6 Mayıs 2024 Pazartesi

 

KÜLTÜREL MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE

KÜLTÜRÜN MİLLİYETÇİLİĞE ETKİSİ NEDİR?

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ NASIL CANLANDIRDI?

EĞİTİM VE KÜLTÜR POLİTİKALARININ ETKİSİ NEYDİ?

 






      NEVİN BİLGİN

     Milliyetçiliğin ortaya çıkarak ayakta kalmasını sağlayan ayaklardan birisini de kültür oluşturmaktadır. Atatürk de, Türk Milliyetçiliği olgusunu geliştirirken eğitim ayağı yanında, kültür politikalarıyla da bu yapıya destek olarak ulus ve millet inşa sürecini gerçekleştirerek, Türk Milliyetçiliğini bu zemine oturtmuştur.

 


      Doç.Dr. Ergenekon Savrun’un “Kültürel Milliyetçilik” çalışmasına göre, milliyetçilik farklı toplumlarda farklı içeriklere sahip olarak ortaya çıkarken, kimisinde “yurtseverlik”, kimisinde ise “kan, ırk, etnik köken” şeklinde kendisini göstermiştir.

     Kültür, her milletin maddi ve manevi değerlerini içeren bir bütündür. Tarihteki uygarlıkların da kültürleri vardı, bazıları unutulmuş veya yok olmuş, bazıları ise devam etmiştir. Kültür, yüzyıllar boyunca bir millete ait olan normlar, gelenekler, yasalar gibi kavramların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kültürel milliyetçilik ise kültürü ve medeniyeti canlı tutmaya yönelik bir fikir ve hareket birliğidir. Bu anlamda, kültürel milliyetçilik milletlerin kendine özgü kültürel değerlerini koruma ve geliştirme çabasını ifade etmektedir.

     Kültür Milliyetçiliği Değerleri Korur ve Yaşatır

     Kültür, bir milletin yaşayan ve geçmişteki tüm değerlerini içerirken, bu değerler, toplumun dil, tarih, edebiyat, sanat, düşünce ve felsefe gibi unsurlarını kapsamaktadır. Bu unsurlar, toplumun sosyal ve manevi yapısını oluştururken, kültürel milliyetçilik ise bu değerleri koruma ve yaşatma amacını taşımaktadır. İnsanın bedeni için beslenme ve bakım gerekiyorsa, bir toplumun da kültürel değerlerini koruyup geliştirmesi için çaba sarf etmesi gerekmektedir. Bu çaba, toplumun ilerlemesi ve yükselmesi için önemlidir.

     Kültür Oluşumunda Aile, Soy, Eğitim ve Sosyal Unsurların Önemi

     Kültürün oluşumunda aile, soy, eğitim ve diğer sosyal unsurlar önemli iken, bir toplumun kültürü, onun kimliğini belirlemektedir.

    Kültürel milliyetçilik, bir milletin kültürel kimliğini koruma ve geliştirme çabası olarak, milletin dilini, tarihini, sanatını, düşüncesini ve diğer kültürel unsurlarını canlı tutma işlevi görmektedir. Bu sayede milletler, kendi özlerine sadık kalmakta, kültürel zenginliklerini gelecek nesillere aktarabilmektedir.

    Kültür ve Medeniyet İlişkisi

    Kültür ve medeniyet, insanların yaşam tarzlarını, anlayışlarını ve değerlerini şekillendiren önemli kavramlar, kültür bir millete özgü iken, medeniyet ise milletlerarasıdır ve farklı toplumların ortak değerlerini yansıtan kavram olarak görülmektedir. Kültür ve medeniyet, Ziya Gökalp ve İbrahim Kafesoğlu'nun tanımlarına göre, milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşam tarzlarının bütünüdür. Kültür ve medeniyet arasındaki fark, kültürün milli, medeniyetin ise milletlerarası olmasıdır. Kültür, bir millete özgü unsurların uyumu iken, medeniyet birçok milletin toplumsal hayatının ortak bir bütünüdür. Kültür ve medeniyetin içeriği, toplumsal hayatın her alanını kapsar; din, dil, ahlak, hukuk, sanat, ekonomi, bilim gibi başlıklar bu alanlardan bazılarıdır. Kültür ve medeniyet arasındaki ayrım, kültürün bir millete özgü olması ve medeniyetin çok uluslu toplulukların ortak değerleri üzerine kurulmasıdır.

    Dil Birliği ve Etnik Çeşitliliğin Medeniyete Etkisi

    Medeniyetin ortaya çıkış nedenleri ve şekilleri, tarihçiler için ilginç ve karmaşık konular arasındadır. Oswald Spengler'e göre, yüksek kültür, gizemli kozmik güçlerin insan hayatına müdahalesinden doğar. Ancak bu açıklama bazıları için anlaşılması zor olabilir. Diğer bir bakış açısına göre, medeniyetin ortaya çıkmasında dil birliği ve etnik çeşitlilik gibi faktörler etkilidir.

   Medeniyetlerin gelişmesi, coğrafi çevre şartlarına, yaratıcı grupların varlığına ve insanların çevre ile meydan okuma durumuna göre de şekillenmektedir.  Thomas Hobbes'a göre, Avrupa'daki medeniyet gelişimi iç savaşlar ve insan doğasının bencil yönleriyle alakalıdır. İnsanlar barışı sağlamak adına bir araya gelirler ve toplumsal sözleşmeler yaparlar.

   Eski Çin ve Orhun Yazıtlarında Medeniyet ve Kültür Etkileşimi

   Eski Çin kaynakları ve Orhun (Göktürk) yazıtları, kültür değişimleri ve medeniyet kavramlarının güzel örneklerini sunar. Türkler, komşu uygarlıklarla ilişkiler kurarak çağın gelişimine ayak uydurmuş, ancak bazen bu uygarlıkların yerel kültürlerini benimseme eğiliminde olmuşlardır. Bu durum, Türklük için olumsuz etkilere yol açmıştır, özellikle Çin medeniyetinin etkisi altında kalan Türk beyleri millî örf ve adetlerinden uzaklaşarak Çin kültürüne yönelmişlerdir.

   Göktürk Yazıtları'nda bu durum açıkça görülmektedir. Örneğin, bazı hükümdarlar Çin elbiseleri ve yemeklerini benimsemiş ve bu da Göktürk Devleti'nde sorunlara yol açmıştır. Bu etkileşimlerin sonucunda Türk beyleri arasında anlaşmazlıklar çıkmış, hatta bazıları Çin kültürünü benimseyerek Türklük unvanını terk etmiştir. Ancak bu değişimler Türkler tarafından sorgulanmış ve Türklük bilincinin yeniden canlandırılmasına yol açmıştır.

  


   Kültürel Milliyetçilik Bağlamında Balkanlar

   Balkanlar, kültürel ve milliyetçilik bağlamında önemli bir laboratuvar niteliği taşır. Coğrafi özellikleri, çok kültürlülüğü ve tarih boyunca yaşanan çatışmalar, bu bölgenin kültürel dinamiklerini şekillendirmiştir. Bu bölgede yaşanan kültürel farklılıklar, milliyetçilik kavramını anlamak ve günümüzde kültür veya kültürel milliyetçilik kavramlarını açıklamak için önemli bir perspektif sunmaktadır.

   Balkan yarımadasının coğrafi sınırları genellikle sularla belirlenir. Kuzeyde Tuna Nehri ve Sava Nehri, batıda Adriyatik Denizi, güneyde Akdeniz, batıda Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz, Balkan yarımadasının sınırlarını çizer. Son zamanlarda AB forumlarında Balkanlar yerine genellikle Güney-Doğu Avrupa terimi kullanılmaktadır. AB terminolojisinde Balkan terimi, sadece eski Yugoslavya'nın ardılı bazı Cumhuriyetler ve Arnavutluk'u tanımlamak için "Batı Balkanlar" olarak sınırlı bir şekilde kullanılmaktadır.

    Ancak Balkanlar, Doğu ve Batı olarak ayrıldığında yüzyıllar boyunca oluşmuş kültürel ve tarihî bir bütünlüğü temsil eder. Bu bölgedeki şehirlerin, kültürlerin ve tarihî olayların birbirine entegre olduğu görülür. Bu nedenle siyasi literatürde genel bir Balkan coğrafyasından bahsetmek daha uygun olabilir. Balkan halkları da genellikle bu ayrımı kabul etmemiş ve kendi kültürlerinde bu ayrımı içselleştirmemişlerdir.

    Balkanlar ve Bölgenin Siyasi Dengeleri

    Türk tarihçilerinden Halil İnalcık, Balkanlar ve Anadolu'nun tarihî ve kültürel olarak yakın bir ilişkisi olduğunu vurgular. Bu bölgeler, Konstantinopolis'in kuruluşundan Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine kadar yaklaşık 1.600 yıl boyunca Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının yönetimi altında bir siyasi bütünlük oluşturmuştur. Bu süreçte İstanbul, siyasi ve kültürel açıdan önemli bir merkez haline gelmiştir. Bu bölgelerde yaşanan tarihî olaylar ve mücadeleler, bölgedeki siyasi dengelerin ve güçlerin değişmesine yol açmıştır.

