. filmde görme yetisini kaybetmeyen tek karakterin (doktorun karısı) etrafında şekillenir hikaye. 

Körlük, hem kitapta hem de filmde, bir insanlık deneyi gibi ele alınabilir. Körlük salgını ile toplumsal düzenin çöküşü, insan doğasının hem en karanlık hem de en umutlu yönlerini açığa çıkarır. Saramago’nun eseri, insanlığın adalet, empati ve merhamet duygularını kaybettiği anda ne kadar hızlı bir şekilde çürüme sürecine girebileceğini göstermektedir. 

Körlük, insanlığın kendi içindeki en derin ve karanlık sorulara bir yanıt arayışı olarak her iki biçimde de etkileyici bir anlatı sunar: Toplumun körleşmesinin en büyük tehlikesi, sadece gözlerin değil, vicdanların da kör olmasıdır.


BURDUR GÖLÜ VE SON HALİ






NEVİN BİLGİN 

Burdur Gölü, Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından biri olarak biliniyordu. Ancak son yıllarda, su seviyesinde ciddi bir azalma yaşanmış ve göl, suyunun yaklaşık üçte birini kaybetmiştir. Bu durumun nedenlerinden biri olarak, göl çevresinde yaygınlaşan mermer taş ocakları gösterilmektedir. Mermer ocakları, yer altı su rezervlerini keserek, gölün beslenmesini engellemiş ve su kaybına yol açmıştır.


Burdur Gölü’ne yakın bir diğer su kaynağı olan Yarışlı Gölü de benzer bir tehlike altındadır. Mevsimsel olarak tuzluluk oranı değişen ve zaman zaman tamamen kuruyan Yarışlı Gölü, çevresindeki mermer ocaklarının ekosistem üzerinde yarattığı baskıdan olumsuz etkilenmektedir.


Burdur bölgesinde mermer ocakları neredeyse her tepe ve yamaçta karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kireçtaşı kayaları üzerine açılan bu ocaklar, hem su kaynaklarını tüketmekte hem de ormanlık alanları tahrip ederek göllerin kurumasına neden olmaktadır. Göl çevresindeki bu faaliyetler, hem bölgenin doğal dengesini bozmakta hem de su kaynaklarını hızla tüketmektedir. Burdur Gölü’nün karşı karşıya olduğu bu çevresel tehditler, acil önlemler alınmadığı takdirde, bölgedeki doğal yaşamı geri dönülemez şekilde etkileyecektir.


https://dergipark.org.tr/tr/pub/smutgd/issue/45823/566205

https://yesilgazete.org/mermer-ve-tas-ocaklarinin-kuruttugu-yarisli-golunu-flamingolar-da-terk-etti/

https://www.temizmekan.com/mermer-ocaklari-burduru-collestiriyor/

28 Eylül 2024 Cumartesi

 

KAZA MI, KASIT MI?

MUAVENET OLAYI NEDİR? 

1992 TATBİKATINDA VURULAN TÜRK GEMİSİNİN HİKAYESİ


1992'deki bir tatbikatta Amerikan askerleri tarafından vurulan ve Türk askerlerinin ölmesine yol açan Türk gemisinin hikayesi kitaplaştı. TCG Muavenet Olayı: İsmail Can'ın Kaleminden Bir Zafer ve Hüzün Hikayesi adıyla çıktı. 

TCG Muavenet, Türk Deniz Kuvvetleri’nin önemli bir muhribi olarak 1942 yılında inşa edilmiştir ve 1972’de Türkiye’ye devredilmiştir. Bu gemi, Türk deniz tarihinde yalnızca bir askeri araç olmanın ötesinde, içindeki hikayelerle dolu bir simgedir. Ancak Muavenet’in hikayesi, sadece askeri başarılarla değil; aynı zamanda bir trajedi ile de şekillenmiştir.

2 Ekim 1992: Bir Kaza mı, Yoksa Kasıt mı?

Olay, 2 Ekim 1992 tarihinde NATO Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı sırasında meydana geldi. Amerikan uçak gemisi USS Saratoga, TCG Muavenet muhribine ateş açtı. Bu saldırı sonucunda gemi vuruldu ve bazı Türk askerleri hayatını kaybetti. ABD, durumu “bir kaza” olarak nitelese de, kamuoyunda bu açıklama inandırıcılığını yitirdi ve olayın kasıtlı olduğu yönünde ciddi iddialar ortaya atıldı.

Hukuki mücadele süreci de bu olayın ardından başladı. Türkiye, saldırının ardından Amerikan mahkemelerine başvuruda bulundu. Ancak Amerikan yüksek mahkemesi, olayın siyasi bir mesele olduğuna ve bu nedenle mahkemelerin karar verme yetkisinin bulunmadığına hükmetti. Sonuç olarak, ABD Türkiye’ye sekiz adet Knox sınıfı fırkateyni tazminat olarak verdi.

