17 Haziran 2025 Salı

KARADENİZ’DE ZAMAN; SİNOP’TAN KASTAMONU’YA


Hamsilos Koyu

NEVİN BİLGİN 

Ankara’dan gece başlayan yolculuk, zaman zaman başların yana düşmesiyle, ön koltuklara yaslanmasıyla devam etti. Gece yolculukları bazen yorar insanı, bazen de zihni açar; düşünmeye, kendinle kalmaya alan tanır. Yorgunsanız uyumak için büyük bir fırsattır. Ama kimi zaman uykunun ortasında ani bir frenle irkilip uyanırsınız — işte o an, rüyadan değil, yoldan düşersiniz.

Biz 25 kişilik bir grupla, Ankara Gezi Travel organizasyonuyla belli duraklara uğrayıp yeni duygular yaşamak, yaşama birer not daha düşmek için yoldaydık. Şoförlerimiz Rahmi Bey ve Ramazan Bey, rehberimiz Battal Bey, turu organize eden Güler Hanım... Hepsi bu gece yolculuğunun görünmeyen ama taşıyıcı parçalarıydı.

Gece Başlayan Bir Yolculuk,  Mola Yorgunlukları ve Erfelek Şelaleleri'nde Huzur

İlk molada verilen tesiste tuvalet kuyruğu insanı gülümseten ama düşündüren bir sahneye dönüştü. Herkesin aklında aynı soru: "Kaç lira acaba?" Tuvaletin kapısına kurulmuş, elinde POS cihazı tutan görevli, gelenden geçenden 10 lira alıyor. İnsanlar, “çiş koşusu” na hazırlıklı bir refleksle içeri dalıyor. Sabun varsa ne âlâ. Peçete bulursanız, bayram etmiş sayılırsınız. Genellikle yoktur çünkü. Malum, enflasyon şartları tuvaletçi esnafının da kâr oranını artırmasını gerektiriyor artık!Kısa sürede jipe binmeli arkadaş. 



Molada çay içmek ise mideye meydan okumak gibidir çoğu zaman. Çayın ne zaman demlendiği, kazanların ne zaman temizlendiği meçhul. Bardakların bulaşık makinesinden mi çıktığı belli değil. Sabahın köründen beri iç içe katmanlanan o "çaylılık" hâlinden sıyrılsa da, küçük bir bardak için 30 lirayı gözden çıkarmak gerekir çoğu zaman.



Yan taraftaki markette meyve bulmayı hayal etmeyin. Ekmek arası köfte ya da sabaha kadar kaynayıp harap olmuş çorbalar... Biraz da tavuk belki. Bayatlık, hijyen kaygısı ve fahiş fiyatlar. Ama yapacak bir şey yok. Otobüs şoförleri kahvesini içmeden yola devam edemez. Zaten gece yolculuklarının asıl amacı, otel masrafını düşürmektir genellikle.

Ama gün ışıyınca yol değişir. Gözünüzün önüne sağlı sollu uzanan yemyeşil manzaralar serilir. Yol bizi Sinop’un Erfelek ilçesine, Efelek yaylalarına götürür. 



Burada yöresel ürünlerle zengin bir kahvaltı karşılıyor bizi. Pancar pekmezinden armut reçeline, köy peyniri ve tereyağına kadar her şey doğal, yerli ve samimi. İşletmeci babacan biri, sıcak patatesleri tabaklara cömertçe bırakıyor. Ve çay… İşte şimdi gerçekten çay içiyoruz. Ne pos cihazı, ne de endişe. Sadece buharı tüten bir huzur.

Turla geldiyseniz, tuvalet önünde uzun kuyruklar görmeniz kaçınılmaz. Tuvaletten çıkan da temiz bırakmaz genellikle tuvaleti. Herkes aynı anda ihtiyaç molasında. 



Turları bekleyen sabah saatlerinde açılmış tezgâhlarda mısır unu, ev eriştesi, tarhana, ceviz ve el emeği pancar pekmezi satılıyor. Tura katılanların çoğu her şeyi alıp yanınızda götürmek ister. Bazıları kendine hâkim olamaz; neredeyse çevredeki çiçekleri, ağaçları bile alıp götürmek ister gibi bakar. 



Haziran ayının gelincikleri, papatyaları, rengârenk çiçekleri yol boyunca size eşlik eder.

Erfelek Şelaleleri’ne yaklaştıkça Karadeniz müziği otobüsün içinde çalmaya başlar. Rehberimiz mikrofondan sesiyle karışır doğaya: “Az sonra Erfelek Şelaleleri’ndeyiz...



28 katlı şelale sistemine sahip bu doğa harikasında yürüyüşe çıkmak isteyenlere bir saat süre verilir. Uzun çınar ağaçlarının altında, orman çeşmelerinden akan suyun sesi ve şelalenin ritmiyle yürürsünüz. 

Bir yanda suyun berraklığı, ördeklerin dansı, kuşların ötüşü; diğer yanda sosyal medyaya poz yetiştirme derdindeki insanların abartılı pozları. Dudak büzmeler, omzu dönük pozlar, gösterişli takılar gözünüze çarpar. Ama çoğu insan, fotoğraf çekmekten doğanın melodisini kaçırır.

Erfelek, hem doğaya hem kendine dönmek isteyen için bir imkân. Bazen sadece suya bakmak, akışı dinlemek, günün en kıymetli anı olabilir.



Erfelek Şelaleri'nin olduğu yerlerdeki yeme içme yerlerinde fiyatlar da şöyledir; gözlemeler 200 lira, kıymalı 250, köfte ekmek 200, porsiyon köfte 400, tavuk döner 150, kuymak 200, kuzu kebap 1750, Sinop Mantısı 350...



Hamsilos’tan Sinop’a,  Karadeniz’in Rüzgârında

Gezinin ritmi hızlanır. Otobüse yeniden binilir.  Sonra tekrar inilir. Kısa süreye çok yer sığdırma telaşı. Şimdi yönümüz Hamsilos Koyu. Otobüs, yeşilin içinden geçerek o ünlü koyun kıyısına doğru yol alır. 

                    Lakarde (bidonu 1500 lira)

Rehberimiz Battal Bey:

"Hamsilos, Sinop il sınırları içerisinde, Türkiye’nin en kuzey noktası olan İnceburun üzerinde yer alıyor. Deveci Deresi’nin ağız kısmından karaya doğru yaklaşık 300-400 metrelik bir deniz girintisi. Halk arasında “Hamsoros” diye de bilinir. Fiyord sanılsa da aslında değil; çünkü Türkiye’de buzullar deniz seviyesine kadar inmedi. Bu yüzden Hamsilos, buzulların aşındırdığı dere yatağının, deniz seviyesi yükselince sular altında kalmasıyla oluşmuş bir ria tipi kıyı. Koyun yukarıdan görünümü fil kafasını andırır. İç kısımlara doğru ilerledikçe çevresi yoğun ormanlarla kaplanır."