    Fransız tarihçisi M. Lhéritier'e göre, Balkanlar ve Anadolu'daki siyasi birlik 1.600 yıl boyunca devam etmiş ve tarihî jeopolitik açıdan en sürekli bölgelerden biri olarak tanımlanmıştır. Bu birlik, Bizans İmparatorluğu döneminde Haçlıların İstanbul'u fethetmesiyle dağılmış ve Katolik Latin milletlerin egemenliği altına girmiştir. Ardından, Batı Anadolu'da Türkmen beylikleri kurulmuş ve Osmanlı Beyliği bu beyliklerden biri olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı Beyliği, Selçuklu Anadolu'sunun kültür mirasıyla kaynaşarak bir yüzyıl içinde Anadolu ve Balkanları bir kez daha birleştirmiştir. 1394, 1411 ve 1422 yıllarında yapılan kuşatmalardan sonra Fatih Sultan Mehmet, 1453'te İstanbul'u fethederek bu siyasi birliğin merkezi olan İstanbul'u yeniden diriltmiştir.

    Osmanlı Ekonomik ve Askeri Gücünü Balkanlardan Sağladı

     Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde Balkanlar, imparatorluğun ekonomik ve askerî gücünü koruması bakımından önemli bir rol oynamıştır. Aynı zamanda bölgedeki tarım ve hayvancılık ürünleri, İstanbul ve diğer büyük şehirlerin besin kaynağı olmuştur. Balkanlar'ın stratejik önemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesi ve güçlenmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu dönemde bölge, imparatorluğun güvenliği ve muhafazası için kritik bir konumda bulunmuştur.

   Balkanlar, sadece Avrupa veya Rusya için değil, Türkiye için de stratejik bir öneme sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi ve Türklerin Batıya açılan kapısı olarak Balkanlar, tarihsel olarak Türklerin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli bir parçası olmuştur. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun gücünü yitirmeye başlamasıyla birlikte, milliyetçilik hareketleri Balkanlar'da yayılmış ve Avrupa devletlerinin desteğiyle ulus devletler ortaya çıkmıştır.

Fransız İhtilali'nden sonra Balkanlar'da milliyetçilik akımlarının güçlenmesiyle, bölgedeki halklar Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmış ve kendi ulusal varlıklarını oluşturma çabalarına girmişlerdir. Bu süreçte Sırplar, Yunanlar ve Bulgarlar gibi halklar milliyetçilik hareketlerine öncülük etmiş ve ulusal kimliklerini oluşturmaya çalışmışlardır. Bu gelişmeler, Balkanlar'da siyasi ve kültürel dönüşümlere yol açmıştır ve bölgenin tarihsel ve coğrafi önemini artırmıştır.

    Kültürel Farklılıklar ve Milliyetçilik

    1925 yılında yaşanan bir örnek, İngiliz diplomat Mary Edith Durham, Balkanlar'daki görevi için İngilizlerin tepkisel ve tiksinti dolu bakışını ifade ederken, Ruslar için ise bu görevin önemli olduğunu belirtmektedir. Durham'un sözleri, Balkanlar'ın Avrupa'da farklı algılandığını ve kültürel farklılıkların milliyetçilik söylemlerinde önemli olduğunu göstermektedir.

    Osmanlı İmparatorluğu, kozmopolit yapısı nedeniyle 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik akımıyla parçalanma sürecine girmiştir. Bu süreçte Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük toprak kayıpları yaşamasına ve stratejik bölgelerini kaybetmesine yol açmıştır. Özellikle Edirne'nin Bulgarlar tarafından alınması, Türkler için büyük bir yıkım olmuştur. Ancak bazı Osmanlı subaylarının çabalarıyla kaybedilen topraklar geri alınmıştır.

    Balkan Savaşları sırasında yaşananlar, Sırpların gelişmişlik seviyesi ve kültürel farklılıkları hakkında da bilgi vermektedir. Savaşta esir düşen Selanikli Türk Yüzbaşısı Bahri'nin anıları, Sırp ordusunun eğitim ve kültürel düzeyini ele almaktadır. Bu örnekler, milliyetçilik söylemlerinin kültürel yakınlık ve dil üzerinde yoğunlaştığını göstermektedir.

   Kültürel Yakınlık ve Dil Unsurları

   Genel olarak, Avrupa'daki millî hareketlerin incelenmesiyle kültürel milliyetçilik hareketlerinin önemli olduğu ve bu hareketlerin Avrupa ve Türk dünyasında farklı şekillerde etkili olduğu görülmektedir. Bu hareketler, milliyetçilik söylemlerinin temelini oluştururken, kültürel yakınlık ve dil unsurları da bu söylemlerde hayati bir rol oynamaktadır.

  Kimi Ülkede Yurttaşlık, Kimisinde Kan ve Irk Bağı

Milliyetçilik ve ulusal kimlik kavramları, kültürel ve tarihsel bağlamlarda şekillenir ve ulus devletlerin inşası sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Avrupa'da yaşanan çeşitli tarihsel deneyimler, milliyetçilik ideolojisinin çeşitliliğini ve karmaşıklığını ortaya koymaktadır.

   ABD, İngiltere, Fransa Milliyetçiliği ve Almanya ile İtalya Milliyetçiliği

   Milliyetçilik ideolojisi farklı toplumsal bağlamlarda ve ekonomik tatmin seviyelerinde farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Örneğin, ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde milliyetçilik genellikle vatanseverlik ve yurttaşlık kavramları üzerine kurulmuştur. Diğer yandan, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde milliyetçilik daha çok kan, ırk, etnik köken gibi unsurlara dayanarak ortaya çıkmıştır, özellikle yabancı egemenlik altında olan veya devletin güçsüz olduğu dönemlerde bu tür milliyetçilik daha belirgin hale gelmiştir.

    Ulus Devletin İnşa Sürecinin Sonucu

    Ernest Gellner'e göre, milliyetçilik kültürel bir yerelliğin doğal bir yansıması değil, ulus devletin inşa sürecinin bir sonucudur. Endüstrileşme ve sanayileşme süreci, toplumları bir araya getirerek milliyetçilik duygusunu ve hareketlerini ortaya çıkarır. Ulus devletlerin inşası sürecinde milliyetçilik, ekonomik gelişmelerle birlikte ortaya çıkar ve devleti kültürel ve siyasi anlamda millî bir yapıya dönüştürür.

    Ulus kavramı, bir grup insanın ortak dil, din, tarih, soy gibi unsurlar üzerinden tanımladığı siyasi ve kültürel bir birimi ifade etmektedir. Uluslar, sosyal bir oluşum sürecidir ve devlet, bu ulusun siyasi bir ifadesidir. Ancak, ulus devletlerde önemli olan kavram self-determinasyon yani kendi kendini yönetebilme ilkesiyken, bu ilke, ulusal kimlik ve bilince dayalı olarak ulus devletlerin kurulmasına ve varlığını sürdürmesine yardımcı olmaktadır.

   


   Avrupalılık Kimliği

   Avrupa'da milliyetçilik ve ulusal kimlik kavramları, tarihsel süreçler içinde farklı şekillerde gelişmiştir. Ancak, bu süreçlerde Avrupalılık kimliğinin oluşturduğu öteki sınıflandırmaları ve çatışmaları da göz önünde bulundurmak önemlidir. Avrupalılık kimliği, Antik Yunan felsefesi, Roma hukuku ve Hıristiyanlık gibi kültürel referanslar üzerinden tanımlanırken, bu tanımların sorgulanması olgusu da ortaya çıkar.

    Avrupalı olmayan kültürlerin de Avrupa'nın geçmişine ve kimlik algısına etkisi olmuştur. Örneğin, İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerin Avrupa Birliği'ne kabul edilmesine rağmen Türkiye'nin bu süreçte dışlanması, Avrupalılık kimliğinin öteki sınıflandırmasının bir sonucu olarak görülebilir.

   Göçebe Olmak, Sosyal Örgütlenmeyi Gerektiriyor

   Türk toplumunun kültürel milliyetçilik ve Avrupa medeniyetiyle olan ilişkisi, köklü ve zengin bir tarihe dayanır. Binlerce yıllık geçmişiyle Türkler, Asya, Avrupa ve Afrika'nın çeşitli bölgelerine yayılarak dünya mirasına ve Türk tarihine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Özellikle Orta Asya'dan başlayarak göçler gerçekleştiren Türk toplulukları, bu hareketlerin çoğunu batıya doğru yapmışlardır. Arnold Toynbee'nin belirttiği gibi, Türklerin göçebe yaşam tarzı aslında oldukça karmaşık ve sosyal bir örgütlenmeyi gerektiren bir hayat şeklidir. Göçebe topluluklar, çevrelerine uyum sağlamak için sıkı bir disiplin ve stratejik bir planlama ile hareket ederler.

