27 Şubat 2025 Perşembe

Yahya Kemal Beyatlı, Celile Hanım ve Nâzım Hikmet: 

Şiirle Yazılmış Bir Aşk ve Ayrılık Hikâyesi


                                       Fotoğraf: İndependent 

Nevin BİLGİN

Türk edebiyatının iki önemli ismi, Yahya Kemal Beyatlı ve Nâzım Hikmet, yalnızca edebi kimlikleriyle değil, hayatlarındaki kesişmelerle de dikkat çeker. Ancak bu kesişmenin merkezinde, Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım vardır. Yahya Kemal ile Celile Hanım arasındaki aşk, yalnızca iki kişinin değil, bir oğulun da kaderini etkileyen, edebiyat tarihine geçmiş bir hikâyedir.


Celile Hanım: Güçlü Bir Kadın

Celile Hanım, Osmanlı’nın köklü ailelerinden birine mensup, eğitimli, sanata düşkün ve güzelliğiyle göz kamaştıran bir kadındı. Ressam kimliğiyle de tanınan Celile Hanım, Batılı bir yaşam tarzına sahipti ve dönemin birçok entelektüeliyle yakın ilişkiler kurmuştu. Evliliği, oğlu Nâzım Hikmet’in babasıyla sona erdiğinde, Yahya Kemal Beyatlı ile tanıştı ve aralarında güçlü bir bağ oluştu.


                                                                                Yahya Kemal Beyatlı


Yahya Kemal ve Celile Hanım’ın Aşkı

Yahya Kemal, Celile Hanım’a derin bir aşk besliyordu. Ancak, bu aşk karşılıklı olsa da bir türlü tam anlamıyla yaşanamayan, sürekli tereddütlerle dolu bir ilişkide sıkışıp kalmıştı. Yahya Kemal’in Celile Hanım’a yazdığı şiirlerde bu tutkunun izlerini görmek mümkündür. Ne var ki, dönemin toplumsal baskıları, Yahya Kemal’in evlilik konusundaki çekinceleri ve içsel gelgitleri bu ilişkiyi çıkmaza sürükledi.


Nâzım Hikmet’in Gözünden Bu Aşk

Bu aşkın en ilginç yönlerinden biri, Nâzım Hikmet’in duruma olan tepkisiydi. O yıllarda genç bir delikanlı olan Nâzım, Yahya Kemal’in öğretmeniydi ve ona büyük bir hayranlık duyuyordu. Ancak Yahya Kemal’in annesiyle olan ilişkisi, onun için kabul edilmesi zor bir durumdu. Annesinin böylesine büyük bir aşkla bağlandığı adamın, ona aynı cesaretle karşılık verememesi, Nâzım’ın gözünde Yahya Kemal’in imajını zedeledi.


Nâzım Hikmet, annesinin yaşadığı bu hayal kırıklığını ve Yahya Kemal’in kararsızlığını unutmadı. Hatta ilerleyen yıllarda, Yahya Kemal’in ismini bile anmamayı tercih etti ve ona yönelik eleştirilerini kimi zaman şiirlerine, kimi zaman satır aralarına gizledi.

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si hep ölüme yazılmış bir şiir olarak bilinir. Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi, Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri, Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır. Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu. Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir.


SESSİZ GEMİ…

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli

Biçare gönüller!

Ne giden son gemidir bu

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden

Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.

Kaynakça: 

https://www.indyturk.com/node/622346/haber/yahya-kemal-naz%C4%B1m-hikmetin-annesine-a%C5%9F%C4%B1k-m%C4%B1yd%C4%B1

https://www.soylentidergi.com/yahya-kemal-ve-celile-hanim-buyuk-bir-ask-hikayesi/

https://pharmetic.org/celile-hanim%E2%80%99in-hikayesi

https://www.cafrande.org/yahya-kemalin-nazim-hikmetin-annesine-yazdigi-siir/

https://www.facebook.com/Av.Figen.Calikusu/videos/%C3%A7etin-altandanyahya-kemalin-naz%C4%B1m-hikmetin-annesi-i%C3%A7in-yazd%C4%B1%C4%9F%C4%B1-%C5%9Fiir-sizi-d%C3%BCn-bek/528727921017895/



RAMAZAN KAPİTALİZMİ

MANEVİYATIN TİCARİLEŞMESİ



NEVİN BİLGİN

Ramazan ayı, Müslümanlar için ibadet, dayanışma ve manevi arınma zamanı olarak kabul edilir. Ancak günümüzde bu kutsal ayın ruhu, kapitalizmin keskin dişleri arasında şekil değiştiriyor.

"Ramazan kapitalizmi" olgusu,  Ramazan’ın manevi boyutundan çok, ticarileşmiş yönüne odaklanıyor. İftar menülerinin astronomik fiyatları, lüks iftar sofraları, "Hoş Geldin Ramazan" temalı süslemeler, özel üretim kürdanlar ve kutlamalar… 



Lüks İftar Sofraları ve Fiyat Şoku

Ramazan ayı, geçmişte komşularla, akrabalarla ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşılan mütevazı sofralarla anılırdı. Ancak günümüzde, beş yıldızlı otellerde, lüks restoranlarda sunulan "iftar menüleri" dudak uçuklatan fiyatlarla pazarlanıyor. 2025 yılı itibarıyla, İstanbul’da bazı otellerin iftar menüleri kişi başı 4 bine kadar çıkabiliyor. Orta halli restoranlarda bile iftar menüleri 700-1500 TL aralığında.



Oysa Ramazan, israfın ve gösterişin değil, tevazunun ve paylaşımın ayı değil miydi?

Marketlerde "Ramazan Kampanyaları"

Market rafları, "Ramazan'a özel" indirim adı altında yüksek fiyatlarla dolup taşıyor. Fakat bu indirimler çoğu zaman aldatıcı. Ramazan öncesinde zamlanan ürünler, "kampanya" adı altında aslında yüksek fiyatlarla satılmaya devam ediyor. Hurma, pide, güllaç, baklava gibi Ramazan’a özgü gıdaların fiyatları neredeyse ikiye katlanıyor. Büyük zincir marketler, "Ramazan kolisi" adı altında önceden paketlenmiş gıda setleri satarken, bu kolilerin içeriği çoğu zaman düşük kaliteli ürünlerden oluşuyor.

Maneviyat Yerine Reklam ve Gösteriş

Birçok marka, Ramazan’ın manevi atmosferini reklam stratejisine dönüştürüyor. İftar vakti duyarlılığı adı altında özel reklam filmleri çekiliyor, sosyal medya kampanyaları düzenleniyor. Ancak bu reklamların çoğu, aslında büyük tüketim çarkının bir parçası. Firmalar, "yardımlaşma" ve "dayanışma" mesajları vererek kendi ürünlerinin satışını artırmayı hedefliyor.

Sahur ve İftar İçin Özel Tasarlanmış Ürünler

Bir zamanlar sadece doğal bir ibadet zamanı olan sahur ve iftar, artık ticari bir pazarlama aracı haline geldi. Marketlerde "iftarlık" ve "sahurluk" adı altında özel ürün reyonları oluşturuluyor. Ramazan’a özel temalı kürdanlar, balonlar, masa süsleri, kartpostallar ve hatta Ramazan’a özel tasarlanmış mutfak eşyaları satılıyor. Maneviyatın ön planda olması gereken bir ay, adeta bir festival havasına büründürülerek tüketime yönlendiriliyor.



