3 Nisan 2025 Perşembe

 MECLİS'İN ÖNÜNDE BACAĞINDAN ASILAN TOPAL OSMAN OLAYI NEDİR?

ALİ ŞÜKRÜ BEY'İN ÖLDÜRÜLMESİ VE BİR SİYASİ KIRILMA ANININ ARDINDAKİ GERÇEKLER

İŞTE MECLİS'İN O DÖNEME AİT ZABITLARI

YILLAR SONRA BAHÇELİ'NİN VERDİĞİ TOPAL OSMAN KANUN TEKLİFİ 


                                                        fotoğraf: Mecliste.org

NEVİN  BİLGİN 

Cumhuriyet'in inşa sürecinde yaşanan ve Meclis’in kaderini derinden etkileyen olaylardan biri, 1923 yılında Topal Osman ve adamlarının, II. Dönem Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i öldürmesiyle yaşandı.

                                              Fotoğraf: Erhanöztürk.com. Ali Şükrü Bey

Bu suikast, sadece kişisel bir hesaplaşma ya da münferit bir vaka değil, aynı zamanda Meclis'teki güç mücadelelerinin, rejimin oturması sürecindeki sancıların ve dönemin siyasi atmosferindeki sertliğin yansımasıdır. Bu trajik hadise, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönem siyasal yapısına dair pek çok ipucu barındırır.



Topal Osman: Sadakat ile Sertlik Arasında

1883 Giresun doğumlu Topal Osman, I. Dünya Savaşı ve özellikle Pontus Rum çetelerine karşı yürüttüğü sert mücadelelerle tanınan bir halk kahramanı figürü kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu bağlılık sayesinde Ankara’da Muhafız Alayı Komutanlığı’na getirilmiş, zamanla Ankara'nın karanlık işlerinde öne çıkan etkili bir isim olmuştur. Ancak hem hukuk dışı yöntemleri hem de bağımsız hareket etme alışkanlığı, onu bir süre sonra kontrolden çıkmış bir güç haline getirmiştir.

        fotoğraf:    Erhanöztürk.com

Ali Şükrü Bey: Sesini Yükselten Muhalefet


1884 Trabzon doğumlu Ali Şükrü Bey, Osmanlı donanmasında yetişmiş bir deniz subayı ve aynı zamanda gazetecidir. Meclis'te özellikle Lozan görüşmeleri ve hükümetin yetkileri konusunda yürüttüğü sert eleştirilerle tanınır. Dönemin en dikkat çeken ve rahatsızlık uyandıran muhaliflerinden biri haline gelmiştir.

            Fotoğraf: Erhan Öztürk. Kürk Paltolu Topal Osman

Cinayet ve Ardındaki Gölge


27 Mart 1923’te ortadan kaybolan Ali Şükrü Bey’in cesedi, 1 Nisan’da Ankara'da Papazın Bağı denilen yerde boğularak öldürülmüş şekilde bulundu. 

Yapılan soruşturma neticesinde Topal Osman ve adamlarının cinayetin faili olduğu açıklandı. 

Olayın arkasında derin bir komplo mu olduğu, yoksa Topal Osman’ın kendi inisiyatifiyle mi hareket ettiği sorusu, tarihçilerin hâlâ tartıştığı konular arasındadır. 


Mecliste Fırtına Kopuyor


Cinayetin duyulması Meclis'te büyük bir infiale yol açtı. Özellikle İkinci Grup milletvekilleri, Topal Osman’ın uzun süre Mustafa Kemal Paşa’nın koruması altında olduğunu vurgulayarak, Meclis kürsüsünde sert eleştirilerde bulundular. 

Mustafa Kemal Paşa ise olayın bireysel bir sapma olduğunu söyleyerek faillerin cezalandırılacağını bildirdi.


                               fotoğraf: Erhan Öztürk. 1922 Meclis önü horon tepen ekip

Takip, Kuşatma ve Ölüm


Mustafa Kemal Paşa, kamuoyunun öfkesini dindirmek ve siyasi dengeleri korumak adına Topal Osman’ın yakalanması için emir verdi. Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey önderliğindeki birlikler, Çankaya yakınlarında Topal Osman ve adamlarını kuşattı. Çıkan çatışmada ağır yaralanan Topal Osman kısa sürede hayatını kaybetti. 

Cesedi, ibret olsun diye Ulus Meydanı’nda ayağından asıldı; bu görüntü, Ankara sokaklarında uzun süre hafızalardan silinmeyen bir sahne olarak kaldı.




Devlet Bahçeli’nin Kanun Teklifi ve Tarihle Hesaplaşma


2020’li yıllarda ise bu olaya dair yeni bir siyasi tartışma başladı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2023 yılında Topal Osman’a “İstiklal Madalyası” verilmesi için TBMM’ye bir kanun teklifi sundu. 

Bahçeli, teklif gerekçesinde Topal Osman’ın Cumhuriyet’in kuruluşu sürecindeki fedakarlıklarını, Pontusçu tehdit karşısında gösterdiği mücadeleyi ve Mustafa Kemal’e olan sadakatini vurguladı. 

Bu teklif kamuoyunda büyük yankı uyandırdı; kimi çevreler tarafından desteklenirken, bazı tarihçiler ve muhalif siyasetçiler, Ali Şükrü Bey cinayetini hatırlatarak tepki gösterdi. Teklif, tarihsel bir şahsiyetin yeniden değerlendirilmesi mi yoksa siyasal bir hesaplaşma mı sorusunu yeniden gündeme taşıdı.




Kaynakça

Tutanak


https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c028/tbmm01028016.pdf


https://www.mecliste.org/icerik/91/Topal-Osman-Kimdir?-Meclis-Zabitlarindan-Ali-sukru-Bey-Cinayeti-ve-370-Sayili-Meclis-Karari



https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/topal-osman-1883-1923/



https://www.indyturk.com/node/513281/siyaset/kimine-g%C3%B6re-kahraman-kimine-g%C3%B6reyse-katil%E2%80%A6-%C3%BCzerinde-foto%C4%9Fraf%C4%B1-olan-otob%C3%BCs%C3%BCn



https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1860595


https://www.youtube.com/watch?v=F2fxXSzkFEI (Yusuf Halaçoğlu) 

https://www.youtube.com/watch?v=HI4awpiPDHo


https://birikimdergisi.com/guncel/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman

https://ozhanozturk.com/2017/12/12/topal-osman-cetesi/


2 Nisan 2025 Çarşamba

 KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

AİLEDEN TOPLUMA, TOPLUMDAN AİLEYE YAYILAN TEHLİKE

KÖTÜLÜĞÜN EN BÜYÜK TEHLİKESİ: NORMALLEŞMESİ




NEVİN BİLGİN 

Günümüzde kötülük, aileden başlayarak topluma yayılan ve toplumdan tekrar aileye dönen bir döngü hâline gelmiştir. 


Çocukların aileyi yalnızca bir çıkar alanı olarak görerek yetişmesi, anne ve babalarını adeta tüketircesine sömürmeye çalışması, bu döngünün en acımasız örneklerinden biridir. 

Bir zamanlar güven ve sevgiyle örülü olması gereken aile bağları, bireylerin birbirine zarar verdiği bir alan hâline dönüşebiliyor. Anne ve babaların çocuklarına karşı adaletsiz tutumu, kardeşler arasındaki düşmanlık ve aile bireylerinin birbirine uyguladığı psikolojik şiddet, maddi şiddet, toplumsal yapının geneline yayılan bir sorunun parçası hâline geliyor.


Ancak kötülüğün sıradanlaşması sadece aile içi ilişkilerle sınırlı değil. Toplumda egemen olan rekabetçi ve çıkarcı yapılar, bireylerin birbirine karşı duyarsızlaşmasını sağlarken, bu olumsuz değerler aile içine geri dönüyor. 


Zalim bir yaşam ortamında büyüyen bireyler,kötülüklerini her alana taşıyor. Öte yandan, aile içinde normalleşen maddiyatçı ortam, sert ve adaletsiz tutumlar, bireylerin topluma taşıdığı davranış kalıplarını belirliyor.


Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı

Kötülüğün sıradanlaşması sadece aile içi ilişkilerle sınırlı değil. Toplumda egemen olan rekabetçi ve çıkarcı yapılar, bireylerin birbirine karşı duyarsızlaşmasını sağlarken, bu olumsuz değerler aile içine geri dönüyor. 


Adaletsiz, çıkarcı ve zalim her ortam kötülüğü besliyor. 


Alman asıllı Amerikalı tarihçi ve filozof, 20.yüzyılın kuramcılarından Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Nazi Almanyası’nda Adolf Eichmann’ın yargılanma sürecine dayanır. Arendt, kötülüğün çoğu zaman büyük bir planın sonucu değil, bireylerin düşünmeksizin gerçekleştirdiği eylemlerden ibaret olduğunu ileri sürer. Eichmann, soykırımın organizasyonunda kritik bir rol oynamasına rağmen, yaptığı işin etik boyutunu hiç sorgulamamış, yalnızca emirleri yerine getirdiğini savunmuştur.


Bugün de kötülük, büyük trajedilerden ibaret değil, insanların birbirine küçük çapta yaptığı günlük haksızlıklar ve duyarsızlıklarla kendini sürekli yeniden üretiyor. Bireylerin empati eksikliği, sistemin bireyi sorgulamadan itaate zorlaması, kötülüğün toplumsal bir alışkanlık hâline gelmesine neden oluyor. İş yerinde, okulda, sosyal çevrede ve siyasi yapılarda gözlemlenen adaletsizlikler, aile içindeki ilişkilere de geri dönerek daha geniş bir döngü oluşturuyor.

Yükselen Değer Kötülük

Toplumda kötülüğün yükselen değer hâline gelmesi, bireylerin günlük yaşamlarında etik ve vicdani sorgulamalar yapmaktan uzaklaşmasına yol açıyor. 

Sosyal Medya ve Kötülük

Günümüzde ise sosyal medyada yayılan zorbalık, iş yerinde rekabet adına yapılan haksızlıklar, devlet mekanizmalarındaki adaletsizlikler, insanların duyarsızlaşmasına neden oluyor.

Bireyler, yaşadıkları bu adaletsizlikleri kabullenerek hayatlarına devam ettiklerinde, bu normların kendi aile içi ilişkilerine de sirayet ettiğini fark etmiyorlar. Kendi haklarını savunamayan bireyler, çocuklarına da aynı sessizliği öğretiyor. Aile içinde şiddet veya psikolojik baskıyı normalleştiren bireyler, toplum içinde aynı zihniyeti sürdürerek kötülüğün sıradanlaşmasına katkı sağlıyor.



Kötülük Normalleşirse

Kötülüğün sıradanlaşmasına karşı durmak, bireylerin etik değerleri sorgulaması ve toplumun kolektif bir farkındalık geliştirmesiyle mümkün olabilir. Ahlaki normların yeniden inşası, eğitimin erdem ve vicdan üzerine yoğunlaşması, insanların iyilikten şüphelenmek yerine onu teşvik eden bir toplum yaratmaları gereklidir.

Kötülüğün sıradanlığı aileden topluma, toplumdan aileye yayılan bir döngü içinde gelişiyorsa, bu döngüyü kırmanın yolu bireylerin farkındalık kazanması ve adaletsizliğe karşı bilinçli bir duruş sergilemesidir. Arendt’in vurguladığı gibi, kötülüğün en büyük tehlikesi onun olağanlaşmasıdır. Ancak bireyler sorgulamaya devam ederse, bu sıradanlığı kırmak ve iyiliği yeniden yükselen bir değer hâline getirmek mümkündür.


Arendt Kimdi: 

Hannah Arendt’in en dikkat çekici aşk hikâyesi, ünlü Alman filozof Martin Heidegger ile yaşadığı ilişkiydi. Arendt, 1924 yılında Marburg Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alırken, Heidegger’in öğrencisi oldu. O dönemde Heidegger, evli ve akademik kariyerinin zirvesinde bir profesördü. Ancak, Arendt ile arasında güçlü bir entelektüel ve duygusal bağ oluştu.

İlişkileri, hem tutkulu hem de karmaşıktı. Heidegger’in Nazi rejimiyle olan bağlantıları, Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle büyük bir çatışma yaratıyordu. 1933’te Nazi rejimi güç kazandığında, Arendt Almanya’dan kaçmak zorunda kaldı. Heidegger ise Nazi Partisi’ne katıldı ve akademik kariyerini bu rejim altında sürdürdü. Bu durum, Arendt’in ona olan güvenini derinden sarstı.

Yıllar sonra, Arendt ve Heidegger tekrar bir araya geldi. 1950’lerde, Arendt onunla yeniden iletişime geçti ve ilişkileri, geçmişte yaşananlara rağmen entelektüel bir dostluk olarak devam etti. Arendt, Heidegger’in felsefesine olan hayranlığını hiçbir zaman kaybetmedi, ancak onun siyasi tercihlerini eleştirmekten de geri durmadı.

Bu aşk hikâyesi, sadece romantik bir ilişki değil, aynı zamanda felsefi ve siyasi bir çatışmanın da yansımasıydı. 

Arendt’in düşüncelerinde Heidegger’in etkisi büyük oldu, ancak onun Nazi rejimiyle olan bağlantısı, Arendt’in etik ve politik görüşlerini şekillendiren önemli bir kırılma noktasıydı.

Arendt’in aşkı, sadece Heidegger ile sınırlı değildi. Daha sonra Amerikalı filozof Heinrich Blücher ile evlendi ve onunla derin bir entelektüel ortaklık kurdu. Blücher, Arendt’in hayatında istikrarlı bir destek sağladı ve onun siyasi düşüncelerini geliştirmesinde önemli bir rol oynadı.

Kaynakça: 

https://www.youtube.com/watch?v=1Cop16qA3No

Arent, Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı

1 Nisan 2025 Salı


MİTİNG MEYDANLARINDAKİ BOZKURTLU 6 OK DA NEYDİ? 


CUMHURİYET HALK FIRKASI'NIN DOĞUŞU VE İLK SEMBOLLERİ TARTIŞMASI

      fotoğraf: Kapsamhaber


NEVİN BİLGİN 

Miting meydanlarında altı ok ve bozkurt olan amblemlerin açılması dikkat çekiciydi. Bu amblemle ilgili zaman zaman CHP ile kurulan  bağlantı tartışmaları olmaktadır. 

Amblemin Cumhuriyet öncesinde kurulan Halk Fırkası tarafından amblem olarak kabul edilmese de o dönem gerçekleştirilen birçok toplantı ve kutlamalarda kullanıldığı birçok kaynakta yer almakta. O dönemde düzenlenen toplantılar, kutlamalar vb etkinliklerde bu türden bayraklar kullanıldığı o döneme ait fotoğraf ve gazete haberlerinde de görülmekte. 

Halk Fırkası Fikri 

Halk Fırkası, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinden doğan ve Cumhuriyet’in inşa sürecini yönlendiren en önemli siyasi oluşumlardan biridir. Cumhuriyet Halk Partisi'nin de atasını oluşturmaktadır. 

Halk Fırkası'nın tarihsel kökleri 1919’daki Sivas Kongresi’ne dayandırılmaktadır. Bu kongre, Kurtuluş Savaşı’nın siyasi ve örgütsel temellerini oluştururken, HF’nin ilerleyen yıllarda kendisini Türkiye’nin ilk siyasi partisi olarak konumlandırmasına zemin hazırlamıştır.

SİYASAL DEĞİL MİLLİ FİGÜR

Cumhuriyet'in ilk yıllarında bir milli kimlik yaratma amacıyla bozkurt simgesinin yaygın olarak kullanıldığını belirten Prof. Dr. Hakkı Uyar, çeşitli mecralarda bu simgenin zamanla yaygınlaştığını ifade etti ve "Bozkurt simgesini siyasal figür olarak değil milli bir figür olarak görmek önemli" dedi. 

Sivas Kongresi ve Halk Fırkası

CHP'nin kuruluşu aslında, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’ne kadar dayanmaktadır. Ancak partinin resmi olarak kurulması 9 Eylül 1923 tarihinde gerçekleşmiştir. 

