30 Kasım 2024 Cumartesi

 OTOMATİK PORTAKAL FİLMİ ÜZERİNE

SUÇ, CEZA VE İNSAN RUHUNUN OTOMASYONU

SUÇLULAR TOPLUMA NASIL KAZANDIRILIR? 

"LUDOVİCO TEKNİĞİ"





NEVİN BİLGİN 

Yönetmen Stanley Kubrick’in “Otomatik Portakal”ı, yalnızca bir distopya değil aslında. İnsan doğası, özgür irade ve modern toplumun kontrol mekanizmalarını sorgulayan bir film. 

Anthony Burgess’ın "Otomatik Portakal" romanından uyarlanan filmde, başkarakter Alex DeLarge, hem toplumun hem de bireyin karanlık yönlerini temsil ederken, şiddeti ve suçu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir karakter. Alex, aynı zamanda sistemin çarkları arasında ezilen bir denek. Onun hikayesi, suçlunun topluma nasıl kazandırılacağı sorusu yanında, özgür irade, etik ve ahlaki sınırları da tartışıyor.

Ludovico Tekniği, suçluları "iyileştirme" amacı taşıyan bir deneydir. Ancak bu yöntem, suç işlemeyi imkansız kılarken bireyin özgür iradesini de yok eder. Alex artık bir şiddet eyleminde bulunamaz, ama bu durum onun insanlıktan kopmasına, bir “otomata” dönüşmesine neden olur. Kubrick, bu süreçle birlikte izleyiciyi zor bir soruyla yüzleştirir: Bir insanın özgürlüğünü elinden alarak onu "iyi" yapmak, gerçekten ahlaki midir?

Film, suç ve ceza mekanizmalarını tartışırken, modern toplumun birey üzerindeki kontrol arzusunu da sert bir şekilde eleştirir. Alex’in şiddetten arınmış hali, sadece bir bedensel değişim değil, aynı zamanda ruhsal bir çürüme olarak yansıtılır. İnsan olmayı "seçim yapabilme özgürlüğü" ile tanımlayan bu anlatı, özgürlüğün yokluğunda iyiliğin bile anlamsızlaştığını gösterir.

9 SENFONİ

Filmde kullanılan Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi, Alex’in hem şiddetini hem de maruz kaldığı dönüşümüne uyum sağlamaktadır. Yönetmen, insan ruhunun kontrol edilemezliğini, , en sert sistemleri bile altüst edebileceğini ortaya koymaktadır. 

“Otomatik Portakal,” yalnızca suç ve ceza üzerine bir tartışma değil, modern insanın varoluşuna dair de uyarılar taşıyor. Film, bireyin toplumla ilişkisini sorgularken, özgürlük ve ahlak kavramlarını da yeniden düşünmemiz gerektiğine vurgu yapıyor. 


 BİR TÜRKİYE HİKAYESİ: KURU OTLAR ÜSTÜNE

"KURU OTLAR ÜSTÜNE" FİLM ANALİZİ

4.DUVARI YIKMA YÖNTEMİYLE İZLEYİCİYİ HİKAYENİN DIŞINDA DÜŞÜNMEYE DAVET EDİYOR

TOPLUMSAL BİR YÜZLEŞMENİN FİLMİ

BACAĞINI BOMBALAMADA KAYBEDEN ÖĞRETMEN VE TACİZ SORUŞTURMASINA MARUZ KALAN DOĞU'DA GÖREV YAPAN ÖĞRETMENLER




NEVİN BİLGİN 

Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği, senaryosunu Ebru Ceylan ve Akın Aksu ile birlikte kaleme aldığı Kuru Otlar Üstüne, derin toplumsal sorunları ele alan çarpıcı bir drama.

Doğu Anadolu’nun ücra bir köyünde geçen hikâye, iki öğretmenin yaşamları üzerinden Anadolu taşrasının gerçekçi ve acımasız bir portresini çizer. Film Erzurum ve Adıyaman'da çekilmiş bir hikaye. 3 saat 17 dakika olmasına karşın sürükleyiciliğini koruyor. 

Filmdeki Temalar ve Karakterler

Samet (Deniz Celiloğlu), Doğu Anadolu’da zorunlu görevini tamamlayan bir resim öğretmenidir. İstanbul’a atanma hayaliyle yaşadığı kasvetli hayatına katlanmaya çalışırken, hem iç dünyasında hem de toplumla olan ilişkisinde çatışmalar yaşamaya başlar. Öğrencisi Sevim’le olan karmaşık ilişkisi ve karşı karşıya kaldığı taciz suçlaması, Samet’in hayatını derin bir sorgulama sürecine sürükler.

Nuray (Merve Dizdar), Samet’in karanlık dünyasında umut ışığı gibi beliren bir meslektaşıdır. İdealleri ve hayata bakışıyla Samet’e meydan okur. Nuray’ın varlığı, Samet’in içsel yolculuğunda dönüm noktasıdır. Dizdar, bu güçlü performansıyla Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülmüştür.



Sanatsal Derinlik: Evden Stüdyoya Geçiş

Filmdeki en dikkat çekici sahnelerden biri, Nuray’ın evinde geçen bir andan setin içine geçiş yapılmasıdır. (4.Duvarı Yıkma Taktiği)  Işıklar kapandıktan sonra Samet’in aniden bir stüdyoda belirmesi, gerçeklik ve kurgu arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Bu sahne, hem izleyiciyi şaşırtır hem de taşranın boğucu atmosferinde sıkışmış bireyin gerçeklikten kaçma arzusunu sembolize eder. Ceylan’ın nadiren kullandığı bu tür metaforik geçişler, filmin sanatsal derinliğini artırır ve izleyiciyi düşünmeye teşvik eder.

Böylece dördüncü duvarı yıkarak izleyiciyi şaşırtan ve düşündüren bir sahneye imza atar. Samet, Nuray'ın evinde ışıkları kapattığında bir anda bir film setinde belirir. Bu geçiş, gerçeklik ile kurgu arasındaki çizgiyi sorgulatarak izleyiciyi hikayenin dışında düşünmeye davet eder.

Bu sahne, Samet'in iç dünyasındaki karmaşayı ve kaçış arzusunu metaforik bir şekilde yansıtır. Aynı zamanda, yönetmenin sinema diline dair bilinçli bir tercih yaparak anlatının yapaylığını hissettirmesi, izleyiciye sadece bir hikaye izlediğini hatırlatır. 

Samet ve Sevim: Bir Yıkımın Hikâyesi

Samet’in genç öğrencisi Sevim ile olan ilişkisi, filmin duygusal yükünü sırtlar. Samet’in Sevim’e duyduğu hayranlık, onun ışığını kaybetmesinden duyduğu korkuyla harmanlanır. Taşranın ezici ağırlığı, Sevim gibi enerjik bir gençte bile nasıl bir sönüşe yol açabileceğini acımasızca gösterir. Bu ilişki, taşranın birey üzerindeki dönüştürücü etkisini çarpıcı bir şekilde yansıtır.

Uzun Ama Sürükleyici

Nuri Bilge Ceylan’ın üç saati aşan bu yapımı, temposuna rağmen sıkıcı olmaktan uzaktır. Uzun diyaloglar, taşranın durağan atmosferini yansıtsa da bir an bile boşluk bırakmaz. Her sahne, hem karakterlerin derinliğini hem de taşra hayatının ruhunu titizlikle işler. Ceylan’ın ustaca kurguladığı anlatım, izleyiciyi hem zihinsel hem de duygusal bir yolculuğa çıkarır.

Kuru Otlar Üstüne, taşrayı yalnızca bir coğrafya olarak değil, aynı zamanda bir ruh hâli olarak işler. Nuri Bilge Ceylan’ın "çok sesli konuşkan" anlatım tarzı, karakterlerin iç dünyalarına derinlemesine nüfuz etmeyi mümkün kılar. Uzun masa başı diyalogları, izleyiciye karakterlerin zihnindeki çalkantıları tüm açıklığıyla hissettirir.

                   Ece Bağcı (Sevim)

Filmin gücü, Deniz Celiloğlu’nun Samet karakterinin karmaşıklığını başarıyla yansıtmasında ve Merve Dizdar’ın büyüleyici performansında yatar. Toplumsal adalet, engellilik ve bireyin sistemle mücadelesi gibi konuları cesurca ele alan bu film, izleyiciyi uzun süre etkisinde bırakacak bir sinema deneyimi sunar.

Kuru Otlar Üstüne, sadece taşrayı değil, Türkiye’nin toplumsal dinamiklerini anlamak için de bir rehber niteliğindedir. Bu unutulmaz yapım, izleyenlere hem bireysel hem de toplumsal bir yüzleşme fırsatı sunar.

29 Kasım 2024 Cuma

Ağlayan Bozkır Filmi...

Bir Annenin İki Çocuğundan Birisini Kurtlara Bırakması

The Crying Steppe Filmi Üzerine




The Crying Steppe" (Ağlayan Bozkır) filmi, Marina Kunarova'nın yönettiği 2020 yapımı bir dramadır. Film, 1920'lerde Bolşevikler'in Kazakistan halkına uyguladığı kıtlık politikaları ve bu politikaların nedeniyle yaşanan trajik olayları konu alır. Film, Kazakistan'ın yüksek dağlık bölgelerinde yaşayan bir atçı ailesinin hayatta kalma mücadelesini anlatır.