Yardımlaşma ve Sosyal Denge Unutuluyor

Ramazan’ın temel ruhu, yardımlaşma ve dayanışmadır. Ancak günümüzde lüks iftar sofralarının gölgesinde, yoksulların sesi giderek daha az duyuluyor. Bir yanda iftar için binlerce lira harcayanlar varken, diğer yanda iftar sofrasına bir sıcak yemek koyamayan aileler var. Belediyeler ve hayır kurumları aracılığıyla yapılan yardım çalışmaları elbette önemli, ancak sistematik ekonomik adaletsizlik Ramazan’da daha da belirginleşiyor.


 AMERİKA, OSMANLI'YA DA SİLAH SATIYORDU

DENİZCİLİKTE BAŞLAYAN ABD, OSMANLI İLİŞKİLERİ, SİLAH TİCARETİYLE GELİŞTİ

1860'DA İLK SİLAHLAR ALINMAYA BAŞLADI



NEVİN BİLGİN 

Osmanlı İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler 19. yüzyılın başlarından itibaren şekillenmeye başlamıştır.

 Başlangıçta deniz ticareti ve diplomatik antlaşmalar üzerine kurulu olan bu ilişkiler, zamanla askeri ve ticari alanlarda derinleşmiştir. 



Osmanlı'nın modernleşme çabaları ve ABD'nin küresel ticaretteki yükselişi, iki ülke arasındaki etkileşimi artırmıştır. Bu bağlamda, Osmanlı'nın ABD'den silah ithalatı ve ticari ilişkileri büyük önem taşımaktadır.

Osmanlı-Amerikan Ticaretinin Başlangıcı

ABD, 18. yüzyılın sonunda bağımsızlığını kazandıktan sonra, Avrupa ve Akdeniz’de ticari çıkarlarını koruma amacıyla Osmanlı İmparatorluğu ile temas kurmaya başlamıştır. ABD’nin özellikle Kuzey Afrika’daki Osmanlı eyaletleri olan Cezayir, Trablus ve Tunus ile yaptığı antlaşmalar, bu temasların ilk aşamalarını oluşturmuştur.

Önemli Antlaşmalar:

1795: ABD, Cezayir ile bir antlaşma imzalayarak Akdeniz’de ticaret yapma hakkı elde etti.

1796-1797: ABD, Trablus ve Tunus ile benzer ticaret antlaşmaları imzaladı.

1830: Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasında ilk resmi ticaret antlaşması imzalandı.

1831: ABD, Osmanlı topraklarındaki ilk konsolosluğunu İzmir’de açtı.

1867: Osmanlı İmparatorluğu, Washington, DC’de ilk daimi elçiliğini açtı.

Osmanlı’nın ABD’den Silah Tedariki

19.yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri modernleşme sürecine girdiği bir dönemdir. Sanayi Devrimi’nin etkisiyle Avrupa ve ABD’de gelişen silah teknolojileri, Osmanlı için büyük bir cazibe merkezi olmuştur. ABD, bu dönemde hem iç savaş hem de sanayileşme süreci nedeniyle modern ve dayanıklı silahlar üreten bir ülke konumuna gelmişti.

Osmanlı, özellikle ABD'den tüfekler, toplar ve mühimmat tedarik etmeye başlamıştır. Amerikan yapımı Remington ve Winchester marka tüfekler, Osmanlı ordusu tarafından yaygın olarak kullanılmıştır. Bunun temel nedenleri arasında Amerikan silahlarının dayanıklılığı, modern mühendislik teknikleriyle üretilmiş olmaları ve fiyat açısından rekabetçi olmaları yer almaktadır.

Öne Çıkan Silah Tedarik Süreçleri:

1860’lar: Osmanlı, ABD İç Savaşı sonrasında piyasada fazlalık oluşturan silahları satın aldı.

1870’ler: Winchester marka tüfekler Osmanlı’nın hem iç güvenlikte hem de ordu modernizasyonunda önemli bir yer edindi.

1890’lar: Osmanlı, ABD’den top ve mühimmat alımını artırarak askeri gücünü modernize etmeye devam etti.

Silah Ticareti ve Politik Sonuçları

ABD ile Osmanlı arasındaki silah ticareti, sadece ticari değil aynı zamanda siyasi etkiler de yaratmıştır. Osmanlı’nın ABD’den silah alması, Avrupa’daki büyük güçlerin (İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya) dikkatini çekmiş ve Osmanlı'nın denge politikalarında ABD’nin rolü artmıştır. Ancak, ABD’nin genel dış politikasında Osmanlı İmparatorluğu stratejik bir öncelik taşımadığı için, iki ülke arasındaki ilişkiler genellikle ticari düzeyde kalmıştır.

Özellikle Osmanlı-Rus Savaşı (1877-1878) gibi büyük çatışmalar sırasında, Osmanlı’nın ABD’den silah tedarik etmesi, imparatorluğun askeri kapasitesini artırmış, ancak ABD'nin Osmanlı politikasında belirleyici bir aktör haline gelmesine yetmemiştir.

Osmanlı’nın ABD’ye Afyon İhracatı ve Ekonomik Etkileşimler

Silah ticaretine ek olarak, Osmanlı ve ABD arasında önemli bir başka ticaret kalemi de afyon olmuştur. Osmanlı topraklarında üretilen afyon, ABD’ye ihraç edilerek ilaç ve kimya sanayisinde kullanılmıştır. 19. yüzyılda afyon, özellikle ABD’de ilaç sektöründe büyük bir talep görmekteydi ve Osmanlı’nın ürettiği yüksek kaliteli afyon, Amerikan pazarında önemli bir yer edinmiştir.


Kaynakça

https://www.academia.edu/102745231/Osmanl%C4%B1_Devleti_ABD_Ticari_%C4%B0li%C5%9Fkileri?form=MG0AV3

https://osmanli.org.tr/osmanli-amerikan-iliskilerinin-tarihi-seyri/?form=MG0AV3&form=MG0AV3

https://www.historystudies.net/dergi/tar20151291c08.pdf?utm_source=chatgpt.com

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/781219?utm_source=chatgpt.com

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/781219

https://www.academia.edu/102745231/Osmanl%C4%B1_Devleti_ABD_Ticari_%C4%B0li%C5%9Fkileri

https://www.academia.edu/8333179/T%C3%BCrk_Amerikan_%C4%B0li%C5%9Fkilerinin_Ba%C5%9Flamas%C4%B1_1830_Tarihli_Ticaret_ve_Seyr%C3%BCsefayin_Antla%C5%9Fmas%C4%B1


26 Şubat 2025 Çarşamba

 OSMANLI'DAN AMERİKA'YA GÖÇ

                                               fotoğraf: Fikirturu

NEVİN BİLGİN

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Amerikan rüyasıyla kıtaya çok sayıda aile göç etti. Harput, Bitlis, Bingöl gibi bölgelerden göç edeler arasında Pulitzer Ödüllü yazar William Saroyan'ın Bitlis'ten Amerika'ya göç eden ailesi de bulunmaktadır. 


Göçlerin nedenleri genellikle ekonomik sıkıntılar, siyasi baskılar ve daha iyi yaşam koşulları arayışı gibi faktörlere dayanmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, özellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında, Anadolu'dan Amerika'ya önemli ölçüde göçler olmuştur. Bu göçler, özellikle ekonomik nedenlerle gerçekleşmiş ve göç edenler arasında Harput, Bitlis ve Bingöl gibi Doğu Anadolu bölgelerinden gelenler de bulunmaktadır.

