26 Nisan 2024 Cuma


 

1924 ANAYASASINDAKİ "TÜRKLÜK TANIMI" 

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDAKİ GÖÇMEN POLİTİKASI

HİYERARŞİLİ GÖÇMEN KABULÜ NASILDI?

 




     NEVİN BİLGİN

     Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında dayandığı Türkçülük ve Milliyetçilik olgusu 1924 Anayasası’nda Türklüğün nasıl tarif edileceğinden, göç politikası ve iskân kanunlarına da yansımıştır.  

     1924 ANAYASASINDA TÜRKLÜK

      Yazar Tanıl Bora’nın Cereyanlar adlı kitabında, “Öz Türk ve Kanun Türkleri” başlığı altında konuyla ilgili yer alan bilgiler oldukça ilgi çekici:

      1924 Anayasası’nın 88.maddesindeki Türklük tanımı etrafında yapılan tartışma aydınlatıcıdır. Din ve ırk farkı gözetmeden bütün vatandaşları Türk olarak tanımlayan madde taslağına şerh düşme gereği duyan milletvekilleri ‘tabiiyet nokta i nazarından Türk” ilavesine veya Türk yerine Türkiyeli denmesinin teklif etmişlerdir. Türk tanımını din ve ırktan büsbütün veya gerçekten soyundurmak çoğunluğun içine sinmemektedir. Özellikle de dinden soyundurmak. Hamdullah Suphi “siyasi hudutlarımız içinde yaşayanlara Türk unvanını vermenin bizim için bir emel olabileceğini “takdir etmekle beraber bir yandan da hükümetin iktisadiyatı Türkleştirme politikası çerçevesinde “Rum’u, Ermeni’yi, kaçırmaya çalıştığına” dikkat çeker. Ülkedeki Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin “ayrı bir lisanı var, ayrı bir mektebi vardır, kalbine ayrı bir şey sokmuşlardır”.

      Celal Nuri ise, Türk-Türkiyeli ayrımını önerisini yersiz bulmaktadır, tamamen vatandaşlık, esasına dayanan, siyasi hukuki bir Türk tanımını savunmuştur

      Celal Nuri’nin dini, ırki bağ aranmayan millet tanımını savunurken dahi vatandaşlardan öz vatandaş diye bahsetmiştir.  Sonuçta ulus devletin bütün nüfusunun Türk sayılması hükmü aslında lüzumu olmayan bir “vatandaşlık itibarıyla” vurgusu eklenerek yasalaşmıştır.

      “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur” denilmiştir.

      Bu ifade vatandaşlık statüsünün ötesinde başka bir Türklük makamının bulunduğu imasını taşır.

      Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat bozkurt, 1936’da gayri müslim azınlıkları, kanun nizam Türkleri diye tanımlayacaktır.

     GÖÇMEN KABUL HİYERARŞİSİ VARDI

      Tanıl Bora’nın makalesine göre, 1923’te yeni Türkiye kurulurken nüfusun en az yüzde 25’ini Anadolu’ya son on yılda gelmiş olan göçmenlerden oluşmaktadır. Yeni Türkiye, göç politikasını etkin mühendislik aklıyla idare etme tecrübesini taşımaktadır. Bora’ya göre, “Yeni Türkiye bu politikasını İttihat ve Terakki yönetiminden devralmıştı. Gayri Müslimlerin bir yerleşimde nüfusun yüzde 5’inden fazla, Müslüman gayri Türklerin yüzde 10’dan fazla yoğunlaşmamalarını gözeten etnik kadastro anlayışı Cumhuriyet dönemine naklolunmuştur

     Bora’nın verdiği bilgiye göre, 1923-1927 arasında 500 bine yakın insan Yunanistan’da Türkiye’ye, yaklaşık bir milyon insan Türkiye’den Yunanistan’a göç etmiştir. 1926 İskân Kanunu ülkeye göç edeceklere kabul ölçüdü olarak “Türk harsı” ilkesini getirmiştir. 1934 tarihli İskân Kanunu göçmenlerin Türkiye’ye kabulü için “Türk soylu olma” ve “Türk kültürüne bağlılık” ölçütlerini koymuştur. Göç önceliği sırası da, Türkler, Türki topluluklar (Tatarlar vs), Balkan Müslümanları göçe izinlidir. Kafkas Müslümanlarının denetim altında izin verilir. Kürtler, Aralar, Arnavutlar, Yahudiler, Hristiyanlar istenmeyen göçmenlerdir.



     1926 TARİHLİ KANUNUNDA GÖÇ

     1926 tarihli 885 sayılı İskân Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti'nin erken dönemlerinde göç ve yerleşim politikalarını düzenlemek amacıyla çıkarılmıştır. Bu kanun, seyyar aşiretler, göçebeler, sıhhi durum sebebiyle nakilleri gereken köylüler, dağlık ve ormanlık yerlerde ulaşım vasıtasından mahrum olan köylüler gibi grupların uygun ve müsait yerlere yerleştirilmesini hedeflemiştir. Ayrıca, bazı köylerin daha merkezi yerlere taşınması ve casusluk şüphesi bulunan kişilerin sınır bölgelerinden uzaklaştırılması gibi önlemleri de içermiştir.

    Bu kanun, Cumhuriyet’in ilk yıllarında nüfus politikalarının bir parçası olarak göçmen iskânını düzenlemiştir. Hedefleri arasında ulusal güvenlik, ekonomik kalkınma ve milli devletin güçlendirilmesi bulunmaktadır. Ayrıca, Balkanlardaki Türk-Müslüman nüfusa duyulan vefa duygusu gibi sosyal ve kültürel faktörler de göç politikalarını etkilemiş ve bu kanunla şekillendirilmiştir.

 

     1923-1933 ARASINDA 379 BİN KİŞİ GELDİ

     Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kendisine yöneltilen bir soru önergesine verdiği 1934 tarihli İskân Kanunu ve Türkiye'ye gelen muhacirlerin durumu hakkındaki yanıtta, şunları açıklamıştır:

     1923'ten 1933'e kadar mübadil olarak Türkiye'ye gelen muhacir sayısı 379,913'tür, bunlardan 248,392'si muhacir statüsündedir ve arazi ve oturacak yer verilmiştir.

     1933-1934 Haziran arasında gelen muhacirlerin sayısı 15,319'dur ve bu tarihten itibaren gelen muhacirlerin toplamı 11,924'tür. Gelen muhacirlere toprak dağıtılmıştır.

     Türkiye, 1934'ten sonra gelen göçmenleri 2510 Sayılı İskân Kanunu'na göre yerleştirmiştir. Bu kanunu uygulayan İskân Umum Müdürlüğü, daha sonra Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti'ne bağlanmıştır.

     İskân yardımı isteyenler devletin gösterdiği alanlara yerleşmiş, istemeyenler kendi seçtikleri yerlere yerleşebilmiştir. Türk ırkından olmayanlar ise hükümetin göstereceği yerlerde oturmuş ve yer değiştirememişlerdir.

     İskân yardımı isteyen çoğu kişiye toprak dağıtılmış, ayrıca üretici olmaları için yardımlar yapılmıştır.

     İskân politikasında yeni bir dönem 2510 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesiyle başlamıştır. Bu kanun, nüfus politikasının temel ilkelerini ve ulus devlet anlayışını içermiştir.

     1934 tarihli İskân Kanunu, Türk soyundan olan ve Türk kültürüne bağlı olanların yerleşmelerini kolaylaştırmış, diğerlerinin ise gelişini önlemeyi amaçlamıştır.

      Bu tür çabalarla Türkiye Cumhuriyeti'nin göç politikalarının ulus devlet oluşturmada önemli bir rol oynadığı görülmektedir.