Kongrenin Halk Fırkası, sonrasında Cumhuriyet Halk Fırkası ve CHP ile olan bağlantısı, partinin kuruluşunun yalnızca bir siyasi karar değil, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın devam eden sürecinin bir parçası olduğunu göstermektedir. 

İzmir’in Kurtuluşu’nun birinci yıldönümüne denk getirilen kuruluş tarihi, partinin milli mücadeleyle olan bağlarını pekiştirme amacını taşımaktadır.


Birinci Meclis'in Durumu

Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Meclis’teki görüş ayrılıklarının inkılâplar için bir engel oluşturduğunu görerek, halkın desteğini alacak “Halk Fırkası” adlı bir parti kurma fikrini geliştirmiştir. Bu görüşünü 7 Aralık 1922’de kamuoyuyla paylaşmıştır. Halkçı bir nitelik taşıması planlanan bu parti için önce kamuoyu oluşturulması gerektiğini bilen Atatürk, 14 Ocak-20 Şubat 1923 tarihleri arasında Batı Anadolu gezisine çıkmıştır. İzmit’te düzenlediği basın toplantısıyla, basının desteğini almayı ve yeni parti hakkında halkı bilinçlendirmeyi amaçlamıştır. 

Basın, köşe yazıları ve haberlerle yeni partinin niteliklerini tartışarak kamuoyu oluşturma sürecinde kritik bir rol oynamıştır. Bu yazılar, eski ve yeni Türkiye’nin karşılaştırmalarını, Halk Fırkası’nın milli iradeyi destekleyecek bir yönetim sistemi kurma hedefini ve inkılâplar için uygun zemini hazırlama çabalarını içermektedir. Aydınların görüşlerini öğrenmek ve halkın desteğini kazanmak için yapılan bu çalışmalar, Halk Fırkası’nın temel özelliklerini şekillendirmiştir. Partinin arkasındaki başat güç milletin desteği olurken, basın halkı bilinçlendirme görevini üstlenmiştir. 


Halk Fırkası’ndan Cumhuriyet Halk Fırkası’na

Cumhuriyet Halk Fırkası, başlangıçta Halk Fırkası adıyla kurulmuş ve bu isimle faaliyet göstermiştir. Ancak, 10 Kasım 1924 tarihinde partinin adı Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklik, partinin Cumhuriyetçi kimliğini vurgulamak ve siyasi ideolojisini daha net bir şekilde ifade etmek amacı taşımaktadır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Siyasi Yapının Dönüşümü

Türkiye’deki siyasi partiler, Avrupa’daki muadillerinden farklı bir gelişim süreci izlemiştir. Batı’daki partiler, sınıfsal temsile dayalı olarak parlamento içinde doğarken, Türkiye’deki ilk siyasi muhalefet hareketleri daha çok aydın ve bürokrat kökenli olmuştur.

Osmanlı’daki ilk ciddi muhalefet hareketi İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908’de cemiyetten partiye dönüşmüştür. 

Aynı şekilde, Halk Fırkası’ndan Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönüşüm olmuştur. 

Cumhuriyet Halk Fırkası, başlangıçta Halk Fırkası adıyla kurulmuş ve bu isimle faaliyet göstermiştir. Ancak, 10 Kasım 1924 tarihinde partinin adı Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklik, partinin Cumhuriyetçi kimliğini vurgulamak ve siyasi ideolojisini daha net bir şekilde ifade etmek amacı taşımaktadır.


Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Siyasi Yapının Dönüşümü

Türkiye’deki siyasi partiler, Avrupa’daki muadillerinden farklı bir gelişim süreci izledi. Batı’daki partiler, sınıfsal temsile dayalı olarak parlamento içinde doğarken, Türkiye’deki ilk siyasi muhalefet hareketleri daha çok aydın ve bürokrat kökenli olmuştur. 

Osmanlı’daki ilk ciddi muhalefet hareketi İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908’de cemiyetten partiye dönüşmüştü. Aynı şekilde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC), Birinci Meclis’te örgütlenmiş ve Halk Fırkası’na dönüşerek siyasi parti kimliği kazanmıştır.

Halk Fırkası kurulduğunda, ARMHC’nin il ve ilçe şubeleri tabelalarını indirerek Halk Fırkası tabelalarını asmıştır. Böylece siyasi dönüşüm süreci, cemiyet tipi örgütlenmeden parti düzenine geçişi simgelemiştir. CHF’nin kuruluşu, yalnızca bir siyasi parti kimliğinin ortaya çıkışı değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in temel felsefesinin şekillendiği bir yapı olarak düşünülmelidir.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İlk Sembolü

CHF’nin kurulduğu dönemde belirgin bir resmi parti amblemi bulunmasa da, birçok toplantıda fırkanın ilk yıllarında bozkurt sembolünün zaman zaman değişik şekillerde kullanıldığı görülmektedir. 

Bugün bildiğimiz Altı Ok amblemi, 1933 yılında İsmail Hakkı Tonguç tarafından tasarlanmış ve 1935 yılında resmi olarak parti sembolü haline getirilmiştir. Altı Ok, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik ilkelerini simgeler ve Türkiye’nin modernleşme sürecindeki kritik yönelimleri temsil etmektedir. 



Tek Parti Dönemi ve Siyasi Dönüşüm

HF, 1924’te adını Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirmiştir. Bu dönemde, parti Türk siyasetinde belirleyici bir rol oynamış ve 1946’ya kadar tek parti olarak varlığını sürdürmüştür. CHF’nin karşısında kurulan ilk ciddi muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF), Şeyh Said İsyanı sonrasında kapatılmıştır. Bu olay, CHF’nin tek parti konumunu uzun yıllar koruyacağını göstermiştir.

ORTAYLI: BOZKURT SEMBOLDÜR

İlber Ortaylı yaptığı açıklamada, "Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var." açıklamasını getirmektedir. 

Kaynakça: 

https://www.istdergi.com/index.php/tarih-belge/turkiyenin-en-koklu-partisi-chp


https://www.turkbilimi.com/ataturk-mustafa-kemal-ve-chpnin-kurulus-felsefesi-milliyetcilik/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Alt%C4%B1_Ok#:~:text=K%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1%20zemin%20%C3%BCzerinde%20alt%C4%B1%20beyaz,%5D%20idi)%20simgesi%20olarak%20benimsenmi%C5%9Ftir.

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/cumhuriyet-halk-firkasi-1923-1938/

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2863548

https://www.kapsamhaber.com/chp-nin-6-oku-centikli-ok-neyi-temsil-eder/58404/#google_vignette

https://www.aa.com.tr/tr/teyithatti/aktuel/bozkurt-simgesinin-cumhuriyet-tarihindeki-yeri/1817988

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/wut4xo/chpnin_ambleminde_bozkurt_yalan%C4%B1_bu_iddiay%C4%B1/?rdt=59328


31 Mart 2025 Pazartesi

 ATATÜRK VE TÜRKÇÜ AYDINLAR

FARKLILIKLAR VE ÇATIŞMALAR




NEVİN BİLGİN

Cumhuriyet ideolojisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde şekillenirken, Türk milliyetçiliği bu ideolojinin temel taşlarından biri haline gelmiştir. Ancak dönemin önde gelen Türkçü aydınlarıyla Atatürk arasındaki ilişki, fikirsel uyum ve birliktelikler kadar bazı çatışmaları da beraberinde getirmiştir. 

Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan ve Reha Oğuz Türkkan gibi isimler, Türkçülük ideolojisine önemli katkılar sunarken, Atatürk’ün modernleşme vizyonuyla kimi zaman paralel, kimi zaman çelişkili yaklaşımlar ortaya koymuştur. 


Ziya Gökalp ve Atatürk: Türkçülüğün Teorisyeni

Ziya Gökalp, Türkçülük ideolojisinin teorisyeni olarak, Atatürk'ün Cumhuriyetçi modernleşme anlayışına derinlemesine etki etmiş bir isimdir. Gökalp’in "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" üçlemesi, milli kimlik inşasında temel bir prensip haline geldi. Gökalp, kültürel milliyetçiliği savunarak Türk milletinin tarihsel, edebi ve sosyal yönlerini öne çıkarmıştır. Atatürk, Gökalp'in fikirlerinden esinlenerek Cumhuriyet rejimini şekillendirirken, onun milliyetçi kültürel yaklaşımlarını pratikte daha kapsayıcı ve siyasi bir hale dönüştürmüştür. Bu uyum, Gökalp'in erken Cumhuriyet dönemi düşünce sisteminin Atatürk politikalarıyla kesiştiği bir zemini oluşturmuştur. 