Film, tarihsel bir olayı anlatırken, aynı zamanda insanlık derslerini de aktarır. Zor zamanlarda yaşanan bu trajik olaylar, izleyiciyi derinden etkiler ve onlara tarihin önemini hatırlatır. Film, Kazakistan'ın kültürel ve tarihi değerlerini koruma ve hatırlama konusunda önemli bir mesaj taşır.

Filmdeki en etkileyici sahnelerden biri, annenin iki çocuğundan birini kurtlara teslim etmek zorunda kalmasıdır. Bu sahne, izleyiciyi derinden etkileyen ve filmin dramatik yapısını güçlendiren bir an olarak öne çıkar. Annenin bu zor kararı, izleyicilere çaresizliğin ve fedakarlığın en uç noktalarını gösterir.

Bu tür filmler, izleyicilere tarihsel bilgi sağlamak ve onları düşünmeye teşvik eder. "The Crying Steppe" filmi, Kazakistan'ın geçmişini ve bu geçmişin izlerini anlamaya yönelik önemli bir çalışmadır.

28 Kasım 2024 Perşembe

 3.BÖLÜM

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'IN KARDEŞİ TURAN İTİL ANLATIYOR: 

"1980'DEKİ SAĞCI VE SOLCULARIN PROFİLLERİ BİRBİRİNDEN ÇOK FARKLI DEĞİLDİ"

"İDEOLOJİK YÖNLERİ YOK DENECEK KADAR AZDI"

"TEK TARAFLI  DÜŞÜNEN İNSANLAR,REHABİLİTE EDİLMELERİ GEREKİYORDU"

"HAPİSTEN ÇIKTIKTAN SONRA DA BU İNSANLAR ÜZERİNDE ÇALIŞMA YAPILMASI GEREKİRDİ"

"HAPİSTEN BEYNİ YIKANMIŞ İNSANLAR OLARAK ÇIKIYORLAR VE FİKİRLERİ KOLAY KOLAY DA DEĞİŞMİYOR" 

                           Fotoğraf: Unutulan Beyin Kitabı



NEVİN BİLGİN

Yaşamını yitiren Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın kardeşi psikiyatrist Turan İtil'in, 1980 askeri darbesinin ardından cezaevlerinde kalan mahkumlar üzerinde yaptığı araştırmanın sonuçlarına ilişkin verileri "Unutulan Beyin" kitabında anlattı. İtil, kitapta sağcı ve solcu mahkumlarla ilgili olarak birbirlerinden çok farklı olmadıklarını, ideolojik yönlerinin yok denecek kadar az olduğunu, asıl eğitimi cezaevlerinde aldıklarını, tek taraflı düşünen insanlar olduklarını ve rehabilite edilmeleri gerektiğini anlattı. 

Kitaptaki ilgili bölüm şöyle: 

Soru: Neler yapılması gerekiyordu mahkumlarla ilgili? 

Dediğim gibi sağcı ve solcuların profillerinin birbirinden çok farklı olmadığını gördük. İdeolojik yönleri yok denecek kadar az. Bunlar gerçek anlamda ideolojik eğitimi hapishanede görüyorlar. Üç bey yıl sonra hapisten çıktıklarında ise bir sürü sıkıntaları oluyor. Şahsi, ailevi ve ekonomik sıkıntılar bu insanların demokrasi içinde doğal düşünceleriyle yer almalarına engel oluyor. Dolayısıyla unlar çoğunlukla tek taraflı düşünen insanlar oluyorlar. Bunun önüne geçmek için bu insanların rehabilite edilmesi gerekiyordu. 

Hiç değilse hayatın sadece kırmızı ve bayazdan ya da sağ ve soldan ibaret olmadığı bunların arasında farklı noktların olduğu gösterilmeliydi. Rehabilitasyon yapılması, hapisten çıktıklarında bu insanların hem kendlerine hem de topluma daha faydalı olmalarını sağlayacaktı. Daha sonra hapisten çıkanların yaşantılarıyla ilgili bir çalışma yapıldı mı bilmiyorum ama bunun yapılması gerekiyordu. Bu insanlar bugün ne durumda, maalesef bunu kimse bilmiyor. Bilinen birşe var ki, hapisten belli bir ideolojiyle donanmış ve beyni yıkanmış olarak çıkan insan öyle  kolay kolay değişmiyor. Rehabilitasyon yapılması gerekiyordu.

                            Fotoğraf: Unutulan Beyin Kitabı

Soru: Yapılmamasının ilginç sonuçları neler oldu? 1990'lardan itibaren hapishaneler içine girilememz, abğımsız mekanlar haline dünüştü. Açlık grevlerinde bir sürü insan öldü, hala da ölüyor. Şimdi bu F tipi cezaevleri ile hücre sistemini getiriyorlar. 

Açlık grevi korkunç birşey. İnsanlık bakımından. Solcular yapıyor açlık grevini. Demek ki onlar hala bir ideoloji peşindeler. Değiştirmek istiyorlar sistemi ama getirmek istedikleri sistem şu anda dünyada yıkılmış durumda. Belki 30 yıl sonra geri gelecek. Ama yıkılmış bir sistemi getirmek için kendi hayatını vermek. Filistinli bir çocuk eğer üzerindeki bombayı patlatıp kendini öldürüyorsa, bunda bir gaye var. Oysa açlık grevinde ölen insan nihayet bir numara oluyor. 155 ölü gibi. Hiç değilse ölümünün bir olay olması lazım. Mesela Mahir Çayan'ın ölümü bir hadise olmuştu. Onun ölümünün kendi anlayışı içinde bir işe yaradığını söyleyebiliriz. Bu çocukların mutlaka rehabilitasyonu lazım. Geride kalanlar rehabiblite edilebilir. Çünkü psikiyatride davranış bilimleri gelişti. 

son 


27 Kasım 2024 Çarşamba

 KADINLARIN SESSİZ İSYANI

4B AKIMI TÜM DÜNYADA YÜKSELİYOR

EVLİLİK YOK, DOĞUM YOK, FLÖRT YOK, CİNSELLİK YOK

HAREKET "KORSEDEN KAÇIŞ" GİBİ ESTETİK KAYGILARI DA REDDEDEN HAREKETLERLE BAĞLANTILI 

HAREKET TÜKETİMİ DE REDDEDİYOR


                       fotoğraf: onedio

NEVİN BİLGİN 

Kadınlara yönelik şiddet ve adaletsizliklerin artması yeni bir kadın hareketinin tüm dünyada yükselişine sahne oluyor. 

4B Hareketi.

Güney Kore'de başlayan hareket, Korece "hayır" anlamına gelen bi (비/非) kelimesiyle tanımlanan dört ilkeye dayanıyor: evlilik yok (bihon), doğum yok (bichulsan), flört yok (biyeonae) ve cinsellik yok (bisekseu).

4B Hareketi, kadınların geleneksel cinsiyet rollerinin ötesine geçerek hayatlarını yeniden inşa etme çabalarının bir yansıması. Hızla büyüyen bu hareket, özellikle ekonomik eşitsizlik, dijital cinsel şiddet ve toplumsal baskılarla mücadele eden Güney Koreli genç kadınların tepkisi olarak ortaya çıktı. Hareket, yalnızca Asya'da değil, Amerika ve Avrupa'da da yankı bulmaya başladı.

Modern Dünyanın Ataerkilliğine Karşı Kolektif Başkaldırı

Hareketin kökleri, Güney Kore'nin hızlı ekonomik dönüşümünün yarattığı zorluklara dayanıyor. Artan ekonomik güvensizlik ve cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği, genç nesillerin geleneksel yaşam yollarını sorgulamasına neden oldu. Kadınların "kadın bebek yapma makinesi değildir" sloganıyla, kendi yaşamlarını ve bedenlerini kontrol etme talepleri, harekete yönelik toplumsal farkındalığı artırdı.

Korseden Kaçış Hareketi

4B, aynı zamanda güzellik standartlarına meydan okuyan Tal-Corse (korseden kaçış) hareketi gibi feminist girişimlerle de bağlantılı. Kadınlar, makyaj ve estetik cerrahiyi reddederek, ataerkil yapının dayattığı kalıpları sorguluyor.

Dünya Kadınları 4B Hareketini Benimsiyor

Hareketin etkisi sınırları aşıyor. ABD'de Donald Trump'ın başkanlık döneminde artan feminist protestolarla birlikte, 4B'ye olan ilgi büyüdü. Kadınlar, çevrimiçi platformlarda dayanışma ağları kurarak benzer sorunlara çözüm arıyor.

Ancak bu radikal duruş, birçok eleştiriyi de beraberinde getiriyor. Katılımcılar, sık sık anti-sosyal olmakla suçlanıyor. Öte yandan, hareketin erkek egemen yapılara meydan okuyan güçlü mesajı, küresel feminist dayanışma için bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Geleneksel kalıpları yıkarak özgürlük arayan kadınların bu sessiz ama güçlü devrimi, ataerkilliğin köklü yapısını sarsmaya devam ediyor. 4B Hareketi, bireylerin kendi yaşamlarını kendi şartlarıyla sürdürme arzusunun bir manifestosu olarak dünyada giderek daha fazla yankı buluyor.