 

     1923’TEKİ MÜBADELE

      1923'te gerçekleşen nüfus mübadelesi ve iskân faaliyetleri şu ana noktalarda özetlenebilir:

    Mübadele ve İskân Kanunu: Lozan Antlaşması'yla Yunanistan ile yapılan mübadele anlaşması sonucunda Türkiye'ye 500.000'den fazla göçmenin yerleştirilmesi gerekiyordu. Bu süreç, yeni Türk devleti için büyük bir zorluk teşkil etti.

    Vekâletin Kuruluşu: Göçmenlerin iskânı ve ilgili işlerle uğraşmak üzere "Mübâdele İmâr ve İskân Vekâleti" kuruldu. İzmir Milletvekili Mustafa Necati ilk vekil olarak atandı.

    İskân Politikası: Göçmenlerin yerleştirilmesi sırasında coğrafi özellikler, iklim, toprak koşulları ve göçmenlerin önceki uğraş alanları dikkate alındı.

    Sağlık Önlemleri: Göçmenlerin sağlıklarının korunması için fennî temizlik sağlandı ve bulaşıcı hastalıklar için tedbirler alındı.

 




     ATATÜRK’ÜN MEDENİ BİLGİLER KİTABI’NDA NE VARDI?

      Atatürk’ün 1930’da çıkardığı Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında da, dil birliği yurt birliği, ırk ve menşei birliği, tarih ve ahlak birliğinin Türklerde olduğu vurguları yer almıştır.

       Atatürk'ün 1930 yılında çıkardığı "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" kitabı, Türk toplumunun modernleşme sürecinde önemli bir role sahiptir. Kitap, "Millet, Devlet, Demokrasi, Devletin Vatandaşa Karşı Vazifeleri, İş Bölümü, Bağlılık, Çalışma" gibi ana başlıkları içererek Türk vatandaşlarını bilinçlendirmeyi amaçlamaktadır.

     Kitabın büyük bir bölümü, Atatürk'ün düşüncelerini ve Türklükle ilgili görüşlerini yansıtan el yazılarına dayanmaktadır. Atatürk, kitabın yazılmasını bizzat önermiş ve eserin yazılmasında aktif olarak yer almıştır. Kitapta, vatandaşlık hak ve görevleri, devlet yapısı ve işleyişi, demokrasi anlayışı gibi konular ele alınmış ve Türk milletinin modern bir toplum olarak gelişimine katkı sağlaması hedeflenmiştir.

     Atatürk'ün "Türklük" ile ilgili düşünceleri, kitapta Türk milletinin bağımsızlığı, milli birlik ve beraberlik, çalışkanlık ve eğitim gibi değerler üzerinden işlenmiştir. Bu değerler, Türk toplumunu çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarma hedefiyle uyumlu olarak sunulmuştur. Kitap ayrıca Türk tarihine, kültürüne ve milli kimliğine vurgu yaparak, vatandaşların bu konularda bilgi sahibi olmalarını ve milli bilinç geliştirmelerini teşvik etmektedir.




Kaynakça:

Bora, Tanıl, (2020), Cerayanlar, İstanbul: İletişim Yayınları, (s.212-218-219)

Şakacı, B. K. (2020). Türkiye’nin Göç ve İskân Politikaları: 1934 Tarihli 2510 Sayılı İskân Kanunu İncelemesi. Kamu Yönetimi ve Politikaları Dergisi.

Ceylan, A. (2021). Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göç ve Göçmenlerin İskânı (1923-1945) (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı.

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ataturk-donemi-iskan-kanunlari/

Fotoğraflar: 

https://anahtaremlak.net/blog/yazi/30-ocak-1923-turkiye-yunanistan-nufus-mubadelesi/73

 

 

UMUDUN PERDESİ: ASPERA

 Bursa Nilüfer yeni bir tiyatro sahnesine kavuştu. 



       Aspera, umutsuzluğun karanlık gölgelerinden parlayan bir ışık gibiydi, tıpkı gökyüzünün incisi gibi.

  • Aspera, zorlu yollarda yürüyenlerin azmini, ateşini, direncini, mutluluğunu anlatır. Nehir gibi engelleri aşarak akar, öncüsü vazgeçmeyen ruhlardır. Bu yolda iki genç, yaşamın zorluklarına meydan okuyarak, hayallerinin peşinden koştular. Sahne perdesinin arkasındaki gizli dünyaydı tutkuları. Kendi hayatlarının oyununu sahneleyen karakterler gibi, hayallerini gerçeğe dönüştürdüler.
  •  Ve işte, Aspera “Perde” dedi. O perde Aspera’nın anlamıyla bir kez daha hayat buluyordu. 
  • Bu umut, direnç, heyecan, mutluluk dolu bir hikâyenin başlangıcıydı. Şöyle dönüp baktıklarında o yolunu kaybetmiş gibi hissettikleri zaman, maddi zorluklar, onları derinden yaralayan anlaşmazlıklar geride kalmış, yıldızların ışığı onları kendi tiyatrolarına kurmaya yönlendirmişti.
  • Biriktirdikleri az parayla, küçük bir mekân kiraladılar. Birlikte duvarlarını boyadılar, sahneyi düzenlediler, koltukları özenle yerleştirdiler, küçük mekânı bir sahne haline getirdiler. Gece gündüz demeden çalıştılar, metinleri okudular, rollerini ezberlediler ve sahneye koydukları her detayda birbirlerine destek oldular.
  •     Aspera'nın Sahnesi, tutkunun, inancın, dostluğun sembolüydü adeta. Hayallerin gerçeği dönüşebileceğini gösteren bir ilham kaynağı.  Aspera, iki genç ruhun değil, bir toplumun umudu ve sanatın gücünün bir yansımasıydı.
  • Bursa'nın kültür-sanat hayatına Aspera böylece eklenmiş oldu.
  • Bir nefes, bir ritm gibi hayata eklenen Aspera ilk olarak “Denize Doğru Orhan Veli" oyunuyla sahne aldı. Perde açıldığında, seyircilerin ruhları, Orhan Veli'nin kelimeleriyle dans etti. Sahnenin tozlu perdeleri aralandığında, geçmişin anıları, bugünün coşkusuna karıştı. Eray Soykan, Orhan Veli'nin çalkantılı hayatına can verirken, izleyicilerin yüreklerinde dalgalar estirdi. Her söz, bir anlamın derinliğini taşıyordu; her bakış, bir hikâyenin başlangıcını müjdeliyordu.
  • Eray Soykan, yaptığı açıklamada, Türk tiyatrosuna "Merhaba" demenin gururunu yaşadıklarını ifade etti. Aspera Sahne'nin, titiz bir çalışmanın ürünü olarak Türk tiyatrosuna yeni bir soluk getireceğine olan inancını dile getirdi. Her akşam farklı oyunlarla, farklı hikayelerle seyircilere kucak açacaklarını söylerken, kültürel bir yolculuğa davet etti tüm izleyicileri.
  • Bu gece, Aspera Sahne'nin perdesi açıldı ve sanatın büyülü dünyasıyla dolu bir masal anlatıldı. Orhan Veli'nin dizelerindeki derin anlamlar, sahnede yeniden hayat buldu ve izleyicilerin ruhlarında sonsuza kadar yaşayacak bir iz bıraktı.
  • 3 Mart Pazar günü de "Bremen Mızıkacıları" ile yeni bir projeye daha imza attı. Bu büyülü perde, sanatseverlerin ruhunu sararken, Aspera Sahne'nin heyecanı da doruklardaydı.
  • Sahne, adeta şeker gibi tatlı bir düş gibi süslenmişti. Renklerin dansıyla, dekorun yaratıcılığıyla, Aspera Sahne'nin sahnesi, sadece gözleri değil, ruhları da şenlendiren bir manzaraydı. Minimalist dokunuşlarla bezeli dekorlar, çocuk oyunlarına pedagojik bir derinlik katan Aspera Sahne'nin özgün imzasını taşıyordu. Müzikler ise adeta masalın kalbinde atıyordu. Aspera Sahne'nin usta Müzik Direktörü Ali Likoğlu'nun ellerinden çıkan bu melodiler, izleyicilerin ruhunu bir serüvene davet ediyor, oyunun keyfini kat kat artırıyordu. Sahnedeki karakterler, sadece eğlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda çocuklara hayatın inceliklerini öğreten, onları keşfetmeye teşvik eden birer kılavuzdu.
  • Yönetmen Eray Soykan'ın sözleri ise oyunun ruhunu en iyi şekilde yansıtıyordu. Her bir çocuğun, birer birey olarak değerli olduğunu vurgulayan Soykan, Aspera Sahne'nin oyunlarında çocuklara bu bilinçle yaklaştıklarını belirtiyordu. Sahnedeki masalın gerçekliğini koruyarak, çocukların hayal gücünü desteklemeyi ve onların potansiyellerini keşfetmelerine olanak sağlamayı amaç edinmişlerdi.
  • "Bremen Mızıkacıları" oyununun sahnelediği bu masal macerası, şimdi Bursa'da devam ediyordu. Aspera Sahne, tüm çocukları ve yetişkinleri bu büyülü serüvene katılmaya davet ediyordu. Eğer siz de bir kediye sarılmak, bir köpeği sevmek istiyorsanız, Aspera Sahne'nin kapıları sizin için sonuna kadar açıktı. Çünkü Aspera Sahne, sadece bir tiyatro değil, hayallerin gerçek olduğu, masalların canlandığı bir dünyanın kapılarını aralayan bir anahtardı.
  • Aspera’nın isminden proje haline gelmesinin arkasında ise arkadaşları kadar sahnede görünmese de tiyatro aşığı bir kadın vardı;  Deniz Geniş. 
  • Yolunuz açık olsun. Bol şanslar. 