Gemi Personelinin Kahramanlığı

Olayın ardından, TCG Muavenet’in personeli büyük bir cesaretle gemiyi ve hayatlarını tehlikeye atan diğer askerleri limana ulaştırmayı başardı. Bu başarının ardından, tüm gemi personeli, Genelkurmay Başkanlığı tarafından “üstün cesaret ve feragat” şerit rozeti ile onurlandırıldı.

İsmail Can ve Belge Tabanlı Araştırma

Yazar İsmail Can, yaşadığı deneyimleri ve gözlemlerini Muavenet-i Milliye & TCG Muavenet: Bir Zaferin ve Bir Hüznün Hikayesi başlığı altında anı-roman tarzında kaleme almıştır. Kitap, sadece TCG Muavenet’in hikayesini anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda Türk denizcilerinin özverisini, cesaretini ve tarihsel gerçeklerin sorgulanmasını da içermektedir.

 "AŞK KADINI" GİTTİ, "YALI KADINI" GELDİ

'YEŞİLÇAM'DAN GÜNÜMÜZ DİZİLERİNE

AŞKIN PEŞİNDEN KOŞAN KADINDAN, YALI PEŞİNDE KOŞAN KADINA





NEVİN BİLGİN

Toplumdaki değişim ve dönüşümlerin en önemli kültürel göstergelerinden birisini de sinema ve dizi sektörü oluşturmaktadır. Geçmişteki Yeşilçam filmlerindeki kadın figürleri ile günümüz sinema film ve dizilerinde kadın figürü de bu kültürel dönüşümü yansıtan önemli araçlardan birisidir. Artık Yeşilçam filmlerindeki aşkın peşinden koşan, geleneksel bağlara ne yaparsa yapsın geri dönen kadın figürü yerine hedefleri peşinden koşan, buna ulaşmak için de herşeyi göze alabilen kadın figürleri yani "yalı kadınları" var. 



Akademisyen Dr. Şükran Akpınar'ın "Melodram ve Modernite İlişkisi Bağlamında Yeşilçam Sinemasında Avrupalılık Görünümlerinin Kadın Karakterler Üzerinden Temsili: Kezban Filmleri Örneği" başlıklı makalede, moderniteyle birlikte bireyler arasındaki ilişkilerin biçimlenndirilmesi, geleneksel ile modernlik arasındaki çelişkiler, modern hayatın getirileri, duygusal ilişkilerdeki değişimler, geleneksel kadın-erkek davranışları incelenmiştir. yine Hülya Koçyiğit'in başrol oynadığı Kezban filmleri örnekleri üzerinden (Kezban Roma'da, Kezban Paris'te gibi) modernitenin kadın figürüne yansımaları incelenmiştir. Buna göre; 

Yeşilçam melodramları, Türk sinemasının kalbi sayılan bir dönemi içermekteydi. Bu dönemde anlatılan hikayeler, izleyiciyi içine çeken, duygusal yoğunluğu yüksek filmlerdi. Ancak bu filmlerde kadın figürleri, belirli kalıpların dışına çıkamayan karakterlerdi. Kadınlar genellikle iki ana rolde karşımıza çıkardı: geleneksel roller ve estetik roller.



Yeşilçam’daki Geleneksel Kadın Figürleri

Fedakâr Anne: Bu kadınlar, ailelerinin temel direğiydi. Çocuklarına olan sevgisi ve onlar için yapacakları fedakârlıklar, bu karakterlerin en belirgin özelliklerindendi. Annelik, kadın kimliğinin en önemli boyutlarından biri olarak sunulurdu.

Namuslu Eş: Sadakat, bu kadın figürlerinin en öne çıkan özelliğiydi. Kocalarına ve aile değerlerine bağlı, erkeğin sözünden çıkmayan, namus kavramı üzerinden şekillenen bir karakter tipi olarak karşımıza çıkarlardı.

Hamarat Ev Kadını: Ev işleri, mutfakta marifet ve aile saadeti için durmaksızın çalışan kadınlar, Yeşilçam'ın olmazsa olmazlarından biriydi. Kadınlar, evin içinde kendi krallıklarını yaratır, evin huzuru ve düzeni için canla başla çalışırlardı.



Yeşilçam’daki Estetik Kadın Figürleri

Yeşilçam’ın bir diğer kadın figürü ise, daha estetik bir roldeydi. Baştan Çıkarıcı ve güzelliğiyle dikkat çeken kadın karakterler, çoğunlukla erkeklerin hayatında kaos yaratan figürlerdi. Bu kadınlar, dış görünüşleriyle büyülese de çoğunlukla erkek egemen toplumun kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlardı.