Harput'tan Amerika'ya göç edenler arasında Halil Zekeriya Coşkun gibi isimler bulunmaktadır. Coşkun, ABD Sosyal Sigorta Kurumu'nda çalışmış ve emekli olduktan sonra köyüne dönmüştür. Bitlis'ten göç edenler arasında ise Pulitzer Ödüllü yazar William Saroyan'ın ailesi bulunmaktadır. Bingöl'den göç edenler arasında da Mesut Gengeç'in dedeleri gibi isimler yer almaktadır.

Örneğin, Pulitzer Ödüllü yazar William Saroyan, Bitlisli bir ailenin mensubudur. Ayrıca, Elia Kazan gibi ünlü yönetmenler de Osmanlı topraklarından Amerika'ya göç eden ailelerin çocuklarıdır.

1890’ların sonunda özellikle Doğu Anadolu’nun köylerinde bir Amerikan rüyası başlamıştı. Bilhassa Amerikan okullarında eğitim gören Ermeni nüfusun yavaş yavaş ABD’ye göç etmeye ve gidenlerin 1-2 yıl sonra ailelerine para göndermeye başlamasıyla hem Hristiyan hem de Müslüman nüfusta ABD’ye nasıl gidebilecekleri her gün konuşulan konular arasına girdi. 

1900’lerin başında, bugünkü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da büyük bir nüfus değişimi yaşanıyordu. Sadece Hristiyanlar değil, önemli sayıda Müslüman da köylerinden göç ediyordu. Bu göçler artık öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, bazı köylerde o dönemlerde erkek nüfus neredeyse kalmamış, sadece kadın ve çocukların yaşadığı köyler ortaya çıkmıştı.

 Osmanlı’dan ABD’ye ilk kez 1860’lı yıllarda ticaret veya başka sebeplerle gidenler oldu ancak önemli göç hareketi ancak 1890’lı yıllarda başlamıştı. 1860’lardan itibaren Harput’ta faaliyet gösteren Amerikan Misyonu ve Amerikalı Misyonerler, bugünkü Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Harput, Bingöl, Tunceli gibi şehirlerimizden Amerika’ya göçlerin başlamasına neden olmuştu.

Bu Türklerden birisi, Hasan Efendi, Erzincan’dan gelişinin öyküsünü gazeteci Hikmet Feridun Es’e aktardığında, köylerinden ilk başta komşularının göç etmeye başladığını, ailelerine para gönderdiklerini görünce “biz ne duruyoruz” deyip, yola çıktıklarını söylemişti. “Amerika’yı gözümüzde bir altın memleketi gibi gördük,” demişti.

ABD Buhranında Dönenler Oldu

1910’ların başında göçler doruk noktasına ulaşmıştı, fakat I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru bu sayı oldukça azaldı. Nihayet, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte gidenlerin bir bölümü geri döndü, daha sonra da ABD’de yaşanan büyük ekonomik buhranın etkisiyle Türkiye’ye dönenlerin sayısı daha da arttı.

200 Bin Kişi 

Anadolu’dan ABD’ye göç eden Müslümanların sayısının yaklaşık 50 bin olduğu tahmin ediliyor ancak tam rakamı, hem o yıllarda göç edenlerin soyadlarının olmaması, hem de Amerika’da isimlerinin yanlış harflerle yazılmasından dolayı tam olarak bilenemiyor.

1850-1914 yıllarını kapsayan dönemde, yoğun olarak gerçekleşmiştir. Bu devrede Amerika’ya göçü hızlandıran sebepler arasında, Osmanlı Devleti’nde yaşanan sosyo-ekonomik sıkıntılar itici faktör olarak, Kuzey Amerika’daki sanayileşme ve Güney Amerika’daki genişleyen tarım alanlarının ortaya çıkardığı işgücü talebinin yarattığı çekici faktörler sayılabilir. 

Özellikle Güney Amerika’ya 1860’larda başlayan göç, 1878-79’da hızlanmıştır. 1880 ile 1914 yılları arasında Güney Amerika ülkelerine giden Osmanlı göçmenlerinin sayısının yaklaşık 200 bin kişi olduğu belirtilmektedir. Bu göçmenlerin yerleştiği ülkeler arasında Brezilya ve Arjantin de bulunmaktadır. 

Ayrıca Meksika, Küba ve diğer ülkelere de önemli miktarda göç olmuştur. Bu dönemde Suriye, Anadolu ve Filistin’den Brezilya’ya göç edenler 45 bin kişi, Arjantin’e gidenler 138 bin kişi ve Küba’ya gidenler de 4 bin beş yüz kişidir. 

Turco

Latin Amerikalıların Turcos (Türkler) diye adlandırdığı bu Osmanlı göçmenlerinin çoğunluğunu Hıristiyan Araplar oluşturmaktadır. Nitekim 1990’larda Arjantin’de Cumhurbaşkanlığı yapan Carlos Menem’in de ailesinin bu göçmenlerden olduğu ve kendisinin de “Turco” lakabıyla anıldığı bilinmektedir. Bu nedenledir ki, kendisine 1992 yılında ülkemizi ziyareti sırasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı renkli diplomatik pasaportu dahi verilmiştir.

Kaynakça: 

https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html?form=MG0AV3

https://fikirturu.com/toplum/unutulmus-bir-hikaye-amerikadaki-ilk-gocmen-turkler/?form=MG0AV3

https://www.yenisafak.com/hayat/abdye-gocen-osmanlilarin-oykusu-3469477?form=MG0AV3

https://www.youtube.com/watch?v=yvavllRJRzM

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/671812

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1540785


25 Şubat 2025 Salı


ENVER PAŞA'NIN KAYIP KARDEŞİ: NURİ KİLLİGİL'İN CESEDİ NEDEN BULUNAMADI?

SİLAH ÜRETİP SATTIĞI İÇİN Mİ ÖLDÜRÜLDÜ? 

KENDİSİNE NEDEN 67 YIL SONRA CENAZE TÖRENİ YAPILDI? 





NEVİN BİLGİN 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çalkantılı yıllarda, hem savaş meydanlarında hem de sanayi alanında iz bırakan bir isimdi Nuri Killigil. Enver Paşa'nın kardeşi olan Killigil, Kafkas İslam Ordusu’nu yöneterek Bakü’nün kurtuluşunda önemli bir rol oynamış, Osmanlı’nın son büyük askeri girişimlerinden birine komutanlık etmişti. 

Savaşın ardından Almanya’ya gidip yıllarca gölgede kaldıktan sonra, Türkiye’ye dönerek savunma sanayisine atıldı. Ancak 2 Mart 1949’da Sütlüce’deki fabrikasında yaşanan ardışık patlamalar, yalnızca fabrikayı değil, Killigil’in kendisini de ortadan kaldırdı.

Sütlüce’de Üç Büyük Patlama

Nuri Killigil, İstanbul’da kurduğu fabrikasında tabanca, mühimmat ve savunma ekipmanları üretiyordu. O dönem Türkiye’nin savunma sanayisi oldukça zayıftı ve Killigil, yerli üretimi artırma çabalarıyla dikkat çekiyordu. Ancak bir gece, peş peşe üç büyük patlama fabrikayı yerle bir etti. Olay yerine gelen ekipler, düzinelerce cansız beden buldu. Ancak Killigil’e ait olduğu kesinleşen bir cesede rastlanmadı.