 

 

      YAPAY ZEKA FORUMU VE GELECEĞİN TEKNOLOJİSİ

     

 




       NEVİN BİLGİN

      Avrupa Parlamentosu, 13 Mart 2024 tarihinde kabul edilen Avrupa Yapay Zekâ Yasası ile yapay zekâ kullanımına ilişkin kurallar getirdi. Türkiye’de de bu konuda bazı adımlar atılmaya başlandı. İlk Yapay Zekâ Forumu düzenlendi. Forumda yapay zekanın geleceği tartışılırken, sorumlu bir şekilde geliştirilmesi ve uygulanması konuları ele alındı.

      AB’de kabul edilen yasaya göre, insan haklarını tehdit eden yapay zekâ uygulamaları, özellikle yüz tanıma sistemleri gibi, yasaklanmıştır. Ayrıca, polis tarafından halkın yüzünün yapay zekâ destekli uzaktan biyometrik kimlik tespiti sistemleri kullanılarak taranması da yasaklanmıştır. Yasa, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin etiketlenmesini, AB vatandaşlarının şikâyette bulunma hakkını ve yüksek riskli yapay zekâ sistemlerine ilişkin bilgi edinme hakkını içeren düzenlemeleri de içermektedir. Bu yasa, sağlık, güvenlik, temel haklar ve demokrasi gibi alanlarda yapay zekâ kullanımına katı koşullar getirerek, olası zararların önüne geçmeyi hedeflemektedir. Avrupa Birliği'nde yapay zekâ gelişimini teşvik etmek ve diğer hükümetler için bir model oluşturmak amacıyla bu yasanın benimsenmesi beklenmektedir.




      İLK YAPAY ZEKA FORUMU

     AI4TR (Ülkem İçin Yapay Zekâ Derneği) tarafından düzenlenen 1. Türkiye Yapay Zekâ Forumu, Ankara'da 19-20 Nisan tarihlerinde gerçekleşti. Bu forum, Türkiye'nin yapay zekâ alanındaki geleceğini tartışmak üzere yerel ve uluslararası uzmanları bir araya getirdi. Forum, sektör liderleri, akademisyenler, genç yetenekler ve politika yapıcılarını bir araya getirerek yapay zekânın sorumlu bir şekilde geliştirilmesi ve uygulanması üzerine kritik diyaloglar geliştirdi.

     Forumun ana teması, Türkiye'nin yapay zekâ alanında uluslararası gelişmeleri yakalayarak sürdürülebilir bir rekabet oluşturmasıydı. Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi ve Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Milli Teknoloji Genel Müdürlüğü, foruma katkı sağlayan öncü kurumlardandı. Açılış konuşmalarında, bu kurumlar yapay zekâ alanında ulusal stratejiye uygun çalışmalarını özetlediler ve foruma çeşitli uzmanlar göndererek önemli katkılar sağladılar. Türkiye Bilişim Derneği ve çeşitli özel sektör temsilcileri de forumu destekleyenler arasındaydı.


Mustafa Acungil, Prof. Dr. Kadircan Keskinbora, Av. Gürbüz Yüksel, Prof. Dr. Deniz Şarlak, Doç. Dr. İbrahim Kushchu, İbrahim Aydınoğlu, Prof. Dr. Şeref Sağıroğlu


      Forum, yapay zekâ konusunda 13 farklı oturumla geniş bir yelpazede konuları ele aldı. Özellikle, Santa Fe Enstitüsü'nden Prof. Melanie Mitchell'ın "The AI Divide" başlıklı oturumu büyük ilgi gördü. Forumun ikinci gününde yapılan Yapay Zekâ Öneri ve Politikalar Çalıştayı, sektör profesyonellerini bir araya getirerek çeşitli konularda Türkiye'nin yapay zekâ stratejilerini tartıştı ve çözüm önerileri geliştirdi.

     Forumun önemli sonuçları arasında, ulusal yapay zekâ izleme komitesinin kurulması da yer aldı. Bu komite, genç gönüllüler tarafından yönetilerek yapay zekâ politikalarının uygulanmasını izleyecek ve dünya genelindeki gelişmeleri takip edecek.


           (Doç.Dr. İbrahim Kuşçu)

     AI4TR, Türkiye'nin yapay zekâ alanındaki kalkınmasına odaklanan bir dernek olarak faaliyet gösteriyor. Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. İbrahim Kuşçu, forumun önemli adımlardan biri olarak nitelendirerek, yapay zekânın Türkiye'nin teknoloji politikalarına etkisini vurguladı. AI4TR'nin amacı, yapay zekâ alanında uluslararası rekabet avantajı sağlamak ve Türkiye'nin yapay zekâ ekosistemini güçlendirmektir.



Melanie Mitchell

YAPAY ZEKANIN İNSAN DEĞERLERİYLE UYUMLU HALE GETİRİLMESİ

     Toplantıya katılan Melanie Mitchell, yapay zekâ ve derin öğrenme üzerine makaleleri bulunuyor. Mitchell’in çalışmaları şöyle:

     Yapay Genel Zekâ Doğası Üzerine Tartışmalar: Yapay zekâ araştırmalarındaki mevcut tartışmalar ve genel zekâ kavramının geleceği üzerine bir bakış sunuyor.

      Büyük Dil Modellerinde Analoji Yoluyla Akıl Yürütme: Dil modellerinin analoji yoluyla akıl yürütme yeteneklerini değerlendiren karşılaştırmalı bir çalışma.

     Derin Öğrenmenin Durumu ve Geleceği: Derin öğrenme teknolojilerinin mevcut durumu ve gelecekteki potansiyeli hakkında bir perspektif.

     AI’nın Dünyayı Anlama Zorluğu: Yapay zekanın dünyayı anlama ve kavrama kapasitesi üzerine bir inceleme.

     ConceptARC Benchmark: Yapay zekanın anlama ve genelleme yeteneklerini değerlendirmek için kullanılan bir test seti.

    AI Sistemlerinin Zekasını Nasıl Anlarız? Yapay zeka sistemlerinin zeka seviyelerini değerlendirme yöntemleri üzerine bir analiz.