    Türkler Farklı Din ve Etnik Grupları Biraraya Getirdi

    Türk tarihi, farklı coğrafyalarda ve zaman dilimlerinde farklı Türk topluluklarının varlığına dayanır. Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler, Hazar Hanlığı, Peçenekler ve Kıpçaklar gibi farklı Türk devletleri, kendi bölgelerinde siyasi ve kültürel etkilerini göstermişlerdir. Bu durum, Türk tarihini tek bir hükümdarlık veya topluluk olarak değil, Türk adı altında farklı bölgelerde ortaya çıkan ve ortak bir kültürü paylaşan toplulukların tarihi olarak da ele alınmaktadır.

    William H. McNeill'in Dünya Tarihi'nde ifade ettiği gibi, Türklerin uygar toplumlara entegrasyonu ve etkileşimi binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Bu süreçte Türkler, Çin'den Orta Doğu'ya, Hindistan'dan Doğu Avrupa'ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm sürmüşlerdir. Türklerin bu uzun süreli hükümdarlığı ve etkileşimi, farklı dinlerden ve etnik gruplardan insanları bir araya getirerek birçok medeni ve kültürel eser ortaya koymalarına olanak sağlamaktadır.

    Farklı Coğrafyada Farklı Kültürel Etkileşim

    McNeill'in belirttiği gibi bazı tarihçiler, medeniyeti ve uygarlığı sadece belirli kriterlere dayandırarak değerlendirebilmektedirler. Bu durumda, Türklerin diğer medeniyetlerle olan ilişkileri ve etkileşimi, çeşitli coğrafyalarda farklı şekillerde yorumlanabilir. Örneğin, Hindistan'da uzun süreli bir Türk hükümdarlığı ve kültürel etkileşim olmasına rağmen, bugün bile Hindistan'da Türklerin mirası farklı şekillerde algılanabilir ve yorumlanabilir.

    Türk toplumunun kültürel milliyetçilik ve Avrupa medeniyetiyle olan çekişmesi, karmaşık bir tarihi ve çeşitli ilişkileri içermektedir.  Bu ilişkiler, farklı zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda farklı şekillerde gelişmiş ve yorumlanmıştır, bu da Türk tarihini zenginleştiren bir özelliğe dönüşmüştür.

    Türkçülük, Subaylar, Edebiyatçılar ve Şairler

    Orta Çağ Avrupa'sının sosyal, siyasal ve ekonomik yapısı, merkezi iktidarın olmaması, feodal birimlerin teokratik bir şekilde yönetilmesi, dinin toplumsal hayata büyük etkisinin olduğu bir döneme işaret eder. Papalık, bu dönemde güçlü bir kurum olarak öne çıkmıştır ancak zamanla siyasi iktidarlarla çekişmeler yaşamış ve reform hareketleriyle gücü azalmıştır. Reform hareketleri, Avrupa'da ulusal kiliselerin oluşmasına ve dünyevi iktidarların güçlenmesine yol açmıştır. Rönesans dönemiyle birlikte Avrupa'da büyük bir yenilik ve uyanış başlamış, bilim, sanat ve teknik alanlarında ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu süreçler, Avrupa'nın modernleşme ve güçlenme sürecindeki önemli adımları temsil ederken, Osmanlı İmparatorluğu ise bu dönemde gerileme sürecine girmiş ve Avrupa'nın karşısında güç kaybetmiştir.

    19 yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor durum, Avrupa'nın Balkan ulusçuluğuna verdiği destekle birlikte toplumda çeşitli düşüncelerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu düşünceler arasında Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük (Turancılık) ve Batıcılık gibi akımlar öne çıktı. Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirleri bazı nedenlerle zayıflarken, Türkçülük akımı subaylar, edebiyatçılar ve şairler arasında yaygınlaşmaya başladı. Bu dönemde önemli isimlerin, İttihat ve Terakki önderlerinin ve Türk burjuvasının temsilcilerinin bu düşünceyi benimsediği görüldü.

    Millet Olmak İçin 3 Evre

    Millet olma süreci, Miroslav Hroch'un öncülerinden biri olduğu kuramla açıklanabilir. Bu kurama göre, millet olabilen toplumlar üç evreden geçer: ortak kültürün oluşturulması, tarihi köklerin canlandırılması ve doğal liderlerin ortaya çıkması; ardından toplumun çıkartılması, son olarak da ulus devleti ve milleti oluşturacak faktörlerin hazır hale gelmesi. Bu süreçte kültür, büyük bir öneme sahiptir ve güçlü bir kültüre sahip toplumlar ulus devletlerini kurabilirler.

    Renan’ın Tanımı

    Ernest Renan'ın tanımında da vurgulandığı gibi, ortak bir geçmişi ve birlikte yaşama arzusu olan insan topluluklarına millet denir. Bu, millet olmanın temelinde kültürel ve tarihsel bağların yanı sıra ortak bir gelecek vizyonunun da olduğunu gösterir.

    Atatürk, Ulusal Kimlik İnşa Etti

    Atatürk döneminde kültür ve milliyetçilik, Türk milletinin tarihsel, kültürel ve medeni geçmişinin önemini vurgulayarak ulusal kimliğin inşasına odaklanmıştır. Milletin bireyleri veya çoğunluğu tarafından benimsenen ortak değerler ve milli bilincin güçlenmesi, başarılı bir ulus devletin oluşumunu sağlamıştır. Kültürel milliyetçilik, milletin sosyolojik gerçekliğine dayanır ve ortak bir geçmişe sahip olmanın yanı sıra manevi bağlarla da öne çıkar. Bu bağlar, milletin kökenleri, kültürü ve ortak şuurunun bir ifadesidir.

    Milli duygu, modern devletlerin temelini oluşturan bir unsurdur ve milliyetçilik ilkesine dayanır. Her milletin kendi bağımsız devletini kurma hakkı ve milli sınırlar içinde özgür bir şekilde yaşama isteği vurgulanır. Mustafa Kemal Atatürk, milliyet duygusunun Türklerde son zamanlarda ortaya çıkmasının, Osmanlı'nın çöküş dönemindeki sorunları ve dış müdahalelerle ilişkili olduğunu belirtmiştir.

   Eğitim ve Kültür Politikaları: Türk Milliyetçiliği

   Milli kültür, milliyetçilikle birlikte canlandırılmış ve Cumhuriyet döneminde ulusal bir yapı oluşturulmuştur. Ancak bu süreç, Osmanlı dönemindeki çok uluslu ve kültürlü yapıdan farklıdır. Atatürk'ün öncülüğünde milli eğitim ve kültür politikaları benimsenmiş ve Türk kültürüne özgü bir milliyetçilik anlayışı geliştirilmiştir.

   Atatürk'ün kültüre ve milliyetçiliğe verdiği önem, Türkiye'nin modernleşme ve medeniyet seviyesini yükseltme çabalarında da kendini gösterir. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi kuruluşlar bu sürecin bir parçasıdır. Atatürk, milli varlığın temelinin milli şuurla ve milli birlikle sağlanacağını vurgulamaktadır.

   Atatürk, Türkçülüğü, Kültür Milliyetçiliği ile Canlandırdı

   Kültür milliyetçiliği, bir ulusun askerî, siyasi, sosyal, kültürel ve medeniyet tarihinde başarılı olmasını sağlayan önemli bir faktördür. Milletin oluşumunda sosyolojik gerçeklikler ve ortak geçmişin önemi büyüktür.

   Ön yargılar, devletler ve toplumlar arası ilişkileri yönlendirmede etkili olabilir ve parçalanması zordur. Küçük görme veya aşağılık kompleksi, toplumların gelişimini ve özsaygısını olumsuz yönde etkileyebilir.

   Türk tarihi, kültürü ve medeniyeti, büyük zorluklarla karşılaşmasına rağmen, bilim ve akıldan uzaklaşmasıyla gerilemeye doğru gitmişse de Türkçülük hareketi ve Atatürk dönemindeki kültür milliyetçiliği ile yeniden canlanmıştır. Kültür ve medeniyet, bir ulusun temelini oluştururken, ulus devletlerin kuruluş hikâyelerinde önemli bir rol oynamaktadır.

 

 

 

 

 

5 Mayıs 2024 Pazar

 

    MİLLİYETÇİLİK, POPÜLİZM VE POPÜLER KÜLTÜR ETKİLEŞİMİ

    MİLLİYETÇİLİK KAÇ YAŞINDA BAŞLIYOR?

    ÇOCUKLAR KİMİ DOST, KİMİ DÜŞMAN GÖRÜYOR?