Görgü tanıkları, patlamaların korkunç bir şiddetle gerçekleştiğini, binanın enkaza dönüştüğünü anlatıyordu. Ancak garip olan şuydu: Diğer işçilerin bedenleri ağır hasar görse de büyük ölçüde tanınabilir durumdaydı. Fakat Killigil’e dair iz bulanamıştı. Olayın ardından bazı parçaların bulunduğu ancak bu şekilde cenaze töreni yapılmasının uygun olmadığı gerekçesiyle o dönemde cenaze töreni yapılmadığı dile getirildi. 

Komplo Teorileri: Suikast mı, Kaçış mı?

Bu noktada pek çok spekülasyon ortaya atıldı. Kimi kaynaklar, Killigil’in fabrikada ürettiği mühimmatın bazı güçleri rahatsız ettiğini ve patlamanın sabotaj olabileceğini öne sürdü. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, Batı ile yakın ilişkiler kurmaya başlamıştı ve yerli silah üretiminin bazı uluslararası aktörleri rahatsız etmiş olabileceği iddia edildi.

Diğer bir teori ise, Killigil’in ölmediği yönündeydi.  Ancak izine hiçbir zaman rastlanmadı.

Boş Tabut ve Belirsizlik

Patlamanın ardından Killigil için cenaze düzenlendi, fakat ortada bir ceset yoktu. Boş bir tabutla Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi. 

Onun hikâyesi, Osmanlı’nın son savaşçılarından birinin ve Türkiye’nin ilk sanayicilerinden birinin ardında bıraktığı büyük bir bilinmezlik olarak hafızalarda kaldı.

              Fotoğraf: Haber 7 (67 yıl sonra kılınan cenaze namazı)

Ölümüyle İlgili Tartışmalar ve Şüpheler

Sabotaj İddiaları:

Nuri Killigil, Türkiye’de yerli silah ve mühimmat üretimi konusunda önemli girişimlerde bulunuyordu. Bazı iddialara göre, Killigil’in fabrikası yabancı silah şirketlerinin çıkarlarına ters düşüyordu ve bu yüzden sabotaja uğramış olabileceği öne sürüldü.

O dönemde, Türkiye'nin savunma sanayisini güçlendirmek isteyen yerli girişimciler uluslararası baskılarla karşı karşıya kalabiliyordu. Killigil’in fabrikasının özellikle Orta Doğu’daki Arap ülkelerine silah temin ettiği iddiası, çeşitli çıkar gruplarının hedefi haline gelmesine yol açmış olabilirdi.

Kazara Patlama Teorisi:

Fabrikanın mühimmat üretimi yaptığı göz önüne alındığında, patlamanın teknik bir hata veya güvenlik ihlali sonucu meydana gelmiş olabileceği de düşünülebilir. Ancak bu açıklama, olayın büyüklüğü nedeniyle bazı kesimler tarafından tatmin edici bulunmamıştır.

             Fotoğraf Vikipedi: Enver Paşa, Babası Ahmet Paşa ve kardeşi Nuri Killigil

Otopsideki Şüpheli Durumlar:

Patlama sonrasında Killigil’in cesedi ve diğer kurbanlar büyük ölçüde tahrip olduğu için teşhis süreci zorlu olmuştur. Bazı iddialara göre Killigil’in cesedi bulunamamış, kimliği tam olarak tespit edilememiştir.

Dönemin resmi kayıtlarına göre, Killigil’in bazı beden parçaları bulunmuş ve kendisine ait olduğu belirtilerek defnedilmiştir. Ancak kimileri, patlama sonrasında kaybolmuş olabileceğini veya olayın arkasında daha büyük bir komplonun olabileceğini ileri sürmektedir.

Defin Sürecindeki Dini Tartışmalar:

O dönemde, patlamada parçalanan cesetlerin dinî kurallara uygun olarak defnedilmemesiyle ilgili tartışmalar yaşanmıştır. Nuri Killigil ve diğer kurbanlar için uygun bir cenaze töreni yapılmadan gömüldüğü iddia edilmektedir.

Bazı kaynaklar, Killigil’in parçalanmış bedeninin büyük ölçüde kaybolduğunu ve kimliği tespit edilen bazı parçalarının gizlice gömüldüğünü belirtmektedir.

Resmi Soruşturmanın Belirsizliği:

Patlamayla ilgili detaylı bir soruşturma yapılmış olsa da olayın ardındaki gerçek nedenin hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadığı iddia edilmektedir.

Haliç'te bulunan ceset

Bir başka bilgiye göreyse Nuri Paşa’nın vücudu 10 gün sonra Haliç’ten çıkarılmış ve o zamanın İstanbul Müftüsü olan Ömer Nasuhi Bilmen’in ’vücut tam olarak bulunamadığı için cenaze namazı kılınmaz’ fetvası nedeniyle cenaze namazı kılınmadan Edirnekapı Şehitliğine defnedilmiştir. 

Kaynakça: 

Bardakçı, Murat, Enver

https://tr.wikipedia.org/wiki/Nuri_Killigil

https://www.yenisafak.com/nuri-killigil-kimdir-nereli-ne-zaman-nasil-oldu-h-4501009?form=MG0AV3

https://www.biyografi.net/kisi-enver-pasa-324/?form=MG0AV3&form=MG0AV3

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/enver-pasa-1882-1922/?form=MG0AV3&form=MG0AV3

https://www.poligunstore.com/blog/icerik/efsane-nuri-killigilin-hayati

https://www.aa.com.tr/tr/gundem/turk-savunma-sanayisinin-onculerinden-nuri-killigilin-vefatinin-75-yili/3153052

https://www.indyturk.com/node/327566/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/bak%C3%BC-fatihi-nuri-killigil-pa%C5%9Fan%C4%B1n-giri%C5%9Fimcili%C4%9Fine-ne-oldu-1



            








24 Şubat 2025 Pazartesi

 Mavi Anadoluculuk

Anadolu'nun Kültürel Bütünlüğüne Dair Bir Entelektüel Arayış



Nevin BİLGİN

Mavi Anadoluculuk, Anadolu Yarımadası'nı Antik Yunan medeniyetinden ayrı düşünmeyen, aksine bu iki dünyayı bir bütün olarak ele alan bir fikir akımıdır. 

1950'li yıllarda Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı), Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol ve İsmet Zeki Eyuboğlu gibi aydınlar tarafından ortaya konulan bu düşünce, Anadolu'nun uygarlıkların merkezinde yer aldığını ve Antik Yunan medeniyetinin Anadolu'dan dallanarak Batı dünyasının temelini oluşturduğunu savunur.


Mavi Anadolucular, Anadolu'yu sınırları belirli bir coğrafya olarak değil, medeniyetlerin ve kültürlerin beşikliğini yapan bir düşünsel merkez olarak tanımlar. 

Bu bakış, Anadolu'yu sadece Osmanlı veya Selçuklu mirasıyla değil, Hititlerden Likyalılara, Friglerden İyonyalılara kadar uzanan geniş bir tarihsel çizgide ele alır. Bu anlamda Mavi Anadoluculuk, Anadolu'nun kültürel mirasını sahiplenerek, onu Batı uygarlığıyla bağdaştıran bir perspektif sunar.


Bu fikir hareketi, laik ve Avrupa merkezli bir ulusal kimlik modeli öne sürmesiyle diğer Anadolucu akımlardan ve etnik-dini temelli milliyetçilik anlayışlarından ayrılır. Cumhuriyet'in erken dönemindeki ulus inşa sürecinde önemli bir yer tutan bu akım, "kültürel yurttaş ulusçuluğu" olarak tanımlanabilir. Bu anlamda klasik ulusçuluk anlayışından farklı olarak, belirli bir etnik kimliğe veya dine dayanmayan, bunun yerine tarihsel ve kültürel mirasın öne çıkarıldığı bir yurttaşlık bilinci geliştirme amacı güderler.