Koyun girişinde manzaraya karşı poz verenler, defne yaprakları toplayanlar olur. Fotoğraf çekenler, bu manzarayı dondurmak ister. Elbette girişler ücretli. Müze Kartınız yoksa kişi başı 60 lirayı gözden çıkarmanız gerekir. Alanın içinde yer alan büfelerde çay içmek isterseniz, 15 liraya bayat bir çaya razı olursunuz ya da başka fiyatlara başka içecekler. Tabii tuvaletler ücretlidir 10 lira yine. 

Hamsilos kıyılarında sahiller, karavan parkları eşlik ediyor denize. Ve kocaman duvara yazılan tuvalet 25 lira yazıları bir yanda. 




Koyun ardından Sinop’a geçilir. Yol üzerinde Romalı düşünür Diyojen’in heykeline rastlanır. Rehberimiz, Diyojen’in Büyük İskender’le arasında geçtiği söylenen ünlü diyaloğu anlatır:

– "Dile benden ne dilersen."

– "Gölge etme başka ihsan istemem."

Sonra tekrar Müze Kart sorulur. Çünkü sıradaki durak, Sinop Cezaevi Müzesi. Girişte pek çok bölümün kapalı olması dikkat çeker. Sabahattin Ali’nin koğuşuna ulaşılamaz örneğin. Rehberimiz, Evliya Çelebi’nin Sinop Cezaevi’yle ilgili yazdıklarını aktarır; 

Sinop'u 1640'ta ziyaret eden Evliya Çelebi buradaki hapishane hakkında şunları yazmıştır: “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır" .

Sabahattin Ali’nin burada, “Aldırma Gönül” şiirini kaleme aldığını anlatır. 

"Aldırma Gönül" ya da asıl adıyla "Hapishane Şarkısı", yazar ve şair Sabahattin Ali tarafından 1933 yılında, Sinop Cezaevi’nde yazılmıştır. Sabahattin Ali, cezaevindeyken halk edebiyatı geleneğinden, özellikle halk türkülerinin sade ve içten dilinden etkilenmiş; mahpusluk duygusunu yalın, hüzünlü ama dirençli bir şekilde dile getirmiştir.

Bu şiir, Sabahattin Ali’nin beş bölümden oluşan “Hapishane Şarkıları” serisinin sonuncusudur ve en bilinenidir. Şiir zamanla bestelenmiş, Edip Akbayram başta olmak üzere birçok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Sabahattin Ali şiirlerine genellikle ad koymaz, numaralandırarak yayımlardı. Ancak bu şiir, halk arasında “Aldırma Gönül” dizesiyle özdeşleştiği için bu adla anılır olmuştur.



Şiirin Tam Metni: 

Aldırma Gönül

Dışarıda deli dalgalar,

Gelip duvarları yalar.

Seni bu sesler oyalar,

Aldırma gönül, aldırma.

Görmesen bile denizi,

Yukarıya çevir gözü.

Deniz dibinde saklı giz,

Aldırma gönül, aldırma.

Gene bir gün bakacaksın,

Tunçtan daha katı duvar.

Bir tüy gibi yanınızdan

Aldırma gönül, aldırma.

Gör ki ne yaralar sarar,

Zaman denen sinsi hekim.

Gör ki ne dertleri yener,

Aldırma gönül, aldırma.

Gönlünü kurtar bu zindan,

Bu kırık dökük binadan.

Gönlünü kurtar sen ondan,

Aldırma gönül, aldırma.

Müze, 2000’li yıllara kadar aktif cezaevi olarak kullanılmış. 1990’lara kadar surların üstünde elektrikli teller varmış. Hatta bu teller yüzünden hayatını kaybeden bir mahkûmun hikâyesi anlatılır.

           askeri gazino, millet kırathanesi

Müze ziyaretinden sonra, surların altındaki patikadan Sinop Limanı’na inilir. Tekne turuna katılmak isteyenler için kişi başı 150 lira ödemek gerekir. Rüzgâr eşlik eder size, mavinin türlü tonları gözlerinize işler. Kıyı boyunca sıralanmış sahiller dikkat çeker. İnsan düşünmeden edemez: “Herkes neden sadece Bodrum’a gider? Sinop bu kadar güzelse…”



Nato Üssü ve Sinop

Sinop, Karadeniz’in stratejik noktalarından biri olarak NATO tarafından da önemli bir üs olarak değerlendirilmiştir. Bölgede yer alan Sinop NATO Üssü, bölgesel güvenlik ve savunma faaliyetlerinde kilit bir rol oynamıştır. 



Kara,  deniz ve hava hareketlerini izlemiştir.  Türkiye’nin kuzeydoğusundaki bu üs, NATO’nun Karadeniz’deki varlığını güçlendiren önemli bir merkez olarak uluslararası savunma iş birliğinde stratejik bir konuma sahip olmuştur. 


Yapılaşma, zamanında NATO üssüne kadar dayanmış. Bugün ise sahilde Türk bayrağı dalgalanır, kıyılar sakinliğini korumaya çalışır. 40 dakikalık koy turunun sonunda, gözlerinize kazınan o mavilikle kıyıya yanaşırsınız. Limanda balıkçı tekneleri sıralanmıştır. Ancak nedense pek az yerde balık servis edilir. Genellikle mantı lokantaları vardır.



Sinop “Örnek Mantı” adlı mekânda bir tabak mantı yemek isterseniz 350-400 lira arası bir ücret ödemeniz gerekir. Fakat kalabalıktan ötürü güler yüzle karşılanmak biraz zordur. Turlar üst üste geldiğinden personel sayısı yetmez; karışıklık, panik, telaş olur. Üstelik o kalabalığa çay bile veremezler.

Merkeze doğru yürürken lakarde satan (bidonu 1500 lira) balıkçılara, kıyıdaki sokak sanatçılarına ve hediyelik eşyalar satan küçük kulübelere denk gelirsiniz. Otopark fiyatları gözünüzü kamaştırır: Saatlik 60 lira, 24 saat için 300 lira.

Rehberimiz, TOKİ’nin Kent Meydanı ve Millet Bahçesi Projesi’nden bahseder. Meydanın ortasındaki tarihi Askeri Gazino binasının “Millet Kıraathanesi” olacağını anlatır.

Yeşilin her tonu gözünüzün önünden geçerken, fonda Karadeniz melodileri çalmaya başlar yeniden. Rüzgâr hafifçe yüzünüzü okşar. Gezinin yorgunluğu yavaşça manzaranın dinginliğine karışır.

Ver Elini Kastamonu Abana: Yeşilin Peşinden

Sinop’un dar sokaklarında vedalaşmak her zaman zordur. Sakinliğiyle, neredeyse fısıltıyla konuşan evleriyle, trafiğin bile kenara çekilip huzura saygı duruşunda bulunduğu o şehirden ayrılırken, içinizde hafif bir hüzün belirir. Ama yolculuk devam eder. “Ver elini Kastamonu”ve Abana diyerek yeniden bineriz otobüse.

