29 Ocak 2026 Perşembe

 ERKEKLERİN HAFTA SONU RİTÜELLERİ:

SİFON ÇEKMEDEN ARABA YIKAMAYA ULUSAL BİR DRAM



Hafta sonu geldi mi bazı erkekler için hayatın anlamı netleşir:

Araba yıkanacak. Uzun uzun. Aşkla. Şefkatle. Neredeyse romantik bir bağ kurularak.

Evde sifon çekilmez, musluk damlatır, su boşa akar… sorun değil.

Ama o araba?

Bir damla leke kalmamalı. Jantlar diş fırçasıyla ovulur, kaput bezle parlatılır, camlar sanki NASA’ya gönderilecekmiş gibi silinir.

Su kıtlığı mı?

“Devlet çözsün.”

Ama araba yıkama?

Bu kişisel bir görev, hatta kutsal bir sorumluluktur.

Kaldırımdan akan sular, köpük köpük yola karışır. Kanalizasyon? Umursanmaz.

Önemli olan arabaya yukarıdan bakınca “oh be” dedirtecek o parlaklıktır.

İnsan çocuğuna bu kadar özenmez, ama otomobil pırıl pırıl olmalıdır.

Avrupa’da bu manzarayı göremezsiniz.

Kimse apartman önünde hortumu açıp üç saat araba yıkamaz.

Çünkü orada su “şaka” değildir.

Kurallar vardır, denetim vardır, ceza vardır.



Bizde ise:

“Bir şey olmaz abi.”

Erkeklerin ikinci hafta sonu görevi ise daha sessiz ama bir o kadar semboliktir:

Ev kıyafetleriyle fırında ekmek beklemek.

Eşofman altı, terlik, yarı kapalı gözler…

Sanki ekmek değil de insanlığın son umudu alınacaktır.

Kasada beklerken bakışlar boşluğa sabitlenir.

Bu da bir görevdir.

Ev içi emeğin sembolik temsilidir:

“Ben de bir şey yaptım.”


 Su Yok Diyoruz, Kaldırımlardan Akıyor: 

Araba Yıkama Dükkanları ve Görmezden Gelinen Tehlike

ŞEHİRLERDE BİNA ALTLARINDA GİZLİ VE BÜYÜK TEHLİKE: LASTİK DEPOLAMA ALANLARI

PATLAMA, YANGIR RİSKİ YÜKSEK 




Nevin BİLGİN 

Bir yanda “su kıtlığı kapıda” uyarıları, baraj doluluk oranları, tasarruf çağrıları…

Diğer yanda şehirlerin ortasında, kaldırımlardan yollara doğru şarıl şarıl akan sular.

Sebep mi? Her köşe başında açılan araba yıkama dükkânları.

Bugün neredeyse her apartman altında, her giriş katında, her ara sokakta bir araba yıkama var. Üstelik bu dükkânların büyük bir kısmında ne su kullanımı denetleniyor ne de çevreye verilen zarar umursanıyor. Yıkama sırasında kullanılan tonlarca su, geri kazanım olmaksızın kaldırımlara taşıyor, yollara akıyor, kanalizasyona karışıyor.



Sormak gerekiyor:

Su kıtlığından söz ederken bu savurganlık normal mi?

Bu kadar çok araba yıkama dükkânının bir arada bulunması gerçekten gerekli mi?

Su Krizi Varken Bu İsraf Kimin Kararı?

Araba yıkamak lüks bir ihtiyaçtır.

Ama bugün bu lüks, kamusal bir israfa dönüşmüş durumda.

Bir yanda evinde musluğu kısan vatandaş, diğer yanda saatlerce akan hortumlar… Üstelik çoğu dükkânda:

·Su tasarruf sistemi yok,

·Geri dönüşüm yok,

·Denetim yok.



Bu tablo, bireysel ihmallerden değil, kuralsızlıktan ve denetimsizlikten kaynaklanıyor.

Apartman Altları: Araba Yıkama, Lastik Deposu, Risk Merkezi

Sorun sadece su değil.

Bir diğer ciddi tehlike ise binaların altında faaliyet gösteren lastik depolama alanları.

Lastik, yüksek derecede yanıcı bir malzemedir.

Apartmanların altında, insanların yaşadığı binaların zemin katlarında lastik depolanması:

·Yangın riski oluşturur,

·Zehirli duman tehdidi yaratır,

·Tahliye ve müdahaleyi zorlaştırır.

Bir yangın çıktığında bedelini ödeyecek olan, o dükkânı işleten değil; o binada yaşayan insanlar olacaktır.

Bu Kadar Çok Olmaları Doğru mu?

Her mahallede, her apartman altında, her sokakta aynı tür işletmelerin açılması; ne şehir planlamasıyla ne çevre politikasıyla ne de kamu güvenliğiyle bağdaşmaktadır.

Bu durum artık “esnaf meselesi” değil;

su politikası, şehir güvenliği ve kamu sağlığı meselesidir.

Ne Yapılmalı?

·Araba yıkama dükkânlarına su kullanım kotası ve geri dönüşüm zorunluluğu getirilmeli,

·Kaldırımlara ve yollara su akıtılması caydırıcı cezalarla engellenmeli,

·Apartman altlarında yanıcı madde depolanması ciddi şekilde sınırlandırılmalı,

·Ruhsatlar yeniden gözden geçirilmeli,

·Belediyeler “görmezden gelen” değil, denetleyen bir rol üstlenmeli.


Apartman Aidatları Çıldırdı: %100 Zam, Şeffaflık Yok, Denetim Nerede?

Hesaplayalım net şekilde:

  • Bir daireden aylık: 9.000 TL

  • Daire sayısı: 52

Aylık toplam:
9.000 × 52 = 468.000 TL

Yıllık toplam:
468.000 × 12 = 5.616.000 TL

➡️ 52 daireden yılda toplam 5 milyon 616 bin TL aidat toplanmış olur.


En Az Toplanan Yer

  • Bir daireden aylık: 300 TL

  • Daire sayısı: 23

Aylık toplam:
300 × 23 = 6.900 TL

Yıllık toplam:
6.900 × 12 = 82.800 TL

➡️ 23 daireli binada yılda toplam 82.800 TL aidat toplanır.

Orta Halli Siteler Bile...

  • Bir daireden aylık: 1.800 TL

  • Daire sayısı: 48

Aylık toplam:
1.800 × 48 = 86.400 TL

Yıllık toplam:
86.400 × 12 = 1.036.800 TL

➡️ 48 daireden yılda toplam 1 milyon 36 bin 800 TL aidat toplanır.




Nevin BİLGİN

Son dönemde apartman ve site aidatlarına yapılan %90–%100’e varan artışlar, milyonlarca vatandaşı ciddi bir ekonomik baskı altına soktu. Pek çok yerde aidatlar kiraları aşmış durumda. Ancak mesele yalnızca yüksek rakamlar değil; bu artışların hangi hukuki zemine dayandığı, nasıl belirlendiği ve nereye harcandığı soruları yanıtsız.

Birçok apartmanda:

·Aidat artışları genel kurulda gerçek bir tartışma yapılmadan,

·Gelir–gider tabloları düzenli ve ayrıntılı biçimde paylaşılmadan,

·Yönetim planına ve arsa payı esasına uyulup uyulmadığı açıklanmadan uygulanıyor.

Vatandaş haklı olarak şunu soruyor:

“%100 zam yapılabiliyorsa bunun dayanağı nerede? Bu paralar nereye gidiyor?”