Ancak Mavi Anadoluculuğun en büyük eleştirisi, bir aydın hareketi olarak kaldığı ve geniş halk kitlelerine yayılamadığı yönündedir. Bu akımın temsilcileri genellikle entelektüelliği ön planda tutmuş, bu nedenle de halk tarafından benimsenmesi güç olmuştur. Mavi Anadolucuların, Anadolu pastoralizmine dayalı bir düşünce yapısı geliştirerek tabiatı ve insani değerleri öne çıkaran bir yaklaşım izlemeleri de eleştirilen noktalardan biridir.


Mavi Anadoluculuk tarihsel bir perspektif sunmakla birlikte, kimlik temelli tartışmalar için geçerli çözümler sunma potansiyeline de sahip olarak da görülmüştür. 

Batı merkezli modernleşme sürecinin Anadolu'nun kültürel zenginliğini dışarıda bıraktığı eleştirisini getiren bu akım, Anadolu'nun çok katmanlı ve çok kültürlü kimliğini öne çıkaran bir düşünce sistemini temsil etmektedir. 

Mavi Anadoluculuk sadece bir tarih ve kültür yorumu değil, aynı zamanda modern Türkiye'nin kültürel kimliğini şekillendirme çabalarının bir parçasıdır. Entelektüellere özgü ve akademik düzlemde kalan bir hareket olmasına rağmen,  Anadolu'nun tarihsel mirasını yeniden düşünmek için de perspektif sunmaktadır.

Kaynakça: 

https://arkeofili.com/halikarnas-balikcisi-ve-mavi-anadoluculuk/?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mavi_Anadoluculuk?form=MG0AV3

https://dergipark.org.tr/tr/pub/muhafazakar/issue/55472/760782

https://iupress.istanbul.edu.tr/tr/journal/rpts/article/topraga-bagli-bir-milliyetcilik-teorisi-olarak-mavi-anadolu-ideali

https://dergipark.org.tr/tr/pub/akademikdusunce/issue/85730/1463539

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ecd/issue/89237/1545901


 RUZİ NAZAR VE NAZIM HİKMET

VİYANA'DA KARŞILAŞAN İKİ ZIT DÜNYA

                                              Fotoğraf: Bianet


NEVİN BİLGİN

Soğuk Savaş yıllarında istihbarat faaliyetleri ve ideolojik mücadeleler, bireylerin hayatlarında beklenmedik kesişim noktaları yarattı. Bunlardan biri, 1950’lerin başında Viyana’da gerçekleşen ve CIA için çalışan Türkmen asıllı Ruzi Nazar ile ünlü şair Nazım Hikmet’i karşı karşıya getiren görüşmeydi. Bu buluşma, yalnızca iki insanın sohbeti değil, aynı zamanda Doğu ile Batı, sosyalizm ile anti-komünizm arasında geçen bir fikir mücadelesiydi.

Ruzi Nazar, Sovyetler Birliği'ne karşı yürüttüğü faaliyetler kapsamında, o dönemin önemli entelektüel figürleriyle temas kuruyordu. Gençliğinden beri Nazım Hikmet’in adını duymuş, şiirlerini beğenmiş ama onun siyasi duruşuna mesafeli yaklaşmıştı. Nazım Hikmet ise Sovyetler Birliği’nin desteklediği dünya görüşüne sıkı sıkıya bağlıydı ve komünizmi yalnızca bir ideoloji olarak değil, insanlığın kurtuluş reçetesi olarak görüyordu.



Viyana’da düzenlenen bir festival vesilesiyle gerçekleşen görüşmede Ruzi Nazar, Nazım Hikmet'in Sovyetler Birliği'ne olan bağlılığını sorguladı. Nazım Hikmet ise, dünyadaki sömürge halklar ve işçi sınıfı için Sovyetler Birliği'ni bir umut olarak tanımladı. Enver Altaylı’nın aktardığına göre, Nazım Hikmet, Ruzi Nazar’a “Büyük güçlerin oyuncağı olma” diyerek onun emperyalist çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğini ima etti. Bu cümle, yalnızca kişisel bir uyarı değil, Soğuk Savaş’ın ideolojik kamplaşmasında kimin hangi tarafta durduğunu belirleyen keskin bir çizgiydi.



Bu olayın ilginç bir yan hikayesi de Ruzi Nazar’ın ailesine uzanır. Ruzi Nazar’ın kızı, dünyaca ünlü “Akıl Oyunları” kitabının yazarı ve ünlü matematikçi John Nash’in hayatını anlatan filme ilham veren Sylvia Nasar’dır. Sylvia Nasar, Amerikalı bir ekonomist olmasına rağmen, babasının istihbarat dünyasındaki geçmişi onun hayatına gölge düşürmüş müdür bilinmez, fakat Ruzi Nazar’ın ideolojik savaşlarla geçen hayatı, kızının akademik başarısıyla bambaşka bir alanda yankı bulmuştur.

                                                                                      kızı Silvia Nasar (Vikipedi)

Ruzi Nazar, 1917 yılında Türkistan’da doğdu. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından Sovyetler’e karşı savaşmak üzere kullanılan Türkistan Lejyonu’nda görev aldı. Savaşın ardından Batı’ya sığınarak CIA için çalışmaya başladı. Türkiye, Avrupa ve ABD’de Sovyetler’e karşı operasyonlar yürüttü, anti-komünist hareketleri destekledi. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarları doğrultusunda faaliyet gösterdi ve 2015 yılında hayatını kaybetti.

Kaynakça: 

https://sahipkiran.org/2015/05/05/ruzi-nazar/?form=MG0AV3

https://www.turkishnews.com/tr/content/2013/03/05/nazim-hikmetin-turk-casusa-verdigi-yanit/?form=MG0AV3

https://www.inovatifhaber.com/cianin-ozbek-asilli-turkiye-sefi-ruzi-nazarin-muhtesem-oykusu-omer-celikaslan-yazdi-10069-haberi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ruzi_Nazar

https://katalog.hacettepe.edu.tr/client/tr_TR/default_tr/search/detailnonmodal/ent:$002f$002fSD_ILS$002f0$002fSD_ILS:315059/one?qu=Istihbarat+g%C3%B6revlileri+-+Amerika+Birle%C5%9Fik+Devletleri+-+Biyografi.&ps=300

Enver Aysever'in programı Enver Altaylı

https://youtu.be/-m6RCqr0-sc?si=vHx5u-I01fZfs7QZ


23 Şubat 2025 Pazar

 ALMANYA SEÇİMLERİ VE AŞIRI SAĞ'IN YÜKSELİŞİ



NEVİN BİLGİN

Almanya'daki son seçimler, aşırı sağın yükselişi ve toplum üzerindeki etkilerini anlamak açısından önemli veriler sunuyor. 

Almanya için Alternatif (AfD) partisi, oy oranını %19,5'a çıkararak ikinci sıraya yerleşti. Bu, AfD'nin tarihindeki en yüksek oy oranı ve aşırı sağın Almanya'da giderek daha fazla destek bulduğunu gösteriyor. AfD'nin başarısı, göçmen karşıtı ve Avrupa Birliği'ne eleştirel politikalarının geniş bir seçmen kitlesi tarafından benimsendiğini ortaya koyuyor. AfD, bir önceki seçimlere göre oy oranını %9,1 artırdı. 