Yol; bazen virajlı, bazen iki aracın zor sığdığı kadar dar ama iki yanımızda uzanan yeşillikler öylesine derin, öylesine davetkârdır ki, sıkışan yolların telaşını unutturur. Karadeniz’in yeşili, ağaçların arasından süzülen ışıkla buluşup gözlere huzur verirken, rota Kastamonu’ya çevrilir. Yeşillerin arasına tablo gibi yerleştirilmiş Kastamonu evlerine, yer yer yüksek binalar eşlik eder. Saklanmıştır adeta yeşillerin arasına. 

Çatalzeytin'de sahil bir yanda uzanırken, diğer yanda evler vardır. Kıyı boyunca kafeler, kimisi nişan düğün, kimisi babalar günü hazırlığında. Kıyıdaki kafelerde çay 15 lirayken, bir bardak (normal pet bardak) suyun da 15 lira olması oldukça dikkatini çeker insanların. Verilen molanın ardından yeniden yola koyulur otobüs. Yağmur yer yer eşlik eder. Gökkuşağı çıkar kimi yerde.

Ve karşımıza çıkan ilk sürpriz konaklayacağınız yer olur: Tatilya Otel.

Kastamonu gibi mütevazı bir şehirde, içinde spor salonu, hamamı, hem açık hem kapalı yüzme havuzu olan, geniş bir otel karşılar bizi. Merkezden uzak ama hizmet kalitesiyle beklenmeyeni sunan bir mekândır burası. Güler yüzlü personeli, temizliği, düzeni ve misafirperverliğiyle şaşırtır. Akşam yemeğinde, sarıkanat balığının yanında getirilen roka salatası, Karadeniz’in deniz kokusunu sofranıza taşır. Mercimek çorbasıysa, günün yorgunluğunu sessizce alır üzerinizden.



Gün, yavaş yavaş geceye yaklaşırken, gözler bu kez Kastamonu’nun kıyısına doğru uzanır. Deniz kenarında yürürken kıyı dolgularının izlerine rastlanır. 



Karadeniz’in birçok şehrinde olduğu gibi burada da denize doğru taşlarla doldurarak, denize uzanmak uzanmak bir alışkanlığa dönüşmüş gibidir. Yeni binalar, hızla yükselen yapılar Abana’ya ayrı bir çehre kazandırırken, bir yandan doğallığın elden kaçtığını düşündürür.



Ama otelin en çok çocukları mutlu ettiği bir gerçektir. Açık büfe kahvaltının rengârenk tabakları, havuzun içinden gelen neşeli çığlıklar ve Karadeniz yağmurunun cama vuran ritmik dansı, yolculuğun unutulmaz detaylarına dönüşür.



Ve belki de asıl güzellik, bu yolculukların sadece mekân değiştirmek değil, zamanla da dostluk kurmak olduğunu hatırlatmasıdır insana. Sinop'un hüzünlü vedasıyla başlayan yolculuk, Kastamonu’nun sımsıcak bir “hoş geldin”iyle devam ederken, Karadeniz’in bir başka yüzünü keşfetmeye başlarsınız.



Tarih Kokan Evlerin Yokoluşu

Sabah yol yeniden başlar… Volkan Konak’ın sesiyle birlikte yükselir manzaranın ruhu. “Mimoza çiçeği” derken, otobüs pencerenin ardında beliren manzara bir masal diyarına dönüşür. Sağlı sollu uzanan kırmızı, sarı, pembe çiçekler… Bir yanda Karadeniz’in buğulu havası, öte yanda yokuşlu yollar boyunca serilen rengârenk doğa. Gözyaşı gibi süzülen bulutlar ve ara ara çiseleyen yağmur, bu tablonun sessiz fırça darbeleri gibidir.

              Şerife Bacı heykeli

Ancak Kastamonu’ya girişte insan biraz afallar. Zihninde canlandırdığı o tarihi Kastamonu evlerini beklerken, karşısına yüksek beton binalar çıkar. Anadolu’nun pek çok şehri gibi, Kastamonu da göç almış, büyümüş, genişlemiş ve modernleşme adına biraz da ruhunu yitirmiştir.


                                       saat kulesi

Abana-Kastamonu yolunun sonunda, minyatür eski Kastamonu evlerinin meydanlara kurulmuş haliyle karşılanırız. Tarihi dokunun maketlere hapsolduğu, nostaljinin simgesel bir dekora dönüştüğü bir an. Yine de şehir merkezinde hâlâ ruhunu koruyan yapılar vardır: Kent Meydanı'ndaki Valilik Konağı, Cumhuriyet döneminin ünlü mimarı Vedat Tek tarafından inşa edilmiştir. Hemen karşısında II. Abdülhamid döneminde yapılmış olan tarihi lise binası yükselir.

            Kambur Köprü

Ve tabii ki meydanın kalbinde, Kastamonu’nun ve Kurtuluş Savaşı’nın kahraman kadını: Şerife Bacı. Kağnısında çocuğu ve cephaneleri örten ancak kendisi donan Anadolu kadını. Yalnızca bir figür değil, toprağa adanmış bir ruhun sembolüdür. Rehber Battal Bey anlatırken sesi titrer; anlatan da, dinleyen de boğazındaki düğümü hisseder.

Kenti ikiye ayıran taş köprüden geçerken insanlar dilek tutar, kimisi sessizce dua eder. Sonra sıra gelir Kastamonu’nun merkez camisine, burası  Nasrullah Camii’dir. Taş işçiliği ve iç mekânın dinginliği, şehrin ruhuyla bütünleşir.

Sürgün Saat Kulesi ve Sürgün Yeri Kastamonu

Tur rehberi Battal Bey, gözlerini Saat Kulesi’ne dikenleri, bir de kaleye çevirmelerini ister:

Bakın sevgili misafirlerim… Şu karşı yamaçta gördüğünüz yapı Kastamonu’nun Saat Kulesi. Hikâyesi garip… Kendisinin bile Kastamonulu olduğuna hâlâ alışamamıştır belki. Çünkü bu kule aslında bir sürgün saatidir. Evet evet, yanlış duymadınız.”

Yıl 1885. İstanbul Sarayburnu’nda bir saat kulesi yaptırılmış. Büyük, gösterişli bir kule… Lakin bu kule, padişahın sarayında oturan cariyeleri pek huzursuz etmiş. Saatin çanı öyle yüksek sesle çalarmış ki, sabah uykularını böler, geceleri rüyalarını kaçırırmış. Saraydan ses yükselmiş: ‘Bu saat ya susturulsun, ya da uzaklaştırılsın.

Ve bir karar verilmiş: Saat kulesi sürgüne gönderilecek. İstanbul’un nazlı sabahlarını rahatsız eden o kule, Kastamonu’ya sürgün edilmiş. Belki de cezalandırılmış. O gün bugündür bu kule, Saat Tepesi’nden Kastamonu’yu izler durur.”