    Yapay Zekanın Büyük Dil Modellerinde Anlama Üzerine Tartışması: Yapay zekanın dil modellerinde anlama kapasitesi ve bu konudaki tartışmalar.

     DERİN ÖĞRENME

     Yapay sinir ağları ve insan beyninin hesaplama işlevlerini taklit eden hesap sistemlelrini içeren “derin öğrenme” son dönemde önemli gelişmeler kaydediyor.  Özellikle büyük veri setlerinin ve güçlü bilgisayar donanımlarının kullanımıyla, derin öğrenme modelleri daha da etkileyici hale geliyor

     Derin öğrenme, Warren McCulloch ve Walter Pitts'in 1943 yılında oluşturdukları hesaplama modeliyle ortaya çıkmış. Ayrıca, yapay sinir ağları mimarileri, öğrenme türleri ve derin öğrenme uygulamalarıyla ilgili bilgiler de bu alandaki temel kavramları daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

    Günümüzde derin öğrenme alanları şöyle:

    Yapay Sinir Ağları (Artificial Neural Networks- ANN): Temel derin öğrenme modelidir ve insan beyninin sinir sisteminden esinlenerek verileri işler.

    Evrişimli Sinir Ağları (Convolutional Neural Networks- CNN): Görüntü ve video işleme uygulamalarında sıklıkla kullanılır.

    Tekrarlayan Sinir Ağları (Recurrent Neural Networks- RNN): Zaman serisi verileri, ses tanıma ve doğal dil işleme gibi alanlarda tercih edilir.

    Derin İnanç Ağları (Deep Belief Networks- DBN): Karmaşık verileri işlemek için kullanılır ve büyük veri setleriyle çalışmada etkilidir.

    Otomatik Kodlayıcılar (Autoencoders): Veri sıkıştırma ve boyut azaltma işlemlerinde kullanılır.

     Uzun Kısa Süreli Bellek (Long Short-Term Memory- LSTM): Özellikle sıralı verilerin işlenmesinde ve uzun süreli bağımlılıkların öğrenilmesinde kullanılır.

    Kendi Kendini Düzenleyen Haritalar (Self-Organizing Maps - SOM): Yüksek boyutlu verileri düşük boyutlu bir ortamda temsil etmek için kullanılır.

    Derin Takviyeli Öğrenme (Deep Reinforcement Learning): Karar verme süreçlerinde ve oyun teorisinde kullanılır.

    Kapsül Ağları (Capsule Networks): Görüntü işlemede ve nesne tanıma görevlerinde kullanılır.

     Değişken Otomatik Kodlayıcılar (Variational Autoencoders- VAE): Üretken modellerde ve veri üretiminde kullanılır.

    Üretici Düşman Ağları (Generative Adversarial Networks- GAN): Gerçekçi görüntüler üretmek ve veri artırma işlemlerinde kullanılır.

     Bu algoritmalar, yapay zekâ, görüntü işleme, ses tanıma, doğal dil işleme ve robotik gibi birçok uygulama alanında etkili çözümler sunarken, her bir algoritmanın kullanımı, çözülmek istenen problemin türüne ve verinin doğasına göre değişiklik göstermektedir.

 

Kaynakça:

https://medium.com/deep-learning-turkiye/derin-%C3%B6%C4%9Frenme-mimarileri-deep-learning-architectures-9d9429c485b9

Savaş, S. (2020, 9 Haziran). Derin öğrenme algoritmaları. Yapay Zekâ, Makine Öğrenmesi, Derin Öğrenme. https://derinogrenme.com/derin-ogrenme-algoritmaları/

https://mtburakk.medium.com/derin-%C3%B6%C4%9Frenme-giri%C5%9F-ve-temel-algoritmalar-defd06a8a9ff

AI4TR – Ülkem İçin Yapay Zekâ Derneği İbrahim Kuşçu, MBA, MSc., PhD Kurucu YK Başkanı, AI4TR Ülkem için Yapay Zekâ Derneği

Web: https://ai4tr.org.tr/

Web: https://tyzforum.org

E-posta: info@ai4tr.org.tr

E-posta: info@thenextminds.com

E-posta: ikushchu@gmail.com

https://tr.linkedin.com/company/ai4tr?trk=public_post_reshare_feed-actor-name


25 Nisan 2024 Perşembe

 

TOPLUM GÖZALTINDA 

PANOPTİKON VE DİJİTAL DENETİM





       NEVİN BİLGİN 

       Panoptikon, Jeremy Bentham (hukukçu ve filozof) tarafından 1785’te tasarlanan ve merkezi bir gözetleme kulesinden tüm hücrelerin görülebildiği, ancak mahkumların gözetleyiciyi göremediği bir hapishane modelidir. Bu model, bireylerin sürekli gözetlendiğini hissetmelerini ve buna göre davranmalarını sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Modelde, gözetleyen bekçi olmasa da mahkumlar her zaman bir bekçinin orada beklediğini sanarak hapishaneden kaçmayı bile denememektedir. İşte bu hapishane modeli günümüzde başta internet ve dijital ortam olmak üzere, insanların kendisi tarafından da içselleştirilerek gözetim oluşturulmaktadır.

     Panoptikon, gözetim ve denetim sistemlerinin temelini oluşturmaktadır. Köken olarak “pan” (bütün) ve “optikon” (gözlemlemek) kelimelerinden oluşmaktadır. Bütünü gözlemlemek anlamı taşımaktadır.

     Panoptikon ‘un genel prensibi, herkesi her zaman görebilen ancak kendisi görünmeyen bir merkezi otoriteyi içermektedir. Bu, insanların sürekli gözetim altında oldukları korkusunun toplumsal kontrol aracı olarak kullanılmasına dayanmaktadır. Gözetim ve denetimle bireylerin davranışlarının düzenlenmesi, disipline edilmesi prensibi ve insanların kendi davranışlarını kontrol altında tutmalarını sağlamaktadır.




       Panoptikon hapishane modelinde, mahkumlar bir kuleden sürekli gözetlenmektedir. Bu durum insanların gözetim altında olduklarını bilmeleri, istenilen davranışların sergilemeleri sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bu modelde, gözetim asimetrik bir yapıdadır; yani gözetimci sürekli olarak gözlem yaparken gözlenenler bu gözetimden haberdar olamazlar. Bu durum, güç ilişkilerinde denetleyici bir etki yaratmakta ve gözetilenlerin davranışlarını kontrol altında tutmaktadır.

       ÖZEL ALAN KAMUSAL ALANA TAŞINDI

       Geçmişteki bu hapishane modeli günümüzde farklı şekillerde uygulanmaktadır. Modernizmden postmodernizme geçiş sürecinde, gözetim anlayışı ve pratikleri büyük değişimlere uğramıştır. Bu değişimler, gözetimin hem niceliksel hem de niteliksel olarak farklılaşmasına neden olmuş ve yeni eleştiri alanları doğurmuştur. Sinoptikon ve omnipiton gibi kavramlar ortaya çıkmıştır.

       Sinoptikon ise, çoğunluğun azınlığı izlediği bir gözetim biçimidir. Günümüzde, medya ve sosyal medya aracılığıyla ünlülerin veya belirli kişilerin sürekli olarak toplumun gözü önünde olması bu kavramla ilişkilendirilebilir. aksine bireylerin gözetim altında olduklarını bilerek ve rıza göstererek hareket ettikleri bir modeli ifade eder



       Omnipiton ise, herkesin herkes tarafından gözetlendiği ve kontrol edildiği bir sistemdir. Dijital çağda, internet ve sosyal medya platformları aracılığıyla bireylerin kendi özel alanlarını kamusal alana taşıması ve sürekli olarak gözetleniyor olması bu kavramla ilişkilendirilir. Burada, gözetim artık her yerde ve her zaman mevcuttur; bireyler sürekli olarak gözetim altında olduklarını bilirler ve bu duruma rıza gösterirler. Bu durumda, gözetimci ve gözetilen arasındaki ilişki daha simetrik hale gelir


       KAÇMANIN YOLLARI

        Panoptikon Gözetiminden Kaçmanın Yolları: Bilgi Güvenliği, Gizlilik Ayarları ve Dijital Ayak İzi Yönetimi"

        Panoptikon gözetiminden kurtulmanın yolları, bireysel mahremiyetin korunması ve gözetim mekanizmalarına karşı bilinçli olmayı içermektedir. Bu konuda önerilenler de şöyle: 

         Bilgi Güvenliği: Kişisel verilerinizi korumak için güçlü şifreler kullanın ve veri paylaşımını sınırlayın.