Trump'ın Gölgesinde ABD'de Yükselen Feminist Direniş

4B Hareketi’nin temel ilkeleri, özellikle ABD’de, Donald Trump’ın başkanlığı döneminde yoğunlaşan feminist aktivizmle kesişiyor. Trump’ın muhafazakar politikaları, özellikle üreme hakları ve kürtaj erişimine yönelik kısıtlamalar, kadınların ataerkil yapılara karşı tepkisini artırdı. Bu dönemde, Güney Kore’den ilham alan 4B, Amerikan feminist çevrelerinde yankı uyandırmaya başladı.

Trump’ın geri dönüş sinyalleriyle birlikte, kadın haklarına yönelik tehditlerin yeniden gündeme gelmesi, 4B’nin ABD’deki popülaritesini daha da artırdı. Hareket, sadece Güney Kore’nin değil, küresel ataerkil düzenin eleştirisi haline geldi.

Ataerkilliği ve Kapitalizmi Ortak Eleştiri

4B Hareketi, hem ataerkil normlara hem de kapitalist sistemin dayattığı güzellik ve tüketim standartlarına radikal bir karşı duruş sergiliyor. Makyaj ve estetik ameliyatı reddeden Tal-Corse hareketi gibi girişimlerle birlikte, kadınların kendilerini özgürleştirme çabası dünya genelinde bir dayanışma dalgası yaratıyor.

ABD’de feminist hareketler, 4B’nin ilkelerini, kapitalizmin kadın bedenini metalaştırmasına ve erkek egemen sistemin aile yapısını araçsallaştırmasına karşı bir manifesto olarak benimsiyor. Kadınlar, hem Kore’de hem de ABD’de, ataerkilliğin köklü yapısını sorguluyor ve daha adil bir gelecek için alternatif yaşam yolları arıyor.

6B4T: Çin’de Yeni Bir Feminist Dalga

4B’nin etkisi Çin’e uzandı ve burada "6B4T" adını alan bir versiyona dönüştü. 6B4T, yalnızca ataerkilliği değil, aynı zamanda tüketiciliği de reddederek, kadınların kapitalist sistemin dayattığı tüketim alışkanlıklarına meydan okumasını hedefliyor. Bu yeni versiyon, evli olmayan kadınlar arasında karşılıklı yardımlaşmayı teşvik ederek dayanışmayı güçlendiren bir sosyal ağ yaratmayı amaçlıyor.

Tüketimi Reddetmek, Dayanışmayı Büyütmek

Güney Kore’den Çin’e ve ötesine yayılan bu feminist hareketler, kadınların yalnızca ataerkil yapılara değil, aynı zamanda kapitalizmin bireyselcilik ve tüketim odaklı yaşam tarzına karşı da direndiğini gösteriyor. Özellikle Çin’de, kadınlar arasında dayanışmayı artırma vurgusu, feminist mücadelenin farklı coğrafyalarda nasıl evrildiğinin güçlü bir örneği.

Feminist Mücadelelerin Evrenselliği

Asya’da ve dünyanın diğer bölgelerinde bu hareketler, kadınların özerklik taleplerini ve cinsiyet eşitliği mücadelesini küresel bir boyuta taşıyor. 4B ve 6B4T, yalnızca kadınların bireysel özgürlüklerini değil, aynı zamanda kolektif dayanışma ve tüketim karşıtı bir yaşamı savunan bir geleceği de şekillendiriyor. Bu, ataerkillik ve kapitalizmin köklü yapılarına karşı kadınların başlattığı evrensel bir dönüşümün habercisi.

KAYNAKÇA: 

https://theconversation.com/a-woman-is-not-a-baby-making-machine-a-brief-history-of-south-koreas-4b-movement-and-why-its-making-waves-in-america-243355?form=MG0AV3

https://philpapers.org/rec/DULTBM?form=MG0AV3

https://www.haberler.com/yazarlar/adnan-ates-2-70/4b-hareketi-bir-direnis-mi-yoksa-yeni-bir-sorunun-dogusu-mu-3612/?form=MG0AV3

https://www.haberturk.com/stil/erkeklere-tovbe-ettiren-trend-4b-hareketi-sadece-bir-seks-grevi-degil-3740790?form=MG0AV3

 2. BÖLÜM

TÜRK TERÖRİST TİPİ VE MAFYA ARAŞTIRILMIŞ

TURAN İTİL, 1980 SONRASINDA CEZAEVLERİNDE MAHKUMLAR ÜZERİNDEKİ BİLİMSEL ÇALIŞMANIN SONUÇLARINI ŞÖYLE ANLATMIŞ: 

"LİDER KADROLARI ORTADA YOKTU"

"TEKİKÇİLER KÖKEN OLARAK AĞIRLIKLI KARADENİZLİ VE KÜRTtÜ"

"TETİKÇİLER LÜKS HAYATLA ÖDÜLLENDİRİLİYOR, İDEALİSTLİKLE ALAKALARI YOK"

"YÜKSEK ZEKALARI YOK AMA APTAL DEĞİLLER, ORTA YA DA ORTANIN ALTINDA ZEKALI, KATİYEN AGRESİF DEĞİL, TEMKİNLİ, HİSSİ OLMAYAN İNSANLAR" 

"SOYGUN VE UYUŞTURUCU SATIŞINDAN PARALAR GELİYOR"

"3 TİP LİDER BULUNUYOR" 



                             kaynak: BBC


NEVİN BİLGİN 

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın kardeşi Turan İtil'in röportajını içeren ve Esin Çığ tarafından kaleme alınan "Unutulan Beyin' adlı kitapta İtil, 1980 dönemindeki cezaevinde bulunan siyasi suçluların üzerinde yapılan bilimsel çalışma hakkında bilgi veriyor. Kitaptaki ilgili bölümden soru ve yanıtlardan bazıları şöyle: 

Soru: İster sağdan, ister soldan olsun bir terörist nasıl tetiği çeken haline getiriliyor? 

Şöyle bir yöntem uygulanıyor. Diyelim çocuk Erzincan'da doğmuş, büyümüş, okumuş. O çocuğu şehre getiriyorlar. Bir apartman katında üç yahut dört kişilik bir hücre oluşturuluyor. Bu hücrede dışarıyla ilişkisi olan bir kişi var, o haftada bir geliyor ve bu kişi birkaç ayda bir değişiyor. Bu dışarıyla balantılı kişi ben malumat getiririyor, hem de evdekileri eğitiyor. Çocuklara istedirleri hemen hemen herşey veriliyor, bunların içinde esrar ve kadın ilk sıraları paylaşıyor. O çocuk, Erzincan'dakine göre çok daha lüks bir hayat yaşıyor şehirde. Böyle bir iki yıl oturuyorlar. Derken günün birinde bir haber geliyor. Haberde, "şu gün şu saatte şuraya gideceksin, orada iki kişiyle daha buluşacaksın onlar sana ne yapacağını söyleyecekler" deniyor. Denile yerde buluşuyorlar. O gelenler buna silah veriyor, kimi öldüreceğini gösteriyor., o da öldürüyor ve tabancadan kurtulup eve dönüyor ve yeni bir emre kadar o hayatı yaşamaya devam ediyor. 

KARADENİZLİLER VE KÜRTLER VARDI

Soru. Tam manasıyla tetikçi bunlar yani? 

Evet. Bunun üzmerine bu tetikçilerin psikolojik profillelri kime uyar acaba diye merak ettik Aradık taradık, sonunda bulduğum şu oldu, bunlar tıpkı mafyanın kiralık katillerine benziyorlar. İşi bedava, bağlı oldukları sağ veya sol grup için yapıyorlar., lüks bir hayatla ödüllendiriliyorlar. 

Yüksek zekaları yok ama aptal da değiller. Orta ya da ortanın altında zekalı, katiyen agresif olmayan, temkinli, ideailzmle alakası olmayan, hiçbir hissi olmayan insanlar. İtalya'da mafyanın bu tetikçileri Sicilya ve Korsika bölgelerinden geliyor. Buralar İtalya'da kan davasının en yayın oldğu bölgeler. Ben o zaman bunu bilmiyordum. Aradan zaman geçince bir bğlantı kurdum ama o zaman buna bakmadık. 

Oysa adam diyelim Sivas'tan ama esas menşei neresi ona bakmak gerekirdi. Sanıyorum ki bu bizim araştırmamıza konu olanların çoğu Karadeniz Bölgesi'nden gelen çocuklardan ve Kürtlerden oluşuyordu. Bunlar arasında kan davası çok yaygn bildiğiniz gibi . Yani bir insanı öldürmek için özel sebepler yaratılıyor. Çok büyük sebepllere lüzüm yok. Yani o sebeplerden dolayı adam öldürürse katil olmak yerine bir kahramın oluyor. Sonuçta bizim bulgumuz bunların greek anlamda terörizmle alakaları olmadığı ama kiralık katil profili gösterdikleri oldu. Tabii bunlar içinde de tetiği çeken gerçek katiller bir de olay sırasında bunların çevrelerinde yer alanlar var. Bunların bünyeleri birbirlerniden farklı. Lider kadrosu ise hiç ortaya yok. 