Yusuf Akçura ve Atatürk: Üç Tarz-ı Siyasetin İzleri

Yusuf Akçura, 1904 tarihli "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesiyle Osmanlı Devleti için üç farklı siyasi yaklaşımı tartışmaya açmıştı: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Atatürk, Osmanlıcılık ve İslamcılığı reddederek, modern ve milli bir devlet inşa etmeyi hedeflemiştir. Akçura, Cumhuriyet döneminde bu anlayışın teorik destekçilerinden biri olarak Atatürk’ün yanında yer almıştır. Ancak Cumhuriyet'in ilerleyen yıllarında tarih yazımı ve devletin Türkçülük politikalarının uygulanışı konusunda Atatürk ile zaman zaman görüş ayrılıklarına düşmüştür.

        Fotoğraf: Vikipedi. Atatürk ve Ahmet Ağaoğlu

Ahmet Ağaoğlu: Cumhuriyet’in Liberal Milliyetçisi

Ahmet Ağaoğlu, liberal Türkçü bir düşünür olarak Atatürk’ün modernleşme politikalarına katkı sunmuş, ancak devletçilik anlayışıyla zaman zaman ters düşmüştür. Cumhuriyet’in ilk döneminde Atatürk’ün Halk Fırkası’nda aktif görev alan Ağaoğlu, Serbest Fıkra'nın programının hazırlanmasında bulunmuştur. Ekonomi politikalarında bireyci ve liberal görüşlerini ön plana çıkarmıştır. Buna karşılık, Atatürk’ün ekonomik devletçiliğe dayanan kalkınma anlayışı Ağaoğlu’nun fikirleriyle çelişkili bir zemin yaratmıştır. Ahmet Ağaoğlu’nun Atatürk’e sunduğu eleştirel raporlar ve fikirsel öneriler, iki lider arasındaki düşünsel çatışmalara rağmen karşılıklı bir etkileşim ve saygıyı barındırmıştır.

              fotoğraf. Tarihteniz. Zeki Velidi Togan


Zeki Velidi Togan ve Türk Tarih Tezi’ne Karşı Muhalefet

Türk tarihçiliğinin öncü isimlerinden Zeki Velidi Togan, Atatürk’ün tarih anlayışıyla özellikle Türk Tarih Tezi kapsamında fikir ayrılıkları yaşamıştır. Türk Tarih Tezi, Sümerler ve Hititler gibi kadim uygarlıklarla Türklerin bağlantılarını araştırmayı hedeflerken, Togan bu iddiaları bilimsel açıdan yetersiz bularak karşı çıkmıştır. Akademik bağımsızlık konusundaki tavrı, Togan’ın Türkiye’den ayrılarak Almanya’da akademik kariyerine devam etmesine neden olmuştur. Togan’ın çalışmaları, Türk milliyetçiliği içinde daha akademik bir duruşun temsilcisi olmuştur.


Nihal Atsız ve Atatürk: Milliyetçilikte Ayrılan Yollar

Nihal Atsız, daha radikal bir Türkçülük anlayışını savunarak, Atatürk’ün kültürel milliyetçilik çizgisinden ayrılmıştır. Atsız’ın ırk temelli ve keskin söylemleri, Atatürk’ün kapsayıcı ve modern milliyetçilik anlayışıyla örtüşmemiştir. Atatürk döneminde doğrudan bir çatışma yaşanmamış olsa da, Atsız’ın görüşleri özellikle Atatürk sonrası dönemde devlet politikalarına muhalefet şeklinde kendini göstermiştir.

                 Reha Oğuz Türkkan

Reha Oğuz Türkkan ve Radikal Milliyetçilik

Reha Oğuz Türkkan, daha radikal bir Türkçülük ve ırkçılık anlayışıyla 1940’larda Almanya’ya giderek oradaki milliyetçi çevrelerle temas kurmuştur. Türkkan, Atatürk’ün modernleşme odaklı milliyetçiliğinden farklı bir çizgide yer almış, Türkçülüğü etnik temelde radikal bir hareket olarak savunmuştur. Atatürk döneminde etkisi sınırlı kalan Türkkan’ın fikirleri, sonraki yıllarda daha tartışmalı hale gelmiştir.


Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliğini etnik temelli bir yaklaşım yerine, modernleşme ve milli birlik ilkeleri doğrultusunda şekillendirmiştir. Türkçü aydınlar ise, bu yaklaşımı farklı yönlere çeken ideolojik mücadeleler içinde yer almıştır. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi isimler Atatürk ile uyumlu bir çizgide bulunurken, Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan gibi figürler daha sert ve radikal bir Türkçülük anlayışı benimsemiştir. Zeki Velidi Togan ise akademik bağımsızlık mücadelesiyle öne çıkmış ve Atatürk’ün tarih tezine karşı fikir ayrılığı yaşamıştır.

Atatürk’ün mirası, Türk milliyetçiliğini bir kimlik inşası olmanın ötesinde, çağdaş bir ulus devletin temeli olarak şekillendirmiştir. Bu süreçte Türkçü aydınlarla yaşanan dostluklar, farklılıklar ve çatışmalar, erken Cumhuriyet dönemi milliyetçiliğinin zenginliğini ve karmaşıklığını gözler önüne sermektedir.



Kaynakça: 

Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları

Gökalp, Ziya, Yeni Türkiye'nin Hedefleri

Akçura, Yusuf, Üç Tarzı Siyaset

Türkkan, Reha OĞuz, Yükselen Milliyetçilik ve 21. Yüzyıl Milliyetçiliği 

Köseoğlu, Nevzat, Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı 

Bilgin, Nevin. Küreselleşme ve Milliyetçilik

https://dergipark.org.tr/tr/pub/cttad/issue/25240/266868


https://www.academia.edu/110384045/Atat%C3%BCrk_ve_Ayd%C4%B1nlanma_D%C3%BC%C5%9F%C3%BCnsel_Temelleri_ve_Geli%C5%9Fimi


https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ahmet-agaoglu-1869-1939/


https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ahmet-zeki-velidi-togan-1890-1970/


https://dergipark.org.tr/tr/pub/tda/issue/62771/882706

https://www.academia.edu/43974959/Atat%C3%BCrk_%C3%BCn_T%C3%BCrk_Ocaklar%C4%B1n%C4%B1_Ziyaretleri_ve_Yapt%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Konu%C5%9Fmalar

https://www.altayli.net/ataturk-anlatiyor-aydinlar.html#google_vignette

 

AMERİKAN MISSOURI ZIRHLISI VE TÜRKİYE’NİN BATI’YA KATILMA YOLCULUĞU



FOTOĞRAF KAYNAĞI: USN Gemileri - USS MISSOURI (BB-63), 1946 Akdeniz Gezisi

NEVİN BİLGİN

Missouri Zırhlısı olayı, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerde önemli bir dönüm noktasıdır. 1946 yılında, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün'ün naaşı, ABD'nin ünlü savaş gemisi USS Missouri ile İstanbul'a getirilmiştir. Bu olay, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Türkiye'nin Batı ile yakınlaşma sürecinin bir sembolü olarak görülmüştür.


Zırhlının Yolculuğu ve Özellikleri

USS Missouri, 22 Mart 1946'da Amerika Birleşik Devletleri'nden yola çıktı ve 31 Mart'ta Cebelitarık'a ulaştı. Burada, ABD Avrupa Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Henry Kent Hewitt'in bayrak gemisi oldu. Zırhlı, 5 Nisan'da İstanbul'a demirledi ve 9 Nisan'a kadar burada kaldı.



USS Missouri, 270 metre uzunluğunda ve yaklaşık 45 bin ton ağırlığındaydı. Bu devasa savaş gemisi, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya'nın teslimiyet anlaşmasının imzalandığı yer olarak da tarihe geçmişti.