Toplumsal Kutuplaşma ve Aşırı Sağ

AfD'nin yükselişi, Almanya'da toplumsal kutuplaşmanın derinleştiğini gösteriyor. Aşırı sağın güçlenmesi, göçmenler ve azınlıklar üzerindeki baskının artmasına ve toplumda daha fazla ayrışmaya yol açabilir. Bu durum, sosyal barış ve uyum açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Geleneksel Partilerin Tepkisi

Geleneksel partiler, AfD ile koalisyon yapmayacaklarını açıkça belirttiler. Bu, aşırı sağın hükümette yer almasını engellemek için alınan bir önlem olarak değerlendirilebilir. Ancak, AfD'nin güçlü bir muhalefet partisi olarak mecliste yer alması, politikaların ve yasaların şekillenmesinde etkili olabileceği anlamına geliyor.

Seçmen Davranışları ve Aşırı Sağ

AfD'nin başarısı, seçmenlerin mevcut hükümet politikalarına duyduğu memnuniyetsizliği ve değişim isteğini yansıtıyor. Özellikle göç ve güvenlik konularında endişe duyan seçmenler, AfD'nin radikal çözümlerine yönelmiş görünüyor. Bu, Almanya'da aşırı sağın gelecekte daha da güçlenebileceğine işaret ediyor.

Uluslararası Etkiler ve Aşırı Sağ

AfD'nin yükselişi, Avrupa genelinde aşırı sağ hareketlerin güçlendiğini gösteriyor. 

Avrupa'da aşırı sağın yükselişi Avrupa Birliği'nin bütünlüğü ve işleyişi açısından da önem taşıyor. 

Yeşiller ve Sol Parti'nin Durumu

Yeşiller Partisi'nin oy kaybı, çevre politikalarına olan ilginin azaldığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak, Sol Parti'nin oylarını %8,5'a çıkararak meclise girmesi, sol seçmenlerin alternatif arayışında olduğunu gösteriyor. Sol Parti'nin başarısı, sosyal adalet ve eşitlik konularındaki politikaların halen önemli bir destek bulduğunu gösteriyor. 

SPD'nin oy oranının %16'ya gerilemesi, geleneksel sol politikaların seçmen nezdinde eskisi kadar cazip olmadığını gösteriyor.

CDU/CSU yüzde 29

CDU/CSU'nun %29 oranında oy alarak seçimlerden birinci çıkması, Alman seçmenlerin büyük bir kısmının istikrar ve geleneksel merkez sağ politikaları tercih ettiğini göstermektedir. Ancak, bu zafer koalisyon görüşmelerinin gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. CDU/CSU'nun hükümet kurmak için SPD ve/veya Yeşiller ile bir koalisyon oluşturması gerekecektir. Bu süreç, hem partiler arasındaki uzlaşma yeteneğini hem de politikaların uyumlu olup olmadığını belirleyecek.


Sandık çıkış anketine göre ⤵️ ⬛ CDU/CSU (Hristiyan Birlik): %29 🟦 AfD (Aşırı Sağ): %19.5 🟥 SPD (Sosyal Demokratlar): %16 🟩 Yeşiller: %13.5 🟧 Sol Parti: %8.5 🟨 FDP (Liberaller): %4.9 🟪 BSW: %4.7 Seçim barajı: %5 ⬆️ Oy oranını en çok artıran parti: AfD +%9.1 ⬇️ Oy oranı en çok düşen parti: SPD -%9.7

 VAN’DA YAMYAMLARIN VARLIĞINA DAİR İZLER: TARİHSEL VE ARKEOLOJİK KANITLAR

VAN'DA İNSAN YİYEN KÖYÜ

Yamyamlık (insan eti yeme eylemi), insanlık tarihi boyunca çeşitli nedenlerle ortaya çıkmış bir olgudur. Antropologlar ve tarihçiler, yamyamlığın hem ritüelistik hem de hayatta kalma amaçlı versiyonları olduğunu ortaya koymuştur.



NEVİN BİLGİN 

Yamyamlığın ilk izleri, Paleolitik Çağ’a kadar uzanmaktadır. Arkeolojik kazılarda, özellikle Avrupa ve Afrika’da bulunan Neandertal kalıntılarında kemiklerin üzerindeki kesik izleri, bu toplulukların yamyamlık uygulamalarına dair kanıtlar sunmaktadır. Bu izlerin bazılarının törensel amaçlarla, bazılarının ise kıtlık gibi zorlayıcı koşullar nedeniyle yapıldığı düşünülmektedir.


                                                                                    fotoğraf. Arkeofili. Kesik izleri bulunan kemikler

Yamyamlık üç ana kategoriye ayrılır:

Törensel Yamyamlık: Dinî ya da kültürel ritüellerde, özellikle düşmanlarını yemek ya da ölülerin ruhlarını serbest bırakmak amacıyla yapılır.

Hayatta Kalma Yamyamlığı: Açlık, kıtlık ya da savaş gibi zorlayıcı durumlarda başvurulan bir yöntemdir. Örneğin, 1846’da ABD’deki Donner Partisi faciasında aç kalan insanlar hayatta kalabilmek için ölenlerin etlerini tüketmiştir.

Patolojik (Psikolojik) Yamyamlık: Seri katiller ya da psikolojik rahatsızlığı olan bireylerin insan eti tüketmesi şeklinde görülür. Örneğin, ünlü Alman yamyam Armin Meiwes, bir insanı isteyerek yediğini itiraf etmiştir.

https://www.dirilispostasi.com/4-bin-yil-onceden-kalma-kemiklerde-yamyamlik-izleri-bulundu

Arkeolojik Bulgular ve Antropolojik Araştırmalar

Arkeolojik kazılar, yamyamlığın tarih boyunca farklı medeniyetlerde yer aldığını ortaya koymuştur. Güney Amerika’da Azteklerin, esir aldıkları savaşçıları törensel yamyamlık amacıyla kurban ettikleri bilinir. Avrupa’da, Karanlık Çağ’da yaşanan kıtlıklarda yamyamlık vakalarına rastlandığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Kemikler Kanıt

Bu konuda en dikkat çekici bulgulardan biri, İngiltere’deki Gough Mağarası’nda keşfedilen 14 bin yıllık insan kemikleridir. Bu kemiklerin üzerindeki kesik izleri ve delikler, insanların kasıtlı olarak parçalanıp yendiğine işaret etmektedir.

Van’da Yamyamlık İddiaları ve Araştırmalar

Türkiye’de yamyamlık konusu genellikle mitler, halk efsaneleri ve popüler kültürün bir parçası olarak görülse de, Van bölgesinde ortaya atılan iddialar bilimsel incelemeler gerektirmektedir.

Bazı araştırmalar, Van Gölü çevresinde yapılan arkeolojik kazılarda insan kemiklerinde anormal kesik izlerine rastlandığını öne sürmektedir. 1980’lerde yapılan kazılarda bulunan kemikler üzerinde yapılan analizlerde, bu izlerin büyük olasılıkla törensel yamyamlıkla ilişkili olabileceği tartışılmıştır.

Ayrıca, 19. yüzyıl Osmanlı arşiv belgelerinde, Van ve çevresinde yaşanan kıtlık yıllarında yamyamlık vakalarına rastlandığına dair bazı kayıtlar olduğu iddia edilmektedir. Bu belgelerde, özellikle sert kış koşulları nedeniyle gıda bulamayan toplulukların, hayatta kalabilmek için insan eti tükettiği yönünde bilgiler yer aldığı belirtilmektedir.