        Gizlilik Ayarları: Sosyal medya ve diğer çevrimiçi platformlarda gizlilik ayarlarınızı gözden geçirin ve kişisel bilgilerinizi koruyun.

        Dijital Ayak İzi Yönetimi: İnternette bıraktığınız dijital izleri azaltmak için tarayıcı geçmişinizi düzenli olarak temizleyin ve çerezleri yönetin.

        Eğitim ve Farkındalık: Gözetim teknolojileri ve mahremiyet hakları hakkında bilgi edinin ve bu konularda farkındalık yaratın.

        Hukuki Düzenlemeler: Mahremiyetinizi korumak için mevcut yasal düzenlemeleri ve haklarınızı öğrenin.

        GÖZETİMİN SONUÇLARI

        Gözetimin toplumda oluşturduğu etkilere bakıldığında "özgürlük kısıtlanmaktadır", "özel hayatın sınırlandığı", "mahremiyetin azaldığı", "tüketim dinamiklerinin değiştiği", "sosyal etkileşimde değişiklik" olduğu görülmektedir. Özel hayat sınırlanmıştır çünkü bireylerin hareketleri, iletişimleri, davranışları sürekli izlenir, kaydedilir hale gelmiştir. Mahremiyet azalmıştır çünkü kişisel veriler toplanmaktadır, tüketim dinamikleri değişmiştir çünkü gözetim bilgileri tüketim amaçlı olarak kullanılır hale gelmiştir. Sosyal etkileşimde değişiklik olmuştur çünkü, insanların özel yaşamlarını diğer insanlara sunmaktadır, gözetleme de sosyal etkileşim türü haline gelmiştir. 

      Gözetim, iktidarın egemen gücünü de arttırarak insanları itaatkar hale getirmektedir. 

 Kaynakça: 

Bitirim Okmeydan, S. (2017). Postmodern Kültürde Gözetim Toplumunun Dönüşümü: ‘Panoptikon’dan ‘Sinoptikon’ ve ‘Omniptikon’a. Araştırma Makalesi, 8(30), 45-69.

https://doi.org/10.5824/1309-1581.2017.5.003.xpap

Panoptikonun Modern Toplumda Yansımaları - Dijital Kavram

Panoptikon - Vikipedi (wikipedia.org)

https://www.dijitalkavram.com/panoptikon-ve-sehir-planlamasi-gozetim-ve-mekan/

Gözetim Toplumu - Pazarlama İletişimi Platformu (pazarlamailetisimi.com)


24 Nisan 2024 Çarşamba

 

 

     HİTLER’LE GÖRÜŞEN TÜRKÇÜ  



                  Mustafa Kemal ve Hüseyin Emir Erkilet (Kaynak: Ahmet Ulu)


     NEVİN BİLGİN

      İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkçü isimlerle Adolf Hitler arasında görüşme gerçekleşmiştir. 1940’lı yıllar, Türkçülüğün en parlak devrini yaşadığı dönem olmuştur. Çünkü bu dönemde Hitler, Sovyetler Birliği’ne saldırmıştır. Türklerin birleşme ümitleri artmıştır. Bu dönemde Alman cephesini ziyaret ederek Adolf Hitler’le görüşen bir isim vardır; Hüseyin Emir Erkilet.


(Kaynak: Ahmet Ulu, Yüksek Lisans Tezinden alınmıştır. Erkilet ve Enver Paşa)
     Türkiye'nin II. Dünya Savaşı dönemindeki siyasi ilişkileri ve diplomatik manevraları, o dönemin önemli figürlerinden Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet'in Adolf Hitler'le gerçekleştirdiği görüşmeye de sahne olmuştur. O dönemde Almanya Büyükelçisi olan Franz von Papen ile yapılan görüşmelerde Erkilet rol üstlenmiştir.  Yine Doğu Cephesi’nde Alman Ordular Grubu Komutanı Mareşal Fedor von Bock ile görüşme yapmıştır. Yine Hitler’le de yarım saat planlanmasına rağmen daha uzun süre karargahında görüşmüş ve sonradan bu izlenimlerini de “Şark Cephesinde Gördüklerim” adıyla kitaplaştırmıştır. Görüşmede, Hitler kendisine röportaj vermiş, Türk Boğazları, Türkiye’nin güvenliği açısından aldığı güvenceler gibi konular ele alınmıştır. Türkçü çizgideki Erkilet, bu görüşmelerle Türk Alman iş birliği ve sonucunda Sovyetlerin yenilmesi ve turan imparatorluğunun kurulmasını planlamıştır.

     Alman Von Grote imzalı gizli raporda ise (30 Eylül 1941), şu bilgiler yer almıştır:

    Türkler uzun süre önce askeri ateşeliğimiz aracılığıyla Reich Genelkurmayı’ndan, iki askeri yazarın doğu cephesine gezi yapmalarını istemişlerdir. Genelkurmay başkanının onayı ile halen köşe yazarı olan ve Alman taraftarı haber ve yazılarıyla tanınan iki Türk generali Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali İhsan Sabis 1 Ekim tarihinden başlamak üzere doğu cephesine davet edilmiş bulunuyorlar. Bu gezi şu ana kadar Genelkurmay Propaganda Dairesi ve Dışişleri Bakanlığı Basın Bürosu iş birliğiyle tamamen bir basın ve propaganda konusu olarak ele alınmıştır”  

    Hitler’in görüşmeyi kabul ettiği Erkilet’in, Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda katkısı olacağı düşünülmüştür.

    Alman Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Woermann bir yazı yazarak şu bilgiyi vermiştir:

      Sayın elçi Papen’in bildirdiğine göre şu anda cephe gezisine katılan General Hüseyin Hüsnü Erkilet Panturancılık hareketinin önde gelen isimlerinden biridir. Sayın Erkilet cephe gezisinden sonra Elçi Papen aracılığıyla beni ziyaret edecektir. Elçi Henting gelir gelmez konuyla ilgili yeni girişimlerde bulunulacaktır”


      Tartışma Yarattı

     Hitler-Molotov görüşmesinde, Almanya'nın Türk Boğazları konusundaki desteği ve Türkiye'nin bu konudaki denetim talebi belirginleşti. Bu durum, Türkiye'nin stratejik önemini vurgulayarak, Türk-Alman ilişkilerindeki güvene dayalı bir iş birliği döneminin başlangıcını işaret etti. Erkilet ve Erden'in ziyaretleri, Türkiye'nin stratejik konumunu ve dış politika tercihlerini Almanya ile olan yakın ilişkiler bağlamında şekillendirdi.

      Erkilet’in bu görüşmeleri kamuoyunda tartışma yaratırken, o dönemde eleştiri konusu da olmuştur. Erkilet’in Doğu Cephesini ziyareti, Türk-Alman ilişkileri ve politik dinamikler açısından önemlidir.

      Erkilet'in yayımladığı yazılar ve yayınlar da dikkate değerdir. Özellikle 1948 yılında başlayan Yeni Bozkurt dergisinde kaleme aldığı yazılar, Türk kamuoyunda yankı uyandırmıştır.