Kezban Karakteri: Toplumsal Cinsiyetin Ironik Yansıması

Yeşilçam filmlerinde Kezban karakteri, toplumsal cinsiyet normlarının ironik bir yansıması olarak öne çıkıyordu. Bu karakter, genellikle abartılı ve komik bir şekilde temsil edilen, kırsal kesimden gelen, günlük yaşamın zorluklarıyla baş etmeye çalışan bir kadın figürüydü.

Kezban’ın Temsili: Genellikle saf, naif ve toplumun beklentilerini yerine getirmeye çalışan bir kadın olarak karşımıza çıkan Kezban, aynı zamanda toplumsal eleştirinin de bir aracı oluyordu. Onun karakteri, geleneksel kadın rollerinin sınırlarını zorlayan bir ironi olarak öne çıkıyordu.

Güçsüzlük ve Direniş: Kezban figürü, çoğunlukla erkeğin yanında, onun isteklerine boyun eğen bir karakter olarak betimlense de, bazı yapımlarda onun içsel gücü ve direnişi de vurgulanıyordu. Bu durum, izleyicilere hem eğlenceli hem de düşündürücü bir perspektif sunuyordu.

Günümüz Dizilerinde Kadının Rolü

Günümüz Türk dizileri, Yeşilçam'dan çok farklı bir dünya sunuyor. Kadınlar artık sadece aşkın peşinde koşan, fedakâr ya da estetik rollerle sınırlandırılan karakterler olmaktan çıktı. Artık kadınlar güçlü, bağımsız ve kendi hayatlarına yön veren bireyler olarak ekrana taşınıyor. Ancak bu değişim, aşkın peşinden koşan kadının yerine araba ve yalı peşinde koşan kadın figürünü de ortaya çıkardı. Maddi güç, statü ve lüks yaşam arzusu, bazı dizilerin ana temalarından biri haline geldi.

Bağımsız ve Güçlü Kadınlar: Artık dizilerde kadın karakterler daha fazla bağımsız ve kariyer odaklı. Hukuk, tıp, iş dünyası gibi alanlarda başarılı olan kadınlar, toplumsal cinsiyet rollerinin evrildiğini gösteriyor. Bu karakterler, sadece bir erkeğin arkasında duran değil, kendi ayakları üzerinde duran güçlü kadın figürlerini temsil ediyor.

Aşkın Yerini Statü Mü Aldı?: Eskiden Yeşilçam'da kadınlar, aşkı hayatlarının merkezine koyarken, günümüz dizilerinde aşkın yerini statü ve maddi güç arayışı alabiliyor. Dizilerde, kimi zaman arabalar, yalılar, lüks hayatlar kadın karakterlerin peşinden koştuğu hedefler olarak sunuluyor. Aşkın peşinde koşan kadın, yerini maddi refahın peşinde koşan bir karaktere bırakmış gibi görünüyor.

Toplumsal Sorunlar: Günümüzde diziler, kadınların toplumsal sorunlarına daha fazla yer veriyor. Kadına yönelik şiddet, ayrımcılık ve iş hayatında karşılaşılan zorluklar, dizilerde sıkça ele alınan konular arasında. Bu sayede kadınların gerçek hayatta yaşadıkları zorluklara dair bir farkındalık yaratılıyor.

Değişen Kadın Figürleri ve Toplum

Günümüz dizileri, kadın figürlerinin daha derin ve çok boyutlu bir şekilde işlendiğini gösteriyor. Kadınlar artık sadece anne, eş ya da estetik bir figür değil; kendi hayalleri, hedefleri ve sorunları olan bireyler olarak ekranlarda yer buluyorlar. Ancak bu evrim, bazı dizilerde kapitalist sistemin dayattığı lüks yaşam ve statü arayışına odaklanan kadın karakterlerin de yükselişine işaret ediyor.



Yeşilçam’ın fedakâr, namuslu ve baştan çıkarıcı kadın figürlerinden; günümüz dizilerindeki güçlü, bağımsız ama statü peşinde koşan kadın karakterlerine geçiş, toplumsal değişimin sinemaya ve televizyona nasıl yansıdığını gözler önüne seriyor. Bu dönüşüm, kadının toplumdaki yerinin ve beklentilerinin ne kadar evrildiğinin de bir yansımasıdır. Kezban karakteri ise, bu değişim içinde toplumsal cinsiyetin ironik ve eleştirel bir yansıması olarak önemli bir konuma sahip.

Kaynakça: 

file:///C:/Users/Nevin/Downloads/Melodram_ve_Modernite_Iliskisi_Baglamind.pdf

https://www.sosyologer.com/toplumsal-cinsiyet-rolleri-acisindan-gunumuz-turk-televizyon-dizilerindeki-kadin-imgeleri/

https://bianet.org/haber/yesilcam-melodramlari-ve-kadin-21103


27 Eylül 2024 Cuma

 YOGAYLA ÖZDEŞLEŞEN "OM" NEDİR?