Sorunun temelinde denetimsizlik yatıyor. Apartman ve site yönetimleri fiilen kamu denetimi dışında kalıyor; bu da keyfi uygulamaların önünü açıyor. Oysa aidat, basit bir “toplanan para” değil; hukuka uygunluk, şeffaflık ve hesap verebilirlik gerektiren bir ortak yaşam meselesidir.

Gelinen noktada:

·Kirayı geçen aidatlar,

·Açıklanmayan harcamalar,

·Keyfi kararlarla yapılan işler

artık istisna değil, yaygın bir sorun hâline gelmiştir.

Bu nedenle apartman ve site yönetimlerine ilişkin:

·Bağımsız ve düzenli denetim,

·Gelir–gider tablolarının zorunlu şeffaf paylaşımı,

·Aidat artışlarının açık kurallara bağlanması,

·Yönetim planına aykırı uygulamalara yaptırım

acil bir ihtiyaçtır.

Bu konu bireysel şikâyetlerle geçiştirilemez.

Gündeme alınmalı, düzenlenmeli ve denetlenmelidir.

Vatandaş artık çözüm bekliyor.


Kaynakça

·Cumhuriyet: Konut ve site aidatlarında %89’a varan artış haberleri

·Dünya: Apartman ve site yönetimlerinde denetim ve aidat sorunu analizleri

·Denge Gazetesi: Apartmanlarda şeffaflık ve güven krizi

·Dünya: “Tesis Yönetim Kanunu” düzenleme çalışmaları ve aidatlara müdahale tartışmaları


 


Fiyat ($)

  ^

  |          (SAVAŞ/KRİZ) -> "Eyvah dünya batıyor!"

  |             / \          Herkes altına koştu, fiyat uçtu.

  |            /   \

  |           /     \        (BARIŞ/HUZUR) -> "Ortalık sakinleşti."

  |    ______/       \       Zenginler altını sattı, faize geçti.

  |   /               \      Fiyat aşağı süzüldü.

  |  /                 \____ 

  | /                       \      (DOLAR FIRLADI) -> "Bizde altın yine arttı."

  |/                         \     Dünyada düşse bile bizde dolar azınca

  |                           \    bizim gram altın şaha kalktı.

  |                            \    /

  |                             \  /

  +------------------------------------------------------------> Zaman

Altın Fiyatları Neden Bir Yükselip Bir Düşüyor?

Altın piyasasını takip etmek bazen yorucu olabilir ancak bu iniş çıkışların mantığı aslında oldukça basittir. Altın fiyatlarını yerinden oynatan temel güçleri şu şekilde özetleyebiliriz:

Dünyanın Huzursuzluğu Altını Besler Altın tarih boyunca her zaman güvenli liman olarak görülmüştür. Dünyanın herhangi bir yerinde savaş, büyük bir siyasi kriz veya ekonomik bir çöküş beklentisi varsa, parası olanlar korkuyla altına yönelir. Herkes aynı anda almaya çalıştığında ise fiyatlar doğal olarak tırmanışa geçer.

Barış ve İstikrar Dönemleri Ortalık sakinleştiğinde ve işler yoluna girdiğinde, yatırımcılar altınlarını satıp parayı üretime veya faize yatırmayı tercih ederler. Piyasada altın satışı arttığında ve talep azaldığında fiyatlarda gerileme görülür.

Dolar ile Arasındaki Tahterevalli Altın küresel piyasalarda dolar üzerinden fiyatlandırılır. Bu yüzden doların dünyadaki değeri arttığında altın fiyatı üzerinde bir baskı oluşur. Bizim gibi ülkelerde ise gram altın hem dünyadaki altın fiyatına hem de içerideki dolar kuruna bağlıdır. Dolar yükseldiğinde altın fiyatının bizde artmasının sebebi budur.

Büyük Oyuncuların Kar Satışları Bazen fiyatlar çok yükseldiğinde büyük fonlar ve yatırımcılar kar etmek amacıyla ellerindeki altını nakde çevirirler. Bu toplu satışlar fiyatlarda geçici düşüşlere yani düzeltmelere sebep olur.

Özetle altın, kısa vadeli bir oyun aracı değil, uzun vadeli bir değer koruma yöntemidir. Günlük dalgalanmalar kafa karıştırıcı olsa da altın her zaman kendi dengesini bulur.

 Psikolojide Erkek Egemen Bakış Var mı?

Tarafsız Bilim İddiasının Feminist Bir Sorgulaması



Nevin BİLGİN 

Psikoloji kendini uzun yıllar boyunca tarafsız, bilimsel, evrensel bir disiplin olarak sundu. Ancak feminist kuram ve eleştirel sosyal bilimler şu soruyu ısrarla sormaya devam ediyor:

Bu tarafsızlık kimin deneyimi üzerinden kuruldu?

Bugün terapötik pratiklerde sıkça karşılaştığımız bir tablo var, sorunların temeline hep anne yerleştiriliyor. Baba ise "hayalet" gibi. Sessiz, yok, zaten öyleydi denilerek çoğu kez analiz dışı kalıyor. 

Bu durum kişisel bir tesadüf değil psikolojinin tarihsel ve kuramsal yapısıyla yakından ilişkili.

Literatür, toplumun anneyi "kutsal, fedakar ve hatasız" bir varlık olarak kurguladığını söyler. Ancak bu kutsallık iki ucu keskin bir bıçaktır:

·Yetersizlik Hissi: Eğer çocukta bir "sorun" varsa, bu annenin kutsal görevini yerine getiremediğinin kanıtı sayılır.

·Babanın "Misafir" Rolü: Toplum ve hukuk babayı "yardımcı" veya sadece "geçim sağlayan" kişi olarak gördüğü için, babanın çocuk üzerindeki etkisi analiz dışı kalır.

Feminist psikologlar (örneğin Paula Caplan), anne suçlamasının aslında erkek egemen sistemin bir savunma mekanizması olduğunu savunur.

·Sorumluluğu Kaydırma: Toplumsal sorunlar (yoksulluk, şiddet, eğitim yetersizliği) bireyselleştirilir ve annenin üzerine yıkılır. Böylece devlet ve babalık kurumu eleştiriden kurtulur.

·Görünmez Baba: Baba figürü "sert" veya "sessiz" olduğunda bu "doğal" karşılanırken, annenin en ufak bir öfkesi "patolojik" olarak etiketlenir.




Psikolojinin Tarihsel Kör Noktası

Modern psikolojinin kurucu figürleri Freud’dan Erikson’a, Bowlby’den Piaget’ye  teorilerini büyük ölçüde erkek deneyimini norm kabul ederek geliştirdi. Kadınlar ya araştırma nesnesi oldu ya da sapma olarak tanımlandı. Erkek özne, kadın ise ilişki kuran, bakım veren, düzenleyen bir figür olarak konumlandırıldı.

Bu durum özellikle anne figürünün aşırı merkezileştirilmesi ile sonuçlandı. Çocuğun duygusal gelişimi, bağlanması, kişilik yapılanması neredeyse tamamen anne–çocuk ilişkisi üzerinden okundu. Baba ise ya ikincil bir rol aldı ya da yokluğu doğal  kabul edildi.

Bu teorik çerçeve, farkında olmadan şunu üretti:

Sorumluluğu olan ama gücü olmayan bir kadın figürü.

Erkek Egemenliğinin Yeniden Üretimi

Günümüz terapilerinde kullanılan dil, çoğu zaman bireysel farkındalığı merkeze alırken toplumsal bağlamı dışarıda bırakıyor. 