Bu konuda yapılan en çarpıcı araştırmalardan biri, antropolog Dr. Hasan Demirtaş tarafından yürütülen saha çalışmasıdır. Demirtaş’ın 2005 yılında Van’ın kırsal bölgelerinde yaptığı araştırmalar, bölge halkının bazı eski söylentileri aktardığını ortaya koymuştur. Yerel halkın anlatılarına göre, özellikle 1800’lü yıllarda yaşanan büyük kıtlıklar sırasında bazı insanların bu aşırı yönteme başvurduklarına dair hikâyeler nesilden nesile aktarılmıştır.

Ancak bu tür iddiaların kesinleşmesi için daha fazla arkeolojik ve antropolojik araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Yamyamlık, insanlık tarihi boyunca farklı dönemlerde ve coğrafyalarda görülen, hem kültürel hem de zorunluluk kaynaklı bir olgudur. Van’daki yamyamlık iddiaları, bölgenin geçmişinde yaşanan kıtlıklarla ve arkeolojik buluntularla desteklenmeye çalışılsa da, kesin bilimsel kanıtlar henüz sınırlıdır.

Kaynakça: 

https://www.academia.edu/42216037/Polat_%C4%B0_2020_Yamyaml%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Tarihi_ve_Vanda_%C4%B0nsan_Yiyen_Bir_Topluluk_Mirovharlar_Motif_Akademi_Halkbilimi_Dergisi_C_13_29_ss_1_19?form=MG0AV3

https://evrimagaci.org/insan-yamyamliginin-kisa-tarihi-7900?form=MG0AV3

Gelişin, Arkın, Yamyamlık Tarihi

https://tr.wikisource.org/wiki/Yamyaml%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Tarihi_ve_Van%E2%80%99da_%C4%B0nsan_Yiyen_Bir_Topluluk_Mirovharlar?form=MG0AV3

https://tr.wikisource.org/wiki/Yamyaml%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Tarihi_ve_Van%E2%80%99da_%C4%B0nsan_Yiyen_Bir_Topluluk_Mirovharlar/Yamyaml%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Tan%C4%B1m%C4%B1_ve_Tarihi?form=MG0AV3

https://serbestiyet.com/haberler/vanda-yamyamlarin-yasadigina-inanilan-eski-ermeni-koyu-mirovxwaran-insan-yiyen-102208/?form=MG0AV3


21 Şubat 2025 Cuma

 DÜNYANIN GÖLGE ORDULARI

MODERN SAVAŞIN YENİ AKTÖRLERİ

PROFESYONEL ASKERLİK VE ÖZEL ASKERİ ŞİRKETLER

BLACKWATER'LAR, WAGNER'LAR...

Bu gölge ordular ve profesyonel askerler, dünya genelinde askeri stratejilerin ve güç dengelerinin önemli bir parçasıdır. Gölge ordular, resmi askeri güçlerin müdahale edemediği durumlarda devreye girerek, hükümetlerin çıkarlarını korumakta ve çatışma bölgelerinde etkili olmaktadırlar.

                                          fotoğraf: İndependent Türkçe


NEVİN BİLGİN 

Geleneksel ordular, savaşların en belirleyici unsuru olarak görülse de, günümüzde profesyonel askerlik kavramı ve özel askeri şirketlerin (PMC'ler) yükselişi, modern savaş anlayışını kökten değiştirmektedir. 

Devletlerin savaş stratejilerinde köklü değişimler yaratan bu yeni sistem, sadece cephelerde değil, küresel politik dengelerde de etkili bir güç unsuru hâline gelmiştir.

Tarih boyunca ordular, çoğunlukla zorunlu askerlik sistemine dayalı olarak kurulmuş, halktan toplanan askerler ile savaşlar yürütülmüştür. Ancak, teknolojinin ilerlemesi, savaş taktiklerinin değişmesi ve uzun süreli profesyonelleşmenin getirdiği avantajlar nedeniyle birçok ülke düzenli ordularında yalnızca profesyonel askerleri kullanmaya yönelmiştir.

Çin, Hindistan, ABD ve Rusya gibi ülkeler hâlâ büyük ölçekli zorunlu askerlik uygulamalarına sahipken, özellikle Batı ülkelerinde askerî kadrolar büyük oranda profesyonelleşmiştir. Örneğin, ABD’nin aktif askerî personelinin tamamı profesyonel askerlerden oluşurken, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri zorunlu askerliği tamamen kaldırarak profesyonel ordu modeline geçmiştir. Türkiye gibi ülkeler ise karma bir model uygulayarak hem zorunlu askerliği hem de profesyonel birlikleri sistemde tutmaktadır.

                                                                fotoğraf: Euronews

Özel Askeri Şirketlerin Yükselişi

Profesyonel orduların yanı sıra, 20. yüzyılın sonlarından itibaren özel askeri şirketlerin yükselişi dikkat çekmektedir. 

Devletler, savaş alanlarında doğrudan varlık göstermenin getirdiği siyasi ve hukuki risklerden kaçınmak için özel askeri şirketlere yönelmeye başlamıştır. Bu şirketler, eğitimden güvenlik hizmetlerine, lojistik destekten doğrudan askeri operasyonlara kadar geniş bir yelpazede faaliyet göstermektedir.

ABD'nin Blackwater'ı (Akademi) 

Özel askeri şirketler ilk olarak Afrika’daki iç savaşlarda ve ABD’nin Irak ve Afganistan’daki operasyonlarında büyük ölçüde görünür hâle gelmiştir. En bilinen örneklerden biri, ABD merkezli Blackwater’dır (günümüzde Academi olarak bilinmektedir). Irak Savaşı ve Afganistan Savaşı sırasında ABD hükümeti, pek çok operasyonunda Blackwater personelini kullanarak düzenli askerî birliklerini sahaya sürmekten kaçınmıştır. Benzer şekilde, DynCorp ve Triple Canopy gibi şirketler de ABD’nin dış operasyonlarında önemli roller üstlenmiştir.

Rusya’nın Wagner Grubu ve Yeni Nesil Paralı Askerler

ABD’de özel askeri şirketler genellikle bir denetim mekanizmasına tabi olsa da, Rusya’nın Wagner Grubu gibi yapılar, doğrudan Kremlin ile bağlantılı olmalarına rağmen resmî olarak tanınmamakta ve hukuki olarak belirsiz bir statüde faaliyet göstermektedir.

Wagner Grubu, ilk olarak 2014 yılında Ukrayna’daki Donbas çatışmalarında ortaya çıkmış, ardından Suriye ve Libya gibi bölgelerde aktif hâle gelmiştir. Rusya’nın, Wagner’i özellikle Afrika’daki operasyonlarında kullanarak bölgedeki nüfuzunu artırdığı bilinmektedir. Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mali gibi ülkelerde Wagner’in yerel yönetimlerle anlaşmalar yaparak paralı askerlerini sahaya sürdüğü görülmektedir.

Bağımsız Güç Merkezine Dönüşebiliyor

2023 yılında Wagner lideri Yevgeniy Prigojin’in başlattığı başarısız ayaklanma sonrasında, grup büyük ölçüde Kremlin kontrolüne alınmış, ancak Afrika ve Orta Doğu’daki faaliyetlerine devam etmiştir. Bu durum, özel askeri şirketlerin yalnızca devlete hizmet eden yapılar olmadığını, aynı zamanda kendi çıkarlarını da ön planda tutabilecek bağımsız güç merkezlerine dönüşebileceğini göstermiştir.