YOGA VE MEDİTASYONUN FELSEFESİ: FİZİKSEL, ZİHİNSEL VE RUHSAL DENEYİM




NEVİN BİLGİN

Yoga denilince ilk akla gelen insanların bağdaş kurup ellerini dizlerinin üzerine koyarak "om"sesi çıkarmasıdır. Bazen karikatürlere, bazen reklam filmlerine konu alan bu sembol nedir? 

Bora Ercan’ın “Surya’dan Patanjali’ye” adlı eseri, yoga ve Hindistan felsefesine dair derinlemesine bir inceleme sunan önemli bir çalışma. Bu kitap, okuyucularına yoga pratiğinin köklerini ve felsefesini anlamaları için zengin bir içerik sunarken, aynı zamanda eski Hint metinlerinin önemini de vurgulamaktadır.



Kitabın İçeriği

Kitap, yoga disiplininin tanımını yaparak okuyuculara bu antik pratiğin ne anlama geldiğini açıklar. Yoganın yalnızca fiziksel bir egzersiz olmadığını, zihinsel ve ruhsal bir deneyim olduğunu vurgular.

Bora Ercan, Vedalar ve Upanişadlar gibi eski metinlerle yoganın tarihsel bağlarını inceler. Bu metinler, Hint felsefesinin temel taşlarını oluşturur ve yoga ile derin bir bağlantı taşır. Bu bağlamda, "Surya" terimi, güneşin sembolizmiyle yoga pratiğinin ruhunu anlatmak için kullanılır.

Kitapta, Hint filozof Patanjali’nin “Yoga Sutraları” detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. "Sutra," kısa ve özlü ifadelerin bir araya getirildiği metinlerdir. Patanjali'nin bu öğretileri, yoga pratiği ve ahlaki ilkeler hakkında temel bilgiler sunar.

Ercan, yoganın ruhsal boyutunu destekleyen mantralar ve semboller hakkında da bilgi verir. Bu unsurlar, yoga pratiğinde derin bir anlam taşır. Kitap ayrıca, okuyuculara yoga felsefesini daha iyi anlamaları için diğer ilgili metinlere de yer vermekte ve yoga pratiğinin tarihine dair bir perspektif sunmaktadır.

                      Fotoğraf: HT Hayat. Bora Ercan

OM: Yoga ve Meditasyonun Sembolik İfadesi

Om (Aum) Nedir? Om, yoga ve meditasyon dünyasında en önemli sembollerden biridir. Hinduizm ve Budizm geleneğinde kutsal bir mantra olan Om, evrenin temel titreşimini ve varlığın özünü temsil eder. Sesli olarak söylendiğinde, üç ayrı harf birleşir:

“A” : Yaratılışın başlangıcını, uykuyu ve bilinçsizliği temsil eder.

“U” : Devam eden süreci, rüyaları ve bilinçaltını sembolize eder.

“M” : Tamamlanışı, uyanıklığı ve bilinci ifade eder.

Om, meditasyon ve yoga pratiğinde içsel huzur, denge ve birlik duygusu yaratmak için kullanılır. Bu sembol, yoga pratiğinin derin anlamını ve ruhsal boyutunu simgeler.

Bora Ercan ve Meditasyon

Bora Ercan, yoga uzmanı ve yazar olarak tanınmaktadır. Meditasyon konusundaki derin bilgisiyle, meditasyonu sadece fiziksel bir uygulama değil, aynı zamanda yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak ele alır. Ona göre, meditasyon kişisel bir deneyimdir ve herkes için farklı bir anlam taşır. Evrensel bir deneyim olmasına rağmen, her bireyin içsel yolculuğunda kendine özgü bir yeri vardır.


25 Eylül 2024 Çarşamba

 ÇİRKİNLER: ESTETİK VE ÖZGÜRLÜK ARASINDA

GÜZELLİK Mİ, ÖZGÜRLÜK MÜ? 

FİLM İNCELEMESİ


                                         fotoğraf: Netflix

NEVİN BİLGİN 

Çirkinler, Scott Westerfeld’in 2005 tarihli romanından uyarlanan, distopik bir gelecekte geçen bir film. Toplumsal baskıların ve güzellik standartlarının bireylerin yaşamlarını nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir eleştiri sunuyor. 

Film, insanları estetik olarak "mükemmel" hale getirmek için dayatılan cerrahi işlemler üzerinden, güzellik algısının, özgürlük ve kimlik arayışı üzerindeki derin etkilerini sorguluyor. Temel felsefesi, bireylerin dış görünüşlerinin toplumsal normlarla nasıl şekillendirildiğini, bu normlara karşı çıkanların nasıl damgalandığını ve nihayetinde özgürlüklerinin nasıl kısıtlandığını irdelemek üzerine kurulu. 