 


    NEVİN BİLGİN

    Milliyetçilik, popülizm ve popüler kültür; modern toplumların sosyal, politik ve kültürel yaşamını belirleyen önemli kavramlardır. Bu kavramlar birbirleriyle etkileşim içinde olduğundan, toplumların dinamiklerini ve gelişimlerini güçlü bir şekilde etkilerler. TOBB Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada milliyetçiliğin bireyde çocuklukta başlayıp başlamadığı, kimin dost kimin düşman olarak görüldüğü araştırıldı ve ilginç sonuçlar ortaya çıktı.

    Milliyetçilik ve Popüler Kültür Etkileşimi

    Milliyetçilik, bir ulusun ortak değerlerini, tarihini ve kültürünü vurgulayan bir ideoloji olarak öne çıkar. Bu ideoloji, bireylerin aidiyet duygusunu güçlendirirken, aynı zamanda ulusal birliği ve dayanışmayı teşvik eder. Ancak, milliyetçiliğin aşırıya kaçtığı durumlarda, diğer ulusları dışlama ve ayrımcılık yapma eğilimine dönüşebilir, bu da toplumsal kutuplaşmalara yol açabilir. Popülizm ise, genellikle “elitlere” karşı “halkın” çıkarlarını savunan bir politik yaklaşım olarak tanımlanır. Popülist liderler, halkın sesini temsil ettiklerini iddia ederler ve bu iddia, genellikle basitleştirilmiş mesajlar ve duygusal çağrılarla desteklenir. Ancak, popülizmin aşırıya kaçtığı durumlarda, bu yaklaşım demokratik değerleri ve kurumları zayıflatabilir, siyasi istikrarsızlığa ve toplumsal çatışmalara neden olabilir.

    Popüler kültür ise, toplumun geniş kesimleri tarafından benimsenen ve tüketilen kültürel ürünler ve uygulamaları ifade eder. Popüler kültür, bireylerin kimliklerini ifade etmelerine ve sosyal gruplara aidiyetlerini belirlemelerine yardımcı olur. Ancak, popüler kültürün aşırı tüketimi, bireylerin yüzeysel ve geçici değerlere odaklanmalarına ve derin kültürel değerlerden uzaklaşmalarına neden olabilir.

    Politik Psikoloji Derneği’nin düzenlediği etkinlikte “Milliyetçilik, Popülizm ve Popüler Kültür” tartışıldı.

    Çakmak: “Türk halkının alınterini korumak milliyetçiliktir”



    Ufuk Üniversitesi’nden Prof.Dr. Haydar Çakmak, Türk Milliyetçiliğinin hiçbir zaman ırkçılık olmadığını, vatanseverlik, vatanperverlikle eşdeğer anlamlarda kullanıldığına dikkat çekti. Çakmak, Türk Milliyetçiliğinin Orta Asya ve Kafkaslarda başlayan bir fikir hareketi olarak ortaya çıktığını hatırlatarak, milliyetçiliğin 19.yy. ve 20.yy. başlarında başladığının kabul edildiğini ancak bunun daha geriye gidebileceğini belirterek Sokullu Mehmet Paşa’nın Don ve Volga Irmakları ile Hazar güzergahı ve Orta Türkleri ile Anadolu Türklerini birleştirme projesinin başlangıç olduğunu öne sürdü.

   Türk milliyetçiliğinin Türk aydınları arasında oluşan ve zorunlu bir milliyetçilik olduğunun altını çizen Çakmak, “2. Dünya Savaşı sonrası Türkçülük konusunda milliyetçilerle devlet arasında kırılma yarattı” dedi. Çakmak, milliyetçiliğin de Atatürk Milliyetçiliği olduğuna vurgu yaparak, Uğur Mumcu’nun “Türk halkının alınterini korumak, toprağına, taşına, sınırlarına sahip çıkmaktadır” dedi.




    Sunum yapan, TOBB Üniversitesinden Prof. Dr. Hakan Övünç Ongur, milliyetçiliğin ortaya çıkışına ilişkin 3 akım olduğunu ifade ederek, ilk akımın milliyetçiliği Oğuz Türklerine kadar götürdüğünü, dolayısıyla kan ve ırk bağını önceliğine aldığını ifade etti. Ongur, diğer bir görüşün ise kapitalizmle birlikte devletin gelişmesinin ardından milliyetçiliğin icat edilmiş olduğunu, devletlerin ulus devlet olmasının ardından kendileriyle uyumlu nüfus oluşturarak, birleştirme, birarada tutma için milletin doğduğunu iddia ettiğini söyledi. Ongur, üçüncü yaklaşımın ise Etnosembolcü yaklaşım olarak bilindiğini, iki görüşü biraraya getirmeye çalıştığını ifade etti.

    Millilyetçilik Ailede Başlıyor

    Ongur, “Milliyetçilik aidiyet kurma ile yakından ilişkilidir. Peki neden aidiyet kurmaya ihtiyaç vardır?” sorusunu gündeme getirerek İtalya örneğini verdi. Ongur, İtalya’da birliğin sağlanması döneminde Venediklilerin, diğerlerinin kendisini İtalyan hissetmesi için bu kimliğin benimsetilmesi süreci yaşandığını, bunun oluşması için de farklı kurumlara ihtiyaç olduğunu, ulusal eğitimin bu kurumların en önemlilerinden birisi olduğuna dikkat çekti. “Kimliğin oluşumu ailede başlıyor. Osmanlı döneminde insanlar kendilerini müslüman ve gayrimüslim olarak tanımlıyor. İnsanlar popüler kimlikle kim olduğunu öğreniyor. Diyalektik bir süreç aynı zamanda. Biz olmadan öteki olmuyor” diyen Ongur, “neden biz kavramına ihtiyaç var” sorusuna da şu yanıtı verdi:

    “Sosyal güvenlik önemli. İnsanlar tehditlere karşı, tehdit algısına karşı tutunum ideolojisine ihtiyaç duyuyor. Daha önce bu din iken, bu din olmaktan çıkıyor. Mililyetçilik oluyor. Daha teritoryal, vatana bağlı olarak bunu gerçekleştiriyoruz. Yine biz ve onlar kavramları değer katıyor Daha değerli hissedip onları alt kategoriye koyuyoruz, bu hissiyat kaygıdan uzaklaşmayı sağlıyor. Yine zihinsel bir üstünlük sağlıyor. Bir hiyerarşiyi kabul etmiş oluyoruz”

   Millet Canlı, Statik Değil

   Özal döneminde Türkiye’nin Amerika rol modeli kimlik geliştirdiğinin altını çizen Ongur, bunun büyük ölçüde eğitimle sağlandığını, milletin içeriğinin sürekli değiştiğini, canlı olduğunu statik olmadığını vurguladı.

   TOBB üniversitesinde ilkokul çağındaki çocukların kimi dost, kimi düşman kabul ettiklerine dair 50 kişilik bir öğrenci grubuyla ilgili çalışmanın sonuçları hakkında bilgi veren Ongur, çocuklara “düşman sizce kim” diye sorulduğunda, “Ermeni, Amerika, İsrail ve Kürtler” gibi yanıtlarının alındığının altını çizdi. Ongur devletin savaşma aparatı olarak görüldüğünü, bu şekillenmenin aile, okul ve çevresel faktörlerden, popüler kültürden kaynakladığını ifade etti. Popüler kültürde vericinin kimlik inşasında çok önemli olduğunun altını çizen Ongur, “Örneğin Muhteşem Yüzyılla başlayan bir Osmanlı dizi furyası oldu. Bu doğrultuda Osmanlı kimliği ile kendisini tanımlama başladı. Kültürel bir inşada bulunuyor vericiler” dedi.

  Liderler Popülizmi Manüple Ediyor

   Ongur, popülizmin kökeninin halk olduğunu, manipüle edilebilen bir kavram olduğunu, bunu da liderlerin manipüle ettiğini, kimlik inşasının da kırılgan olduğunu ifade etti.

   Z kuşağının kendisini milletle tanımlamak yerine daha bireysel olduğunu, meslek ve statü ile tanımladığını hatırlatan Ongur, ancak bunun da koşullara göre (örneğin pandemi vs gibi) değişim gösterebileceğinin altını çizdi.

   İlkokul Çocukları Üzerindeki Anket ve Banal Milliyetçilik



   Ongur’un verdiği bilgiye göre ilkokul öğrencileri üzerinde yapılan çalışmanın sonuçları da şöyle:

    Ankara'nın farklı bölgelerinden seçilen 2 ilköğretim okulundan rastgele seçilen 20 öğrenci ile yarı yapılandırılmış serbest mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Bu mülakatlar, öğrencilerin milletlere karşı dost-düşman algıları üzerine detaylı bilgi sağlamıştır. Öğrencilere, hangi milletlere karşı nasıl bir algıya sahip oldukları, hangi sembollerin bu algıları şekillendirdiği ve hangi faktörlerin etkili olduğu gibi konular sorulmuştur.