Kuleye bakar herkes… Gövdesi dimdik, ama sanki gururlu bir yalnızlık taşıyor üzerlerinde. Battal Bey sesi kısarak devam eder:

Kastamonu da zaten sürgünlerin şehridir. Hem tarih boyunca hem de hikâyelerde... Paşalar, şairler, hatalı bürokratlar... Bu sessiz taş sokaklar, aslında her birinin ayak izini taşır. Hani bir tarafınızda kale, bir tarafınızda saat kulesi, ortadan da Karaçomak Deresi geçiyor ya... İşte bu şehir böyle iki zaman arasında akar. Biri mazidir, biri vakit.

              Kastamonu Kalesi

Meydanda adım adım ilerlerken Battal Bey son sözlerini ekler:

Bu kule, saati göstermez sadece… Geçmişin kırık gururunu, İstanbul’un gürültüsünden Kastamonu’nun sükûnetine kaçan zamanın izini de taşır. Vakti ölçerken size fısıldadığı şey şudur: Bazı şehirlerin adı, bir harf değil, bir kader taşır. Bazı şehirlerin ismi, savaşla değil, aşkla yazılır. Kastamonu işte böyle bir şehirdir; adında tarihin kılıcı kadar keskin, bir yürek sızısı kadar derin bir hikâye gizlidir.

             Kastamonu 13.yy. Ahşap Camii

Kastamonu isminin nereden geldiğini ve şehrin yüksek tepesinde duran eski kale kalıntılarını göstererek anlatır tur rehberi; 

Rivayet odur ki… Türkler Kastamonu Kalesi’ni fethetmek ister, ama kale sağlam, duvarları yüksek, direniş çetinmiş. Kalenin içinde ise güzelliğiyle dillere destan bir Bizans Tekfuru'nun kızı yaşarmış: Moni. Güzelliği sadece yüzünde değil, kalbinde deymiş. Zira Moni, Türk komutanını görmüş ve ona âşık olmuş. Bu aşkı kalbine sığdıramayan Moni, dadısı aracılığıyla duygularını komutana iletmiş. Komutan da Moni’nin sevgisine karşılık vermiş.

Bir gece, Moni sevdiği uğruna ihanet etmiş sayılmış kendi kalesine. Kale kapılarının anahtarlarını gizlice Türk komutana teslim etmiş. Böylece uzun süredir kuşatma altında tutulan kale, bir gece ansızın Türk askerleri tarafından fethedilmiş.


                                                                      Erfelek Göleti (Sinop) 

Sabahı kaleye Türk sancaklarıyla uyanan Bizans Tekfuru, bu ihanetin kokusunu hemen almış. Gecenin sırrını çözünce, en büyük darbeyi yüreğinde hissetmiş. Ve o öfke, onu en karanlık karara sürüklemiş: Kendi öz kızı Moni’yi kale burcundan aşağıya atmak.

Moni’nin cansız bedeni kalenin eteklerine düşerken, askerler arasında acı dolu bir cümle yankılanmış:

"Kastın neydi Moni'ye?"

Yani, "Neydi bu kadar büyük öfken, Moni’ye bunu yapmak zorunda mıydın?"

Bu söz önce komutanlar arasında, sonra askerlerin dudaklarında, derken halkın dilinde yaşamaya başlamış. Zamanla "Kastın neydi Moni’ye" sözü kısala kısala Kastamoni, ardından da bugünkü haliyle Kastamonu olmuş.

Moni’nin atıldığı yer, halk arasında bugün Kırk Kız Türbesi olarak bilinmekte. Rivayete göre, Moni düşerken “kırk parçaya ayrıldı” ve bu yüzden bu ad verilmiş. Türbe, hâlâ sessizce ziyaretçilerini karşılar. Dilekler tutulur, içten içe dualar edilir. Her taşında bir hüzün, her gölgesinde bir aşk saklıdır.

Kastamonu'nun adı, sadece bir yer ismi değil; sadakatin, ihanete karşı sevdanın, ve bir yürek çırpınışının yankısıdır.r şey yerini bulmaz, ama vakti gelir...”



Banduma Yemeği 

Öğle yemeği için gidilen durağımız ise Eflanili Konağı’dır. Taş duvarlı, ahşap pencereli, eski bir Kastamonu konağının restoran hâline getirilmiş hali. Menüye göz gezdirdiğinizde günümüzün ekonomik manzarasıyla karşılaşırsınız: Bir bardak çay 35 lira, meşhur Kastamonu yemeği banduma ise 370 lira. Ve çok sayıda yöresel lezzeti tatma imkanı bulur insanlar. Ama yine de yemekten çok manzaradır insanı doyuran. Konağın penceresinden bakarken, zamanın biraz yavaşladığını hissedersiniz.

                                     Mancar Ekmeği

Meydanda gezerken Mancar ekmeği, siyez ekmeği, mısır ekmeği yapan fırınlar, "yıkılabilir uzak durun" levhalarının asıldığı eski Kastamonu evleri, dokuma tezgahlarının olduğu dükkanlar, hatta Afgan Marketi'nde satılan safran, Afgan gül suyu, kahverengi prinç, taş peynir bile görebilirsiniz. Ve yine Afganistan'dan gelenler için satılan değişik ürünler. 

          Afgan Market

13.yüzyılldan kalma Vakıflar tarafından onarılmış ahşap küçük bir camii olan Küpcüğe Cami ziyarete gelenleri beklemektedir. 

            Afgan Taş Peynir

Bir Şapkanın Ardından Doğan Devrim: Kastamonu Şapka Müzesi

Kastamonu merkezden ayrılıp, biraz yükseltiye doğru uzanan yolda ağır ağır ilerler otobüs. Güzergâh, sizi sade ama derin bir anlam taşıyan bir yere götürür: Şapka Müzesi. Burası, yalnızca bir yapının içinde sergilenen nesnelerden ibaret değildir; burası, bir zihniyet devriminin başladığı yerdir. Çünkü bazı şehirler yalnızca sokakları değil, tarihin ve zamanın ruhunu da taşır geleceğe. Kastamonu işte tam da bu şehirlerden biridir.

                                          Şapka Müzesi

Kimi müzeler sarayların görkemini, kimileri zengin koleksiyonerlerin mirasını barındırır. Oysa Kastamonu Şapka Müzesi, ihtişamdan uzak ama anlamca çok derin bir geçmişin izlerini taşır. Müze, Atatürk’ü karşılayan üç kadının taktığı şapkaları bağışlamasıyla kuruldu. Bu sade ama simgesel başlangıç, zamanla bir çığa dönüştü. 

Silah Müzesi


Siyasetçiler, sanatçılar, modacılar ve yurtdışından gelen ziyaretçiler, kendi şapkalarını bu müzeye emanet ettiler. Bugün, burada 1192 şapka sessiz bir arşiv gibi durur; ama aslında onlar sadece kumaş, keçe ya da kurdele değil, her biri bir düşünce biçiminin, bir dönemin, bir zihniyet dönüşümünün sembolüdür.






Peki neden Kastamonu? Neden bu gösterişsiz ama köklü şehir?

Çünkü Atatürk bir devrimin yerini rastgele seçmezdi. 25 Ağustos 1925’te Kastamonu’ya gelen Gazi Mustafa Kemal, ilk kez başında bir şapkayla halkın karşısına çıktı. Nasrullah Meydanı’nda yaptığı konuşmada açıkça söyledi:

“Serpuş inkılabını yapıyoruz.”