3 TİP LİDER KADROSU VARDI

Soru: Lider kadrosuyla ilgili yorumlar yapıldı mı? 

Onlar üç kategori altında toplandı. Bir tanesi idealist liderler. Bunlar hakikaten bir ideolojiye inanan entellektüeller, yazarlar, çizeler, ressamlar, tiyatrocular, gazeteciler. Belli bir çevreye etki edebilecek insanlar ama bunlar yaptıklarını etki etmek amacıyla yapmıyorlar. İnandıkları için yapıyorlar. Bunların etrafında bir ikicni grup teşekkül ediyor. Bunlar lider olmak için uğraşıyorlar. Lider oldukları için bir menfaatleri yok. Bu tür doğal lider olmuşlar. 

İkinci grup lider kadrosu var. Bunlar küçük grupları idare edenler. Bunlar da hem idealizm hem de menfaat var. Üç dört çocuk bir apartmanda oturuyor ama bu liderler lüks hayat sürmeye başlamışlar, terörizm onları ekonomik olarak kalkındırmış. Soygunlardan ya da uyuşturucu satışnıdan paralar geliyor. 

Bir de üçüncü dördüncü kategori var ki bunlar kapitalist liderler. Bunlar bu işlerden büyük para kazanıyorlar. Onların ideolojiyle falan alakası yok. Terörizm onlar için yatırım yapmadan gelişen çok lüks bir ticaret. Bunlar ya tesadüfen bu işin içine giriyorlar ya da girenler bunlara geliyor, yardım istiyorlar. Bunlarda yardım ediyorlar ve sonra karşılığına alıyorlar. 

TÜRK TERÖRİST TİPİ VE MAYFA

Soru: Sonuçta birşey oldu mu peki? 

Bütün bunlar sonucunda Adalet Bakanlığı pişmanlık yasası çıkardı. Ondan sonra bu liderlere ne derece ulaşıldı bilmiyorum. 

Soru: Susurluktan sonra kimin nasıl kullanıldığı, Özellikle de sağcı kesimden katillerin nasıl kullanıdğı bütün teferruatıyla ortaya çıktı?..

O zaman bizim bunlar hakkında hiçbir bilgimiz yoktu. Şimmdi öyle olduğunu anlıyoruz. Diyeceğim 1985'ten sonra terörizm altta kalmış vaziyette, üstte başka işler dönüyor ve kimse de buna yanaşmak istemiyor. 

Soru. Terörizm belki altt akalda ama mafya aldı başına gitti bu arada. 

Tabii ben şunu söylemek istiyorum, sonunda bu çalışmaya kimse ilgilenmedi. Ben araştırmacı olarak abunun yayınlanmasını istiyordum. Orda Türk teröristi denilenlerin prfilleriyle ilgili önemli bulgular ortaya çıktı. Fakal buna evet yada hayır diyecek bir merci bulamadım. Öte yandan da içten içe korkuyordum. Terör olayları, bombalamalar, öldürmeler azaldıkça yeni bir hükümet, yeni politikalar ortaya çıktıkça terörizm ve teröristlere karşı ilgi neredeyse kayboldu.

.......



26 Kasım 2024 Salı

 EKRAN KAYDIRMANIN BEDELİ

İŞİTSEL ALGI YAVAŞ YAVAŞ KAYBOLUYOR

KAYGI BOZUKLUĞU ARTIYOR



NEVİN BİLGİN 

Küçük, sıradan bir hareket. Ama yapamayacaksın. Bunu okurken bile ekrandasın çünkü. Her şeyi kaydırmak...

Parmağın gitmek ister, gözlerin hep daha fazlasını arar. Ekranlar ve bu ekranları kaydırmak yeni tapınaklar. 

Kaydırarak neyi unuttuğunu bile unutuyorsun. Bir sohbetin tam ortasında kaydırırsın. Bir kahvenin dumanında, bir şarkının sözlerinde, bir dostun gözlerinde... 

Her şey orada, ama sen kaydırıyorsun. 

Bilmiyorsun ki o parmağının ucunda bir uçurum var. Her hareket seni biraz daha uzağa götürüyor; kendinden, hayattan, diğerlerinden...

Belki de sorun kaydırmakta değil, durduğunda neyle karşılaşacağını bilmemekte. İşte günümüzdeki kısır döngü. 

Ekran kaydırmanın artık işitsel algı kaybına yol açtığı ve kaygı bozukluğu yarattığı ortaya çıktı. 

Günümüzde herkes ama özellikle de çocuklar, ekran karşısında geçirdikleri zamanla birlikte daha fazla kaydırma hareketi yapıyor; parmakları ekranı süzüyor, gözleri ise ekranın derinliklerine dalıyor. Ancak bu görünmeyen etkileşimlerin bedeli, yalnızca gözlerde değil, kulaklarda da belirgin bir kayıp olarak kendini gösteriyor. 

Ekran karşısında fazla zaman geçirmek, çocukların işitsel dikkat becerilerini zayıflatırken, kaygı bozukluklarının da hızla arttığı bir döneme işaret ediyor. Dijital çağın içinde büyüyen yeni nesil, sesleri ayırt etme, çevresel uyarıcılara tepki verme ve sosyal etkileşimde bulunma becerilerinde ciddi gerilemeler yaşıyor. Ekran süresinin uzunluğu, işitsel algı kapasitesinin düşmesinin yanı sıra, çocukların duyusal farkındalıklarını ve iletişim becerilerini de olumsuz etkiliyor.



İstanbul Aydın Üniversitesi’nden yapılan bir araştırma, bu kayıpların derinlemesine izini sürüyor. Uğur Embiye Özgür, Muslime Abdurahman, Esma Kulemen, İlknur Boyuneğmez, Derya Ulusoy ve Ebru Şahin’in gerçekleştirdiği bu çalışma, çocukların ekran başında geçirdikleri süre ile işitsel dikkatlerinin bozulması arasında güçlü bir ilişki kuruyor. Çalışma, özellikle kaydırma alışkanlıkları nedeniyle artan ekran sürelerinin, çocukların çevresel sesleri algılama ve ayırt etme becerilerini ciddi şekilde engellediğini ve bu durumun çocukların akademik ve sosyal gelişimlerini doğrudan etkilediğini gözler önüne seriyor.



Ekran Bağımlılığı ve Kaygı

Araştırmaya göre, ekran süresinin artması, çocuklarda sadece işitsel dikkat kaybına değil, aynı zamanda kaygı (anksiyete) düzeylerinin yükselmesine de neden oluyor. Çocuklar, sanal dünyada geçirdikleri süre zarfında yalnızlaşırken, gerçek dünyada sesleri ve sosyal etkileşimleri yeterince işlemiyorlar. Bu da hem duygusal hem de bilişsel gelişimlerini zorluyor. Kaygı bozukluğu, çocukların günlük yaşamlarında daha sık karşılaşılan bir durum haline geliyor. Sürekli ekran kaydırmak, çocukları yalnızlaştırırken, bu yalnızlık da kaygıyı körüklüyor.

İşitsel Algıdaki Zayıflama ve Akademik Etkiler

İşitsel dikkat, bir çocuğun sadece çevresindeki sesleri duyması değil, bu sesleri anlamlandırıp, doğru tepkiyi verebilmesi anlamına gelir. Çocuklar bu beceriyi, etraflarındaki sesleri ve sesler arasındaki farkları ayırt edebilerek geliştirirler. Ancak ekran başında geçirilen uzun süreler, çocukların bu yeteneklerini olumsuz etkileyerek, seslerin anlamını kavrama becerilerini zayıflatıyor. Bu durum, dil gelişimini ve okuma yazma gibi akademik becerileri de olumsuz şekilde etkiliyor. İşitsel algıdaki zayıflama, çocukların okulda öğrenme süreçlerini zorlaştırıyor ve sınıf içindeki sosyal etkileşimlerini kısıtlıyor.

Çözüm ve Gelecek Adımlar

Araştırma, çocukların işitsel algılarını koruyabilmek için ekran kullanım sürelerinin sınırlandırılmasının önemini vurguluyor. Ebeveynlerin ve eğitimcilerin, ekran süresini denetlemeleri ve çocukları ekranlardan uzak tutarak daha fazla sosyal ve fiziksel etkileşime teşvik etmeleri gerekiyor. Ayrıca, çocukların sağlıklı işitsel beceriler geliştirmeleri için yaratıcı ve etkileşimli aktiviteler, onların bu becerilerini canlı tutmalarına yardımcı olacaktır. Gelecekte yapılacak daha geniş çaplı araştırmalar, çocukların dijital dünya ile ilişkilerinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkı sağlayacak ve ekran kullanımına dair bilinçli ve etkili stratejiler geliştirilmesine olanak tanıyacaktır.

https://aydinsaglikdergisi.aydin.edu.tr/wp-content/uploads/2024/07/ASD-Haziran-2024-Cilt-10-Sayi-2-4.Makale.pdf?form=MG0AV3


 KALDIRIMLAR VE ALGININ İNŞASI



Her gün üzerinden geçtiğimiz kaldırımlar... Bazen takılıp düştüğümüz, altındaki suyun paçalarımıza sıçradığı, arabaların park ettiği ve yürümemizi engellediği o sıradan zeminler. İzmaritler ve balgamlarla dolu bu kaldırımlar, rahatsız edici bir gerçeklik sunar. Ancak, algı dediğimiz şey tam da burada başlar: Bir şeyi nasıl gördüğümüz, ona nasıl anlam yüklediğimizle şekillenir.