Filmde, güzellik standartlarının bir zorunluluk olarak dayatıldığı bir toplum tasvir ediliyor. Her birey, 16 yaşına geldiğinde “Pretty” olmak için estetik ameliyat olmak zorunda kalıyor. Bu zorunluluk, hem fiziksel hem de zihinsel bir dönüşüm gerektirirken, bireylerin özgür iradelerini ve kimliklerini kaybetmelerine yol açıyor. Bu sistemin altında yatan felsefi sorgulama, gerçek güzellik ve içsel değerlere odaklanmayı teşvik ederken, dış görünüşün insan ilişkilerindeki rolünü sorguluyor.

Çirkinler, Tally Youngblood adlı genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Tally, en yakın arkadaşı Peris’in “Pretty” olarak ameliyat olmasının ardından onun peşine düşer. Toplumun baskıları ve güzellik standartlarıyla dolu bir dünyada, Tally’nin yaşadığı içsel çatışmalar ve arkadaşını bulma arzusu konu ediliyor. 

Filmdeki Doktor Nyah Cable, toplumun mükemmeliyetini korumak adına acımasız yöntemler uyguluyor.  Cable, bireylerin sadece dış görünüşlerine odaklanarak, zihinlerini ve özgürlüklerini kontrol altına alıyor. Bu karakter, toplumda dayatılan güzellik anlayışının ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne seriyor.

Film, güzellik algısının bireyler üzerindeki etkilerini sorgularken, aynı zamanda özgürlük arayışını da ele alıyor. Tally’nin macerası, sadece arkadaşını bulma çabası değil; aynı zamanda kendi kimliğini ve özgürlüğünü bulma yolculuğuna dönüşüyor.

Çirkinler, Joey King, Keith Powers ve Laverne Cox gibi yetenekli oyuncularla hayat buluyor ve izleyicilere düşündürücü bir deneyim sunuyor.


 HABERİN PEŞİNDEKİ BİR ÖMÜR

SAYGI ÖZTÜRK'ÜN GAZETECİLİK YOLCULUĞU

"DEMİREL'İ GÖRÜNCE AT GİBİ KİŞNEYEN"İN HABERİNDEN SEDAT PEKER RÖPORTAJINA, MENZİL DOSYASINA, ŞEMDİNLİ'DEN MADALYALI MAHKUMA, HAYALET İMAM'DAN VALİ BEY'E


ÖZTÜRK GAZETECİLİĞE BAŞLAMASINI VE İLK HABERLERİNİ KENDİ KALEMİNDEN ANLATTI




NEVİN BİLGİN 

Saygı Öztürk, Türkiye'nin en deneyimli ve saygın gazetecilerinden biri olarak gazetecilik mesleğinde zirveye ulaşmış bir isim. 

Yozgat'ın Yerköy ilçesinden başlayan kariyerinde, yerel muhabirlikten ulusal basının en etkili isimlerinden biri haline gelmiştir. 

Köşe yazarlığının yanı sıra televizyon programlarıyla da geniş kitlelere hitap eden Öztürk, yazarlık kariyerine de kesintisiz devam etmektedir. Güvenlik yanında toplumsal ve siyasi meselelere dair derinlemesine dosya haberciliği ile ön plana çıkan Öztürk'ün yazdığı kitaplar, toplumun en önemli sorunlarına ışık tutmaktadır. 

Başarılı kariyeri boyunca yaptığı haberlerle birçok kez gündem yaratan Saygı Öztürk, Türk gazeteciliğinde saygın bir yer edinmiştir.

LİSE 2.SINIFTA YERKÖY GAZETESİ'NDE BAŞLADI

Saygı Öztürk, (Bodrum Gündem Dergisi'nde de yayınlanan)  gazeteciliğe başlamasını kendi kaleminden şu satırlarla anlatıyor: 

"Lise ikinci sınıf öğrencisiyim. Yozgat’ın Yerköy ilçesinde tek sayfa olarak yayımlanan “Yerköy” gazetesinin matbaasına girmem kolay olmadı. Sonunda cesaretimi topladım.  “Muhabir olmak istiyorum” dediğimde, yüzüme baktılar. Çünkü gazetede muhabir diye birisi yoktu. Matbaa işlerini yapan Mehmet usta, Salı ve Cuma günleriz yayımlanan gazeteye, Yerköy’le uzaktan yakından ilgisi olmayan her hangi bir gazeteden kestiği iki-üç haberi büyük başlıklarla verip sayfayı doldururdu. Örneğin, “Tokat’ta trafik kazasında bir kişi öldü, üç kişi yaralandı” haberi manşet yapılabiliyordu.  