O gün yalnızca bir fes çıkarılmadı; bir çağ da geride bırakıldı.

Kastamonu’nun tercih edilmesinin ardında sembolik olduğu kadar stratejik nedenler de yatıyordu. Burası, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’nun kalbinde direnişi büyüten bir şehir olmuştu. Kadınlarıyla, öğretmenleriyle, halkıyla değişime hazır bir toplumsal dokuyu barındırıyordu. Atatürk bu hazırlığı görmüş, devrim için gerekli zemini burada bulmuştu. Çünkü her büyük değişim, önce toprağının sağlam olduğundan emin olmak ister.

Bugün Şapka Müzesi'ni gezerken, bir vitrinin arkasında gördüğünüz sade bir başlık, sizi Cumhuriyet tarihinin en köklü dönüşümlerinden birine götürür. Her şapka bir hatıradır, bir hayaldir, bir milattır.



Ve belki de en çok, bir fikrin ta kendisidir.

Şapka Müzesi'nin hemen yanı başında, dantel müzesi, porselen ve ev eşyaları koleksiyonu ile silah müzesi yer alır. Hepsi iç içe geçmiş bu yapılar, ziyaretçilerine sadece tarihî değil, estetik ve günlük yaşama dair bir izlek de sunar. Müze bahçesini saran yeşil çimenler, zarif çiçeklerle bezenmiş patikalar ve sessizliğin içindeki huzur, Kastamonu’nun bu bölgesine adeta bir açık hava müzesi havası verir.

Koltuk Aralarında Başlayan Yol Sohbetleri

Yolculuk uzadıkça, otobüsteki yabancılar yavaş yavaş tanıdıklara dönüşür. Başta yalnızlığa çekilen yüzler, paylaşılan bir kurabiye paketiyle, rehberin esprili anlatımıyla ya da şoförün camdan uzattığı bir bardak çayla ısınır birbirine. Koltuk aralarında başlayan küçük sohbetler, molalarda yürüyüş arkadaşlıklarına evrilir. Tur personeliyle kurulan ilişki ise bir hizmet bağının ötesine geçer; rehber artık bir dost, şoför güven veren bir yol arkadaşı olur. Aynı rotada, aynı hikâyeleri dinleyen, aynı manzaralara bakan bu insanlar arasında kısa ama anlamlı bir yol arkadaşlığı doğar.

Asa Suyu

Kısa bir molanın ardından tekrar otobüse binilir ve bu kez yön Şeyh Şaban-ı Veli Türbesi'ne çevrilir. Türbenin avlusunda yer alan suya halk arasında “Asa Suyu” denir. 

Otobüs, Kastamonu’nun dar sokaklarını geride bırakıp türbeler diyarına doğru kıvrılırken, rehber Battal Bey mikrofonu eline alır. Sesi yumuşak ama kelimelerinde yılların taşıdığı hikmet gizlidir. Usulca anlatmaya başlar:

Değerli misafirlerim… Şimdi sizi öyle bir yere götürüyoruz ki, burası hem gönüllerin durağı, hem de duaların uğrak noktasıdır. Burası Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri’nin türbesidir. Osmanlı’nın kalbinde yetişmiş büyük bir mutasavvıf. Kastamonu’nun ruhudur o. Deyim yerindeyse, bu şehrin kalbi burada atar.

Otobüs yavaşlar, camların ardından yeşillikler arasına gizlenmiş türbe silueti görünür. Battal Bey anlatmaya devam eder:

Bakın… Türbenin avlusuna girdiğinizde bir çeşme göreceksiniz. İşte o sudur ‘Asa Suyu’. Derler ki Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri bir gün, susayan dervişlerine su ararken asasını yere vurur… Ve oradan bir su fışkırır. İşte bu su, o günden bugüne akmakta. Kimisi ‘yedi yudum içersen, dileğin kabul olur’ der. Kimisi ‘şifa bulur insan’, kimisi de ‘gönül ferahlar’ diye inanır. Eh, inanç meselesi ama... Şunu söyleyeyim: Her gelenin yüzü değişir o suyu içince. Öyle bir serinlik ki, yalnız boğazdan geçmez, yüreğe dokunur.”

Türbeye yaklaşan kalabalık artar. Ellerinde pet şişeler, bidonlar... Kimi yeni doğmuş torununa, kimi hasta annesine, kimi de sessizce kendi duasına götürmek için sıraya girer. 

             Asa Suyu

Burada  insanlar elleriyle yedi yudum su içtiklerinde dileklerinin kabul olacağına inanır. Bu inanç, türbenin çevresinde uzun sıralar oluşturur; kimi küçük şişelerle, kimi büyük bidonlarla evine şifa taşımak ister. Karşı kıyıda zemzem suyu da satılır. Manevi arayış ile geleneksel ticaret, burada yan yana durur.

Aynı sokakta, Kastamonu’ya özgü ürünlerin satıldığı tezgâhlar dikkati çeker. Yöresel ezmeler, reçeller, kurutulmuş otlar, el yapımı sabunlar... Ve en çok rağbet gören: Taşköprü’nün meşhur sarımsağı. Kilosu 200 liraya alıcı bulur.  

Sonrasında, yolculuğun başka bir yüzü çıkar karşınıza: alışverişin rekabeti. Kastamonu'nun meşhur pastırması, çekme helvası, cevizli çöreği, sofra bezleri alınır. Herkes bir tat, bir iz, bir anı taşımak ister evine. El emeği göz nuru ürünler, bu şehirde geçmişle bugünün dostluğunu taşır poşetlerde. 

Ve yine yola koyulma vakti gelir. Bagajda sarımsak, su, pastırma, çekme helva ve ekmek...

Kastamonu, yalnızca gezilen bir şehir değil; içine bir şeyler bıraktığınız, sizden de bir şeyler alan bir yerdir artık.


 

Mancarlı Ekmek: Kastamonu’nun Tandırda Mayalanan Hafızası

                                              Kastamonu Sinanoğlu Ekmek Fırın


Kastamonu’nun yüksek köylerinde, sabahın serinliğiyle fırınlarda çıkan ekmeğin kokusu farklıdır. 

Mayalanmış hamur ve  kara lahana yaprakları..Bu bölgede adı "mancar".

Mancar, burada sadece bir sebze değil; yoksulluğun berekete çevrildiği, toprağın sade cömertliğinin simgesi.

Mancarlı ekmek ya da bazı köylerde söylenişiyle mancarlı pide, kara lahana ile hazırlanan, yöreye özgü bir tandır lezzeti.  Ekşi maya kullanılarak yapılıyor. Üzerine haşlanmış, ince kıyılmış mancar seriliyor. Kimi zaman çökelek ya da soğan da katılıyor. Sonra taş tandıra verilerek ateşte pişiriliyor.