Peki, kaldırımları size başka bir gözle göstersek.  İnsanların hayallerine dokunarak bu sıradan taşları başka bir sunumla anlam kazandırsak. Algılarla oynayarak, kaldırımları birer sanat eseri gibi göstermek mümkün olabilir mi? 



Kaldırım deyince en ünlü Şiir Necip Fazıl Kısakürek'in şiiri

Yağız atlı süvari! Koştur atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,

Ne senin anladığın kadar kaldırımları...




Ve kaldırımlar yalnızca taş mı, yoksa onlara yüklediğimiz anlamlarla hayata karışan bir hikâye mi? Algı, gördüğümüzü değil, ona yüklediğimiz anlamı şekillendirir. 





25 Kasım 2024 Pazartesi

TURAN İTİL VE AYHAN SONGAR'IN 1980 SONRASINDA CEZAEVLERİNDEKİLER ÜZERİNDE YAPTIĞI ARAŞTIRMA, 1985 MECLİS TUTANAKLARINDA






NEVİN BİLGİN 

Psikiyatrist Turan İtil'in 1980 darbesinin ardından cezaevlerine girenler üzerine yaptığı bilimsel çalışmaların 1985 yılında TBMM gündemine taşındığı görülüyor. 

Tutanaklarda depresyon ve anksiyete tedavisinde kullanılan ilaçların, kişilerin rızası alınarak uygulandığı yeralıyor. 

 Psikiyatrist Ayhan Songar'ın sözü edilen araştırmada 'sol eğilimli teröristlerin ağırlıkla köy kökenli olduğunu ve akrabalarında suçluluğun yüksek olduğunu yani genetik olarak suçlu olduklarını ortaya çıkardığı belirtiliyor. 

TBMM tutanaklarına göre, 15 Mayıs 1985’te dönemin Halkçı Parti ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) İçel Milletvekilli Ali İhsan Elgin, Sağlık ve Sosyal Yardımı Bakanı Mehmet Aydın’ın yanıtlaması talebiyle konuyla ilgili soru önergesi verdi.

Elgin, ABD ve Avrupa'da insanlar üzerinde denenmemiş ve piyasaya sürülmemiş ilaçlar ya da kimyasal maddelerin ruhsat alınmadan Türkiye'ye sokulup sokulamayacağını sordu; bu ilaçların HZİ Vakfı ve Turan İtil tarafından izinsiz denediği yönündeki iddialara yanıt verilmesini istedi.

Mehmet Aydın, yanıtında, ABD'de yasaklı ilaçların Türkiye'ye sokulamayacağını, HZİ Vakfınca uygulanan ilaçlar hakkında Bakanlık tarafından yapılan incelemede, "Bahis konusu ilaçların esas itibariyle (depresyon ve anksiyete tedavisinde kullanılan) benzodiazepine; dihydroiso; benzofuran ; 4 methyl piperazine-l-carforeylate ve türevleri yapısında oldukları" ve ilaçların uygulandığı kişilerin rızalarının alındığı, böylece Anayasa'nın öngördüğü şartlara uyulduğunu belirtti.

Soru önergesinde ne vardı? 

İçel Milletvekili Ali İhsan Elgin'in bir vakıf tarafından insanlar üzerinde araştırma yapıldığı iddiasına ilişkin sorusu ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Mehmet Aydın'ın yazılı cevabı (7/465):

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na,
Aşağıdaki soruların Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Mehmet Aydın tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasına aracılığınızı saygılarımla arz ederim.

  • ABD ve Avrupa'da insanlar üzerinde denenmemiş, dolayısıyla piyasaya sürülmemiş ilaçlar ya da kimyasal maddeler, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'ndan ruhsat alınmadan Türkiye'ye sokulabilir mi?
  • Ruhsat alınmış bile olsa, bu tür ilaç ya da kimyasal maddeler Türkiye'de insanlar üzerinde denenebilir mi?
  • HZİ Vakfı, yapmış ve yapmakta olduğu ilaç deneyleri için Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'ndan izin almış mıdır? Eğer varsa, izin belgeleri nerededir?
  • HZİ'de insanlar üzerinde denenen ilaç ya da kimyasal maddelerin isimleri ve kimyasal bileşikleri nedir?
  • Nokta dergisinde kobay olarak adları geçen kişilere hangi ilaçlar ya da kimyasal maddeler verilmiştir?
  • HZİ Vakfı, insanlar üzerinde denemek üzere Türkiye'ye getirdiği ilaçlar için Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'ndan ruhsat almış mıdır? Eğer almışsa, ruhsat belgeleri nerededir?
  • Nokta dergisinde kobay olarak adları geçen kişiler, HZİ Vakfı'nda aldıkları ilaç ya da kimyasal maddelerin isimleri, kullanım alanları, yan etkileri ve uzun vadeli tesirleri konusunda kendilerine hiçbir bilgi verilmediğini belirtmektedir. Bu uygulama, Türkiye'de ilaç araştırmaları için geçerli olan kurallara uygun mudur?
  • Psikiyatrist Prof. Dr. Turan İtil, 1975 yılında AIBD'de Psikofarmakoloji Bülteni adıyla yayımlanan dergide, Türkiye'de ilaç araştırmasına katılan deneklerden rıza belgesi alındığını yazmaktadır. Ancak, Nokta dergisinde kobay olarak adları geçen kişiler, böyle bir form imzalamadıklarını söylemektedirler. Eğer böyle belgeler varsa, bunlar nerede muhafaza edilmektedir?
  • Türkiye'de insanlar üzerinde ilaç araştırmaları yapan başka kişi ya da kuruluşlar var mıdır?
  • İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Adnan Ziyalan ve Doç. Dr. Ertaç İlkay'ın HZİ Vakfı ile ilişkileri nedir? Vakfın ilaç araştırmalarına katıldıkları belgelerle sabittir. Ayrıca adı geçen doktorlardan bazıları, İstanbul Tıp Fakültelerinde başka elektroensefalogram (EEG) cihazları olduğu hâlde hastalarını EEG çekimi için HZİ Vakfı'na yollamaktadır. Buna neden gereklilik duyulmuştur?



  • Kaynakça: 

    https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d17/c016/tbmm17016100.pdf

    https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d17/c016/tbmm17016fih.pdf

    https://www5.tbmm.gov.tr/develop/owa/td_v2.sayfa_getir?sayfa=374&v_meclis=1&v_donem=17&v_yasama_yili=&v_cilt=16&v_birlesim=100

     1. Bölüm

    Sağcı teröristler mi, solcu teröristler mi geri zekalı? 


    TURAN İTİL (MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'IN KARDEŞİ)  1980'DEKİ ARAŞTIRMA HAKKINDAKİ SÖZLERİ: 

    "TERÖR ARAŞTIRMASI YAPTIK"

    "SONUÇ KATİL OLAN TERÖRİSTLERİN GERİ ZEKALI OLDUKLARIYDI. BASIN TEFERRUATA GİRMEDEN BAŞLIK ATTI"

    "SAĞCILAR SOLCULARDAN BİRAZ DAHA FAZLA GERİZEKALIYDI" 



    NEVİN BİLGİN 

    Turan İtil, "Unutulan Beyin" adlı kitabında, 1980 sonrasında cezaevlerinde yapılan deneylerin terörle ilgili olduğunu belirtilirken, araştırmanın sonuçlarının rapor olarak bastırılıp o dönemde dağıtıldığını ancak basına kapalı olması nedeniyle işin ayrıntısına bakılmaksızın "Türk teröristi geri zekalı" başlıkları atıldığını ifade etti. 1980 döneminde cezaevlerindeki mahkumlar üzerinde terör araştırması yapıldığını, özellikle de tetiği çekenlerin neden adam öldürdükleri üzerine yoğunlaşıldığı, o dönemde yapılan testlerin buna ilişkin olduğu ifade edildi. 



    İtil'in bu konudaki yanıtları şöyle: 

    Soru: Terör araştırması yapma fikri nereden çıktı? Türkiye'de yaptığınız belki de en önemli çalışma, 1980 sonrasında Genelkurmay'la birlikte gerçekleştirdiğiniz terör aaştırması. Böyle bir araştırma yapmak nereden aklınıza geldi? Burada ne gibi temaslar kurdunuz? 