Arka sayfanın da hiç değişmezleri vardı.  Bunlardan birisi “Önemli Telefonlar”dı.  Ziraat Bankasının çiftçinin dostu, Kızılay’ın kara gün dostu olduğu belirtilen klişeler hiç değişmezdi. Sayfa kapatılmış olurdu. le sayfa kapatılırdı. Arada boşluk kaldığında, “İçkinin bütün kötülüklerin anası olduğu” belirtilirdi. 

O GÜN BÜTÜN GAZETELERİ ALDIM

Gazeteci olmak istediğimi söylediğimde şaşırmışlardı. “Para yok haa” dediler. Hem haber yazacağım bir de bana para mı versinler! Yerköy ile ilgili haberler yazıyordum.  Adımı gazetede gördükçe gazeteciliği daha çok seviyordum. “Kumpas” adı verilen kutulardaki harfleri kelimeye, cümleye dönüştürmeyi de öğrenmiştim. Artık bırakın yalnız haber yazmayı, bir de dizgisini de ben yapmaya başlamıştım. Heyecanla gazetenin basılmasını beklerdim. Artık aynı heyecanı matbaadaki arkadaşlar da duyuyordu. Yerel haber yazdıkça gazetemize ilgi de artıyordu. 

O dönemin etkili gazetelerinden Akşam’ın Genel Yayın Yönetmeni Hulûsi Turgut’a mektup yazdım, “Yerköy muhabiriniz olmak istiyorum” diye. Genel Yayın Yönetmeninin de işi-gücü yok bana cevap yazacak değil ya. Ama yazdı, “Yerköy Muhabiri” olmuştum. Fotoğraf istedi, bana kimlik kartı gönderdi. 

İlk haberim olan “Muhtarın cesedini köpeklere yedirdiler” haberim birinci sayfada, “Yozgat Stadı 10  yıldır bitmiyor” haberimde spor sayfasında yayımlanmıştı. Yerköy gazete  Bayii Bahri Bozkurt’a 8 adet Akşam gazetesi geliyordu. O gün gelen gazetelerin hepsini ben aldım.  

MUHTAR, ÇOBANIN KARISINI KAÇIRDI

Çopraşık köyünün muhtarı, sığır çobanının karısını kaçırmıştı. Bu olayı araştırmak için Hürriyet gazetesinin ünlü röportaj yazarı Celalettin Çetin Yerköy’e gelmişti. Beni buldu. Birlikte o köye gittik. Celalettin Abi, “Seni gözüm çok tuttu, çok iyi bir gazeteci olacaksın. İstersen seni Hürriyet Haber Ajansı’nın muhabiri yapalım” dediğinde mutluluktan uçuyordum.

 Şimdiki Demirören Haber Ajansı’nın (DHA) adı o dönem Hürriyet Haber Ajansı’ydı (hha) .  Ajansın Yerköy muhabiri de olmuştum. Muhtarın, sığır çobanının karısını kaçırması bana Hürriyet’in Yerköy muhabirliği kapısını açmıştı. Celalettin abi yazı dizisinde benden de, “Gazeteciliğe hevesli bir genç” diye söz etmişti. 

AZ KALSIN ATILIYORDU

Çok ilginç haberler yapıyordum. Bazıları da başıma iş açıyordu. Dönemin Adalet Partisi (AP)Genel Başkanı Süleyman Demirel’in, seçim gezisini izliyordum.  AP’nin logosu at idi. Demirel’i gören  Belediye Meclis Üyesi at gibi kişnedi. Ben de bunu “Demirel’i gören Belediye meclis Üyesi at gibi kişnedi” başlığıyla yazmıştım. Haberim, Hürriyet’in birinci sayfasında yayımlanmıştı.  

Aynı gün, Hürriyet’in Ankara Temsilcisi Oktay Ekşi beni arattı. O meclis üyesiyle gazetemizin usta röportajcılarından Necmi Onur’un telefonla röportaj yapacağını, telefonunu bulmamı istedi. Açıkçası Oktay abi, haberime inanmamıştı. O yüzden olacak, “Eğer at gibi kişnemezse işine hemen vereceğim” dedi. Haberin doğruluğuna da inanmadığını ekledi. 

Meclis üyesi telefonda kişnemezse, yanmıştım. Beni aldı bir korku. Meclis üyesine Necmi Onur soruyor, “Demirel’i görünce kişnedin mi?” diye soruyor. Kişnediğini söylüyor. Nasıl kişnediğini sorduğunda; meclis üyesi de telefonda kişniyor. İşte o kişnemeseydi daha yeni baymadığım gazeteciliğim de son bulacaktı.     