“Seni kim incitti?”, “Hangi ilişki sana zarar verdi?” gibi sorular soruluyor ancak şu sorular çoğu zaman eksik kalıyor:

Anne hangi koşullarda anne oldu?, Baba neden yoktu ve bu yokluk nasıl normalleştirildi?, Ekonomik, kültürel ve patriyarkal yapı bu aileyi nasıl şekillendirdi?

Bu sorular sorulmadığında, ortaya çıkan tablo şu oluyor; birey güçlenir, ama bu güçlenme en güvenli hedefe yönelen bir öfkeye dönüşür. O hedef çoğu zaman annedir. Çünkü anne erişilebilirdir, hayattadır, ilişkiyi koparmamıştır. Baba ise ya ulaşılmazdır ya da hesap sorulamaz bir konumdadır.

Bu, terapötik olarak anlaşılabilir olabilir ancak bilimsel olarak eksiktir.

Feminist yaklaşım, anne–çocuk ilişkisinin önemini inkar etmezken, bu ilişkinin yalıtılmış bir bağ olmadığını vurgulamakta.  Anne, bireysel bir fail değil çoğu zaman yalnız bırakılmış, desteklenmemiş, yükün tamamını taşımak zorunda kalmış bir kadındır.

Psikoloji, bu bağlamı görmezden geldiğinde patriyarkanın klasik işleyişini yeniden üretmiş oluyor. 


Bu nedenle “psikolojide erkek egemen bakış var mı?” sorusunun cevabı yalnızca teorik değil, pratik aslında. 

Terapi odasında kimin sorgulandığı, kimin sorgulanmadığı; kimin öfkeye muhatap olduğu, kimin sessizce aklandığı bu bakışın somut göstergesi. 

Psikoloji bütünüyle yanlı bir bilim değil, ancak cinsiyet körlüğü, tarafsızlık değil. Aksine, mevcut güç ilişkilerini görünmez kılarak onları yeniden üretmenin en etkili yolu olabiliyor. 

Kaynakça: 

https://dergi.bilgi.edu.tr/index.php/reflektif/article/view

https://psychologytimes.com.tr/kadin-erkek-esitligine-psikolojik-bir-bakis

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ktc/article

https://www.tavsiyeediyorum.com/makale

https://gcris.pau.edu.tr/entities/publication


27 Ocak 2026 Salı

 DOKTOR İNTİHARLARI: TÜKENMİŞLİĞİN, ADALETSİZLİĞİN, SESSİZLİĞİN VE AĞIR YÜKÜN KRONOLOJİSİ

DOKTORLAR NASIL ÜRETİM BANDININ PARÇASINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ: PERFORMANS SİSTEMİ



NEVİN BİLGİN 

Türkiye’de doktor intiharları sıradan olaylar gibi görülmemeli. 

Bu ölümler, yıllardır biriken yapısal sorunların, ağır iş yükünün, değersizleştirilen emeğin ve görmezden gelinen ruhsal çöküşün sonucu. 

Her intihar, bireysel bir dram olmanın ötesinde, sağlık sisteminin aynaya bakmayı reddettiği bir kırılma noktası adeta. 

Bir dahiliye uzmanını düşünelim. Sabah saat 9’da mesaiye başlıyor, bir saatlik öğle arası dışında saat 16’ya kadar hasta bakıyor. Gün sonunda baktığı hasta sayısı 110.  Bu rakam da en az. 

Telefonla arayıp sonucunu gönderenleri ekleyin buna. 

Bu tabloyu anlamak için karmaşık analizlere gerek yok.

Öğle arası çıkarıldığında elinde yaklaşık 360 dakika vardır. Bu süre 110 hastaya bölündüğünde, hasta başına düşen zaman yaklaşık 3 dakikadır.

Üç dakika içinde bir hekimin hastayı dinlemesi, öyküsünü alması, muayenesini yapması, tetkikleri değerlendirmesi, tanı koyması, tedavi planlaması ve tüm bunları sisteme kaydetmesi beklenmektedir. 



Bu sürede doktorun su içmesi, tuvalete gitmesi, birkaç saniye durup nefes alması ise sistem açısından “zaman kaybı” sayılmaktadır. 

Bu yalnızca hekim için değil, hasta için de güvensiz bir tıp pratiğidir. Modern tıp hızla değil dikkatle yapılır sayı ile değil temasla, hasta öyküsüyle, tahlil ve tetkiklerle, analizle yapılır. 3 dakikası bulunan bir doktor hastanın öyküsünü mü dinleyecek, tahlillere mi bakacak, analiz mi yapacak. E nabız a hızlıca giremediği için bilgiyasayarla cebelleleşecek, kapısının önünde yığılan hastaların tepkilerine mi yanıt verecek. 

Ya bu doktorun ailesi, özel sorunları, kendi hastalıkları, kendisini rahatlatma imkanı hiç olmayacak mı? 

Bu koşullar yalnızca yorgunluk üretmez. Bilimsel çalışmalar açıkça göstermektedir ki, aşırı iş yükü ve sürekli zaman baskısı doktorlarda tükenmişlik sendromunu, depresyonu ve intihar düşüncesini artırmaktadır. 



YÜKSEK İNTİHAR RİSKİ

Uluslararası literatürde doktorlar, genel nüfusa kıyasla daha yüksek intihar riskine sahip meslek grupları arasında yer almaktadır. Bunun temel nedenleri arasında uzun çalışma saatleri, yoğun hasta yükü, yüksek sorumluluk, mesleki değersizleştirme ve ekonomik baskılar bulunmaktadır.

Türkiye’de bu tabloyu ağırlaştıran bir unsur da  performans odaklı sağlık sistemi.

Hasta sayısını başarı ölçütü haline getiren bu yaklaşım, hekimi bir bilim insanı olmaktan çıkarıp bir üretim bandının parçasına dönüştürmektedir. Nitelik yerini niceliğe, hekimlik yerini hız yarışına bırakmaktadır.

MADDİ ADALETSİZLİKLER, AÇIKÖĞRETİM MEZUNU DAHA FAZLA PARA ALIYOR

Üstelik bu ağır yük, adil bir maddi karşılıkla da dengelenmemektedir. 

Uzun yıllar eğitim almış, insan hayatı üzerinde doğrudan sorumluluk taşıyan bir uzman hekim, kimi zaman açıköğretim mezunu bir bürokratla aynı hatta daha düşük gelir elde edebilmektedir. Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil, bilginin ve emeğin sistematik olarak değersizleştirilmesidir. Doktorlar kendilerini geliştirecek yayınları takip etme, kongrelere gitme imkanını hem parasızlık hem de zaman olmaması nedeniyle gerçekleştirememektedir. 

Türkiye’de doktor intiharlarına dair bilimsel çalışmalar sınırlı olsa da, mevcut araştırmalar tabloyu açıkça ortaya koymaktadır. 

ERKEK HEKİMLERDE İNTİHAR RİSKİ FAZLA

2006–2021 yılları arasında Türkiye’de doktor ve tıp öğrencilerinin intiharlarını inceleyen bir çalışma, yüzün üzerinde vakayı analiz etmiş erkek hekimlerde riskin daha yüksek olduğunu, bazı branşlarda intihar oranlarının dikkat çekici düzeylere ulaştığını göstermiştir. 