    Bildiğiniz gibi Türkiye 1970'lerin ortalarından itibaren sağ ve sol terörün etkisi altına girmişti. Hergün 10-15 kişi ölüyordu. Herkes gibi ben nde bu durumdan büyük üzüntü duyuyordum. 1977-78 yıllarıydı sanıyorum, o zaman ABD'de bir psikiyatr arkadaşım vardı. O bana, "gerçi Türkiye'deki terörizm tam terörizm değil ama yini de bunun pisokoljik yönlerini araştırmak gerekir" demişti. Ama, ben, Türiky'de böyle bir çalışma yapmanın çok zor olacağını düşünmüştüm. 1980 yılında askeri darbe olduktan  sonra terör olayları çok azaldı ya da tamamen kesildi. Ben darbeden yaklaşık 6 ay sonra Türiky'ye geldim ve terör olaylarının birden sona erdiğini öğrenince çok şaşırdım hem de çok meraklandım. İki şey ilgimi çekiyordu o sırada. Kendi kendime diyordum ki, 1960'da bir genç öldüğünde bütün millet ayağa kalkmıştı. 

    Soru: Turan Emeksiz olayından mı sözediyorsunuz?

    Evet aradan 15 yıl geçiyor. Her gün bir sürü genç ölüyor ama kimse fazla önemsemiyor. Neden? Aklımdaki birinci soru buydu. İkincisi ise yine bu doğrultudaydı. 1960'ta birisi öldürüldüğü için ayağa kalkan gençler 15 yıl sonrna öldürülenlerle fazla alakadar değillerdi, hatta bizatihi kendileri adam öldürüyor ya da öldürenleri destekliyorlardı. Peki ama bu 15 yıl içiresinde bu gençlerin psikolojisinde ne değişmişti? Buraya geldikten sonra anlamdım ki, askerler gelince baskı ve korku sonucu terörizm azalmış, peki ama askerlerden gittikten sonra yeniden başlar mı? Bu sorunun cevabını veremilmek için meselenin derinine inip bu çocukların neden terörist olduklarını, bunları teröre iten nedenleri araştırmak gerekiyordu. Nasıl olur da bir insan hiç tanamdağı bir insanı soğukkanlılıkla öldürecek noktaya gelir? Bunun psikolojik nedenleri nedir?

    Bu soruları bir akşam birlikte yemek yediğimiz bir arkadaşım (Güneri Artunkal" a) anlatıyordum, anlattıklarımla çok ilgilendi. Bu arkadaşın babası eskiden yüksek mevkilerde görev yapmış bir adamdı. Buna 'bu tatsız bir konu başına iş açarsın, girmemeni tavsiye ediyorum, fakat illaki bu sorunla gerçekten ilgileniyorsan bakan yardımcısı İlhan Öztrak benim sınıf arkadaşım., ben bu meseleleyi onunla konuşayım" dedi. 

    Birkaç gün sonra beni aradı. İlhan Bey meseleyle çok ilgilenmiş ve 'gelin Ankara'da konuşalım" demiş. Onun üzerine kalktık Ankara'ya gittik. Tabii ben bu işlerin gerisinde ne var ne yok bilmiyorum. Ben tam araştırmacı kafasıyla hareket ediyorum. İlhan Bey'e nasıl bir çalışma yapmak istediğimi anlattım. Çok ilgilendi ve hemen Milli Güvenlik Kurulu'ndan birisine telefon etti. Telefonda konuştuğu kişi de beni Genelkurmay'a davet etti. 

    Ben Genelkurmay'a gidip yine düşüncelerimi anlattım. Adam beni dinledikten sonra iki general çağırdı ve hocanın bu şekilde bir fikri var siz ne dersiniz" diye sordu. Onlar da, "Biz böyle bir çalışmaya 3 yıl önce daha darbe olmadak başladık. Bu fikrimizi üniversiteden kimi hocalara açtık, bunlardan kocası gazeteci olan meşhur bir psikolog araştırma için bize bir teklif verdi, ancak bu iş için çıkartılan bir maliyet vardı, gerçi çok büyük bir rakam değildi ama bizim böyle bir bütçemiz olmadığı için hemen evet diyemedik, hoca bize kendi şartlarını söylesin, belki çalışmasıy kendisiyle birlikte sündnürürüz" dediler. 

    Bunun üzerine o zamana kadar ne yaptıklarını baktım ve 'ben bu şekilde bir ataştırma yapmak istemiyorum. Siz çalışmalarınıza devam edin" dedim ve ayrıldım. 



    Soru: Onların çalışmasında sizi rahatsız eden şey neydi? 

    Çok genel çerçeveye oturtulmuş bir çalışmaydı. Benim için önemli olan insanlar. Terörist diye dışarıdan bakınca belki herkes terörist ama burada terörist damgası yemiş ve hüküm giymiş insanlar var. Bence yapılması gereken şey, bu işin içine girmiş, adam öldürmüş, öldürülmesine yardımcı olmuş, yani birini öldürmek için eline silah almış, bunun sonucunda mahkemeye çıkmış ve hüküm giymiş insanlarla sınırlı bir araştırma yapmaktı

    Soru: Ben de şunu sormak istiyordum. Siz terörizmi çok geniş bir perspektif içinde alıyorsunuz. O günkü sağ-sol çatışması içind eyer almış, içeri girip çıkmış insanların hepsine terörist demek mümkün değil. 

    Tabi tabi. O zaman birçok kimse bunları böyle görmüyordu. Aynı şeyleri İrlanda'da görüyoruz., orada da terörist olanlar ve olmayanlar var. Özgürlük savaşçılğı diye bir kavram var. Ama kmisi bunların hepsini terörist olarak görüyor. Dolayısıyla çalışmayı bu şekilde yürütürseniz siyasi ve sobjektif bir şey olacaktı. Oysa objektif olan diyelim ki çocuk bir öldürme olayına katımış, yalnızca katılmakla da kalmamış bu suçtan hakim karşısında çıkmış ve hüküm giymiş. Üstelik benim düşünceme göre bu ceza da en az 5 yıl olmayıldı. Çünkü burada hukukçularla konuştum, öldürme olayına karışanlara verilen ceza en az 5 yıldan başlıyormuş. Benim araştırmak istediğim grup böyle bir gruptu. 

    Nasıl oldu da bu insanlar öldürme olayına girdiler? Bunların geçmişleredi nedir? Ailevi ve sosşal hayatları nasıldır? Bu noktaya gelinceye kadar hagni aşamalardan geçmişler? Şahsiyetleri nasıldır? Genel olarak psikolojik profiillleri nedir? Ben böyle şeyleri merak ediyordum. Daha önceki çalışmayı yürütenler benim bu önerimi çok steril ve spesifik bir çalışma olarak gördüler ama o zamanın patronları böyle bir çalışmanın faydalı olabileceğini söylediler. 

    Soru: Patronları derken Milli Güvenlik Kurulu'ndan mı yoksa Genelkurmay'dakilerden mi bahsediyorsunuz?

    Olayın doğurdan MGK'ya gidip gitmediğini bilmoyurm. Ben Genelkurmay'dakileri söylüyorum. Benim anlattımlarım Genelkurmay'da olanlar ve daha önce böyle bir araştırmayı başlamış olanlar. Bunlar benim fikrimi makul buldular ve karşlığınnda ne istediğimi sordular. Kendilerine bu işten maddi hiçbir beklentim olmadığını söyledim. Sadece çalışma masraflarını değil, bu arada yapacağım seyahat masraflarına da kendim karşılayacağımı belirttim. "Peki ama bunları şahsen nasıl yaparsın" diye sordular. Ben de "şahsen yapmayacağımı, bir vakfım olduğunu, bu araştırmayı bu vakıf aracılığıyla yürüteceğini" sösyledim. Birinci şartım buydu. "Ya ikincisi" dediler. "Bu araştırmayı tamamen ilmi kurallar içerisinde yapacağız, araştırmaya katılacakların mutlaka yazılı izinleri alınacak" dedim. 

    Araştırma esnasında uyulması gereken uluslararas kuralları, Helsinki kararlarını anlattım. Tabii hepisteki çocukların izin verip vermeyecekleri meselesi çıktı. "İzin verenleri alırız, vermeler katılmaz" dedim. Neler yapmayı düşündüğümü sorudlar. Şu anda detayları tam olarak bilmediimi ama böyle bir araştırma yapmaya karar verirlerse, ABD'ye dönüp orada tetkikler yapacağımı, böyle bir grubun psikolojini çizmek için ihtiyaç duyulanların listesini çıkartacağımı ve bu incelemede ne gibi enstürmanlar kullanacağımı saptayacağımı ve taii bir de mali portreye bakacağımı, eğer mali portrede bir sorun yoksa yani benim vakfımın mali portresinin dışında değilse projeyi bir protokol halinde imzalayacağımı söyledim. "Son halini görürsünüz kabul edip etmemek size kalmış" dedim. "Olur" dediler. 

    Soru: Ya diğer proje?