      Erkilet’le ilgili olarak, Ankara’daki Amerikan askeri ataşesinin Amerikan genelkurmayı savaş bölümünün askeri istihbarat birimine gönderdiği notta, (4 Aralık 1944), “Almanya’nın Türk basını üzerindeki faaliyetleri özetlenmiştir. Raporun Cumhuriyet gazetesi ile ilgili kısmında Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet “Herhangi bir askerî harekât için Alman meyilli görüşler verme konusunda güvenilir kişi” olarak yazılması dikkat çekicidir.



       Boratav’ın Eleştirileri

       Pertev Naili Boratav’ın (4 Ekim 1988 röportajı), Erkilet’le ilgili Türkiye’nin Almanya tarafında savaşa girmesi için etki yaratmaya çalıştığı iddiası yer almıştır.

      Tanıl Bora, Erkilet’in görüşmesine ilişkin şu değerlendirmede bulunmaktadır:

      1940’ların başı Türkçülüğün altın devriydi. Bu arada Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısı, Türklerin birleşmesine dair ümitleri kanatlandırıyordu. Bu ilgiler resmi milliyetçiliğe de sirayet etmişti. 1943’te Cumhuriyet Gazetesi adına Alman cephesini ziyaret eden ve Hitler’le görüştürülen heyette yer alan emekli general H. Emir Erkilet’in izlenimlerini okumak ilginçtir. Erkilet ‘çok yüksek, güzel ve tatlı ifadesine” hayran olduğu Führer’in Bolşevik Rusya’yı mahvedecek olmasından memnundur. Fakat yıkacağı imparatorluğun memleketlerini müstemleke mi yapacağının, yoksa hürriyet ve istiklallerine mi kavuşturacağının belli olmamasından tedirgindir. Rusyalı Türkçü aydınlar bu dönemde aynı ümitle tedirginlik arasında salınırlar


                 (Kaynak: Ahmet Ulu yüksek lisans tezinden alınmıştır. Erkilet, Alman Generallerle) 

     Kimdir?

     Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, Göçmen Türkçü isimler arasındadır.

     1883 yılında Kayseri'nin Erkilet nahiyesinde doğmuştur. Askeri kariyerine Bursa Askeri Lisesi'nden mezun olarak başlamış ve çeşitli görevlerde bulunmuştur. I. Dünya Savaşı'nda önemli roller üstlenmiş ve Kurtuluş Savaşı'nda da aktif olarak yer almıştır.

      Emekli olduktan sonra yazarlık da yapmıştır. Cumhuriyet gazetesi ve Çınaraltı dergisinde milliyetçi, anti-komünist ve Alman yanlısı yazılar kaleme almıştır. Ayrıca Almanya büyükelçisi Franz von Papen ile Türkiye'nin Almanya safında savaşa girmesine ilişkin görüşmelerde bulunmuştur.

     1941'de Doğu Cephesi'nde Alman Ordular Grubu Komutanı Mareşal Fedor von Bock'un davetiyle Kırım'ı ziyaret etmiş ve Adolf Hitler'le görüşmüştür. Bu deneyimlerini "Şark Cephesinde Gördüklerim" adlı kitabında anlatmıştır.  Yeni Bozkurt dergisinde "esir Türklerin" kurtuluşunu ele alan yazılar yazmış ve 1958'de Ankara'da ölmüştür.

Kaynakça:

Bora, Tanıl. (2021), Türkçülük ve Ülkücülük, Cereyanlar, Türkiye’de Siyasi İdeolojiler,İstanbul: İletişim Yayınları, (s.273)

Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet Kimdir? Hayatı, Eserleri (haberkaos.com)

Ulu, A. (2020). Kayserili Emekli General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet’in Fikir Dünyası [Master’s thesis, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, Kayseri].

23 Nisan 2024 Salı

 

ATATÜRK’ÜN EMEKLİ MAAŞI NE KADARDI?

1932'DE VERGİ KESİNTİSİYLE MAAŞI NASIL DÜŞTÜ

ÖLDÜĞÜNDE HESABINDA NE KADAR PARA VARDI? 

 


     NEVİN BİLGİN

     Mustafa Kemal Atatürk’ün aylık gelirinin ortalama 10 bin liraydı, öldüğünde emekli hesabında 19 bin 566 lira 80 kuruş, şahsi hesabında da 53.453 lira 18 kuruş vardı.

     1927’de 50 Lira Emekli Maaşı Bağlandı

     Mustafa Kemal, Millî Savunma Bakanlığı’na yazdığı 28 Haziran 1927 tarihli dilekçeyle milletvekili seçimlerine katılmak üzere askerlikten emekliliğini istedi. Yayınlanan kararname ile emekliliği onaylandı. Özlük dosyasındaki yazışmalara bakıldığında Atatürk 41yıl 3 ay 29 gün hizmet süresiyle emekli olmuştur. Bu sürenin 28 sene 3 ay 29 günü Harp Okulu’na giriş tarihi olan 13 Mart 1899 tarihi ile emekli olduğu 30 Haziran 1927 tarihleri arasını kapsamaktadır. Yine katıldığı harpler için zamlar almıştır. Emekli olmadan önce mareşal maaşı 15.000 kuruş (150 lira) iken, kendisine 12.399 kuruş yani 124 lira emekli maaşı bağlanması gerekiyordu.

    Azami tekaüt maaşının 5.000 kuruş (50 lira) olacağı hakkındaki karar gereğince alması gereken emekli maaşından 7.399 kuruş yani yaklaşık 74 lira kesilmiş ve 5.000 kuruş yani 50 lira emekli maaşı bağlanmıştır.

    1937’de 402 Lira Cumhur Reisliği Maaşı

    1937’de Atatürk’ün emekli maaşının 1930’dan geçerli olmak üzere Emeklilik Kanunu 25.maddesi gereğince 252,56 lira, 25.fıkra 4.mucibince 150,00 lira toplam 402,56 lira olduğu görülmektedir. Tekaüt Kanunu’nun 70.maddesi gereğince Cumhur Reisliği ve mebusluk esnasında 201 lira 28 kuruş alacaktır. Eski tahsil edilen 50 lira emekli maaşı 1930 tarihinden tediye tarihine kadar tahsisat ı fevkaladesi ile mahsup edilecektir.

    Atatürk emekli maaşı İş Bankası’ndaki hesabında toplanmıştır. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün mareşallikten emekli olduktan sonraki maaşıyla ilgili şunları söylemiştir:

    “Atatürk’ün mareşallikten emekliye ayrılan bir subay olarak emekli maaşı da bulunuyordu. O dönemdeki yasalara göre emekli olan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya bağlanan ilk emekli aylığı 40 küsür liradır. Sonradan ordu komutanlığı ve bakanlık yapanlar için 150 lira olur. Bu parayı sarfetmez. Bakalım seneler sonra ne olacak diye verdiği emir üzerine İş Bankası’ndaki açılan hesapta toplanır. Vefatında hesaptaki para 19.566 lira 80 kuruştur”

    1932’de Maaşı Vergi Kesintisiyle Düşer

    1931’de kendisine net ödenen 13.186 liradır. 1932’de yürürlüğe giren vergi kesintisi nedeniyle kesilen vergi miktarı 5.401 liraya çıkmıştır. Bunun üzerine aldığı net aylık 9.078 liraya düşmüştür.

 

Kaynakça:

Doç.Dr. Ali Güler tarafından kaleme alınan Atatürk ve Beytülmal (Atatürk’ün Devlet Hazinesine Bakışı) kitabından alınmıştır.

22 Nisan 2024 Pazartesi

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c001/tbmm01001001.pdf 

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c001/tbmm01001002.pdf

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c001/tbmm01001003.pdf

(Zabıt Linkleri) 






      23, 24 ve 25 NİSAN 1920 TBMM ZABITLARI

    “Milletimizin dahili ve harici bağımsızlığını tam dahilinde kaderini bizzat belirlemeye ve yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum”

     İNGİLİZ İŞGALİ, KARADENİZ’DE PONTUS, MOLLA SAİD, BEYPAZARI VE AYAŞ’TA İSYANLAR, DÜZCE VE HENDEKLİLERİN İÇ ÇATIŞMASI DA KONUŞULUR

 

    NEVİN BİLGİN

    TBMM’nin 23-24 ve 25 Nisan 1920 zabıtlarında, Meclis’in ilk açıldığı gün yaşananlar ve ertesi günlerde de sadece uyumak için çalışmalarına ara veren ülkenin ne durumda olduğunu ilçelere kadar anlatan bir Mustafa Kemal Atatürk görüyoruz.