Vakaların önemli bir bölümünde mesleki stres, akademik baskı ve iş yükü belirleyici faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Basına yansıyan hekim ölümleri ve sendika raporları, resmi istatistiklerin tutmadığı ya da paylaşılmadığı bu alanda karanlık bir boşluk da bulunmaktadır. 

ÜNLÜ KALP CERRAHI İNTİHAR MI ETMİŞTİ?

Ünlü Kalp cerrahı Prof. Dr. İlhan Paşaoğlu’nun ölümü, kamuoyunda “intihar” ihtimaliyle yer almış ardından gelen sessizlik, sistemin bu ölümleri nasıl ele aldığının da göstergesi olmuştur. Paşaoğlu, Türkiye'nin en iyi kazanan hekimleri arasında bulunuren özel muayenehanesi de bulunmaktaydı. 

Hekim ölümleri çoğu zaman bireysel trajedi olarak sunulmakta, ardındaki yapısal nedenler konuşulmamakta.

Oysa bilimsel literatür net bu konuda, tükenmişlik kişisel bir zayıflık değil, çalışma koşullarının sonucu. 

Sürekli mola verememe, temel insani ihtiyaçların ertelenmesi, değersizlik hissi ve güvencesizlik hekimin karar verme kapasitesini düşürmekte,  empatiyi aşındırarak, ruh sağlığını bozmaktadır. Bu koşullarda çalışan bir doktorun hem kendisini hem de hastasını koruması giderek imkansız hale gelmektedir. 

Doktor intiharları yalnızca doktorların meselesi olarak görülmemeli.  Bu, doğrudan toplumun sağlık hakkını ilgilendiren bir mesele. 

Çünkü tükenen hekim, sağlık sistemini olumsuz etkilemekte.

Bugün doktorların yurt dışına gitmesi, mesleği bırakması ya da yaşamdan vazgeçmesi tesadüf değildir bu, uzun süredir görmezden gelinen bir yapısal çöküşün sonucu belki de..

Doktorlar robot değil. 

Nefes almaya, düşünmeye, hata yapmamaya yetecek zamana ihtiyaçları vardır. İnsan hayatını korumak ancak insan onuruna yakışır koşullarda mümkün. Aksi halde kaybedilen yalnızca doktorlar değil  bilimin kendisi, vicdan ve gelecek.

ek:

Çalışmada kesin ya da olası intihar olarak değerlendirilen 138 vaka incelenmiştir. Bireylerin ortalama yaşı 38,64 ± 12,80 olarak saptanmıştır. Vakaların büyük çoğunluğunu uzman hekimler (%39,9) oluşturmaktadır. İlaçla zehirlenme (%27,9) en sık kullanılan intihar yöntemi olup, bunu yüksekten atlama (%21,7) izlemiştir.

İntihar nedenleri arasında ailevi sorunlar (%26,5) ilk sırada yer alırken, bunu mesleki/akademik sorunlar (%22,1) takip etmiştir. Uzmanlık alanlarına göre dağılım incelendiğinde ise anesteziyoloji (%12,5), kadın hastalıkları ve doğum (%10,2) ile psikiyatri (%10,2) branşlarının intihar vakalarında en yüksek orana sahip olduğu görülmüştür.

Kaynakça

https://dusunenadamdergisi.org/article/

https://turkishfamilyphysician.com/wp-content/upload

https://jamanetwork.com/journals/jamainternalmedicine/fullarticle


24 Ocak 2026 Cumartesi

 Küresel Tedarik Zincirlerinin Haritası: Çin Merkezli Bir Düzen



Nevin BİLGİN 

Çin yalnızca üretimin yapıldığı bir ülke değil, üretim, lojistik ve ticaret akışlarının düğümlendiği merkezi bir mekan.

Yeni harikatlar üzerindeki yoğunluk, küresel ekonominin nasıl belirli coğrafyalarda toplandığını ve bu toplulaşmanın nasıl bir bağımlılık ilişkisi yarattığını gösterir.

Çin’in doğu kıyısı, küresel tedarik zincirlerinin en kritik damarlarından biridir. Şanghay, Shenzhen, Ningbo ve Guangzhou gibi liman kentleri, dünya ticaretinin büyük bir bölümünü taşıyan konteyner akışlarının merkezinde yer alır.



Bu limanlar yalnızca ihracat kapıları değildir aynı zamanda küresel üretimin zamanlamasını belirleyen stratejik noktalardır. Bu bölgelerde yaşanan bir aksama, binlerce kilometre uzaktaki fabrikalarda üretimin durmasına neden olabilmektedir.

Haritanın iç bölgelerine bakıldığında, Çin’in klasik “kıyı üretim ülkesi” imajının çoktan aşıldığı görülür.

İç kesimlerde kurulan sanayi havzaları, devlet destekli altyapı yatırımlarıyla kıyıya bağlanmıştır. Demiryolları, otoyollar ve lojistik merkezler, üretimi yalnızca ihraç etmeye değil, sürekli ve kesintisiz akışa göre organize eder. Bu da Çin’i yalnızca ucuz iş gücüne dayalı bir üretim alanı olmaktan çıkarıp, sistem kurucu bir aktöre dönüştürür.

Haritada yer alan Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) hatları, Çin’in tedarik zincirlerini kendi sınırlarının ötesine nasıl taşıdığını gösterir. 

Orta Asya’dan Avrupa’ya uzanan kara yolları, Hint Okyanusu ve Afrika limanlarını birbirine bağlayan deniz rotaları, Çin’in yalnızca üretimi değil, ticaretin yönünü ve hızını da şekillendirme iddiasını ortaya koyar. Bu hatlar sayesinde Çin, tedarik zincirlerinde yalnızca bir merkez değil, alternatif bir küresel düzen önerisi sunar.



Bu harita aynı zamanda küresel risklerin de görselidir. Tedarik zincirlerinin bu denli Çin merkezli olması, pandemide ve jeopolitik krizlerde görüldüğü gibi, küresel kırılganlığı artırır. Bir limanın kapanması, bir bölgedeki üretimin yavaşlaması ya da siyasi bir gerilim, zincirin tamamını etkileyebilir. 

Bu nedenle Batılı ülkeler son yıllarda bu haritayı yalnızca ekonomik değil, güvenlik perspektifiyle okumaya başlamıştır.

Ancak haritanın söylediği bir başka gerçek daha vardır: Çin’den kopuş sanıldığı kadar kolay değildir. Üretimin başka ülkelere kaydırılması, bu haritadaki bağlantıları otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Yeni üretim merkezleri ortaya çıksa bile, bu merkezlerin büyük bölümü hâlâ Çin’e bağlı ara mallar, lojistik ağlar ve teknoloji altyapısı üzerinden çalışmaktadır. Yani harita değişmekte, ama merkez henüz dağılmamaktadır.

Yine haritalar, küresel tedarik zincirlerinin ekonomik olmaktan çıkıp jeopolitik bir mimariye dönüştüğünü gösterir. Çin, bu mimarinin hem taşıyıcı kolonu hem de en tartışmalı unsurudur. Önümüzdeki dönemde dünya, bu haritayı tamamen silmekten çok, üzerindeki ağırlığı yeniden dağıtmaya çalışacaktır. Bu da küresel tedarik zincirlerinin daha parçalı, daha temkinli ama hâlâ Çin’i merkezine alan bir yapı içinde evrilmeye devam edeceğini göstermektedir.

https://link.springer.com/article/

https://www.mckinsey.com/capabilities/operations/our-insights/risk-resilience-and-rebalancing-in-global-value-chains

https://www.imf.org/-/media/files/publications/wp/2025

https://tr.euronews.com/business/2023/02/15/zincirlerden-aglara-krizler-kuresel-tedarik-yollarini-nasil-donusturdu



MERHAMETSİZ BÜYÜYENLER MERHAMETLİ OLABİLİR Mİ?