    Bana o projeyi bırakacaklarını, çünkü hem birtakım zorluklar olduğunu hem de böyle bir maddi yükün altına girmek istemediklerini söyleldiler. Ben bundan rahatsız oldum. Hayatım boyunca hep temkinli bir insan olmuşumdur. Biliyordum ki, önceki projeyi yürüten insanlar sonuçta faturayı bana çıkaracak ve kızacaklar. "Lütfen siz projeyi sürdürün, çünkü bu iki çok farklı projeler" dedim. "Yok zaten onlar bu işi bizim ircamız üzerine yapıyorlardı, ayrıca bunlar bir gruba dahil insanlar öznel olma ihtimalleri var" dediler. O zaman sormadım ama sonradan öğerendim hangi gruba dahil olduklarını. Ben herhangi bir gruba dahil olmadığım gibi memleketin halini de bilmiyordum, çok nafi bir halim vardı. O zaman o ilk konuştuğum arkadış bana, "Turan bu işlere girme başına iç çıkarsın" demişti. Tabii ben yıllardır yurtdışında yaşadığım için bazı bilgiler kaybolmuş o arkadaşı dinlemedim ve bu işe girdim. Türkiye'nin açısından da olayın denenlelrini bilmenin çok önemli olduğunu düşünüyordum. Üstelik bu durumun halihazırda hapishanede olan gençlere de yardımı olabileceğin onların rehabilitasyonuyla ilgili ipuçları vereceğini düşünüyordum. 

    -------

    İtil, röportajda proje hazırlıkları, devletin genel yaklaşım, konularındaki sorulara da yanıt veriyor. 

    ----------------

    İtil, çalışmanın sonuçlarının değerlendirmesinde de şu tespitlerde bulunuyor: 

    Soru: Neler öğrendiniz? 

    Bir tanesi şuydu; Bu çocuklar değil ama bunların bağlı oldukları gruplar kesinlikle uyuşturucu ticaretine karışmışlardı. Türkiye'den uyuşturucu gönderip dışardan silah alıyorlardı. Bu bizim için yeni bir bulguydu. Bizim araştırma yaptığımız teröristler idealist, ancak bunların bağlı oldukları gruplar hiç de idealist değiller. En önemli bulgulardan bir tanesi de, sağ ile sol terör arasında hiçbir fark olmamasıydı. Bütün psikolojik testlerin sonuçlarına bakıyorsunuz ve hiçbir farkl göremiyorsunuz. Tek fark binin sağcıyım, diğerinin solcuyum demesi. Toplantıya katılan uzmanların bize söylediği siz bunları biraz daha iyi inceleyin bunlar uyuşturucu ve silah ticaretine sokulmuş gruplar bunlarda ideolojiden ziyade başka şeyler aramak gerekir" oldu. 

    ------------------------------------

    Çalışmayla İlgili Dedikodular ve Yorumlar

    Soru: İkinci çalışmanın içinde siz yoktunuz artık, Peki Ayhan Songar var mı? 

    Var. Bu adamları biraz daha tetkik edin dediler. Literatüre bakıkp bunlar hangi gruplara benziyorlardar araştırdık. Tetiği çekenler üzerine yoğunlaştık. İkinci bir toplantı yapılacaktı. Akıllının birisi toplantıyı basına kapattı. Toplantıyı doğrudan bakanlık üstlendi. Terör araştırması kamuoyunda yavaş yavaş duyulmaya başladı, hakıknda ileri geri konuşmaya başlanmıştı. "Yapılan nedir, arkasında ne var gibi" sorular soruluyordu. Toplantının kapalı olması tuz biber ekti. "Kimbiler bunlar çocuklara ne yapıyorlar ki, kimse duymasın diye gizli kapaklı toplantılar düzenliyorlar" diye düşündüler. 

    Toplantı sonrasında birtakım sonuçlar ortaya çıktı. Türkiye açısından en önemlisi, İngilizlerin hipoteziydi. Onlar lider kadrosuna uluşmak için hapistekilere pişmanlık yasası çıkartılmasını önerdiler. "Bunu yaptığımız zama nlider kadroya ulaşmanız kolaylaşır biz bunu Malezya'daki denedik sonuç verdi" dediler. Bu hipotez Adalet Bakanlığı tarafından kabul gördü.  Zaten o sırada Genelkurmay bu işten tamamen çekilmiş durumdaydı ama daha öncesinde Genelkurmay benden araştırmanın bulgularını değerlendirmemi istemişti. Ben gerekli değerlendirmeyi yapıp yazılı olarak kendilerine iletmiştim. Genelkurmay bunu 80 sayfalık bir rapor olarak bastırdı ve 100 adet basılan rapor ilgili mercilere dağıtıldı. 

    İkinci toplantıya gelenlerin çoğu bizim bu raporumuzu okumuştu. Tabii bu rapoprun içindekiler basına da sızdırılmıştı. Oradaki tespitlerimizden biri katil olan Türk teröristlerinin gerizekalı olduklarıydı. Sağıcılar solculardan biraz daha fazla gerizekalı. Entellektüel olanlar solda daha fazla, sağda daha az. Üç aşağı beş yukarı bilinen şeyler. İşin teferruatına bakılmadan "Türk teröristi geri zekalı" başlığıyla yayımlandı. Bu arada başka şeyler de bulundu. Örneğin ister sağdan, ister solldan olsun bir terörist tetiği nasıl çeker hale getiriliyor. 


    24 Kasım 2024 Pazar

     


    SAMSARA FİLMİ ÜZERİNE

    İNSANIN İNSANLIKLA YÜZLEŞMESİ

    YENİ DÜNYA DÜZENİNE SESSİZ ELEŞTİRİ

    ŞİŞME BEBEK FABRİKALARINDAN, SÜLFÜR MADENLERİNDEKİ İŞÇİLERE

    FİLİPİNLERDEKİ ÇÖP DAĞLARINDAN, ABD'DEKİ SİLAHLANMAYA

    ÇİN'İN ARKA MAHALLELERİNDEN TAYLAND'LI TRANSSEKSÜELLERE



    NEVİN BİLGİN

    Samsara, 2011 yapımı, 25 farklı ülkede 5 yıl boyunca çekilen bir görsel bir şölen.

    Yönetmen Ron Fricke ve yapımcı Mark Magidson, doğumdan ölüme, yok oluştan yeniden doğuşa kadar insanın varoluş döngüsünü, kelimelere ihtiyaç duymadan anlatıyor. Sanskritçede "sonsuz döngü" anlamına gelen samsara, insanın kendisiyle, doğayla ve modern dünyanın dayattığı sistemle yüzleşmesini etkileyici bir dille ele alıyor.



    Film, kapitalizmin insanı ve doğayı tüketen mekanizmasını çarpıcı görüntülerle gözler önüne seriyor. Uzak Doğu’daki şişme bebek fabrikalarından Filipinler’in çöp dağlarına, tavuk çiftliklerinden silahlanmaya kadar geniş bir yelpazede insanlığın karanlık yüzü işleniyor. Modern tüketim kültürünün boğucu yalnızlığı, fabrikaların tekdüze düzeni ve doğadan kopuş, sessiz ama güçlü bir eleştiriyle izleyicilere sunuluyor.


                                     ÇİN


    TÜRKİYE'DEN NEMRUT VE KAPADOKYA VAR

    Türkiye’den Nemrut ve Kapadokya gibi sahnelerle doğanın zamana meydan okuyan ihtişamı da vurgulanıyor. 

    Samsara, yalnızca bir belgesel değil; insanın kendini sorgulamasına yol açan bir meditasyon. Görsellerin gücüyle zihne ve ruha dokunan bu eser, izleyenlere modern dünyanın gerçeklerini derin bir şekilde hissettiriyor.


     İstanbul’un Cinsiyeti Nedir?


    fotoğraflar: Yuşa Arış

    İstanbul, hem kadın hem erkek; belki de hiçbirine sığmayan, kendi başına bir dünya. Zarif mimarisiyle büyüler, ama kaotik temposuyla sizi yorar. Boğaz’ın serin rüzgarı ruhunuzu okşarken, kalabalığın yükü nefesinizi keser. İstanbul, bir aynadır; ne ararsanız, onu gösterir. Bu karlı kış günlerinde Sarıyer, sizi alıp başka diyarlara götürür. 

    Şehir ve şehir hayatı, özellikle modern dönemle birlikte edebiyatta yeni bir boyut kazanmıştır. 



    Marcel Proust, James Joyce, Henry Miller ve Lawrence Durrell gibi yazarlar, şehirleri romanlarının merkezine alarak adeta bir kahramana dönüştürmüştür. 

    Bu eserlerde, şehirlerin kadınsı ya da erkeksi yönlerini öne çıkaran ifadeler, anlatıya özel bir üslup katmıştır.

    Türk edebiyatında ise Ahmet Hamdi Tanpınar, şehirleri sanat ve doğanın ilham kaynağı olan ideal kadın figürüyle ilişkilendirerek eserlerine taşımış bir yazardır. Tanpınar’ın İstanbul’u, yedi tepesi, üç denizi ve ışık oyunlarıyla sürekli değişen, her an başka bir yüzünü gösteren bir güzeldir. O, bazen geçmişin izlerini taşıyan bir hatıra, bazen de büyüleyici ve kucaklayıcı bir ana gibidir.



    Belki de İstanbul’un bir cinsiyeti yoktur. Onu kadın yapan zarafeti mi, yoksa erkek kılan sert ve yorucu yaşamı mı? İstanbul, tüm bu zıtlıkların ötesinde, ruhu olan bir şehir; kendi hikayesini anlatan bir aynadır.