ŞAPKADAN ZİHİNDEKİ DEVRİME

ŞAPKA MÜZESİ VE ATATÜRK

KASTAMONU’DA BAŞLAYAN DÖNÜŞÜM


Atatürk, 23 Ağustos 1925′te Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde şapkayı halka göstererek kıyafet devriminin ilk işaretini verdi.

Nevin BİLGİN 

Bazı şehirler yalnızca sokakları değil, zamanın, tarihin ruhunu da günümüze taşır. Kastamonu, işte böyle bir şehir. Gösterişsiz taş yapıları, sessiz meydanları ve geçmişle bugünü aynı potada eriten havasıyla, bir devrimin doğumuna tanıklık etmiş bir hafıza kenti.



https://isteataturk.com/Kronolojik/Tarih/1925/9/1/Kastamonuda-sapka-giymenin-geregini-anlatan-Ataturk-Ankaraya-donusunde-sapka-giymis-bir-topluluk-tarafindan-karsilaniyor-01091925/16



Bugün Kastamonu’da bir müze var ki, ne saraylardan arta kalmış, ne zengin koleksiyonerlerin ihtişamlı hatıralarını taşır. O müzede, sade bir başlıktan doğan büyük bir inkılabın izleri sergilenir: Şapkalar…



Kastamonu Şapka Müzesi, üç kadının Atatürk’ü karşılarken taktığı şapkaları bağışlamasıyla kuruldu. O sade başlangıç, zamanla bir çığa dönüştü. Siyasetçiler, sanatçılar, modacılar ve yurtdışından gelen meraklılar, kendi şapkalarını bağışladılar. Bugün o müzede 1192 adet şapka sessizce bekliyor. Ama aslında onlar sadece kumaş, keçe ve kurdele değil; zihniyetlerin, dönemlerin ve düşüncelerin simgeleri...



Bu şehirde başlatıldı çünkü Atatürk, bir inkılabın yerini rastgele seçmezdi. 25 Ağustos 1925’te Kastamonu’ya gelen Gazi Mustafa Kemal, burada ilk kez başında bir şapkayla halkın karşısına çıktı. Nasrullah Meydanı’nda yaptığı konuşmada açıkça söyledi: “Serpuş inkılabını yapıyoruz.” O gün, yalnızca bir fes çıkarılmadı; bir çağ da geride bırakıldı.



Kastamonu’nun seçilmesinin ardında hem sembolik hem de stratejik nedenler vardı. Burası, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’nun kalbinde direnişi büyüten bir şehir olmuştu. Kadınlarıyla, öğretmenleriyle, halkıyla dönüşüme hazır bir toplumsal dokuya sahipti. Atatürk, bu hazırlığı görmüş, devrim için uygun zemini burada bulmuştu. Çünkü her büyük değişim, önce zemininin sağlam olduğundan emin olmak ister.



Şapka Devrimi yalnızca bir kıyafet meselesi değildi. Batı’yla kurulan yeni bir kimliğin; modernleşmenin, laikliğin ve eşit yurttaşlık anlayışının görünür yüzüydü. Fes, geçmişin yükünü taşırken, şapka ileriye bakan bir duruşun işaretiydi. Atatürk’ün şu sözü boşuna değildir: “Bir milletin kıyafeti, onun medeniyet seviyesi hakkında fikir verir.”

Bugün Kastamonu Şapka Müzesi’nde sergilenen her bir başlık; kimi zaman bir liderin, kimi zaman bir tiyatrocunun, bazen de isimsiz bir kadının başını süslemiş olabilir. Ama her biri aynı hikâyenin parçasıdır: Değişimin.

Neden Kastamonu'yu Seçti? 

Atatürk’ün şapka inkılabını gerçekleştirmek için Kastamonu’yu seçmesinin arkasında çok yönlü nedenler vardır. Dışarıdan muhafazakâr olarak görülse de, Kastamonu gerçekte Millî Mücadele’ye en başından itibaren büyük destek vermiş, İnebolu-Ankara hattı üzerinden cephane ve yardımların cepheye taşınmasında kritik rol oynamış, iç isyanlara sahne olmamış, basınıyla ve aydın çevresiyle Cumhuriyet düşüncesine sahip çıkmış bir şehir olmuştur. Özellikle Kastamonu’daki müftülerin ve din adamlarının Cumhuriyet rejimine ve inkılaplara açık destek vermesi, Atatürk’ün bu şehirde yapacağı reformların daha geniş kitlelerce kabul görmesini kolaylaştırmıştır. Dönemin müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi gibi isimlerin inkılaplara dini gerekçelerle karşı çıkmaması ve halkı yatıştırıcı rol üstlenmesi, Kastamonu’yu sadece sembolik değil, aynı zamanda stratejik olarak da doğru bir tercih hâline getirmiştir. Atatürk, bu bağlılık ve toplumsal hazırlığı göz önünde bulundurarak, inkılapların uygulanacağı örnek şehir olarak Kastamonu’yu seçmiştir.


16 Haziran 2025 Pazartesi

 MEYDANSIZ ŞEHİRLER VE KEDİ



Bir şehri meydanlarından tanırsınız. O meydanlarda ne kadar kalınabiliyorsa, o şehirde o kadar yaşanabilirlik vardır. Kalabalığın ortasında insanın kendini bırakabildiği, ayakta değil oturarak var olabildiği açıklıklar… Meydan, sadece taş döşemeli bir alan değildir; durma hakkıdır, nefes hakkıdır, göz hakkıdır. Ve o hak, gün geçtikçe elimizden sessizce alınmaktadır.

Ankara’da meydanlar yoktur örneğin. Kızılay, Ulus, Tandoğan Meydanı'dır adı, ama artık meydanlığı kalmamıştır. 

Kaldırımlar bile büfelerle, taksi duraklarıyla, reklam panolarıyla, bir sürü farketmediğimiz ama bizi daraltanlarla doludur. 

Kızılay Meydanı, Güvenpark, hemen hemen herkesin hergün geçtiği ve duramadığı alanlardan. Buluşma değil, kaçışma yerleri bu alanlar artık. Çünkü ferahlığını, sakinliğini, huzuru kaybetmiş alanlar. Kentin tam ortasında bir ferahlık değil, daralma hissi yaşanır. Adımlar hızlanır, bakışlar yere döner. İnsan, kendine yer bulamaz.

Herkesin neredeyse her gün geçmek zorunda olduğu bu güzergahlar, bir tür zorunlu ev içi gibidir. İnsan, zamanla köşedeki çiçekçiyi, her sabah seslenen simitçiyi, portakal suyu satıcısını tanır. Şehirle kurduğu bağ, onların yüzünde anlam kazanır.

Ankara’da meydan azdır. Olanlar da ya yeni yapılan binaların gölgesinde kaybolmuştur ya da yol çalışmalarının arasında daraltılmıştır. Oysa bir meydan, sadece taş döşemelerden ibaret değildir; insanın kendini bırakabileceği bir alandır. Gözünü gökyüzüne kaldırabileceği, düşüncesini sokağa bırakabileceği bir açıklıktır.