   Anket sonuçlarına göre, öğrencilerin çoğu "ülkemiz," "biz," "düşmanımız" gibi kelimeler üzerinden ait oldukları milleti hatırlamakta ve hatırlatmaktadır. Aynı zamanda sorularda ‘Türk’ kelimesi kullanılmamasına rağmen öğrencilerin hepsi ‘milli’ kelimesinin yer aldığı soruları, Türkiye üzerinden cevaplandırmıştır.

   Öğrencilerin Banal Milliyetçiliğin en önemli sembolik kavramlarından biri olan bayrak üzerinde stereotipleşmiş fikirlere sahip olduğu dikkat çekmiştir. Hayali olarak yeniden-yaratacakları bir bayrağı tasvir ederken dahi, gündelik içerisinde farkında olmadan sürekli hatırlatılan bayrak kalıbının dışına çıkamamışlardır. 20 öğrencinin 16’sı bayrağı yine kırmızı-beyaz ve ay-yıldızlı olarak hayal etmiştir.

   En dikkat çeken sonuçlardan biri, öğrencilerin sahip oldukları ‘ulus’ bilgisinin içi boş bir banallikten ibaret olmasıdır. Bir Fransız’ı ya da İngiliz’i düşman olarak nitelendiren öğrenciler, aslında Fransız’ın/İngiliz’in neyi ifade edip kim olduklarını bilmemektedir. Uluslar, öğrenciler için sadece dost-düşman algısı yüklenmiş boş gösterenler olarak kalmaktadır. Aynı zamanda, ulus ve toprak parçası arasında bir bağ kurmakta da zorlanan öğrenciler, İngiltere’de yaşayan bir kimseyi tanımlamaları istendiğinde "bilmiyorum, İngiltereli mi?" gibi cevaplar vermiş, daha önceki söylemlerinde sıklıkla kullandıkları İngiliz kelimesini hatırlamakta güçlük çekmişlerdir.

   Bu çalışma, uluslararası ilişkilerin yalnızca dış politika ve siyasi tarih gibi dar konularla sınırlı olmadığını göstererek, günlük hayatımızın her alanında uluslararası ilişkilerin yansımalarını görmemizi sağlamayı amaçlamıştır. Ayrıca, genellikle karmaşık olarak görülen teorilerin temel anlamlarını anlaşılır hale getirerek, herkesin bu konuları anlayabileceği bir düzeye indirgeme amacı gütmüştür. Bu çalışmayı okuyan her birey, en azından banal milliyetçilik gibi kavramları anlayarak, günlük yaşamda karşılaştığı olayları bu teorilerle ilişkilendirebilir hale gelmiştir. Örneğin, sosyal teoriler hakkında bilgisi olmayan biri, bu çalışmayı okuduktan sonra bayrak gördüğünde veya milli bir etkinlik duyduğunda, "banal milliyetçilik etkisi" gibi bir yorum yapabilir.

   Bu çalışmanın etkili olduğu söylenebilir çünkü günlük yaşamın içinde farkında olmadığımız pek çok alanda uluslararası ilişkilerin etkileri mevcuttur ve bizler de bu ilişkilerin birer aktörüyüz. Düşüncelerimiz, algılarımız ve görüşlerimiz ne kadar bireysel gibi görünse de aslında birçok zaman ulusal hatta evrensel yapılar tarafından etkilenerek şekillenmektedir. Öteki olarak gördüğümüz insanlara yüklediğimiz anlamlar, milletlere yönelik algılarımız ve kullandığımız kelimeler bile uluslararası ilişkilerin oluşumuna ve algılanışına katkıda bulunmaktadır.

 

 

Kaynakça:

Akyıldız, G. (2017). Uluslararası İlişkiler ve Banal Milliyetçilik: İlkokul Öğrencileri Üzerinde Bir Çalışma. Yüksek Lisans Tezi, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

4 Mayıs 2024 Cumartesi

 

YAPAY ZEKA VE SENDİKALARIN GELECEĞİ

VİDEO OYUN SEKTÖRÜ DE DÜNYADA SENDİKALI OLUYOR

MİKROSOFT’TAN İLGİNÇ KARAR: YAPAY ZEKAYA KARŞI SENDİKA

 




     NEVİN BİLGİN

     Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ile sendikaların geleceği de tartışmalı hale gelmektedir. Ekonomik ve teknolojik değişimler, özellikle robotik, otomasyon ve yapay zekâ gibi teknolojilerin kullanımının artmasıyla birlikte işgücü piyasalarında ve sendikalaşma eğilimlerinde değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Sektörel olarak da ekonomilerin bileşiminde yaşanan değişimler, özellikle büyüme ve yüksek teknoloji sektörlerinde sendika üyeliğinin azalmasına neden olmaktadır.

İşverenlerin sendikasızlaştırma çabaları da sendikaları boşa çıkarak duruma eklemlenmektedir.  Sendika liderlerinin eleştirilmesi, sendikaların kalıcı iş kayıplarını önlemedeki başarısızlıkları da buna eklenince sendikaların geleceği tartışmalı hale gelmektedir. 

     ABD’de Ünlü Oyuncular Bile Sendikalı

     Özellikle gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde tablo bu iken, kapitalizmin beşiği olan ABD gibi ülkelerde yapay zekaya karşı sendikalarla toplu sözleşmeler yapılması, sendikaların etkisini son dönemde yeniden gündeme taşımıştır.

     ABD'de yapay zekâ yanında, son dönemde eğlence sektöründe sendikaların etkisinin belirgin hale geldiği görülmektedir. Angelina Jolie gibi ünlü Hollywood oyuncularının bile sendikalı olduğu ABD’de son yıllarda içinde ünlü oyuncuların da yer aldığı ve stüdyolar arasında yapılan grev örnekleri görülmektedir. 

    Microsoft Örneği

    Büyük şirketlerin, örneğin Microsoft'un Activision Blizzard gibi şirketleri satın almasıyla ortaya çıkan anti tröst davaları da sendikal hareketlerle ilgili olarak önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.

     Yine Microsoft'un çalışanlarıyla yapay zekâ odaklı bir toplu sözleşme imzalaması, teknoloji dünyasında önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir. Bu sözleşme, yapay zekâ sistemlerinin adil davranacağı ve herkesi güçlendirmeye odaklanacağı taahhüdüyle dikkat çekmektedir. Microsoft, bu sözleşmeyi imzalayarak yapay zekânın çalışanlara zarar vermekten ziyade fayda sağlamasını hedeflediğini belirtmektedir.

    Video Oyun Sektöründe Sendikalaşma

     Ayrıca, Microsoft'un video oyun yan kuruluşlarında sendikalı çalışanların sayısını artırması ve Activision adına Amerika İletişim İşçileri Sendikası'nın (CWA) en büyük sendika haline gelmesi de önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, video oyun sektöründeki sendikal hareketlenmeyi ve çalışanların haklarını savunma gücünü artırmıştır.

     Microsoft'un bu adımları, yapay zekâ teknolojilerinin iş dünyasında yarattığı tartışmaları da gözler önüne sermektedir. Yapay zekânın ilerlemesiyle birlikte pek çok sektördeki çalışanlar, işlerinin değişeceği ve bazılarının işsiz kalabileceği endişesi taşırken, Microsoft'un toplu sözleşmeyle yapay zekânın risklerini yönetme ve çalışanları koruma yolunda adım atması, sektördeki diğer şirketlere de örnek teşkil etmektedir.

     Bu gelişmeler, yapay zekâ teknolojilerinin etkilerini tartışırken işçi haklarının ve sendikal hareketlerin de önemli bir parçası olduğunu göstermektedir. Microsoft'un bu adımlarıyla, yapay zekâ teknolojilerinin sürdürülebilir ve adil bir şekilde kullanılması konusundaki çabaları da desteklenmiş olmaktadır.

     Amerika'da 2024 yılında sendikalaşma oranının %10.11 olduğu görülürken, bu oranın 1960 yılında %30.9, 1976 yılında %21.6 olduğu görülmektedir.



     Türkiye’de Kamu’da Sendika Var, Özelde Yok

     Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın verilerine göre, 2024 yılında Türkiye'de sendikalı işçi sayısı 2 milyon 495 bin 423. Bu rakam, ülkedeki toplam 16 milyon 395 bin 275 kayıtlı çalışanın %15,22'sine denk geliyor. Özellikle özel sektörde sendikalaşma oranı %7 olarak kaydedildi. Ancak, kayıt dışı işçilerin de dahil edilmesiyle sendikalaşma oranının daha da düştüğü söylenebilir.