    Kaynakça: 

    https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/815621

     BİT PAZARLARI MAFYANIN GÖLGESİNDE 

    ANKARA BİT PAZARI ESNAFI YERSİZ YURTSUZ KALDI


    TEZGAH AÇTIĞI İÇİN DARP EDİLENLER, HER 10 DAKİKADA BİR ÇAY ALMAYA ZORLANANLAR

                              İskitler Bit Pazarı'ndan eski bir görüntü. Kapandı

    Ankara’nın ara sokaklarında eskiden kurulan bit pazarları, hayatın kenarından tutunanların, eskiyi yeniden canlandıranların, ikinci el eşyalara yeni bir hikâye yazanların sığınağıydı. Bu pazarlar, sadece alışveriş yapılan yerler değil; yoksulluğun yaratıcılıkla, geçmişin bugüne uzanan iziyle buluştuğu mekânlardı.

    Fakat zamanla bu renkli sahneler gölgelendi, sokaklar sessizleşti. Belediyeler, bit pazarlarında tezgâh açmak isteyenlerin taleplerini görmezden gelmeye başladı. Pazarlar ya yok oldu ya da boş alanlarda kaçak tezgâhlarla hayatta kalmaya çalıştı. Ancak bu kez de başka bir düzenin baskısı başladı. Bu alanlarda tezgâh açanlar, tuvalet bulamamak bir yana, haraç isteyenlerin baskısıyla baş başa kaldı. İşgaliye, hava parası, zorla çay parası…

    Tezgâh kurduğu için dövülenler, her on dakikada bir çay almak zorunda bırakılanlar… Yoksulların sığınağı olan bu pazarlar, kentsel dönüşüm ve modernleşme söylemleri altında yerinden edildi.

    Peki, modern şehircilik adına yükselen AVM’ler yer bulurken, halkın pazarı neden dışlanıyor? Bit pazarlarının kaybolması, yalnızca ikinci el eşya satanların değil, kentin kolektif hafızasının da silinmesi anlamına gelmiyor mu?

    Belki de bu pazarlar, “eski”ye, samimiyete ve gerçekliğe fazlasıyla yakın oldukları için modern düzeni rahatsız ediyordu. 

    Ankara’nın bit pazarlarını kim susturdu? Bu sessizlik ne kadar sürecek?

     YAPAY ZEKA IRKÇI MI? 

    YAPAY ZEKA SKANDALLARINA İKİ ÖRNEK

    1. HOLLANDA'DA HÜKÜMET BİLE DÜŞÜRDÜ

    2. İNGİLTERE'DE ÇOCUK SOSYA HİZMETLERİNDE AYRIM YAPTI





    NEVİN BİLGİN 

    Yapay zeka, kendi başına önyargılı ya da ırkçı bir varlık değildir. Ancak, onu eğiten verilerdeki önyargılar, sistemlerin ayrımcı sonuçlar üretmesine neden olabilir. Bu durum, yapay zeka teknolojilerinin geliştirilme sürecindeki en büyük etik sorunlardan biridir.

    Son yıllarda yapay zeka sistemlerinin yanlış kullanımı, hem bireylerin hayatlarını hem de hükümetlerin itibarını sarsan skandallara yol açtı. Hollanda ve İngiltere’de yaşanan bu olaylar, algoritmaların ayrımcı sonuçlar doğurma riskini gözler önüne serdi.

    Hollanda: Sosyal Yardım Krizi ve Hükümetin Çöküşü

    Hollanda’da 2020 yılında yapay zeka tabanlı bir sistem, sosyal yardımları denetlemek için kullanılmaya başlandı. Ancak algoritmalar, özellikle göçmen kökenli aileleri hedef alarak çocuk yardımları ve vergi kaçakçılığı konusunda haksız suçlamalar yaptı. Binlerce aile yanlış değerlendirmeler sonucunda borç batağına sürüklendi ve evlerini kaybetti.

    Skandalın ortaya çıkması, toplumda büyük bir tepki yarattı. 2021 yılında Başbakan Mark Rutte liderliğindeki hükümet, bu olayın sorumluluğunu üstlenerek istifa etmek zorunda kaldı. Olay, yapay zekanın sosyal sistemlerde kullanımının etik sınırlarını tartışmaya açtı.

    İngiltere: Çocuk Sosyal Hizmetlerinde Yapay Zeka Denemesi

    Benzer bir durum, İngiltere'de 2019 yılında What Works for Children's Social Care girişimi kapsamında yaşandı. Çocuk sosyal hizmetlerinde yapay zeka kullanılarak risk değerlendirmeleri yapılmaya başlandı. Ancak sistem, düşük gelirli ve göçmen aileleri daha fazla hedef alarak bazı çocukların haksız şekilde dezavantajlı konuma düşmesine neden oldu.

    Tepkiler üzerine İngiltere hükümeti, sistemin geliştirilmesi ve denetlenmesi için sıkı düzenlemeler getirdi. Ancak olay, yapay zekanın hassas konularda kullanımına dair endişeleri artırdı.

    Yapay Zeka ve Ayrımcılık Riski

    Bu skandallar, algoritmaların tarafsız olmadığını ve kullanılan veri setlerinin toplumsal önyargıları yansıtabileceğini gösteriyor. Yapay zeka teknolojisinin dikkatli tasarlanması ve düzenli olarak denetlenmesi, bu tür krizlerin önüne geçmek için kritik öneme sahip. Hem Hollanda hem de İngiltere'deki olaylar, yapay zekanın potansiyel faydalarının yanı sıra taşıdığı tehlikeleri de gözler önüne seriyor.


    Yapay zekanın sosyal hizmetlerde ve kamu politikalarında doğru kullanımı için daha şeffaf ve insan odaklı yaklaşımlar benimsenmesi gerekiyor.

    Kaynak: 

    https://haberglobal.com.tr/gundem/yapay-zekayi-irkci-yaptilar-hollandada-fisleme-skandali-

    https://whatworks-csc.org.uk/?form=MG0AV3


     METROPOLLERDE KARIN HİKAYESİ







    NEVİN BİLGİN 

    Kırsalda, köylerde, dağların eteklerinde kar yağdığında, beyaz örtünün altında kalır evler. Doğa adeta zafer kazanmıştır.

    Yakacak bulduysa sobanın başında ısınmaya çalışan köylüler, karın bereketini konuşur, yolları kapanmış olsa da, doktora, okula, işe ulaşamasa da kendi düzenlerinde hayatlarına devam ederler. 



    Ancak metropollerde kar, ne dinginliktir ne de bir zafer. 

    Azıcık bir yağmur ya da ince bir kar yağışı, koskoca şehirleri alarma geçirir. Günler öncesinden. Uyarılar birbiri ardına yapılır. Ama yine de kaos olur. Arabalar yolda kalır, kaldırımlarda düşenler, kazalar...

    Şehirde insanlar, doğayla değil, ihmalkarlıkla, plansızlıkla, denetimsizlikle de mücadele eder. Çünkü Türkiye nüfusunun neredeyse yarısı artık 3-4 şehirde toplanınca, kar, metropol insanı için bir kartpostal karesi değildir. 

    Sıcak evlerinde çayını yudumlayarak manzarayı izleyenler için belki keyifli bir fon olabilir. Ama o evlerin dışında, soğuğa karşı savaşan bir başka hayat akmaktadır. 



    İşe yetişmek için sabahın köründe yola düşenler, buz tutmuş kaldırımlarda düşmemeye çalışır. 

    Otobüs duraklarında saatlerce beklemek, toplu taşıma araçlarına tıkış tıkış binmek, ayazda yüzü donan insanların sıradan hikayeleridir. Bir de otobüslerde birbirleriyle kavga edenler eklenir buna. Kavga nedense hep siyasete bağlanır sonuçta. 



    Yollar, arabaların hızla geçerken su sıçrattığı birer tuzağa dönüşür. Yeni model arabasıyla statü kazanan şoför zevk alır bu durumdan adeta. 

    Bir başkası için kar, zor aldığı ikinci el aracın karda yağmurda bozulmasıdır. Kışlık lastiğe para bulamamaktır ya da "kaza yaparsam trafiğe çıkmayayım, kaskosu yok arabanın" düşüncesine dolanıp kalmaktır. 

    Dar gelirli metropol vatandaşı için karın gelişi, doğalgaz faturasının kabaracağı anlamına gelir. Elektrik borcu düşünülür, mutfak masrafı için market market gezilir.

    Kimse evinde sıcak bir çorba içmenin huzuruna kolayca ulaşamaz; her lokma, emeğin ve fedakarlığın izini taşır. 

    Yolda yürürken bir yandan başıboş köpeklerin saldırısından korunmaya çalışır, bir yandan da üstüne su sıçramasın diye gözünü arabaların hızından ayırmaz.

    Metropollerde karın hikayesi, manzaranın güzelliğini değil, insanın zorlu mücadelesini anlatır. Bir yanda beyaz örtü, bir yanda karanlık bir gerçeklik... 

    Kentler, böyle zamanlarda kırsaldan farklı bir yüze bürünür.  Kar adeta bir sınava dönüşür, sınavı geçenler de manzaranın keyfini çıkaranlardan çok uzaktır.