Ziyaretin Amacı ve İçindekiler

USS Missouri, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün'ün naaşını İstanbul'a getirmek için görevlendirilmişti. Bu, diplomatik bir jest olmanın yanı sıra ABD'nin Türkiye'ye verdiği desteği gösteren sembolik bir adımdı. Ancak ziyaretin tek amacı bu değildi; ABD, aynı zamanda Sovyetler Birliği'nin Türkiye üzerindeki baskılarına karşı açık bir mesaj vermek istiyordu.



USS Missouri'nin mürettebatı, cenaze törenine katılarak Türk halkına saygılarını sundu. Ayrıca gemideki üst düzey ABD askeri yetkilileri, Türk yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi.


Karşılama ve Etkileri

Missori'nin gelişi, Türk halkı ve hükümeti tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Zırhlı, Dolmabahçe Sarayı önünde demirledi ve halk gemiyi görmek için akın etti. Türk basını, bu ziyareti geniş bir şekilde ele aldı ve ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesine vurgu yaptı.



Missouri Zırhlısı'nın Türkiye'ye gelişi, sadece bir cenaze taşıma görevi değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği'nin Türkiye üzerindeki baskılarına karşı ABD'nin desteğini gösteren bir mesaj olarak da algılanmıştır. Bu ziyaret, Türk kamuoyunda büyük bir ilgiyle karşılanmış ve dönemin basınında geniş yer bulmuştur.

Bu ziyaret, Türkiye'nin Batı ile entegrasyon sürecinin başlangıcı olarak kabul edilir. 1950'de NATO üyeliği için başvuran Türkiye, 1951'de NATO'ya katılarak Batı bloğuna dahil oldu.


Alexander W. Weddell, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi;
Amiral H. Kent Hewitt, ABD Avrupa Deniz Kuvvetleri Komutanı;
Yüzbaşı Roscoe H. Hillenkoetter, Missouri'nin Komutanı Memur ve
T.C. Protokol Bakanı M. Kadri Rizan.

Kaynak: 

https://www.ibiblio.org/hyperwar/OnlineLibrary/photos/sh-usn/usnsh-m/bb63-m1.htm


https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/9930


https://dergipark.org.tr/tr/pub/cttad/issue/25238/266811


https://www.derintarih.com/izdusum/missouri-serefine-itisip-kakismayalim-beyler/

       LEŞ KARGALARI

                                   fotoğraf: https://galeri.netfotograf.com/fotograf.asp?foto_id=381152

Nevin BİLGİN 

Leş kargaları ekosistemin "temizlik işçileri" olarak bilinir. Ancak mecazi anlamda kullanılır gerçek hayatta çoğu kez. Çıkarcı, fırsatçı, başkalarının kayıplarından beslenenleri anlatır. 

Güçlü bir metafor da oluşturur bu anlamda. 

Doğadaki leş kargaları ekosistemi temizleyerek işlevsel bir görev üstlenirken, insanlar için leş kargasını kullandığımızda sadece bir yıkımı akla getirir, kötücüllüğü, bencilliği, başkasının malına konmayı çağrıştırır. 

Günümüz toplumunda sıkça duyarız, tanık oluruz, bizzat kendimiz karşılaşırız. 

Aile içinde birbirlerinin malına göz dikenler, hak gasp edenler, maddi çıkar peşinde koşanlar. 

Anne babası daha hayattayken onu ezerek, onun yaşam imkanlarına göz koyanlar, adeta dişini sökenler. 

Yakınını kaybedip miras kavgasına düşenler. 

Komşu tarladan yarım metreye içeriye girenler. 

Boş arsasına tanımadığı kişilerin ev yapmasından yakınanlar. 

Yaşlı ebeveynlerine sevgi ve şefkat göstermek yerine, onlardan daha hayattayken maddi kazanç sağlamaya çalışanlar, onlara para ve kendi lüks yaşantısı (düğün, araba, ev, altın vs)  için baskı kuranlar. 

Tüm bunlar artık yalnızca trajik bireysel olaylar değil, toplumsal bir yozlaşmanın yansımaları. 

Bir insanı o çok önemsediği ailesine, yakınlarına karşı bile bu kadar acımasız hale getiren ne? 

Bu, bireyin doğal hayatta kalma güdüsünün modern toplumda bencil bir şekilde evrimleşmesinden mi kaynaklanıyor? 


Yoksa çocukluk döneminde eksik kalan ilgi ve sevgiden mi? 

Günümüzde ebeveynlerin yalnızca maddi anlamda bağ kurduğu, manevi değerleri göz ardı ettiği çocuklar, bencil ve fırsatçı bir benlik mi geliştiriyor? 

Ancak bu tek başına bir açıklama olabilir mi? 

Herkes aynı geçmişi paylaşmadığı halde, toplumda bu kadar geniş çaplı bir yozlaşma nasıl mümkün oluyor?

Aile içindeki çıkarcı davranışların kökeninde sevgi ve güven eksikliğinin yattığı bir gerçek. Ancak bireysel etik değerlerin nasıl bir rol oynadığı da göz ardı edilmemeli. 

İnsanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadede kendi manevi bağlarını, sosyal çevrelerini ve mutluluklarını feda ettiğinde gerçekten kazanmış mı oluyorlar? 

Aile bağlarının zayıflaması, sadece bireysel değil, toplumsal bir çürümenin başlangıcı değil mi?

Doğaya bakmak, bu davranışları sorgulamak için bize ilham verebilir. Leş kargaları, ekosistemin bir parçası olarak işlevsel bir görev üstlenir. İnsanların bu fırsatçı davranışları ise yapıcı bir sonuç doğurmaz; aksine aile bağlarını koparır, toplumu yalnızlaştırır ve bireyi uzun vadede daha büyük bir çıkmazın içine sürükler.

Bu çıkarcı ortam sizi yormuyor mu? 

Ne dersiniz? 

28 Mart 2025 Cuma

                             SEN ANLAT 

KONUK:  GALEATİ YAYINCILIK SAHİBİ MURAT TULGA



TÜRK YAYINCILIK SEKTÖRÜNDE KRİZ VE DÖNÜŞÜM

GALEATİ YAYINCILIK SAHİBİ TULGA: 

"HAYATTA OLMAYAN YAZARIN BİLE YENİ ESERİNİ YAPAY ZEKAYLA YAZMAK MÜMKÜN" 

"EKONOMİK KRİZ NEDENİYLE BİN YERİNE 250 BASIYORUZ, KUŞE YERİNE ENZO KREM KULLANIYORUZ" 

" HIZLA SESLİ KİTABA VE E KİTABA GİDİLİYOR" 

"SESLİ KİTAPTA CİDDİ PAZAR OLUŞMAYA BAŞLADI"

"YAZARLARIN SESİ OLMAYA ÇALIŞIYORUZ" 

"HEDEF KİTLEMİZ AYSBERGİN ALTINI GÖRMEYE ÇALIŞANLAR" 


NEVİN BİLGİN 

Sen Anlat köşesinin konuğu Galeati Yayıncılık Sahibi V. Murat Tulga. 

Tulga ile yayıncılık sektörünün sorunlarını ve ekonomik kriz, dijital dönüşümle birlikte sektörün içinde bulunduğu krizi konuştuk. Tulga, 


"BİN YERİNE 250 BASIYORUZ, KUŞE YERİNE ENZO KREM KULLANIYORUZ" 

Tulga'nın sorulara verdiği yanıtlar şöyle: 

1. Ekonomik dalgalanmalar ve döviz kurlarındaki değişimler yayıncılık sektörünü nasıl etkiledi? Bu zorluklarla başa çıkmak için Galeati Yayıncılık olarak ne tür stratejiler geliştirdiniz?

Bir kitabın yayına hazırlanmasında ve basımında her türlü ham madde tamamıyla dövize endekslidir. Bir kitabın kâğıdı, kapaktaki karton, kapak üzerindeki selefon, tabii ki baskı esnasında kullanılan boya dahil olmak üzere tüm kullanılan malzeme dövize bağlıdır. Bu malzemeler yurt dışından ithal edilmektedir. Bunlardan birinde olan dalgalanma veya fiyat değişimi otomatik olarak kitap maliyetlerine, sonuçta kitap fiyatlarına etki etmektedir.  