     Avrupa’da Yüzde 66 Sendikalaşma Oranı

     Danimarka’da sendikalaşma oranı yüzde 66’yı geçmiş durumda, Belçika, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç ve İsveç gibi kuzey Avrupa ülkelerinde sendikalaşma oranlarında bir düşüş yaşansa da, diğer ülkelere göre hala oldukça yüksek seviyelerde seyrediyor. Özellikle İzlanda'da sendikalaşma oranları rekor düzeylerdedir. Belçika'da 1960 yılında yüzde 41.5 olan sendikalaşma oranı, 2001 yılına kadar sürekli artarak yüzde 56.4'e ulaştı. Ancak 2018 yılında yüzde 50.3'e geriledi. Danimarka'da 1960 yılında yüzde 59 olan sendikalaşma oranı, 1983 yılında yüzde 80.3 ile zirveye çıktı. 2018 yılında ise yüzde 66.5 olarak kaydedildi.



     Finlandiya'da 1960 yılında sendikalaşma oranı yüzde 31.9 iken, 1993 yılında yüzde 81.2'ye yükseldi. 2018 yılında yüzde 60.3 düzeyindeydi.

     İzlanda'da ise sendikalaşma oranları rekor düzeydedir. 1979 yılında yüzde 67.2 olan oran, 2002 yılında yüzde 92.5'e yükseldi.

    Bu veriler, kuzey Avrupa ülkelerinde sendikalaşmanın genel olarak yüksek seviyelerde olduğunu ve tarihsel olarak da önemli değişimler yaşandığını göstermektedir. Bu ülkelerde sendikaların işçi haklarının korunması ve iş yaşamında söz sahibi olma konusunda etkili oldukları görülmektedir.


 

Kaynakça:

DÜNYADA SENDİKALAŞMA ORANLARI DÜŞÜYOR (tekgida.org.tr)

Microsoft, Yapay Zekâ Odaklı Toplu Sözleşme İmzaladı - Webtekno

Microsoft ve CWA’dan Tarihi Sendika Anlaşması • Pika Haber

İşyerlerinde Yapay Zekâ Verilerinin Korunmasına Yönelik Kapsamlı Küresel Kılavuz – LEGAL BLOG

Angelina Jolie - Vikipedi (wikipedia.org)

T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı | İsçi Sayıları ve Sendikaların Üye Sayıları Hakkında Tebliğler (csgb.gov.tr)

fotoğraf: https://internetprotocol.co/hype-news/2020/03/16/bill-gates-steps-down-from-microsoft-board-of-directors/

3 Mayıs 2024 Cuma

 

 

YAPAY ZEKA VE BİLGİSAYAR BİLİMİ EĞİTİMİNDE KÜRESEL EĞİLİMLER

AL İNDEX 2024 RAPORU’NDAN

 


    NEVİN BİLGİN

     Dijital çağda, yapay zekâ ve bilgisayar bilimi eğitimi önemli bir ivme kazanıyor. Bu alandaki eğilimleri anlamak, kimin nerede ne öğrendiğine ve bu eğilimlerin nasıl geliştiğine odaklanmak kritik öneme sahip hale geldi.

   


Stanford Üniversitesi'nin AI Index 2024 raporu, yapay zekâ alanındaki önemli gelişmeleri ve gelecek projeksiyonlarını 10 önemli çıkarım ile ortaya koydu. Bu çıkarımlar, yapay zekânın hızla gelişen alanında sağlam bir bakış açısı sunmakta. Rapordaki başlıca tespitler şöyle:

Üretken yapay zekâ yatırımı artıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, yapay zekâ özel yatırımlarında daha da öne çıkıyor.

Yapay zekâ maliyetleri düşürüyor ve gelirleri arttırmaya devam ediyor.

Toplam yapay zekâ özel yatırımları tekrar azalırken, yeni finanse edilen yapay zeka şirketlerinin sayısı artıyor.

Yapay zekanın kurumsal olarak benimsenmesi artıyor.

Çin, endüstriyel robotiklere hâkim hale geliyor.

Robot kuruluşlarında daha fazla çeşitlilik ortaya çıkıyor.

Yapay zekâ, çalışanları daha üretken hale getirerek, daha kaliteli işlere yol açıyor.

Fortune 500 şirketleri için yapay zekâ, özellikle de üretken yapay zekâ daha çok gündeme geliyor.

    EĞİTİM BOYUTU

    Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'daki bilgisayar bilimi ve yapay zekâ eğitim programlarındaki artış dikkat çekicidir. Özellikle, yapay zekâ ile ilgili İngilizce eğitim programlarının küresel sayısındaki artış gözle görülür seviyede artmakta.

    Avrupa'da da bilgisayar bilimleri eğitimi çeşitlenmekte ve yapay zekâ alanında uzmanlaşmak isteyen öğrencilere yönelik lisans programları sayıca artmaktadır.

     K-12 eğitimindeki (12 yıllık eğitim) etkiler, Code.org  (kodlama ve yapay zeka eğitim platformu) gibi platformların ve yeni eğitim modellerinin yaygınlaşmasıyla daha da belirginleşmektedir. Öğrencilerin yapay zekâ ve bilgisayar bilimi konularına olan ilgisi artarken, eğitim programları da bu yönde gelişmektedir.


    FDA DAHA FAZLA ONAY VERİYOR



     Yapay zekanın tıp alanındaki etkileri giderek daha fazla araştırılmakta ve FDA'nın yapay zekâ sistemlerine onay vermesi de bu alandaki gelişmeleri hızlandırmaktadır. Yapay zekâ destekli tanı ve tedavi yöntemleri, tıbbi alanda önemli bir dönüşüm yaşanmasına katkı sağlamaktadır.

     ÇİN ROBOTTA ÖNE GEÇTİ



     Yapay zekâ ve bilgisayar bilimi alanındaki gelişmeler, ekonomik etkileriyle de dikkat çekmektedir. Özellikle Çin'in robot üretimindeki öncü rolü, endüstriyel dönüşümü hızlandırmaktadır. Çin'in robot üretimindeki liderliği, ekonomik büyümeyi ve endüstriyel verimliliği artırmaktadır.


KAYNAK: 

AI Endeksi Raporu 2024 – Yapay Zeka Endeksi (stanford.edu)

 

 

 

RESMİ MİLLİYETÇİLİK VE IRKÇI TÜRKÇÜLÜK ÇATIŞMASI

KEMALİZM VE ATSIZ’IN TÜRKÇÜLÜĞÜ ARASINDAKİ FARKLAR

İŞKENCEDE TÜRKEŞ'İN TIRNAKLARI SÖKÜLDÜ MÜ?

TÜRKÇÜLER GÜNÜ, IRKÇILIK-TURANCILIK DAVASI ÜZERİNE




      (Fotoğraf: Kuvayi Milliye) 



     NEVİN BİLGİN

     1944 yılında gerçekleşen Irkçılık-Turancılık Davası, Türk siyasi tarihinde dönüm noktalarından biridir. Bu dava, Türk milliyetçiliği düşüncesinde önemli bir yol ayrımını simgelerken, Türkiye'nin II. Dünya Savaşı dönemindeki dış politikasıyla bağlantılı olarak yaşanan bu süreç, Türk milliyetçiliğinin tarihsel, coğrafi ve milliyet tanımına ilişkin farklı bakış açıları arasındaki çatışmayı vurgulamaktadır.

     Davanın sonucunda çeşitli cezalara çarptırılan önemli isimler arasında Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Alparslan Türkeş gibi isimler bulunmaktadır. Bu dava, Türk milliyetçiliğinin içinde bulunduğu değişim ve ayrışma sürecini anlamak adına kritik bir olaydır.

     Nihal Atsız, Türkçülük akımının önemli figürlerinden biridir ve Türk milliyetçiliğinin farklı yönlerini vurgulamıştır. Ancak, Atsız'ın Türkçülük anlayışı ile Kemalizm arasında önemli farklar ve çatışmalar bulunmaktadır.

     Atsız, 1944'teki Irkçılık/Turancılık yargılamalarında devletin kendi ırkçı uygulamalarını kayda geçirerek savunma yapmıştır. Bu savunmada, devletin ırkçı söylemlerini ve marşlardaki ifadeleri örnek göstererek resmî ideolojideki ırkçı unsurları eleştirmiştir. Bu durum, Türkiye'de 1930'lar ve 1940'lar döneminde ırkçılığın marjinal bir ideoloji olmadığını, devlet tarafından da uygulanan bir pratik olduğunu gösterirken, resmi milliyetçilik ile ırkçı Türkçülük arasında çatışmalar olduğunu ortaya koymaktadır.


   (Fotoğraf Kaynak: https://incisozluk.co/w/nihal-ats%C4%B1z-atat%C3%BCrk-hakk%C4%B1nda-neler-demi%C5%9Fti/)

    Farklılıklar Neydi?