SOKAKLARDAN, YATILI OKULLARDAN, ŞEFKATSİZ EVLERDEN MERHAMETLİ ÇIKAR MI? 


Nevin BİLGİN

Bazı insanlar şefkatsizliği yatılı okul koğuşlarında öğrenir. Kalabalığın içinde yalnız kalmayı, hastayken bile güçlü görünmeyi, ağlamayı kimseye göstermemeyi. 

Gece ışıklar söndüğünde korkuyla baş başa kalmayı, sabah ziliyle duygularını da yatağın kenarında bırakmayı. 

Orada şefkat kişisel bir deneyim değil, nadir bir rastlantıdır. İnsan, ihtiyacını bastırarak ayakta kalmayı öğrenir merhamet, zamanla gereksiz bir yük gibi görünmeye başlar.

Bazı insanlar ise evde büyür ama yine de şefkatsiz kalır. Aynı çatı altındadırlar fakat temas yoktur. Anne vardır ama dokunuş yoktur, baba vardır ama sarılma yoktur. 

Ev sessizdir ama güvenli değildir sözler sert, beklentiler ağırdır. Çocuk sevilmediğini değil, sevginin koşullu olduğunu öğrenir. Hata yaptığında geri çekilen, başarıda yaklaşan bir sevgiyle büyür. Bu da şefkati doğal bir bağ değil, kazanılması gereken bir şeye dönüştürür.

Yatılı okulda büyüyen ya da sokakta büyümek zorunda kalanla şefkatsiz bir evde büyüyenin ortak noktası, ikisinin de erken yaşta yalnızlığı öğrenmesidir. Aralarındaki fark, yalnızlığın biçimidir. 



Biri kalabalık içinde yalnız kalır, diğeri aile içinde. Ama sonuç çoğu zaman benzerdir: İnsan, başkasının acısına temas etmekte zorlanır. Çünkü kendi acısına uzun süre tek başına katlanmıştır.

Bu iki yol da insanı merhametsiz yapmaz ama merhameti zorlaştırır. 

Kimileri bu yoksunluğu başkalarına da yaşatır, yaşatmak ister.

Kimileri ise tam tersine, gördüğü eksikliği başkalarının hayatında onarmaya çalışır. 

Belirleyici olan, yaşanan yoksunluğun inkar edilip edilmediğidir. Acısını tanıyan insan, başkasının acısını da tanıyabilir.

Yine de herkes şefkati taşıyamaz. 

Şefkat, karşılık beklemeden verildiğinde bile bir zemin ister. İçinde yankı bulmayan şefkat ya boşa düşer ya da suistimal edilir. 

Bu yüzden merhameti herkese aynı biçimde sunmak insanı tüketir. 

Merhametten vazgeçmek gerekmez ama onu bilinçle yönlendirmek gerekir.

İyi olmak, herkese aynı kapıyı açmak değildir. 

İyi olmak, kimin o kapıdan içeri girebileceğini sezebilmektir. 



Şefkati herkese değil, onu taşıyabilecek olana yönlendirmek; insanın hem vicdanını korumasının hem de iyiliği kirletmeden sürdürmesinin tek yolu belki de. Ne kadar mümkün olabiliyorsa...

Hani derler ya merhametten maraz doğar diye...

Merhamet, haksızlığı görmezden gelmeye başladığında maraz doğar.


Sürekli affedilen kötülük, güçlenir.
Her defasında anlayış gösterilen sorumsuzluk, alışkanlığa dönüşür.


Sınır koymayan iyilik, istismara açık hale gelir.

17 Ocak 2026 Cumartesi

 İş görüşmesinde  ne giyilmeli



Giyinmiş biliş, giydiğin kıyafetin sadece karşı tarafı değil, seni de etkilediğini söyler. İş görüşmesinde doğru kıyafet seni daha net düşünen, daha kontrollü ve daha özgüvenli hale getirir. Bu yüzden amaç şık olmak değil, yetkin ve güvenilir hissetmektir.

İlk temel kural şudur. Başvurduğun pozisyonda günlük giyimin bir tık üstünü seç. Bu seçim zihninde ciddiyet duygusu yaratır ve görüşmeciye hazır olduğun mesajını verir.

Renk seçimi önemlidir. Lacivert güven ve profesyonellik algısı yaratır. Gri analitik düşünceyi ve dengeyi çağrıştırır. Beyaz netlik ve dürüstlük hissi verir. Siyah güçlü bir otorite rengi olsa da tek başına fazla mesafe yaratabilir, destekleyici renk olarak daha etkilidir.



Kadınlar için iş görüşmesinde yapılandırılmış bir ceket güçlü bir tercihtir. Omuzları belirginleştiren bir kesim, bedende ve zihinde liderlik hissi oluşturur. Düz ya da hafif topuklu ayakkabılar dengeli yürüyüş sağlar, bu da sakinlik ve kontrol duygusunu artırır. Desenler sade olmalıdır. Karmaşık desenler dikkati dağıtır ve mesajı senden alır. Aksesuarlar az ve net olmalıdır. Kararsızlık hissi uyandıran fazlalıklardan kaçınılmalıdır.



Erkekler için lacivert ya da gri bir ceket güven ve otorite algısını destekler. Açık renk bir gömlek zihinsel açıklık hissi verir. Temiz ve klasik bir ayakkabı, detaylara önem veren biri izlenimi yaratır. Saat ve kemer gibi aksesuarlar gösterişli değil, sessiz olmalıdır.

Giyinmiş bilişin asıl etkisi beden dilinde ortaya çıkar. Doğru kıyafetle daha dik oturursun, daha yavaş ve net konuşursun, el hareketlerin daha kontrollü olur. Kıyafet seni role sokar ve zihnin bu role uyum sağlar.

Kaçınılması gereken bazı noktalar vardır. Aşırı dar kıyafetler bedeni sürekli fark etmene neden olur ve zihni dağıtır. Aşırı rahat giyim gevşeklik hissi yaratır. Çok iddialı renkler ve desenler ise odağı senden alır.

iş görüşmesinde kişiyi rahat ve net hissettiren kıyafetlerin seçilmesi önemli. 


 Giyinmiş Biliş 

 Kıyafetler hormonları nasıl etkiliyor?


Nevin Bilgin

Giyinmiş Biliş, bir insanın giydiği kıyafetin sadece dışarıdan nasıl göründüğünü değil, aynı zamanda nasıl düşündüğünü ve hissettiğini de etkilediğini anlatan bir psikoloji kavramıdır.

 Yani insan bir anlamda ne giyerse ona dönüşür.

Bu kavram 2012 yılında ortaya konmuştur. Temel fikir şudur. Bir kıyafetin insan üzerindeki etkisi, o kıyafete yüklenen anlamla ve gerçekten giyiliyor olmasıyla ilgilidir.

Leopar deseni bu açıdan güçlü bir örnektir. Güç, cesaret, dikkat çekicilik ve kontrol gibi anlamlar taşır.

Leopar desenli bir kıyafet giyen kadın, farkında olmadan daha dik durur. Daha net konuşur. 

Sosyal ortamlarda kendini geri çekmek yerine daha görünür olur. 