Kızılay Meydanı'nda insanları karşılayan bir de kedisi vardır. Ve işte tam orada, bir kedi belirir. Kızılay’ın ortasında, her gün aynı yerden geçen, aynı bankta yatan, bazen bir memurun elinden mama kapan, bazen bir öğrencinin çantasına sürtünen bir kedi. O, meydanın unutulmuş hakikatidir. Şehirde kalabilen, sabredebilen, insanın terk ettiği yeri doldurabilen tek varlık.

İnsanlar kalabalığın içinde ezilirken, o kedi oradadır. Ne bir dükkân açar, ne bir bariyer kurar. Varlığı sessizdir ama görünür. Hiçbir yere ait değil gibi görünür ama tam da oradadır. Bir şehirde meydan yoksa, o şehirde ortaklık da yoktur; karşılaşma, bekleme, göz göze gelme ihtimali kaybolur. İnsan, sadece işe giderken yürür, markete giderken geçer. Kalmaz. Durmaz.

Ama kedi kalır.

Meydansız şehirlerde, artık sadece kediler yaşar gibi yapar. Bizse, geçip gideriz.


13 Haziran 2025 Cuma

 TEKNOLOJİK SAVAŞ

İSRAİL'İN İRAN'A YÖNELİK SALDIRISINDA "VERİ, ALGORİTMA VE YANILTMA" KULLANILDI

Sınıra Girmeden Öldürme, Karakollarda Polis, Güvenlik İçin Asker Bekletmek Artık Yeterli Değil



Nevin BİLGİN

13 Haziran 2025 sabahı, İran gökyüzünde füze görmedi. Ama yer altı nükleer tesisleri, karargâhlar ve üst düzey isimler hedef alındı. Savaş uçakları sınırı geçmedi; yine de hedefler vuruldu. Nokta atışlarla, lazer hassasiyetinde gerçekleşen bu saldırı, savaşın görünmeyen cephesini gözler önüne serdi. Veri, algoritma ve yanıltma. Yani karakolda polis, güvenlik noktalarında asker bekletilmesi gibi yöntemler bu savaşın çok uzağında kalan uygulamalar haline geldi. 

GPS Spoofing

Saldırıda kullanılan yöntemlerder birisi GPS spoofing, yani GPS sahtekârlığı, bir cihazın gerçek konumunu algılamasını engelleyip ona yanlış bir yer gösterme teknolojisi.

Bir ülkenin savunma sistemleri, füzeler, insansız hava araçları ve radarları GPS üzerinden yön bulur. Spoofing ile bu sistemlere “sahte bir koordinat” gönderilir. Cihaz, aslında olmadığı bir yerde olduğunu zanneder.

İsrail’in saldırısında, İran’daki radar ve hava savunma sistemleri yanıltıldı. Saldırganlar, elektronik sinyallerle İran’ın GPS ağını manipüle ederek füzelerin yerini, düşman uçaklarını veya yaklaşan tehditleri doğru algılamasını engelledi.

Yani  İran kendi gökyüzünü göremez hale getirildi.

Elektronik Harp

Sadece GPS değil, tüm radar sistemleri ve iletişim kanalları da elektronik harp sistemleriyle baskı altına alındı. Bu teknoloji, elektronik karıştırma (jamming) ve elektronik bastırma (deception) tekniklerini içermekte.

Jamming: Radarların ya da telsizlerin sinyal almasını engelleyen “gürültü bombardımanı”.

Deception: Savunma sistemlerine sahte hedefler göstererek onları yanlış yere yönlendirme.

İran hava savunması, saldırı başladığında ya hiçbir şey göremedi, ya da yanlış şeylere odaklandı. Gerçek hedefler ise çoktan tespit edilip vurulmuştu.

Sınıra Girmeden Öldürme

Standoff silahlar, yani “uzaktan saldırı sistemleri”, fiziksel olarak hedef ülkeye girmeden nokta atışı yapılmasını sağlıyor. Uçaklar sınırın dışından bu füzeleri fırlatır, füzeler hedefi bulur.

Bazı sistemler 200 km uzaktan hassas hedefleri vurabiliyor. Bu saldırıda da  Delilah, Rampage gibi İsrail yapımı füzelerden şüpheleniliyor.

Bu sistemlerin özelliği:

·Hedefin tam koordinatına kilitlenme,

·Yol boyunca elektronik önleme sistemlerinden kaçma,

·Son anda yön değiştirerek savunma sistemlerini atlatma.

Gizlenmiş Drone'lar

Bazı uzmanlara göre, saldırının bir bölümü İran içine önceden gizlice sokulan patlayıcı taşıyan mini drone’larla yapıldı. Bu sistemler aylar öncesinden “uyuyan hücreler” gibi konumlandırılmıştı.

Operasyon başladığında, içerideki ajanlar ya da dış kaynaklı sinyallerle aktif hale getirildiler.

İstihbarat Sağlandı

Operasyonun başarısında sadece teknoloji değil, istihbarat örgüsü de sağlandı. Radar sistemlerine virüs yerleştirme, komutanların günlük rotalarının izlenmesi, hedef belirlemede yapay zeka destekli veri analizlerinin yapılması. 

Kaynakça: 

https://www.reuters.com/world/middle-east/iranian-state-media-confirms-killing-revolutionary-guards-chief-israeli-strike-2025

https://apnews.com/article/iran-explosions-israel-tehran

https://www.theguardian.com/world/2025/jun/13/friday

https://www.bbc.com/turkce/articles/cy8nl5839j0o

https://www.dw.com/tr/i%CC%87srailin-i%CC%87rana-sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1-hakk%C4%B1nda-neler-biliniyor/a-72893904

https://www.reuters.com/world/middle-east/iranian-state-media-confirms-killing-revolutionary-guards-chief-israeli-strike-2025

https://en.wikipedia.org/wiki/Scorpius_electronic_warfare_system

https://en.wikipedia.org/wiki/Scorpius_electronic_warfare_system

https://www.abc.net.au/news/2024-09-22/israel-gps-spoofing-lebanon-beirut-hezbollah/104373018

https://www.latimes.com/world-nation/story/2024-07-09/israel-gps-spoofing-attacks

https://www.ft.com/content/be9393db-cd63-4141-a4c8-c16b4fe1b6b0?utm_source


12 Haziran 2025 Perşembe

ÜMMETÇİLER, MİLLİYETÇİLER VE DEVRİMCİLER: BİR GENÇLİK HAREKETİNİN ÇÖZÜLÜŞÜ

MİLLİ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ'NDEKİ AYRIŞMALAR VE ÇATIŞMA TEMALARI






Nevin BİLGİN 

Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye'nin muhafazakâr ve İslamcı öğrencilerinin örgütlendiği en önemli platformlardan biri olarak, yalnızca bir öğrenci derneği değil, aynı zamanda bir fikri ve siyasi kadro üretim merkezi olarak da tarih sahnesinde yerini aldı. Ancak bu güçlü yapı, özellikle 1960’lı ve 70’li yıllarda kendi içinde farklı yönelimlere ayrıldı ve zamanla ciddi ideolojik ve stratejik çatışmalar yaşandı. Bu ayrışmalar, hem Türkiye'nin siyasal dönüşümleriyle hem de İslamcı ve milliyetçi hareketlerin kendi içlerindeki gelişmelerle doğrudan bağlantılıydı.