    Atsız'ın Türkçülük anlayışı, Türk milletinin millî kimliğini ve karakterini koruma çabasıyla şekillenmiştir. Ancak, Kemalizm ile arasında çeşitli farklar bulunmaktadır. Kemalizm, barışçıl bir dış politika izlerken ve uyrukluğa dayalı iç siyaset yürütürken, Atsız'ın Türkçülüğü daha sert ve milliyetçi bir çizgiye sahiptir. Atsız'ın Türkçülüğü, Türk milletinin siyasi birliğini kurmayı millî bir ülkü olarak görmüş ve bu ülkü sürekli beka ve istila tehdidi altında olan millete millî bir enerji vermiştir.

     Kemalizm’in Dini Politikalarını Eleştirmiştir

     Kemalizm'in dini politikaları da Atsız'ın eleştiri noktalarından biridir. Atsız, devletin dini kontrol altına alma çabalarını sorgulamış ve millî bir din oluşturulmasını savunmuştur. Bu, Kemalist dönemin din politikalarıyla uyumlu olmamış ve çatışmaya sebep olmuştur.

    Atsız'ın Türkçülük anlayışında etkili olan pozitivizm (doğru bilgiye sadece bilimle ulaşılabileceğini savunur) ve Sosyal Darwinizm (toplumun, en güçlü olanlarının ayakta kaldığı bir varoluş mücadelesine sahne olduğunu, toplumda, tıpkı doğa­da hüküm süren doğal ayıklanma gibi, güçsü­zü toplum dışına iten ya da marjinalleştiren bir toplumsal ayıklanma sürecinin söz konu­su olduğunu, bu yaşama savaşının bir bütün olarak toplumun gelişmesine ve ilerlemesine hizmet ettiğini savunur) gibi düşünce akımları, onun din ve toplum anlayışını derinlemesine etkilemiştir. Bu düşünceler, dönemin entelektüel zeminini şekillendirirken, Atsız'ın ideolojik duruşunu da belirlemiştir.

    19. ve 20. yüzyıl başlarında pozitivist ve Sosyal Darwinist düşünceler, devlet elitleri ve geleneksel aydınları birleştiren bir düşünce olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünceler, dönemin entelektüel zeminini şekillendirirken, devletin ve toplumun dinle ilişkisinde de belirleyici olmuştur. Atsız'ın bu düşüncelerden etkilendiği ve kendi ideolojisini bu çerçevede şekillendirdiği görülmektedir.

    Kemalizm’de Ulusal Ülküyü Zayıf Bulmaktadır

     Atsız’a göre Kemalizmin barışı temel alan bir ideoloji olması, ulusal bir ülkü sunmaktan uzak kalmasına neden olmaktadır. Bu durum, Atsız’ın kabulündeki Türkçülük prensipleriyle uyumsuzdur çünkü Türkçülük ulusal bir bilince dayanırken, Kemalizmde ulusal ülkü kavramı zayıf görünmektedir.

     Kemalizm, Irkçı Değil Uyrukluğa Dayalı

     Kemalizmin ırkçı bir nitelik taşımaması ve uyrukluğa dayalı bir iç siyaset izlemesi, Atsız’ın Türkçülük prensipleriyle çatışmaktadır. Atsız, Türkçülükte ırksal kimlik ve milliyetçilik üzerine vurgu yaparken, Kemalizmde bu konular farklı bir perspektiften ele alınmaktadır.

    Batılılaşmaya Farklı Bakış

     Kemalizmin batılılaşma arayışı, Atsız’a göre Türkçülüğün gerekliliklerine uzak bir yaklaşımdır. Atsız, Türkçülüğün millî bir kimlik ve kültürel bağımsızlık vurgusu yaparken, Kemalizmdeki batılılaşma çabaları dejenere bir modernleşme sürecini başlatmıştır.

     Komünistlere Yaklaşım

     Atsız, Kemalizmin komünist ideolojiye ve komünistlere müsamahalı yaklaştığına inanmaktadır. Bu durum da Atsız’ın Kemalizme karşı olan eleştirilerini artırmıştır.

     Nihal Atsız'ın Türkçülük anlayışı ile Kemalizm arasındaki çatışma, milliyetçilik ve dini politikaların yanı sıra ideolojik farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Atsız'ın Türk milliyetçiliği perspektifi, dönemin sosyal ve siyasal dinamikleriyle şekillenmiş ve Türkçülük hareketinde önemli bir yer edinmiştir.


     Fotoğraf Kaynak: https://m.haber7.com/biyografi/haber/3087217-alparslan-turkes-kimdir


     Türkçülük Davası, İşkenceler ve Türkeş'in Tırnaklarının Sökülmesi Olayı 

Alparslan Türkeş, Türk siyasetinin önemli figürlerinden biri olarak bilinirken, 1944 yılında "Türkçülük Davası"nda yargılanması ve bu süreçte çeşitli işkencelere maruz kalmasıyla da tanınmaktadır. Özellikle Türkeş'in tırnakları üzerine çeşitli iddialar bulunmaktadır.

      Reha Oğuz Türkkan, 1944 yılında "Türkçülük Davası"nda yargılanmıştır. Bu dava, Türk siyaseti ve entelektüel camiasının önde gelen 23 isminin Irkçılık ve Turancılık suçlamasıyla yargılandığı hukuki süreç olarak bilinmektedir. Türkkan, bu dava sonucunda gözaltına alınmıştır. Türkkan, bu dönemde “Tabutluk” adı verilen işkence odalarına atılanlardan birisi olarak işkence yöntemlerini anlatmıştır. Bunlar “Tabutluk”, genellikle bir tür el aleti olan “sıkıştırma mengenesi” veya “işkence lambası” olarak da bilinmektedir. Bu aletler, sorgulama sırasında kullanılmaktadır ve fiziksel acıya sebep olmaktadır. 

     Reha Oğuz Türkkan

     Türkkan, yaşadıklarını Soner Yalçın'ın Oradaydım programında anlatmıştır. 

     Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkan'ın anlatımına göre, Türkeş'in tırnakları sökülmek istenmiş ancak komiserin işaret etmesiyle bu işlem durdurulmuştur. Bu iddia, Türkeş'in "Tabutluk" adı verilen işkence odalarında çeşitli zorluklarla karşılaştığını ve bu süreçte fiziksel acılara maruz kaldığını ortaya koymaktadır.

    Ancak, bu iddiaların kesin doğruluğu konusunda net bir bilgi bulunmamaktadır. Araştırmalar ve belgeseller, Türkeş'in o dönemde yaşadığı zorlu koşulları ve işkence yöntemlerini gözler önüne sererken, tırnak sökme gibi spesifik detaylar konusunda net bir kanıt sunmamaktadır.


Kaynakça:

Cengiz, F. Ç. (2020). Nihal Atsız’daki Kemalizm: Millî ve Seküler Bir Dinin İzini Sürmek. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü. E-posta: cagatay.cengiz@omu.edu.tr.

Kakişim, C. (2016). Nihal Atsız’ın Kemalizm Eleştirisi ve Bu Eleştirinin Nedensel Çözümlemesi. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 5(2), 123-136.

https://tarihibilgi.org/nihal-atsiz/

(38) 3 Mayıs Irkçılık-Turancılık Davasına Türkiye’deki Alternatif ve Sol Perspektiften Bakışlar | Enes Bahadır Kızak - Academia.edu

Irkçılık-Turancılık Davası - Vikipedi (wikipedia.org)

https://www.odatv.com/guncel/sabahattin-aliyi-olume-goturen-kavga-turkculuk-davasi-120041639

Fotoğraf: https://www.facebook.com/kuvayyimilliye/photos/a.604744043029095/1494979840672173/?type=3

Fotoğraf: Fotoğraf Kaynak: https://m.haber7.com/biyografi/haber/3087217-alparslan-turkes-kimdir

Fotoğraf:  (Fotoğraf Kaynak: https://incisozluk.co/w/nihal-ats%C4%B1z-atat%C3%BCrk-hakk%C4%B1nda-neler-demi%C5%9Fti/)

1 Mayıs 2024 Çarşamba

 

EKONOMİNİN SİYASETE ETKİSİ

TÜRKİYE VE KARADENİZ ÖRNEĞİ

 



       (fotoğraf kaynak: https://ozhanozturk.com/2017/12/11/osmanli-doneminde-lazlar/)



     NEVİN BİLGİN

     Siyaset, sermaye ve devlet arasında ilişki ülkeler kadar dünya çapında da birçok süreci etkilemektedir. Bu üç ayak birbiriyle bağlantılı olup birbiriyle yakından ilişkilidir.

     Sermaye, finansal gücünü kullanarak politik süreçleri etkilemektedir. Devlet ise sermayeyi destekleyen politikalar izlemektedir. Siyasetçiler de geniş kitlelerin desteğini alabilmek için sermaye ile etkileşimde olmaktadır. Ayrıca devlet sermayesinin faaliyetlerini düzenleyen ve denetleyen bir mekanizma olma yanında, ekonomik politikaları da belirlemekte, sermaye üzerinde doğrudan etkili olmaktadır. Tüm bunlar gerçekleşirken güç savaşı yaşanmakta, dengeyi korumak için dengeleme süreçleri ve denetime ihtiyaç ortaya çıkmaktadır.