HADİ, YOZGAT’A DÖNÜYORUZ

Kabıma sığmıyordum. Yozgat’ta Aslan Karadeli, yayımladığı İLERİ gazetesine beni aldı. Gazetede yatıp-kalkıyordum.  Gazetemiz hep Yozgat haberleriyle doluydu. Resmi ilanları alabilmemiz için yerel haberler olması koşulu vardı. Resmi ilan almamız için üç ayımız kalmıştı. 

Bir sabah işe hiç kimse gelmedi. Diğer gazete ve matbaa sahipleri resmi ilanmları bizim artık alacağımıza inandıkları için aralarında anlaşıp usta, kalfa, çırak kim varsa hepsini aldıkları ücretlerin çok yükseğine aldılar. Gazetemizi o koşullarda yayımlamamız artık imkansızdı.  

Aradan yıllar geçti, ben Hürriyet’in Ankara Bürosunda çalışıyordum. Aslan Abi, “Entertip dizgi makinası aldım. Artık bizi kimse yıkamaz. Hadi Yozgat’a gidiyoruz, gazetemizi çıkaracağız” dediğinde, “Abi, artık ben gelemem” diyordum. Üzgündüm. Ama o gündür, bugündür Yozgat’taki yerel gazetelerle ilişiğim hep sürmüştür.

YEREL BASININ ÇIĞLIĞINI AKTARIYOR

Öztürk, yerel basından gelen isim olarak bugün yerel basının içinde bulunduğu durumu da şu sözlerle anlatıyor: 

" Açıkçası yerel basın her alanda çok ilerledi. Ama günümüzde tam bir çıkmaz sokağa girmiş durumda. 

Bir yıl önce Türkiye genelinde bin 200 civarında yerel gazete yayımlanırken, sayısı düşmüş şimdi 545’e. Var olanlar da büyük sıkıntı içinde. Gazeteler, dergiler kapanırken,  değerli meslektaşım Fatih Bozoğlu, elinizde tuttuğunuz bu dergiyi yayımlamaya başladı. Kendisine başarılar diliyorum. Biliyorum ki Fatih zoru sever, o zorlukları aştıkça mutlu olur. Bunun için siz okurlarının desteğine ihtiyacı var.  

Uydu üzerinden yayın yapan bir televizyonun şu anki rakamlara göre aylık 10 bin dolar yani ortalama 352 bin lira kira ödemesi gerekiyor. Bağımsız yayın yapan bir yerel televizyon sadece uydu kirasına çalışacak olsa bile bunun altından kalkması mümkün olmuyor. Hele hele tasarruf tedbirlerinin uygulandığı şu günlerde Belediyelerin desteğini almaması durumunda derhal uydudan çıkması gerekecek. Diğer sosyal medya platformları üzerinden yayın yapan televizyonların durumu da uydu üzerinden yayın yapanlar kadar olmasa da onlarında giderleri küçümsenmeyecek boyutta. 

Hem yaygın gazeteler de hem de yerel gazeteler de artık “tiraj sorunu” ciddi boyuta ulaştı. Döviz kuruna endeksli olarak sürekli artış kaydeden gazete kağıdı, mürekkep, kalıba ve boyaya gelen zamlar üstesinden gelinecek gibi olmaktan çıkmış.  Personel gideri, elektrik ve büro kiraları da eklenince gazete yayıncılığı yapmak oldukça zorlaştı. 



Tüm bunların dışında tasarruf tedbirleri adı altında kamu kurumlarının reklam, ilan vermesi günlük gazete almaları sınırlanınca yerel gazetelerin durumu daha da vahim hale geldi. Yatırım ve satın alma olmadığı için resmi ilan oranı da büyük çapta düştü.  Resmi ilan almayan gazetelerin yaşaması zaten mümkün olmaktan tamamen çıkmış. Yeni çıkan bir gazetenin  resmi ilan alabilmek için bekleme süresi 36 aya çıkarıldı. Yani bu koşullar da yeni bir gazetenin yayın hayatına başlaması adeta olanaksız.  

Hem gazete okuyucu sayısının düşmesi, hem de kâr payının düşmesi nedeniyle gazete satışını bırakın, bayilerin sayısı hızla azalıyor. Bu nedenle artık Anadolu da birçok il de tek çare olarak gazetelerin üçerli gruplar halinde birleşmesini kaçınılmaz hale getirdi. Buna rağmen artan SGK gideri ve tazminat tutarları basın kuruluşları ile çalışanların karşı karşıya gelmesine yol açıyor. Basın İlan Kurumu’nun aldığı yüzde 15 oranındaki aracılık bedelini indirse bile bu basına nefes olacaktır. 