Bu durum bir zırh kuşanmak gibidir. Kıyafet, kadının özgüvenini dışarıya taşır.

Karşısındaki erkek için ise bu görüntü güçlü bir etki yaratır. 

Leopar deseni, zihinde baskın ve özgüveni yüksek bir kadın algısını tetikler. 

Erkek, karşısındaki kişiyi sıradan biri olarak değil, fark edilmesi gereken biri olarak görmeye başlar.

Giyinmiş biliş sadece duygularla sınırlı değildir. Beden de buna tepki verir. Anlamı güçlü kıyafetler giyen kişiler daha dikkatli ve odaklı olabilir. 



Leopar deseni gibi karmaşık desenler gözü hemen yakalar. Erkek beyninde duygularla ve ödülle ilgili alanlar daha hızlı uyarılabilir.

Ayrıca baskın ve iddialı kıyafetler, hem giyen kişide hem de karşısındakinde bazı hormonların kısa süreli değişmesine yol açabilir. Bu durum güç ve çekicilik algısını artırır.

Lüks bir araç yanında, marka kıyafetler ve leopar desenli bir kombinle görünen bir kadın çevresine çok net bir mesaj verir. Buradayım, fark edilmeye değerim ve kontrol bende.

Bu görüntü erkekte hale etkisi yaratır. Kadının tek bir kıyafet tercihi onun başarılı, zeki ve ulaşılması zor biri olduğu izlenimini doğurur. Erkek bu özgüvene karşılık vermek için daha fazla ilgi gösterme eğilimine girer.



Kıyafetler sadece bedeni örtmez. Zihni ve davranışı da şekillendirir. Leopar deseni, kökeni çok eskiye dayanan bir güç sembolüdür. Bu yüzden modern hayatta bile bir kafede ya da bir yemekte aynı etkiyi yaratmaya devam eder.

Tayt giyen bir erkek çoğu zaman şunu iletir

Ben bedenimle barışığım

Kendimi saklama ihtiyacı duymuyorum

Toplumsal beklentilere çok bağlı değilim

Bazı kadınlar için tayt, alışılmış maskülen giyim kodlarını kırdığı için itici olabilir. Bazıları içinse tam tersine, bu kırılma erkeği daha özgün ve dikkat çekici yapar.Bu mesaj bazı kadınlarda çekicilik yaratır. Çünkü özgüven, kıyafetten bağımsız olarak güçlü bir etkendir. Taytı rahat taşıyan, duruşu ve tavrı net olan bir erkek daha olumlu algılanır


Kaynakça

https://psychologytimes.com.tr/uzerimize-giydiklerimiz-zihnimizi-de-giydiriyor-enclothed-cognition-uzerine-psikolojik-bir-bakis

https://psychologytimes.com.tr/moda-psikolojisi-ruhumuzu-saran-dokular-giysiler-ve-tekstil-sektoru


 Flört Sitelerinde İş Arayanlar



NEVİN BİLGİN 

Flört siteleri bir zamanlar tanışmak, konuşmak ve duygusal bağ kurmak içindi. Bugün ise bu platformlarda başka bir gerçeklik dolaşıyor: iş arayanlar. Profil fotoğrafları artık sadece estetik değil; bir tür vitrin, hatta CV yerine geçiyor.

“Hayatını kurmuş”, “güçlü”, “vizyon sahibi” gibi ifadeler romantik beklenti gibi görünse de çoğu zaman ekonomik güvenlik arayışını anlatıyor. Çünkü günümüz koşullarında aşk, tek başına yetmiyor. İnsanlar sadece sevilmek değil, tutunmak istiyor.

Bu durum ahlaki bir sapma değil; işsizliğin, güvencesizliğin ve yalnızlığın doğal sonucu. Flört uygulamaları da bu yüzden yeni bir sosyal alan hâline geliyor: hem duyguların hem ihtiyaçların dolaştığı bir alan.



“Flört sitesinde iş mi aranır?” sorusu kolay.

Ama asıl soru şu:

İnsanlar neden başka bir yer bulamıyor?

Ekonomi, sosyal güvencesizlik ve yalnızlık birleştiğinde; flört uygulamaları sadece kalplerin değil, umutların da dolaştığı alanlar hâline geliyor.



Belki de bu çağın en dürüst profili şudur:

“Aşka da ihtiyacım var, işe de.”

Ve belki de en trajik olanı:

İnsanların bunu saklamak zorunda kalması.


 Love Booming Dedikleri...



Hızlanan kalpler, parlayan ekranlar, çabuk sönen aşklar

Eskiden aşklar yavaş başlardı. Bakışlar zaman isterdi, sessizlikler anlam taşırdı, mektuplar gecikirdi ama duygular gecikmezdi. Şimdi ise aşk bir bildirim sesiyle başlıyor. Kalp emojisi geliyor, üç nokta yanıp sönüyor ve bir anda her şey çok yoğun. İşte bu çağın adı: love booming.

Love booming, günümüz ilişkilerinde aşkın ani bir patlama gibi yaşanmasını anlatan  bir kavram. Henüz tam tanımadan bağlanmak, birkaç gün içinde özel  hissetmek, sabah-akşam mesajlaşmak, kısa sürede duygusal bir zirveye çıkmak…

Bu, çoğu zaman kötü niyetli değildir. Aksine, çağın hızına ayak uydurmaya çalışan kalplerin halidir. Her şey hızlanmışken haberler, tüketim, ilişkiler aşkın yavaş kalması beklenmez. 

Love booming tam da bu noktada ortaya çıkar:

Hızlı tanışma, hızlı yakınlaşma, hızlı bağlanma.

Sosyal Medya: Aşkın Sahnesi

Günümüz ilişkileri yalnızca iki kişi arasında yaşanmıyor; aynı zamanda izleniyor. Story’ler, reels’lar, ortak paylaşımlar… 

Aşk artık biraz da performans. Love booming bu sahnede kendine geniş bir yer buluyor.

Yoğun duygular, büyük cümleler, “ilk günden böyle hissettim” itirafları… Bunlar hem romantik hem de biraz tehlikeli. Çünkü aşk hızlandıkça, tanıma süresi kısalıyor. İnsanlar birbirini keşfetmeden birbirine bağlanıyor.



Love Booming ile Love Bombing Arasındaki İnce Çizgi

Burada önemli bir ayrım var.

Love booming çoğu zaman duygusal bir coşku, love bombing ise kontrol ve manipülasyon içeriyor.

Love bombing’de aşırı ilgi, övgü ve romantik jestler bir araçtır amaç karşı tarafı bağımlı hale getirmektir. Love booming ise çoğu zaman niyetten bağımsız, çağın ruhundan beslenen bir hızlanmadır. Ama ikisi arasındaki çizgi incedir.

Neden Hızlı Aşk

Psikoloji bize şunu söylüyor.  Romantik aşk, beynin ödül sistemini harekete geçirir. Dopamin, serotonin, oksitosin… Yani aşk biraz da kimyadır.

Ama modern dünyada bu kimya sürekli tetiklenir. Yeni biri, yeni mesaj, yeni umut… Love booming aslında sadece romantik değil, nörobiyolojik bir hızlanmadır. Kalp çarpar, zihin bağlanır, duygular yükselir.

Love booming ilişkiler bazen çok güzel başlar ama aynı hızla yorulabilir. Çünkü yoğunluk sürdürülebilir değildir.