     Burjuva Kendi İdeolojisini Yarattı

     Ekonomik olarak egemen olan gücün kendi ideolojisini yaratarak yönetime egemen olduğu tarihsel süreçte de görülmektedir. 

     Akademisyen İlhan Tekeli, burjuvazinin ortaya çıkışını ve ekonomik olarak güçlenmesiyle birlikte kendisine kitlesel çoğunluk yaratarak siyasette etkin olmasını milliyetçilikle sağladığını anlatmaktadır ve “Ticaret kapitalizminin egemen olduğu dönemde burjuva için pazarın bütünleşmesi tek başına yeterliydi. Ama sanayi gelişmeye başlayınca, emek kitlelerinin harekete geçirilmesi, mobilitesinin sağlanması, mobil kitlelerinin tutunumlarının sağlanması önem kazandı” diyerek o dönemde milliyetçiliğin devreye girdiğini söylemektedir.  

    Baskın Oran’ın Karadeniz Tespiti

    Akademisyen Baskın Oran’ın 1992’de yaptığı bir tespitte, milliyetçilik ve ekonomi etkileşimi ve ekonomik gücün yönetime etkisi, ABD ve Türkiye örneğiyle şöyle anlatılmaktadır:

  “Milliyetçiliğin ortaya çıkışında, ABD örneğinde olduğu gibi insanlar, yerleşik oldukları yerlerde değişik, başka ülkeye gittiklerinde başka tepki geliştiriyorlar. 

    Türkiye’de Çeçen, İnguş, Azeri bir milliyetçilik ortaya çıkartmadı. Türkiye’de Lazlar marjinal bir grup değil, tam tersine ekonomik egemen bir toplum. Çerkezler, Osmanlı döneminde Saray tarafından en verimli topraklara yerleştirilmiş, Kürtler ise coğrafya nedeniyle ulusal pazara dahil olamamıştır

    Kapitalist Toplumda İktidar İlişkisi

    Yöneten-yönetilen ilişkisi, tüm sınıflı toplumlarda farklı biçimlerde görünür olmasına rağmen, temelde artığa sahip olma ve üreten arasındaki ilişkiye dayanmaktadır.

    Yunan Kent Devletlerinde ve feodal toplumlarda, bu ilişki doğrudan gerçekleşirken, kapitalizmde bu ilişki, kurumsal siyaset ve genişletilmiş sivil toplum ekseninde, artığa el koyma-üretme ilişkisinden özerk bir şekilde yapılandırılmıştır.

    Kapitalist toplumda iktidar ilişkisi, genellikle yurttaşlık veya kimlik ekseninde görünür hale gelmektedir. Ancak, aslında bu ilişki, üretim temelinde, işyeri ve piyasa arasında ve dolaşım ekseninde, işyeri ve devlet arasında somutlaşmaktadır.

    Kapitalizmde, siyaset genellikle yurttaşlık-kimlik temelinde sınırlandırıldığı için, iktidar ilişkisinin temel olarak üretildiği zemin, teknik bir süreç olarak görülmektedir. Bu süreçte, üretim araçlarını kontrol eden ve kamu hizmetini yürüten yöneticiler yer almaktadır.

    Türkiye Siyaseti ve Ekonomisinde Karadeniz Ağırlığının Sebebi

    Türkiye’ye bakıldığında ise hem ekonomik egemen gücün ile hem de siyasette ağırlığın Karadeniz kökenlilerde ağırlıkta olduğu görülmektedir. Bunun sebepleri üzerine de değişik tespitler yapılmaktadır. Bu tespitler arasında tarihsel, kültürel, coğrafi özellikler yanında, sermayenin belli elde toplanması ve siyaseti etkilemesi de ortaya konulmaktadır.

    Tarihsel olarak Trabzon’un 1461’deki fethinin ardından yapılan İslamlaştırma politikasının etkisi yanında, bu durumun kültür, kimlik ve değerleri etkilemesinin de önemli olduğu görülmektedir. Bu durumun bölge insanlarında güçlü bir muhafazakarlık ve milliyetçilik duygusu oluşturması dikkat çekmektedir.

    Ekonomik yönden egemen olmanın etkisiyle lobicilik ve hemşericilik gibi faktörlerin buna eklemlenmesi sosyal ve ticareti bir etkinliğin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bölgenin nüfus ve ekonomik gücü de Karadeniz kökenlilerin ülke yönetiminde etkili olmalarına katkıda bulunmaktadır.

    Karadeniz’in iç deniz olması ve Kuzey’le olan ticaretin Osmanlı döneminden bu yana özellikle tahılda buradan sağlanması, giriş ve çıkış yerlerinden birisi olması stratejik katkı sağlayan etken olarak ortaya çıkmaktadır.

   Yeni Dönemdeki Meclis

   Yeni dönemde Meclis’e giren 49 Karadenizli milletvekili dikkat çekmektedir. 14 Mayıs seçimlerinden sonra belirlenen milletvekillerine baktığımızda yine Doğu Karadenizli vekillerin etkisi görülmekte ve zaman zaman da denge açısından tartışma konusu yapılmaktadır.  

   1991-2002 yılları arasında Mesut Yılmaz’ın ANAP Genel Başkanlığı yaptığı dönemde özellikle Şanlıurfa, Diyarbakır gibi doğu illerinde Rizeli İl Başkanlarının atanması dikkat çekmiş, eleştirilmişti. Bu durumun siyasette denetim mekanizmasını sekteye uğrattığı tartışılmıştı. Necmettin Erbakan (RP eski Genel Başkanı, Eski Başbakan Yardımcısı), Sinoplu ancak Konya’dan milletvekili seçilen bir isimdi. İstanbul doğumlu olan Bülent Ecevit’in babası Fahri Ecevit ise Kastamonuluydu.

    27. Dönem Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nde 18 bakanın 5’i Doğu Karadenizli; 5 bakanın 4’ü ise Trabzonlu idi. 28. Dönemde Meclis’e giren Karadenizli vekillerin sayısı 49 oldu.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Rizeli, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Trabzonlu, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş Ordulu, İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu Ordulu. 27 Nisan’da yapılan İyi Parti Kurultayı’nda yarışan iki ismin de Karadenizli olması dikkat çekmişti. Yine parti kurma çalışmaları içinde olan Yavuz Ağıralioğlu da Trabzonlu.

   AKP başta olmak üzere parti yönetimlerinde de Karadeniz doğumlu siyasetçilerin (örneğin Hayati Yazıcı, Ali İhsan Yavuz gibi) ağırlıkta olması dikkat çekmektedir.

   Öne Çıkan Siyasetçiler

   Sadece Trabzonlu olan siyasetçilerden bazılarını sayacak olursak; Süleyman Soylu, Mustafa Varank, Mehmet Muş, Adil Karaismailoğlu, Adnan Kahveci, Akif Hamzaçebi, Ali Kemal Kumkumoğlu, Altan Öymen, Eyüp Aşık, Asım Aykan, Ayşe Nur Bahçekapılı, Suat Çağlayan, Cevdet Erdöl, Erdoğan Bayraktar, Fahrettin Kurt, Faruk Nafiz Özak, Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu, Haluk Pekşen, Hasan Kalyoncu, Hikmet Sami Türk, Hüseyin Baş, İbrahim Çebi, İlyas Aktaş, Kemal Yazıcıoğlu, Kemalettin Göktaş, Koray Aydın, Mehmet Ali Yılmaz, Mehmet Çebi, Mehmet Zekai Özcan, Mustafa Sait Yazıcıoğlu, Necmettin Karaduman, Oktay Saral, Osman Pepe, Ömer Barutçu, Recep koral, Sabri Dilek, Süleyman Gündüz, Şeref Malkoç, Yaşar Albayrak, Yavuz Ağıralioğlu, Yılmaz Büyükaydın, Yücel Erdener.

 

   Kaynakça:

Dikmen, Ahmet Alpay, Makine, İş, Kapitalizm, İnsan.

Oran, Baskın, Tekeli İlhan, Berktay, Halil, (1992) Millilyetçilik Nereden Nereye, Gelecek Dergisi Sayı: 5, (s.76)

 https://www.yenicaggazetesi.com.tr/mecliste-karadeniz-isgali-iste-karadenizli-milletvekillerinin-tam-listesi-672228h.htm

https://tudpam.org/karadeniz-jeopolitiginde-turkiyenin-stratejik-aktorlugu/

https://dergipark.org.tr/tr/pub/msydergi/issue/75931/1254272

Akbulut, Örsan Ö. (2012) Kapitalizmde Siyasetin Siyasal Halleri, Sayı: 17

https://eksiseyler.com/turkiyedeki-yoneticiler-neden-genellikle-karadenizden-cikiyor