Daha fazla gecikmeden önlem alınmazsa, yerel basın havlu atacak. Yerel basının susması demek Türk basının eli ve ayağının budanması anlamına gelir. Yerel basın susarsa sosyal medya da hiçbir kontrole tabii olmayan gelişi güzel yayıncılık anlayışının baş göstermesine neden olur. Bu da yayıncılık adına bir felaket olur. Artık haber ve haberci adı altında her türlü kontrolden uzak gelişi güzel yayınların patlak vermesine neden olur. Bu süreç önlenemez hale gelmeden yerel basının sorunları bir kurumsal sorun olarak değil bir devlet sorunu olarak ele alınmalı.


Saygı Öztürk'ün ağlayarak yazdığı kitaplardan birisi de abisi Refik Arslan Öztürk'ü anlattığı kitabı. 

Vali Bey: Hem Ağladım Hem Yazdım, Saygı Öztürk tarafından kaleme alınmış bir kitap. Bu eser, Türkiye’nin "efsane vali"si Refik Arslan Öztürk’ün yaşamını anlatıyor. 

Refik Arslan Öztürk, Yozgat’ın Akbucak köyünde doğdu ve hukuk fakültesini bitirdi. Karikatüristlik ve kaymakamlık gibi farklı görevlerde bulundu. Bilecik, Niğde, Erzincan ve Manisa valiliklerinde çalıştı. Ancak onun hikayesi sadece görevlerinden ibaret değil. İşte bazı merak uyandıran noktalar:

İlkesi: Hak, hukuk, adalet, vicdan ve tasarruf. Refik Arslan Öztürk, bu değerleri hayatının merkezine koydu ve her yerde halkla iç içe, halkın içinde oldu.

Tasarruf ve Kalkınma: Hep tasarruf ve kalkınmayı savundu. On yılda yapılacak işi, on kuruş harcamadan nasıl bir yılda bitirdi? Bu da kitapta yer alan ilginç detaylardan biri.

Model Vali: “Tutumlu vali” olarak biliniyor. Geliştirdiği modelle nasıl işsizliği bitirdi ve örnek oldu?

Bu soruların cevapları, Refik Arslan Öztürk’ün yaşamında gizli. Kitap, onun hikayesini anlatarak hem duygusal hem de ilham verici bir yolculuğa çıkarıyor. Eğer ilginizi çektiyse, Vali Bey: Hem Ağladım Hem Yazdım kitabını okuyarak daha fazla detayı keşfetmek mümkün. 



KİMDİR? 

Öztürk, Yozgat'ın Sarıkaya ilçesine bağlı olan Akbucak köyünde dünyaya gelmiştir. On üç çocuklu ailenin on ikinci çocuğudur. Asıl mesleği öğretmenliktir. 1978-1994 yılları arasında Hürriyet gazetesinde çalışan yazar, 1994-1999 yılları arasında Sabah gazetesinde görev yaptı. Star, Gözcü ve Hürriyet gazetelerinde de çalışan Öztürk, hâlen Sözcü gazetesi Ankara temsilciliği[3] ve aynı gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır. Yazar; Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Ankara Gazeteciler Cemiyeti ile diğer meslek örgüt ve kuruluşlarından ödüller almıştır.  Saadet Öztürk'le evlidir. Emre ve Esim isimli iki çocuğu bulunmaktadır. Büyük kardeşlerinden Fahri Öztürk ve Refik Arslan Öztürk eskiden valilik görevinde bulunmuştur.

Yazdığı kitaplardan bazıları şöyledir: 

Devletin Derinliklerinde, 2002

Kasadaki Dosyalar, 2003 

5-6-2 Tamam Reis... Kırcı, Ağca ve Bir Dönemin Cinayetleri, 2003 

Madalyalı Mahkûm, 2004

Kırmızı Klasör, 2005

Şemdinli'de Olay Var..., 2006 

Aynadaki Reis/Sedat Peker'in Sıradışı Yaşamı, 2006

İsmet Paşa'nın Kürt Raporu, 2007 

Kırcı, 5-6-2 Tamam Reis, 2007 

Madalyalı Mahkûm, 2007 

Sınır Ötesi Savaşın Kurmay Günlüğü, 2007

33 Kurşun, 2008 

Belgelerle Ergenekon, 2008

Ölüm Kuyuları, 2009 

Okyanus Ötesindeki Vaiz, 2010

Taşeron Mesih, 2010 

Son Babalar, 2011 

MGK - Dünü ve Bugünü ile Milli güvenlik Kurulu, 2011 

Balyoz'da Kumpas, 2014 

Kod Adı Mürted, 2016 

Kripto Üçgeni, 2017 

Ordu ve Devlet Sırlarına Baskın, 2018 

Hayalet İmam: Darbenin Görünmeyen Adamı Adil Öksüz, 2018 

Menzil Bir Tarikatın İki Yüzü, 2019 

Alaattin Çakıcı, 2020 

Vali Bey, 2021 

Cehennemi Yaşadım, 2022