Bu kapsamda bu sorunun üstesinden gelmek için baskı adetlerinde eskiden 1000 baskı adedi temel alınırken bu miktarı 300, 250, 150 gibi rakamlara düşürerek kitap maliyetlerini azaltmaya çalışıyoruz. Son çıkan kitaplarımız genellikle 250 baskı adedi ile çıktı.   

Yine maliyetten kaçmak üzere çok kaliteli malzeme kullanmaktan kaçarak nispeten standart ve ortalama baskı kalitesi kullanıyoruz. Örnek: Kuşe kâğıt yerine enzo krem kâğıt kalitesi kullanmak, kapak tasarımlarında kabartma baskılardan kaçınarak düz sade baskılar yapmak gibi…

Yine yayınevi olarak basılacak kitap seçiminde nitelikli kitap arayarak özellikle sermayemizi piyasada ses getirecek kitapların basımına yönlendiriyoruz. Yani kılı kırk yarıp en nitelikli ve okunacak, sevilecek kitabı seçmeye çalışıyoruz. Bu konuda atacağımız mermiyi çok değerlendirip o şekilde kullanıyoruz.  Bu da ne yazık ki basılacak daha az kitap demek anlamına geliyor.

Yine eskiden çalıştığımız ofset klasik matbaa baskısı yerine dijital baskı yapan basımevleri ile çalışmak durumunda kalıyoruz. Bu da nispeten yayın baskı kalitesini düşürmektedir.



"HAYATTA OLMAYAN YAZARIN BİLE YENİ ESERİNİ YAPAY ZEKAYLA YAZMAK MÜMKÜN" 

2. Yapay zekâ teknolojilerinin yayıncılık sektörüne etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Galeati Yayıncılık olarak bu teknolojilerden nasıl faydalanıyorsunuz veya faydalanmayı planlıyorsunuz?

Yapay zekâ teknolojisindeki gelişmeler yayıncılık sektörünü çok yakından etkilemektedir. Teknoloji öyle bir seviyeye geldi ki hayatta olmayan bir yazarın dört beş eserinin ana temalarını girerek yazarın yeni bir eserini yayın hayatına kazandırmak mümkün hale geldi. Bunun yanında yayıncılık sektöründe taslak yayının hazırlanmasında editörlük desteği, yayının imla kuralları açısından değerlendirilmesi ve düzeltilmesi, genel anlam bütünlüğünün kıymetlendirilmesi, kapak ve isim çalışmaları gibi idari konuların karar aşamasında ve özellikle tanıtım ilanlarının oluşturulması gibi sosyal medya kullanımlarında yapay zekâ teknolojisinden yararlanıyoruz. Bunlar sadece şimdilik, teknoloji içerisine girdikçe daha birçok kullanım alanında da kullanılması mümkün görünüyor. 

"MALİ, DAĞITIM VE PAZARLAMA GÜÇLÜKLERİ VAR"

3. Türkiye'de yayıncılık yapmanın en büyük zorlukları nelerdir? Bu zorlukların üstesinden gelmek için sektörde ne tür değişiklikler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu konuyu aşağıdaki maddeler altında sınıflandırabiliriz;

Mali güçlükler başlığı altında daha önceki maddede sektörün döviz endeksli olduğu ve bu baskı altında olduğunu belirtmiştim. Bu baskı sektörün her aşamasında bir tehdit olmaya devam ediyor. Mali güçlükleri aşmak üzere aşağıdaki önlemlerin alınmasının uygun olacağını değerlendiriyorum.

Yayın sektörüne devlet bankaları tarafında ucuz ve uzun vadeli kredi desteğinin sağlanması gerekmektedir.

Yayınevlerine KOSGEB destekleri arttırılmalıdır.

Kültür Bakanlığı yayınevlerinden bir değerlendirme yaparak yılda iki kez kitap alımı yapmaktadır. Bu alımlar yayınevleri için nakit para girişi sağlaması nedeniyle önemli bir kaynak yaratmaktadır. Bu kitap satım alımları ve bu alımlardan yararlandırılan yayınevleri arttırılmalıdır. Hatta tüm çıkan kitaplardan belli bir miktarı otomatik olarak satın alınarak yurt içindeki bütün kütüphanelere girmesi sağlanmalıdır. 


Dağıtım Güçlükleri altında, yayıncılık sektöründe arka planda kalan en önemli konulardan birisi de kitabın dağıtımda karşılaşılan kargo ücretleridir. Kargo ücretlerindeki artış neredeyse kitap dağıtımını imkânsız hala getirmiştir. En makul kargo durumunda olan PTT kargoda bireysel bir kitap için 150 lira civarında kargo ücreti talep edilmektedir. Bir kitabın kapak fiyatı ortalama 150 lirayken bir kitabın kargosu için neredeyse aynı fiyat istenmektedir. Bu ücretler doğrudan kitap fiyatlarını da arttırmaktadır. Bu konuda yayıncı meslek kuruluşlarımız özellikle PTT gibi yurt içinde çok yaygın dağıtım ağı sağlayan kargo şirketleri ile değişik antlaşmalar yapmaktadırlar. Bu antlaşmaların sürdürülmesi önemlidir. Bunun yanında sözleşme hükümlerinin karşılanabilir ve uygun koşullarla devam ettirilmesi de önem arz etmektedir. PTT dışında diğer kargo şirketlerinin de bu konuda kolaylık sağlamalarının önü açılmalı, antlaşma sağlanan kargo şirketleri çoğaltılmalıdır.

Pazarlama güçlükleri;

Kitap Fuarcılığında tek el fuarcılık anlayışı kırılmalıdır. Belediyeler ve Kültür Bakanlığı kitap fuarcılık konusunda önder olmalıdır.

Yayınevleri arasında kooperatifçilik geliştirilmelidir. 

" HIZLA SESLİ KİTABA GİDİLİYOR" 

4. Galeati Yayıncılık'ın kuruluşundan bu yana geçen süreçte, yayıncılık sektöründe gözlemlediğiniz en büyük değişimler neler oldu?

Yayıncılık sektörü mali baskılar altında hard copy basılı yayından nispeten daha hesaplı olan dijital ve sesli yayına doğru bir evrim geçiriyor. Şunu söylemek bir kehanet değildir: Kitap fiyatlarının bu kadar arttığı günümüzde, Belki birkaç on yıl sonra kitap, dergi ve gazetelerin çok az sınırlı şekilde,  koleksiyon baskı olarak birkaç on tane basılıp ağırlığın e-kitap, e-gazete, e-dergi ve sesli kitaba doğru evrileceğine değerlendiriyorum. 

"SESLİ KİTAPTA CİDDİ PAZAR OLUŞMAYA BAŞLADI" 

5. Okuyucu alışkanlıklarının değişmesi, dijitalleşme ve e-kitapların yaygınlaşması gibi faktörler yayıncılık sektörünü nasıl şekillendiriyor? Bu değişimlere nasıl adapte oluyorsunuz?

Günümüz iş sektörlerinde değişimler görülmekte ve yeni iş kolları açılmaktadır. Bunun yanında teknolojideki süratli gelişmelerde yayıncılık sektörüne yeni kapılar sağlamaktadır. Günümüze bunun en önemli yansımaları e kitap ve sesli yayın olarak ortaya çıkıyor. 

Özellikle genç okuyucular basılı kitap yerine e kitabı tercih ediyorlar. Bu konuda da dijitalleşme, sosyal medya kullanımı ve maliyet değerlendirmesi etkili olmaktadır. Bir kitaba yüzlerce lira vermek yerine bir siteye üye olarak yüzlerce kitabı okuma aparatlarına indirmek ve istedikleri zaman, yer ve koşulda bunları okumak gençlere çok pratik geliyor. Özellikle yaşlı jenerasyonun bir gazeteyi, kitabı ellerine alıp okuma alışkanlığı gençler için bir bilgisayar, kindle veya akıllı telefondan okuma alışkanlığına süratle evrilmektedir. 

Bunun yanında günümüzün en büyük sorunu zaman yaratmadır. Bu kapsamda başka bir işi yaparken bir sesli kitap dinlemek belli bir yoğun kesim için uygun karşılanmaktadır. Arabasıyla veya kamyonuyla sürekli mal dağıtan veya mal pazarlaması yapan, yollarda olan bayağı ciddi bir kesimin okumak yerine dinleyerek zamandan tasarruf etmelerine şahit oluyoruz. 