    23 Nisan 1920 Meclis Zabıtları’nda açılış Sinop Mebusu Şerif Bey’in, “Saygıdeğer dinleyiciler! İstanbul’un geçici olarak yabancı güçler tarafından işgal edildiği ve tamamen halifelik ve merkezi Hükümetin bağımsızlığının iptal edildiği bilinmektedir. Bu duruma boyun eğmek, milletimizin teklif edilen yabancı esareti kabul etmesi demekti. Ancak tam bağımsızlıkla yaşamak azmi katisinden olan hür ve serbest milletimiz esaret durumunu tam bir şiddet ve kesinlikle reddetmiş ve derhal vekillerini toplamaya bağlı olarak Meclisi Âlinizi vücuda getirmiştir. Bu Meclisi Âlinin Eeisi Sinni sı f atiyle ve tevfiki ilâhi ile milletimizin dahilî ve harici bağımsızlığı tam dahilinde kaderini bizzat belirleye ve yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek Büyük Millet Meclisini açıyorum” sözleriyle açılır.

    Mustafa Kemal Paşa olarak zabıtlara geçen Atatürk, şu konuşmayı yapar:

    “Meclisi Âliniz malûmu âlileri salâhiyeti fevkalâdeyi haiz olarak yeniden seçilen Mebusanı Kiram ile saldırıya uğrayan makama, saltanattan kendi iradesiyle ayrılan ve buraya gelen Mebusanı Kiramdan oluşmaktadır. Kendi iradesiyle ayrılıp gelen mebusan ile bir Meclisi Ali vücuda getirilmesi ancak yeni seçilen tarzı seçimde söz konusu olmuştur. Bu anda Meclisimiz münakittir. Daha önce seçilen mebusanın da aynı derecede yetkinlikte görev yapmasının mebusanın seçim tarzından daha kapsamlı olduğu için bunun uygun olacağı kanaatindeyim. Bu hususu teyid etmek isterim. (Muvafık, muvafık sadaları).”

     Meclis çalışmalarına bundan sonra da çalışmalarına çok kısa süreli aralar vererek ülkenin içinde bulunduğu durumu konuşmaya devam eder. Mustafa Kemal Atatürk’ün ilçelere kadar birçok yer hakkında ayrıntılı verdiği bilgiler zabıtlara geçer.



     24 ve 25 Nisan Zabıtları: İstanbul’da Devlet Gücü Kaldırılmıştır

     Sonraki günlerde yapılan toplantıların zabıtlarında da Mustafa Kemal Paşa’nın ayrıntılı olarak bilgi verdiği görülmektedir.

     Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’nin görevini yapmadığını şöyle anlatmaktadır:

     “Hilafet ve saltanatın, milli bağımsızlığımız ve milli sınırlarımız dahilinde hayatın devamını sağlayacak bir barışı temin edecek tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere, millet tarafından olağanüstü yetkili bir Meclis’i Ankara’da toplamak için toplumsal bir gereklilik olduğunu, milletin dikkatini çekmek ve bu konudaki milli ve vatanı görevimizi ifade ettik.

     İstanbul’da, devlet gücü doğrudan kullanılmıştır. Yani, öncelikle Meclis-i Mebusan zorla kaldırılmıştır. Bu durumda, yasama gücü mevcut değildir.”

 

     “İşte, ülkemizin bugüne kadar yaşadığı buhran ve felaketlerden, bazen taklit etmek, bazen devlet işlerini kişisel bakış açılarına göre düzenlemek ve düzeltmek, bazen de anayasayı kişisel hırslara göre uygulamak gibi çeşitli sonuçlar doğurdu. Bu basiretsizliklerden doğan genel farkındalığın bir yansıması olarak, bu zor ve buhranlı dönemin tarihini bu yolda düzeltmeyi savunuyoruz. Elbette, karar saygıdeğer kurulundur”



     Karadeniz'de Pontus Hükümeti

     “Milli vicdanın yüce iradesine bağlı olarak, bağımsız vatanımızı korumak için 16 Mayıs 1335 (1920) günü İstanbul’u terk ettim. Samsun’da işe başladım. İlk düşündüğüm, kendi imkanlarımızla ülkemizde asayişin istikrarını sağlamaktı. Özellikle Canik bölgesinin durumu, bu konuda hızlı hareket etmeyi gerektiriyordu. Gerçekten de Atina ve İstanbul komiteleri tarafından yönetilen Pontus Hükümeti’nin amacı, Rumların hâkimiyetini ve İslam unsurunun esaretini sağlamaktı. Bu hükümet, Karadeniz sahilinde ve kısmen Amasya ve Tokat’ın kuzey ilçelerinde yaşayan Osmanlı Rumlarının hayallerini çılgınca süslemişti. Alınan tedbirler sayesinde başarılı sonuçlar elde edildi. Ancak alınan tedbir ve başarı, yalnızca Pontus bölgesine ait ve yereldi. Her gün haksızlıklarını artıran İtilaf Devletlerine karşı, milli varlığımızı siyaseten ispat etmek ve fiili saldırılara karşı milletin namus ve bağımsızlığını fiilen savunmak çok önemliydi. Aslında, hem doğuda hem de batıda, hemen ülkemizin her tarafında, millet ve ülke hukukunu savunmak ve korumak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanların kölelik boyunduruğuna girmemek amacıyla milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş tek teşkilattı.”

     Said Molla'nın Telgrafı

     O sıralarda, İstanbul’da İngiliz Dostları Derneği kurulmuş ve her yerde bu derneğe katılıp İngiltere’nin desteğinin talep edilmesi gerektiği hakkında Said Molla imzalı bir telgraf geldi. Bu konuda Hükümetin ilgisinin derecesini anlamak için Sadrazam Ferid Paşa’dan durumu sordum, ancak hiçbir yanıt alamadım.

     Bilinmeyen kişiler tarafından bu tür gayri ihtiyari ve tehlikeli siyasi maceralara atılmak, büyük felaketlere sebep olacağını düşünen millet, Said Molla’nın bildirisine önem vermedi.

     İzmir Felaketi

     Binlerce saldırı ve haksızlık altında inleyen ve İzmir felaketi karşısında ağlayan millet, Hükümeti ve İtilaf Devletleri temsilcilerinden yardım ve adalet talep ederken, birçok belediye başkanlığı ve birçok milli hukuk savunma derneği tarafından aldığım telgraflarda bana güven duyulduğu ve bu konuda hizmet ve fedakarlık talep edildi.