Tanımadan bağlanmak hayal kırıklığını büyütür

Beklentiler gerçekliğin önüne geçer

Aşk sönünce “ne oldu şimdi?” duygusu kalır

Ama bu, love booming yaşayan herkesin mutsuz olacağı anlamına gelmez. Önemli olan hız değil farkındalıktır.

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberi/love-bombing-nedir
https://www.thehotline.org/resources/signs-of-love-bombing

 ANNELİK VE SUÇ ORANLARI İLİŞKİSİ

SUÇUN BİYOLOJİSİ



NEVİN BİLGİN

Robert Sapolsky’nin Davranış (Behave) kitabında “annelerin önemi”ne ayrılan bölüm, insan davranışını yalnızca bireysel irade ya da ahlaki tercihlerle açıklamaya çalışan yaklaşımları temelden sarsıyor.

Sapolsky burada bizi, 1990’lı yıllarda ABD’de yaşanan ve uzun süre çözülemeyen bir toplumsal muammayla karşı karşıya bırakıyor; suç oranları alınan bir kararla nasıl aşağı çekilmiştir. 

1990’ların başında ABD’de suç oranları adeta tavan yapmıştır. Medya, siyasetçiler ve akademisyenler farklı açıklamalar üretir: Daha sert cezalar, daha fazla polis, ekonomik büyüme, suçla mücadelede teknolojik ilerlemeler… Ancak iktisatçı Steven Lewitt, son derece rahatsız edici ama güçlü bir hipotez ortaya atar: Bu düşüşün kökeni, yaklaşık yirmi yıl önce, yani 1970’lerde kürtajın yasallaştırılmasıyla atılmıştır. Kürtaj serbest bırakılmalıdır. 

Levitt’in iddiası şudur: Kürtajın yasal ve erişilebilir hale gelmesi, istemeden dünyaya gelen çocukların sayısını azaltmıştır. 

Özellikle yoksulluk, istikrarsızlık, şiddet, bağımlılık ve ihmalle kuşatılmış hayatlara doğacak çocukların bir kısmı hiç doğmamıştır. Bu çocuklar, istatistiksel olarak, ileride suça sürüklenme ihtimali daha yüksek olan gruptur. Dolayısıyla 1990’larda suç oranlarını oluşturan “risk havuzu”, doğumdan önce küçülmüştür.



Sapolsky için bu mesele yalnızca ekonomi ya da demografi meselesi değildir asıl soru şudur:

Bir insanın suça meyilli bir hayat sürmesinin en erken, en belirleyici nedeni nedir?

Cevap bizi, doğumdan da önceye götürür: İstenmiş olmak.

Sapolsky’nin vurguladığı nokta son derece sarsıcıdır. Bir çocuğun hayattaki kaderini şekillendiren en güçlü değişkenlerden biri, annesinin ve dolayısıyla içinde doğduğu dünyanın ona verdiği ilk mesajdır. 

Bu mesaj sözcüklerle değil, bedenle, hormonlarla, ses tonuyla, dokunuşla iletilir. Anne adayının hamilelik sırasında yaşadığı stres, korku, çaresizlik ya da tam tersine güven ve huzur bebeğin sinir sisteminin mimarisine kazınır.

Bu yüzden Sapolsky meseleyi şu noktaya getirir:

Bir annenin çocuğuna verdiği en temel şey nedir?

Cevap, besin ya da barınak değildir.

Cevap şudur: “Senin varlığından mutluyum.”

Bir çocuğun dünyaya ilk gelişi, aslında varoluşsal bir sınavdır. Dünya ona şunu sorar: “Burada isteniyor musun?” Eğer cevap evetse, çocuğun beyni tehditten çok güvene ayarlanır. 

Stres hormonları daha dengeli çalışır, dürtü kontrolü daha güçlü gelişir, empati kurma kapasitesi artar. Eğer cevap hayırsa ya da belirsizse dünya baştan düşmanca bir yer olarak kodlanır.

Levitt’in kürtaj tezi, tam da burada ahlaki bir tartışmadan biyolojik ve psikolojik bir gerçekliğe bağlanır. Sapolsky, “seni doğurmamayı seçen bir anneden doğmamış olmak” ifadesini provokatif ama açıklayıcı bir biçimde kullanır. Buradaki mesele, kürtajın kendisi değil istemeden doğmanın, bir insanın hayatında taşıdığı görünmez yüklerdir.

İstenmeyen çocuk, çoğu zaman yalnızca sevgisizlik değil; düzensizlik, stres, güvensizlik ve ihmalle de büyür. Bu koşullar, beynin özellikle ön korteks gibi karar verme ve dürtü denetiminden sorumlu bölgelerinin gelişimini doğrudan etkiler. 

Sapolsky’nin de tekrar tekrar vurguladığı gibi, çoğu zaman “kötü niyetin” değil, kötü koşulların biyolojik izdüşümüdür.

Sapolsky’nin asıl yaptığı şey, bizi rahat ahlaki yargılardan mahrum bırakmaktır. 

“Neden suç işliyorlar?” sorusunu, “Bu insanlar hangi koşullarda dünyaya geldiler?” sorusuna dönüştürür. Ve bizi çok daha erken bir noktaya, bir annenin sessiz ama belirleyici kararına götürür.

Sonuçta Sapolsky’nin söylediği şey şudur:

Bir insanın hayatındaki en güçlü koruyucu faktör, çocukken aldığı öğütler değil daha en başında, varlığının sevildiğini hissetmesidir.


Kaynakça

Sapolsky, Robert. Davranış. 



16 Ocak 2026 Cuma

 Illegal Hayatlar: Meclis Filmi Üzerine 

Yüzde 150 zam yapılarak kavganın sonlandırılması

Meclis lokantasındaki yemeklerin dışarıya pazarlanması

Ankara'ya Samsun'dan deniz getirilmesi



Illegal Hayatlar: Meclis, politik eleştirisini doğrudan söylem üzerinden değil, mizah ve gündelik ayrıntılar aracılığıyla kuran bir film.

Meclis’i idealize edilmiş bir demokratik temsil alanı olarak sunmak yerine, alışkanlıkların, reflekslerin ve görünmez ayrıcalıkların belirleyici olduğu bir yapı olarak ele almakta. Film, bireysel kötülüklerden çok sistemin işleyişine odaklanan bir anlatı geliştiriyor. 

Filmin merkezinde, sıradan hayatlar süren üç karakter yer alır. Başkarakter Mahsun Karaca, sosyal medyada tanınan “Röportaj Adam” kimliğinden gelen gözlem gücünü sinemaya taşıyarak, sistemin içine tesadüfen giren sıradan birey tipini temsil ediyor.

Filmde Meclis, tartışmaların çözüme dönüşmediği bir alan olarak resmediliyor. Milletvekilleri arasındaki kavgalar, siyasal farklılıkların gerçek bir müzakereye evrilemediğini gösterirken, gerilimin yükseldiği anlarda çözüm olarak “%150 zam yapılması” milletvekillerinin ortak hareket ettiği tek alan olarak gösteriliyor.

Yine Meclis lokantasında pişirilen yemeklerin dışarıya satılması sahnesi ise ayrıcalığı farklı bir şekilde gündeme taşıyor. 

Milletvekilleri  mevcut sistemin içinde hareket eden ve alışılmış davranış kalıplarını tekrar eden figürler olarak çizilirliyor. Tartışan, bağıran ancak somut çözüm üretemeyen bu temsiller, siyasal temsilin içerikten çok biçime ve gösteriye dönüşmesini simgeliyor.