Hukuki Boyutu

Özel askeri şirketler, uluslararası hukukun gri alanlarında faaliyet gösteren yapılar olarak büyük tartışmalara yol açmaktadır. Düzenli ordulara kıyasla daha az denetime tabi olmaları, onları savaş suçları ve insan hakları ihlalleri açısından tartışmalı bir noktaya taşımaktadır. Örneğin, Blackwater personelinin 2007’de Irak’ta 17 sivilin öldürülmesine neden olduğu olay, özel askeri şirketlerin hesap verebilirliği konusunda büyük endişeler doğurmuştur.

Hibrit Savaş ve Geleceğin Orduları

Gelecekte, orduların daha da profesyonelleşmesi ve özel askeri şirketlerin etkinliğinin artması beklenmektedir. Artan teknolojik savaş sistemleri, insansız hava araçları (İHA) ve yapay zekâ destekli savaş mekanizmaları, klasik zorunlu askerlik sistemlerini giderek daha işlevsiz hâle getirmektedir. Bunun yerine, küçük, profesyonel ve yüksek eğitimli birliklerin kullanıldığı hibrit savaş modellerinin yaygınlaşacağı öngörülmektedir.

Ülkelerin Asker Sayıları

Dünya genelinde ülkelerin aktif askeri personel sayıları, ulusal güvenlik ve savunma stratejilerinin önemli bir parçasıdır. İşte bazı ülkelerin aktif askeri personel sayıları:

Ek

Öte yandan dünyadaki ülkelerin resmi ordularına baktığımızda aktif asker sayısı ise şöyle: 

| Ülke | Aktif Asker Sayısı |

|------|--------------------|

| Çin | 2,035,000 |

| Hindistan | 1,455,550 |

| Amerika Birleşik Devletleri | 1,328,000 |

| Rusya | 1,320,000 |

| Kuzey Kore | 1,320,000 |

| Ukrayna | 900,000 |

| Pakistan | 654,000 |

| İran | 610,000 |

| Güney Kore | 600,000 |

| Vietnam | 600,000 |

| Türkiye | 355,200 |


Kaynakça: 

https://www.askernoktasi.org/amerika-askeri-rutbeler.html?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Amerika_Birle%C5%9Fik_Devletleri_Silahl%C4%B1_Kuvvetleri?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Profesyonel_ordu

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/321560

https://www.savunmasanayist.com/tskda-artik-cogunluk-profesyonellerde/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Wagner_Grubu

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2821813

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rus-paramiliter-grup-wagner/2975388

https://m5dergi.com/dunya/rus-wagnerin-parali-askerleri-afrikada-9-ulkeye-yayildi/

https://gazeteoksijen.com/dunya/wagner-rus-komutanlara-savas-ilan-etti-181929

https://tr.wikipedia.org/wiki/Amerika_Birle%C5%9Fik_Devletleri_Silahl%C4%B1_Kuvvetleri

https://www.indyturk.com/node/497396/d%C3%BCnya/blackwater-ve-wagner-aras%C4%B1nda-d%C3%BCnya-sava%C5%9Flar%C4%B1n%C4%B1-paral%C4%B1-askerler-mi-y%C3%BCr%C3%BCt%C3%BCyor


EFENDİSİ OLMAYAN TOPRAKLAR....

KİMSENİN SAHİPLENMEDİĞİ TOPRAKLAR: DÜNYANIN KAYIP BÖLGELERİ

TERRA NULLİUS BÖLGELERİ



NEVİN BİLGİN 

Terra nullius, Latince "kimsenin toprağı" anlamına gelir ve uluslararası hukukta hiçbir devletin egemenliği altında olmayan toprakları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Bu terim, tarih boyunca farklı bağlamlarda kullanılmış ve özellikle sömürgecilik döneminde Avrupa devletleri tarafından yeni topraklar üzerinde hak iddia etmek için bir gerekçe olarak öne sürülmüştür. Günümüzde ise birkaç bölge hâlâ terra nullius statüsünde kabul edilmektedir.

Mısır ile Sudan arasındaki Bir Tawil



1. Bir Tawil: Afrika'nın Sahipsiz Toprağı

Mısır ile Sudan arasındaki Bir Tawil bölgesi, dünya üzerindeki en bilinen terra nullius alanlarından biridir. Yaklaşık 2.060 kilometrekarelik bu çöl arazisi, sert iklim koşulları nedeniyle yaşanmaz kabul edilir ve herhangi bir ülke tarafından resmi olarak sahiplenilmemiştir. İlginç bir şekilde, bu toprak parçasının sahipsiz kalmasının nedeni, Sudan ve Mısır arasındaki sınır anlaşmazlıklarıdır. Sudan, Hala'ib Üçgeni adlı daha büyük ve değerli bir bölgeyi talep ederken, Mısır da aynı bölge üzerinde hak iddia etmektedir. Ancak iki ülke de Bir Tawil'i istemediğinden, burası fiilen sahipsiz toprak olarak kalmaktadır.

                                     Marie Byrd Land

2. Marie Byrd Land: Antarktika'nın Boşluğu


Marie Byrd Land, dünyanın en büyük sahipsiz toprak parçası olarak bilinir. Yaklaşık 1.610.000 kilometrekarelik bu bölge, Antarktika'nın batısında yer almaktadır. Antarktika üzerindeki toprak iddiaları, 1959 tarihli Antarktika Antlaşması ile dondurulmuş olup, bu anlaşmaya taraf olan ülkeler yeni toprak taleplerinde bulunamamaktadır. Ancak Marie Byrd Land, hiçbir ülke tarafından resmen sahiplenilmemiştir. Bölgenin aşırı iklim koşulları ve ulaşım zorlukları, burayı sürekli bir yerleşim için elverişsiz kılmaktadır.

                                                            Fotoğraf: Vikipedi/ Liberland

3. Tuna Nehri Üzerindeki Sahipsiz Topraklar


Avrupa’da da bazı küçük toprak parçaları terra nullius olarak kabul edilmektedir. Özellikle Hırvatistan ile Sırbistan arasındaki sınır ihtilafları nedeniyle Tuna Nehri çevresinde bazı bölgeler herhangi bir devletin egemenliği altında değildir. Bu alanlardan en bilineni, yaklaşık 7 kilometrekarelik Liberland’dır. 2015 yılında bir grup aktivist tarafından bağımsız bir mikro-devlet olarak ilan edilen Liberland, uluslararası hukuk açısından henüz tanınmamıştır. Sınır anlaşmazlıkları nedeniyle Hırvatistan ve Sırbistan da bu bölgeyi resmen sahiplenmemektedir.

Hukuki Boyut

Terra nullius kavramı, uluslararası hukukta önemli tartışmalara yol açmıştır. Geçmişte bu ilke, sömürgeci devletler tarafından yerli halkları görmezden gelerek toprak elde etmek için kullanılmıştır. Günümüzde ise bu tür sahipsiz topraklar genellikle sınır anlaşmazlıkları, uluslararası antlaşmalar ve coğrafi izolasyon nedeniyle sahiplenilmemektedir. Ancak iklim değişikliği ve doğal kaynak arayışları, gelecekte bu bölgelerin statüsünü değiştirebilir.

Kaynakça: 

https://www.ncesc.com/geographic-pedia/what-places-on-earth-dont-belong-to-anyone/?form=MG0AV3

https://en.wikipedia.org/wiki/Terra_nullius?form=MG0AV3

https://www.law.cornell.edu/wex/terra_nullius

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/700827

https://www.theindigenousfoundation.org/articles/the-doctrine-of-discovery-and-terra-nullius