Sesli kitap da ciddi bir Pazar oluşturmaya başladı. Bu kapsamda bizde yayınevi olarak sesli kitap sektörüne girerek bazı yayınlarımızı storytel, kitap yurdu, google kitap gibi siteler üzerinden okuyucu ile buluşturmaya başladık. Son baskılarda kitaplarımızı aynı anda basılı, e kitap ve sesli yayın olarak değişik alternatif yollarının karışımını kullanarak piyasaya sürüyor, bu alternatiflerden bir sinerji oluşturmaya çalışıyoruz... 



"YAZARLARIN SESİ OLMAYA ÇALIŞIYORUZ" 

6. Galeati Yayıncılık'ın yayın politikası ve hedef kitlesi hakkında bilgi verebilir misiniz? Özellikle hangi tür eserleri yayınlamayı tercih ediyorsunuz?

Biz Türkiye sorunlarına ilgi duyan, bu kapsamda bu sorunların empoze edilmeye çalışıldığından farklı bir bakış açısı ile ele alan siyasi yayınları basmaya çalışıyoruz. Bu konuda söyleyecek çok şeyi olan bir kesim var. Bu kesim bu emeklerini ne yazık ki kolayca bastıracak yayınevi bulamıyorlar, zorluk yaşıyorlar.  İşte biz yayınevi olarak bu yazarların sesi olmaya çalışıyoruz. Günümüzde bu konumda çok yayınevi de yok. Bunu biliyor, bu kapsamda bunu bir görev olarak görüyoruz. 

Bunun yanında nitelikli roman ve hikayeler ile edebiyatımıza nitelikli eser kazandırmaya çalışıyoruz. Yine siyasi kitaplar yanında yoğun bir araştırma sonucunda ortaya çıkartılmış, akademik çalışmaların basımına da öncelik veriyoruz.  


"HEDEF KİTLEMİZ AYSBERGİN ALTINI GÖRMEYE ÇALIŞANLAR" 

Hedef kitlemiz bu kapsamda aysbergin altını da görmeye çalışan, farklı yönleri de öğrenmeye aç genellikle orta yaş grubundaki bir okuyucu kitlemiz var. Yine üniversite de okuyan, araştırma yapan akademik personelin de yoğun ilgisine sahibiz.

7. Gelecekte Galeati Yayıncılık olarak hangi projeleri hayata geçirmeyi planlıyorsunuz? Yayıncılık sektörünün geleceği hakkında öngörüleriniz nelerdir?

Yayın politikamızı devam ettirmeye kararlıyız. Bunun yanında özellikle baskı sektörünün dijitalleşmesinin önemini algılayarak e- kitap ve sesli yayına daha fazla önem vermeye ve nitelikli kitap basma yolunda yürümeye devam edeceğiz.



Kimdir?

18 Ağustos 1962 tarihinde, Ankara’da doğdu. Subay bir baba ve ev hanımı bir annenin ikinci çocuklarıdır. 1985 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 2002 yılında Kara Harp Akademisi’nden kurmay subay olarak mezun oldu. TSK’nın değişik birlik ve karargâhlarında görev yaptı. En son görevi esnasında Balyoz Harekât Planı kapsamında yargılandı, dava sonucunda kendisine 16 yıl ceza, babalık haklarından ve kamu hizmetlerinden mahrumiyet hükmedildi. İki yıl sekiz ay Hasdal ve Hadımköy’de tutuklu kaldı. Yargıtay 9’uncu Dairesinin 09 Ekim 2013 tarihinde verdiği karar ile hakkında verilen hüküm bozularak tahliye edildi. Tekrar yargılandı ve beraat etti.  

2014 yılında kendi isteği ile TSK’den emekli olarak çok sevdiği üniformasına veda eden V. Murat TULGA’nın, “27 Mayıstan Balyoza, Babadan Oğula Bir Mağduriyet Hikâyesi”, “Kumpasa Karşı Komutan Mektupları”, “Subayı Öldürmek” isimli kitapları ile “Bir Kumpas Şehidi, Albay Murat Özenalp” adlı bir kitap derleme çalışması, değişik gazete ve internet sitelerinde yayınlanmış makale ve köşe yazıları mevcuttur. 

Galeati Yayınevi’ni 2014 yılında emekli olması sonrası kurmuştur. O günden bu yana yüzü geçkin kitabı yayın hayatına kazandırmıştır. Yayıncılık hayatına Ankara’da devam etmektedir.


27 Mart 2025 Perşembe

 TOPLUMSAL MESAJLARIN GÖRSEL GÜCÜ

GÖSTERİLERDE SÜPER KAHRAMAN KOSTÜMLERİ

Örneğin, Spider-Man'in maskesi, sadece bir kostüm unsuru değil, aynı zamanda "herkes bir kahraman olabilir" mesajını taşıyan güçlü bir simgedir. 

Kostümler güçlü anlatı aracı...

               fotoğraf: Sözcü

NEVİN BİLGİN 

Süper kahraman kostümleri, sadece eğlence dünyasının bir parçası değil artık. Bu süper kahramanların filmleriyle büyüyen yeni nesilin bilinçaltında oldukça önemli yer tutan bu simgeler, güçlü birer görsel mesaj aracı aynı zamanda. Süper kahraman filmlerinde de filmin kahramanları gerçek kimliklerini gizleyerek kostümleriyle tanınmaktadır aslında. 

Göstericiler bile artık  süper kahraman kostümleriyle gerçekleştiriliyor. Böylece  hem kimliklerini gizleme, hem de güçlü bir sembolizm yaratarak dikkat çekme sağlanıyor. Bu durum, popüler kültürün toplumsal protestolara etkisini açıkça gözler önüne sermektedir.

Almanya'da Çevreci Protestolar ve Süper Kahramanlar

Örneğin, Almanya’da düzenlenen "Petersberg İklim Diyaloğu" toplantısında, "AVAAZ global halk hareketi" üyeleri, süper kahraman kostümleriyle dikkat çekici bir protesto gerçekleştirmiştir. Göstericiler, pankartlarında "Bizim çevreci Başbakanımız nerede?" ve "Kömürü toprağın altında bırak" gibi sloganlar taşıyarak, 2050 yılına kadar yüzde yüz temiz enerjiye geçilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Süper kahraman kostümleri, bu mesajı görsel olarak güçlendiren bir araç olarak kullanılmıştır.



Kimlik Gizleme ve Direnişin Sembolizmi

Süper kahraman kostümlerinin en önemli işlevlerinden biri, bireylerin kimliklerini gizleyerek anonimlik sağlamasıdır. Maskeler, pelerinler ve zırhlar, fiziksel kimlik gizlemenin ötesinde, bireylerin toplumsal hareketlerde kendilerini bir "kahraman" olarak ifade etmelerine olanak tanır. 

Örneğin, Spider-Man'in maskesi, sadece bir kostüm unsuru değil, aynı zamanda "herkes bir kahraman olabilir" mesajını taşıyan güçlü bir simgedir. Gösterilerde bu tür kostümleri seçen bireyler, bu semboller aracılığıyla hem bireysel hem de toplumsal bir mesaj vermektedir.

Popüler Kültürden İlham Alınan Kostümler

Marvel ve DC Comics evrenlerinden gelen süper kahramanların kostümleri, protestoların görselliğini artırmak için sıkça kullanılmaktadır. Black Widow ve Captain America gibi karakterlerin kostümleri, adalet arayışı, dayanışma ve mücadele temalarını taşır. 

Çizgi romanlardan uyarlanan filmlerdeki kostüm tasarımlarının etkisi, bu kostümlerin protestolarda tercih edilme sıklığını artırmıştır. Örneğin, Black Widow’un kararlılık ve cesaret sembolü olan giysileri ya da Captain America’nın özgürlüğü temsil eden kalkanı, göstericiler tarafından sahiplenilmektedir.

Kostümlerin Teknik ve Simgesel Analizi

Protesto bağlamında kullanılan süper kahraman kostümleri, yalnızca estetik bir seçim değildir; aynı zamanda güçlü bir anlatı aracıdır. Kostümlerin renkleri, dokuları ve aksesuarları, sembolik anlamlar taşır. Araştırmalar, bu kostümlerin toplumsal mesajların iletilmesinde etkili bir araç olduğunu göstermektedir. 