Yine milletvekillerinin başka partilere parayla satılması, koalisyon görüşmelerinde yaşananlar, yasalarda nasıl oylama yapıldığı konuları mizahi olarak ele alınıyor. 

Filmde, Ankara'ya Samsun'dan su getirilerek deniz yapılması Anıtkabir'in etrafında deniz oluşturulması gibi mizahi konular de bulunuyor. 

Film, izleyiciye doğrudan mesaj vermek yerine, gündelik ayrıntılar ve tanıdık refleksler üzerinden düşünme alanı açıyor. 


15 Ocak 2026 Perşembe

 

Aşkitom"un Anatomisi



Nevin Bilgin

Çok ince bir ses tonu ve yüksekten, bakışları süzerek, uzatmalı sakız gibi; Aşşşkiiitommm.
Ya da "kocişşşkoooo"..
Çok yüksek perdeden " Aşşkııısssı"..

Fısıldayarak birbirlerine söyleseler sorun yok.
Ama her yerde bu ses. Yan komşu duvarında bazen " Aşşşkkkkıııım" bazen market, bazen otobüs bazen olmadık bir yerde...

İşin en acınası kısmı, bu kişilerin kendi hallerini gerçekten "elit" veya "havalı" sanmaları.

Bu "aşkitom" söylemi, aslında dijital bir vitrinin cilası.

Gerçek hayatta birbirine söyleyecek iki kelamı olmayan insanların, ekrana bakarak "Aşkitomla harika bir akşam" yazması, toplumsal bir samimiyet simülasyonu değil de nedir?

Üstelik eşine bakıyorsunuz görünürde oldukça ciddi iş yapıyor, yaşını başını almış belki, siyasette belli yerde belki ama aşkito olmuş.

Yanındaki o "silik" erkek figürü tesadüf değil aslında.

Karşısında sorgulayan, entelektüel birikimi olan veya kendi karakterini ortaya koyan birini istemez.

Onun ihtiyacı olan şey bir partner değil, tırnaklarını ve rujunu sergileyebileceği, "aşkitom" dediğinde onay verecek bir aksesuar.

Bu kişiler için her şey "çok tatliş", her yer "efsane" ve her partner bir "aşkitom".

Kalabalığın içinde özellikle kocişko, karişko, kocacığggıiiim, karıciğggıiim'ın yükselmesi de ilginç.

Ama ses tonu tiz ve çocukça, ton değiştirilmiş ve yüksek perdeden...

Bazen bu tür abartılı veya sevimli hitap şekilleri, gerçek duygusal bağların veya yakınlığın eksikliğini maskelemek için kullanılabiliyor.

Yüzeyde aşırı sevgi veya bağlılık gösterisi, aslında derin bir bağlantı kurma zorluğunun bir işareti...

Aşkitommm" gibi bir ifade, abartılı ve komik. Kullananlar farkında mı acaba?

Konuşan profil de aslında modern çağın estetik görünümlü bir entelektüel çöküşü.

O upuzun, bir klavyeye bile düzgün basmaya engel olan takma tırnaklar ve her kelimenin sonuna eklenen on beş tane "m" harfi, aslında devasa bir özgüvensizliğin ve derinliksizliğin parlatılmış ambalajı...
#aşkito

 Çin’de “Şişman Hapishaneleri”

Beden, Disiplin ve İtaat

Devlet insan bedeni üzerinde ne kadar söz sahibi olabilir? 



Nevin BİLGİN 

Son yıllarda uluslararası basında ve sosyal medyada zaman zaman “Çin’de şişman hapishaneleri” olarak adlandırılan kurumlara dair haberler yer alıyor. 

Resmî adıyla bunlar hapishane değil; genellikle kilo kontrol kampları, yaşam tarzı merkezleri ya da sağlık rehabilitasyon okulları olarak tanımlanıyor. Ancak içeride uygulanan yöntemler, bu adlandırmaların ötesinde ciddi etik ve insan hakları tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Disiplin Altında Zayıflama

Bu merkezlerde kalan kişilerin –çoğu zaman çocuklar ve gençler– günlük yaşamı askerî disipline benzer bir düzenle kontrol ediliyor. Sabah erken saatlerde zorunlu kalkış, saatler süren yoğun egzersizler, sınırlı kaloriyle oluşturulmuş diyetler ve sıkı gözetim yaygın uygulamalar arasında sayılıyor. Bazı tanıklıklara göre bireyler, kilo veremediklerinde cezalandırılıyor, aşağılanıyor ya da psikolojik baskıya maruz kalıyor.

Bu noktada mesele yalnızca kilo değil; bedenin denetimi. Devletin ve ailenin “sağlıklı birey” tanımı, kişinin kendi bedeni üzerindeki söz hakkının önüne geçiyor.



Gönüllülük mü, Zorunluluk mu?

Yetkililer bu merkezlerin gönüllülük esasına dayandığını savunsa da, özellikle çocuklar söz konusu olduğunda bu iddia tartışmalı. Aileler tarafından gönderilen çocukların önemli bir kısmının rıza gösterecek yaşta olmadığı vurgulanıyor. Bazı vakalarda çocukların merkezlerden kaçmaya çalıştığı, ancak geri getirildiği de medyaya yansıyan iddialar arasında.

Bu durum sağlık gerekçesiyle uygulanan politikaların cezalandırıcı bir karaktere bürünmesi riskini ortaya koyuyor.

Sağlık mı, Toplumsal Kontrol mü?

Çin’de obezite oranlarının özellikle kentleşme, fast food tüketimi ve hareketsiz yaşamla birlikte arttığı biliniyor. Devlet, bu durumu ekonomik verimlilik ve kamu sağlığı açısından bir sorun olarak ele alıyor. Ancak eleştirmenlere göre bu yaklaşım, bireysel farklılıkları yok sayan, bedeni normlara uydurmaya çalışan otoriter bir sağlık anlayışını yansıtıyor.

Burada temel soru şu:

Sağlıklı bireyler mi yetiştiriliyor, yoksa itaatkar bedenler mi üretiliyor?



Çin’e Özgü

Elbette beden politikaları yalnızca Çin’e özgü değil. Dünyanın pek çok yerinde kilo, estetik ve sağlık üzerinden bireyler baskı altına alınıyor. Ancak Çin örneğini ayırt eden nokta, bu baskının kurumsal, sistematik ve devlet destekli bir biçimde uygulanması iddiası.

“Şişman hapishaneleri” ifadesi belki abartılı ya da polemikçi bulunabilir; fakat bu kavramın arkasında yatan gerçek, beden üzerinde kurulan sert bir iktidar ilişkisini görünür kılıyor.

Kilo, sağlık ve yaşam biçimi elbette önemli meseleler. Ancak bunların çözümü, zorla kapatma, cezalandırma ve itaate dayalı disiplin yoluyla mı olmalı? Çin’deki bu uygulamalar, modern dünyada hala şu sorunun geçerliliğini koruduğunu gösteriyor:

Devlet, bireyin bedeni üzerinde ne kadar söz sahibi olabilir?

#hapishane

#şişmanhapishanesi

Kaynakça: 

https://www.gzt.com/dunya/cinin-obeziteye-karsi-buldugu-sira-disi-yontem-sisman-hapishaneleri

https://www.geo.tv/latest/642243-china-establishes-fat-prisons-for-obese-people-to-lose-weight

https://en.sedaily.com/international/2026/01/04/foreigners-flock-to-chinas-obesity-prisons-promising