     Hayatım ve kişiliğim, kendi malı olan masum ve mazlum milletimin bu haklı talebi üzerine, artık benim için en kutsal görev, milli iradeye itaat etmekti. (Sürekli alkışlar)

     Musul, İskenderun ve Milli Sınır

     “Milli sınır, İskenderun’un güneyinden başlar. Halep ile Katma arasından geçer ve Cerablus köprüsüne kadar uzanır. Bu bir hat oluşturur ve doğu parçasında ise Musul vilayeti, Süleymaniye ve Kerkük bölgeleri ve bu iki bölgeyi birbirine bağlayan bir hat bulunur.      Efendiler, bu sınır sadece askeri düşüncelerle çizilmiş bir sınır değildir, milli bir sınırdır. Milli bir sınır olması nedeniyle belirlenmiştir. Ancak, bu sınır dahilinde sadece bir tür millet olduğunu düşünmek gerekir. Bu sınır dahilinde Türkler, Çerkesler ve diğer İslam unsurları bulunur. İşte bu sınır, tüm amaçlarını ve anlamlarını birleştirmiş olan kardeş milletlerin milli sınırıdır.” (Hepsi İslam’dır, kardeştir sesleri)

“Bu sınır meselesini belirleyen madde içinde büyük bir esas vardır. Ayrıca, bu vatan sınırı dahilinde yaşayan İslam unsurlarının her birinin kendi özel çevresine, adetlerine, ırkına özgü özelliklerini tam bir samimiyetle ve karşılıklı olarak kabul etmiştir. Tabii ki bu konuda ayrıntılar ve detaylar yoktur. Çünkü bu ayrıntılar ve detaylara girmenin zamanı değildir. İnşallah, varlığımızın sona erdiği zaman, (İnşallah adaları) kardeşler arasında huzur ve ayrılık olacak ve ayrıntılara girilmemiştir. Ancak, bu madde esas olarak içerilmiştir. Yine, Erzurum Kongresi’nin milliyet esaslarından biri, efendiler, işte bu milli sınır”

    Meclis Başkanlığı'na seçilir ve konuşur

    “Hayatımın tüm aşamalarında olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felaketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, tüm huzur ve dinlenmeyi, tüm kişisel duygularımı milletin güvenliği ve mutluluğu adına feda etmekten zevk almayayım (Yaşa, alkışlar). Askeri ve siyasi hayatımın tüm varlığını ve aşamalarını işgal eden mücadelelerimde her zaman hareket prensibim, milli iradeye dayanarak milletin ve vatanın ihtiyaç duyduğu hedeflere doğru ilerlemek olmuştur. Bugün, sizin genel arzunuzda tecelli eden milli güveni, liyakatimin çok üstünde görmekle birlikte, kendim için bir hedef olarak değil, birlikte giriştiğimiz kutsal mücadelenin sona erdiği hedefleri elde etmek için milletin bana bahşettiği bir dayanak olarak kabul ediyorum. Bu milli birliğin bana yüklediği sorumluluk, biliyorum ve siz de bilirsiniz ki, çok ağırdır. Yaşadığımız bu nadir ve önemli anların ciddiyetine rağmen, bu ağır milli sorumluluğun altında, ancak sizin yardımınız ve desteğinizle ve sürekli ve sürekli hak yolundaki mücadelelere rağmen, ilahi inayetin umuduyla çalışacağım”

     Beypazarı ve Ayaş'ta Bozguncular İsyanı

    “Bir müfreze gönderildi. Bu müfrezenin aldığı talimat, vilayetten zaten bildirilmiş olan huzuru sağlamaktı; yani, fitne çıkaranları alıp buraya getirmek, silahları iade etmek ve diğer masum olan halkı aydınlatıp yerlerine geri göndermekti. Askeri müfreze, verilen talimatlar doğrultusunda oraya gider, ancak onlar sürekli talep edilen konuları erteleyecekler gibi davranırlar ve ne silahlarını iade etmişlerdi ne de fitne çıkaranları Hükümete teslim etmişlerdi. Hatta öyle bir an oldu ki, oradaki askeri müfrezeye bile girerek onları da bozgunculuk yapmak ve hatta onların silahlarını almak için teşebbüs edebilecekleri hissedildi. Bunun üzerine, askeri müfreze, şehirden dışarıda bir yerde konum almak zorunda kaldı ve bu durum karşısında, vilayet makamı taleplerini tekrar etti ve oradaki kişiler, sonuçsuz olan bazı yanıtlarla zaman geçirmeye devam ettiler. Sonunda, giden müfreze komutanı ve daha önce nasihat için gönderilmiş olan bazı kişiler dediler ki, buraya daha fazla güç gelmedikçe, fitne çıkaranların fitne yapmasına engel olunamayacaktır. İşte bu sebeple, oraya yeniden bir güç göndermek zorunda kaldık.

Bir önceki gün, yeterli miktarda güç gönderildi. İşte bu güç, dün Ayaş’a ulaştı. Bugün, Meclis-i Âli’ye bu telgraf geliyor. Bu telgrafın anlamına göre, bir, iki, üç kişiden oluşan fitne çıkaranlar kaçmıştır. Silahlar da iade edilmiştir ve başka bir şey yoktur; anlamındadır. Gerçekten de, bir miktar silahın iade edildiğini doğrulayacak başka bir aracımız yoktur. Her halükarda, Beypazarı halkının gereksiz yere zarar görmesi hiçbir zaman arzu edilmez, bu yüzden Meclis-i Âli tarafından bilgilendirildikten ve bizim tarafımızdan da bilindikten sonra, hemen Ayaş’tan hareket eden yeni güce yeniden Ayaş’a dönmelerini ve orada beklemelerini emrettik ve oradaki müfreze komutanına da, Beypazarlıların vermiş olduğu bu teminat gerçekse buna güven oluşmuşsa derhal geri dönmesini emrettik. Bozgunculuk yukarıdan geliyor, denildi. Tek bakışta yerel bir olay gibi görünüyor efendim, ancak aslında olay yukarıdan geliyor.”

     İngilizler Gelir

    “Bu yüzden efendiler: Tehlikenin büyüklüğü, muazzam ve şaşırtıcı tarihimize göre sonuçta bir son verecektir. Eğer başarısız olursak, bu toprakları yeniden fethetmek zorunda kalacağız. Emin olun ki, efendim, İngiliz bir toprağa girdi mi, yerleşti mi; orada köylünün elindeki bıçağı bile bırakmıyor. Mısır’da isyan çıkıyor, öğrenebilirsiniz. Zavallı Mısır Müslümanları isyan ettiklerinde, mitralyöz ateşiyle şehit edilenlerin kanlarına kadınlar ve erkekler bornozlarını batırıp bayrak yapıyorlar. Başka silahları yoktur. (Alkışlar): İngilizler bu şekilde başarılı olurlarsa, silahlarımızdan tecrit edileceğiz. Anadolu’ya gelip çeşitli merkezleri işgal edecekler, adamlarını buraya koyacaklar, doğal olarak çokları var. Paraları çoktur. Usta bir siyasetçidir. O zaman bu ülkenin sonu gelmiştir ve biz bitmişiz demektir. Bu yüzden, bu son vatanı savunmak ve yönlendirmek ve son davamız için ne yapmamız gerekiyorsa yapmalıyız”

    Hendek ve Düzceliler Arasında Çatışmalar

“Bildiğiniz gibi, Düzce, Hendek ve Adapazarı’nda ufak tefek bazı birliklerimiz vardı. Bu bölgeler, sürekli olarak olumsuz hareketlerde bulunmuşlar ve birçok fitneye maruz kalmışlardı. Son günlerde, İngilizlerin tüm araçlarıyla bunları güçlendirip teşvik ederek harekete geçirdikleri biliniyordu. Tabii ki, bu harekete geçenlerin kendileri bile İngilizler tarafından tahrik edildiklerinin farkındaydılar. Çünkü aracı olanlar, yine bizim askeri kıyafetlerimizdeki insanlardı. Bir isyan çıkardılar, Adapazarı halkı ilk gafletten sonra bizimle olan temaslarında gerçeği anladılar ve hemen sükunete geçtiler. Ancak bu dalga, Hendek ve Düzce’de devam etti. Bu sefer Adapazarı halkı, ileri gelenlerden üç kişiye birkaç arkadaş alarak hareket etmelerini ve bir nasihat heyeti göndermelerini istediler. Heyet maiyetlerini bırakarak tek başına gelip görüşmelerini istedi. Giden nasihat heyeti bu talebi olumlu karşıladı ve maiyetlerini terk ederek gittiler, ilk temas ettiklerinde onları şehit etti. İşte bu yüzden, yani Adapazarlılarla, Hendek ve Düzceliler arasında çatışmalar başlamıştır.”