Örneğin, Marvel's Avengers ve Avengers: Age of Ultron filmlerinde kullanılan kostüm tasarımları, çizgi romanlardaki orijinal tasarımlarla karşılaştırıldığında, görsel mesajı güçlendirmek için birçok değişiklik geçirmiştir.

Kaynakça: 

https://www.sozcu.com.tr/liderlere-super-kahraman-protestosu-wp836236

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2498683

https://www.kostumsarayi.com/blog/icerik/super-kahraman-kostumleri-dunyasina-yolculuk


 ÇİZGİ ROMANIN DÖNÜŞÜMÜ VE EKONOMİK ENGELLER

TÜRKİYE'DE ÇİZGİ ROMAN KÜLTÜRÜ BİTME NOKTASINA GELDİ

ABDÜLCANMAZ, TARKAN VE KARAOĞLAN'DAN Z KUŞAĞI KAHRAMANLARINA

Z KUŞAĞININ KAHRAMANLARI: 

Iron Man, Spider-Man, Black Panther, Captain Marvel ve Thor 

Batman, Superman, Wonder Woman ve Flash 


               Fotoğraf: Vikipedi

NEVİN BİLGİN 

Bir zamanlar Türkiye’de gazetelerin arka sayfalarından kitapçılara kadar geniş bir alanda yer bulan çizgi romanlar, günümüzde nostalji raflarını süsleyen birer kültürel miras haline gelirken, çizgi romanın yeni hali de oldukça popüler hale geldi.  Ancak bu kültür, sadece dijitalleşme ve değişen okuyucu alışkanlıklarının değil, aynı zamanda ekonomik krizlerin ve döviz kurlarındaki dalgalanmaların da etkisi altında gerilemeye mecbur kaldı. Z kuşağı, çizgi roman kültürüne oldukça düşkün, kahramanları farklı olsa da. Ancak ekonomik krizle birlikte çizgi roman kültürü de sekteye uğradı. 

          fotoğraf.Çizgidiyarı.com

Ekonomik Zorlukların Gölgesinde

Son yıllarda Türkiye'de ekonomik dalgalanmalar, yayıncılık sektörünü olduğu gibi çizgi roman sektörünü de derinden etkiledi. Dövize bağlı olarak artan kağıt maliyetleri ve ithal çizgi romanların fiyatlarındaki yükseliş, okuyucular için bu eserleri ulaşılması güç bir lüks haline getirdi. Yerli üreticiler de artan maliyetler ve daralan pazar nedeniyle üretimde zorlandı. Çizgi roman sektörü, bu ekonomik yük altında eski gücünü kaybetti.

Eskiden gazetelerde "arkası yarın" formatında yayımlanan çizgi romanlar, hem eğlence hem de kültürel bir alışkanlık olarak büyük bir kitleye hitap ediyordu. Bu format, okuyucuları her gün gazeteye bağlayan bir unsur haline gelmişti. Özellikle 1950'ler ve 60'larda, çizgi romanlar gazetelerin vazgeçilmez bir parçasıydı. 

Ancak, bu dönemde bazı çizgi romanların içeriklerinde zaman zaman tartışmalı ve pornografik unsurların yer aldığı da biliniyor. Bu durum, çizgi romanların toplumda farklı tepkiler almasına neden olmuştu.

ABDÜLCANBAZ, TARKAN VE KARAOĞLAN VARDI

Altın çağında Abdülcanbaz, Tarkan, Karaoğlan gibi kahramanlar Türkiye'de geniş kitlelere hitap ediyordu. Bu karakterler, hem tarihi esinlerle hem de güçlü hikayelerle okuyucuları kendine bağladı. Ancak yerli üretimlerin sınırlı kalması ve yeterli yatırımın yapılamaması, bu mirasın sürekliliğini zorlaştırdı.

"Teksas" ve "Tom Miks" Türkiye'de bir dönemin en sevilen çizgi romanlarından bazılarıydı. 1950'lerden itibaren yayımlanmaya başlayan bu çizgi romanlar, özellikle western (vahşi batı) temalı maceralarıyla büyük bir hayran kitlesi oluşturdu.

Z KUŞAĞININ YENİ KAHRAMANLARI: MARVEL, DC COMİCS, MANGA

Dijital platformların yükselişi, çizgi roman tüketiminde de büyük bir değişime yol açtı. Z kuşağı, çizgi romanları artık basılı formda değil, dijital ortamda tüketmeyi tercih ediyor. Ayrıca, Marvel ve DC Comics gibi süper kahraman evrenleri ve Manga kültürüne duyulan büyük ilgi, yerel üreticilerin bu küresel devlerle rekabet etmesini zorlaştırıyor.

            fotoğraf: İndipendent Türkçe

Iron Man, Spider-Man, Black Panther, Captain Marvel ve Thor gibi kahramanlar, Marvel'ın sinematik evreni sayesinde Z kuşağı arasında oldukça popüler.

DC Comics: Batman, Superman, Wonder Woman ve Flash gibi kahramanlar, hem çizgi romanlarda hem de filmlerde Z kuşağının ilgisini çekiyor.

Manga ve Anime Kahramanları: Japon mangaları ve animeleri, Z kuşağı için büyük bir ilgi odağı. Naruto, Luffy (One Piece), Tanjiro (Demon Slayer) ve Eren (Attack on Titan) gibi karakterler öne çıkıyor.



Dövizle Alınan Çizgi Romanlar

İthal çizgi romanların dövize endeksli olması, bu eserlerin Türkiye'deki okuyucular için oldukça pahalı hale gelmesine neden oldu. Özellikle koleksiyoncular ve çizgi roman meraklıları için ulaşılabilirlik, ekonomik koşullara doğrudan bağlı hale geldi. Bu da sektöre olan genel ilgiyi olumsuz etkiledi.

Eğitici Çizgi Romanların Eğitimdeki Rolü: Yapılan Bir Araştırma"

Yapılan bir araştırmada, sınıf öğretmenlerinin eğitici çizgi romanlara yönelik görüşleri incelendi. Araştırma kapsamında çizgi romanların tanımı, temel özellikleri, tarihsel gelişimi ve Türkiye'deki tarihsel süreçleri ele alınmıştır. Ayrıca, eğitici çizgi romanların eğitimdeki çeşitli değişkenler üzerindeki etkilerini değerlendiren yurtiçi ve yurtdışı çalışmalar analiz edilmiştir.

Elde edilen bulgular, çizgi romanların genellikle ortaokul ve lise öğrencileriyle sosyal bilgiler, fen bilimleri, tarih dersleri ve dil öğretimi süreçlerinde kullanıldığını göstermektedir. Ancak ilkokul düzeyinde eğitici çizgi romanların kullanımına ilişkin çalışmaların sınırlı olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle araştırma, sınıf öğretmenlerinin eğitici çizgi romanlarla ilgili görüşlerini özellikle ilkokul düzeyinde incelemeyi amaçlamıştır.

Araştırma, nitel yöntemlerle olgubilimsel desen kullanılarak yürütülmüş ve 8 yarı yapılandırılmış görüşme sorusuyla veri toplanmıştır. Veriler içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Sonuçlar, sınıf öğretmenlerinin eğitici çizgi romanların eğitim öğretimde faydalı olduğuna inandığını ve bu materyallerin müfredatta daha fazla yer alması gerektiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, eğitici çizgi romanlarla ilgili hizmet içi eğitimlerin artırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Kaynakça: 

https://www.yenidonem.com.tr/yazarlar/irem-guner-141/39-z-kusagi-39-nin-yeni-nesil-cizgi-roman-evreni-16991

https://listelist.com/turkiyenin-cizgi-roman-karakterleri/

https://www.yeniasir.com.tr/cumartesi/2025/03/22/en-populer-turk-cizgi-roman-karakterleri

https://wannart.com/icerik/20011-turkiyede-cizgi-romanin-gecmisi

https://www.cizgidiyari.com/forum/k/eski-gazetelerde-cizgi-romanlar.77082/

https://dergipark.org.tr/tr/pub/jena/issue/78196/1268284