KURULUŞTAN 60’LARA

MTTB’nin ilk yıllarında, daha çok merkez sağa yakın, apolitik ya da hafif muhafazakâr bir çizgide ilerlediği görülür. 1950’lerde Demokrat Parti iktidarıyla birlikte, üniversitelerde dinî değerleri önceleyen öğrencilerin etkisi artmaya başladı. Bu dönemde örgüt içinde siyasal İslam'ın izleri zayıftı; daha çok millî ve manevî değerlere sahip çıkan, devletle uyumlu bir öğrenci profili hakimdi.

1965–1971: İSLAMCI VE MİLLİYETÇİ YÜKSELİŞ

Bu dönem, MTTB için bir kırılma noktası oldu. Birliğin bünyesinde artık daha görünür iki ana damar mevcuttu:

İslamcı çizgi, daha sonra Milli Görüş hareketine evrilecek olan düşünce zeminini oluşturuyordu. Türkiye'nin Batı’ya yönelmesine, seküler sistemine ve laik devlet yapısına eleştiriler yöneltiliyor; siyasal İslam fikri şekillenmeye başlıyordu.

Milliyetçi çizgi ise Türk-İslam sentezini savunuyor, MHP ve Ülkü Ocakları ile daha yakın ilişki kuruyordu. Bu grup için Türk kimliği en az İslam kadar önemliydi.

Bu iki eğilim arasındaki çatışmalar, özellikle liderlik, yöntem ve ideolojik önceliklerde belirginleşti.

          Fotoğraf. Gerçek Hayat

1971–1980: RADİKALLEŞME VE DERİNLEŞEN AYRIŞMALAR

1971 muhtırası sonrası, MTTB’deki ayrışmalar daha keskin hale geldi. MTTB artık yalnızca sağ içi bir mücadele değil, aynı zamanda farklı İslamcı hareketlerin birbirine karşı pozisyon aldığı bir alan hâline gelmişti:

Milli Görüşçüler, Necmettin Erbakan’ın açtığı siyasal kulvarda hareket ederek Refah Partisi’ne yakın durdu.

Türk-İslam sentezcileri, MHP çizgisini benimsedi ve millî kültürün İslamla bütünleşmesini savundu.

Devrimci İslamcılar, İran İslam Devrimi, Filistin direnişi gibi örneklerden etkilenerek emperyalizme karşı daha radikal bir söylem geliştirdi. Bu grup, MTTB'nin geleneksel yapısıyla çatışmaya başladı.

Bağımsız İslamcılar, herhangi bir partiye veya kuruma bağlı olmaksızın Müslüman gençliğin özgür düşünmesi gerektiğini savunuyordu.

1980 SONRASI: KAPATILMA VE FARKLI YOLLARA DAĞILMA

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle MTTB kapatıldı. Bu dönemde birçok eski MTTB üyesi farklı siyasi ve sivil kulvarlara yöneldi. Kimileri Refah Partisi içinde aktif siyaset yaparken, kimileri MHP saflarında yer aldı. Bir kısım ise daha özgürlükçü ve eleştirel bir İslamcılığa yönelerek Mazlum-Der gibi sivil oluşumlarda yer aldı.

ÇATIŞMA TEMALARI

Bu tarihsel süreç boyunca MTTB içindeki temel çatışma alanları dört ana başlıkta toplanabilir:

1. Ümmetçilik vs. Milliyetçilik

MTTB içinde en yaygın ve belirleyici çatışmalardan biri, İslam’ın evrensel birliğini önceleyen ümmetçi bakışla, Türk kimliğini merkezine alan milliyetçi düşünce arasında yaşandı. Ümmetçiler, İslam kardeşliğini ön planda tutarken; milliyetçiler, Müslümanlığın ancak Türk kültürüyle anlam kazanabileceğini savundu.

2. Sistem İçi Yaklaşım vs. Devrimci İslamcılık

Kimileri siyasal İslam’ı mevcut sistem içinde siyasetle, yasalarla ve meşru yollarla güçlendirmeye çalışırken; kimileri bu sistemi "tağuti" (gayri meşru) olarak tanımlayıp kökten bir dönüşüm çağrısı yaptı. Devrimci İslamcılar, İran Devrimi gibi modelleri örnek alırken, diğerleri aşamalı bir değişimi tercih etti.

3. Parti Bağlılığı vs. Bağımsızlık

MTTB’de Refah Partisi veya MHP gibi partilerle iç içe geçmiş kollar oluşurken, diğer kesimler gençliğin bir siyasi hareketin gençlik yapılanmasına indirgenmemesi gerektiğini savundu. Bu, örgüt içi temsil krizlerine ve liderlik kavgalarına da neden oldu.

4. Batı Karşıtlığı: Ortak Zemin, Farklı Yöntemler

Her iki ana damar da Batı’ya eleştireldi, fakat kimisi bunu ahlaki yozlaşma çerçevesinde ele alırken, kimileri emperyalist sömürüye karşı direniş üzerinden okudu. Bu, eğitimden dış politikaya kadar birçok alanda farklı pratiklere yol açtı.


MTTB, sadece bir öğrenci hareketi değil, aynı zamanda Türkiye’de İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlık akımlarının laboratuvarıydı. İçindeki çatışmalar, Türkiye sağının daha sonraki yıllarda yaşadığı ayrışmaların da habercisi niteliğindeydi. Bugün bu ayrışmalar, AK Parti, MHP, Saadet Partisi ve daha radikal yapıların farklı çizgilerinde yankılanmaya devam ediyor.

Kaynakça: 

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr/tr

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr

Bora, Tanıl. Siyasi Cereyanlar

Cinisli, Rasim. Bir Devrin Hikayesi

Çolak, Muhittin. Herşey Milliyetçi Türkiye İÇin

https://www.gercekhayat.com.tr/dusunce/mttbnin-musluman-gencligin-olusumunda-yeri/

 Semboller ve Milliyetçilik, Türkeş'in Mezarı

Temsil ve Meşruiyet Tartışması



Nevin BİLGİN 

Milliyetçilik, yalnızca fikirler ve söylemler etrafında şekillenen bir ideoloji değildir. Aynı zamanda sembollerle, ritüellerle ve mekânlarla varlığını pekiştirir. Bayrak, marş, lider figürü, anma töreni, hatta bir mezar taşı… Bunların her biri, milliyetçi tahayyülün somut zeminleridir. 

Bu semboller bir kimliğin, bir hafızanın, bir ideolojik mirasın mekânıdır. Ne var ki, bu sembolik alanlar bazen birlikten çok ayrışmanın aracı haline de gelebilmektedir. 

Modern toplumların hayalî bir bütünlük hissiyle inşa edildiğini öne süren Benedict Anderson, ulusu “hayal edilmiş bir cemaat” olarak tanımlar. 

Ona göre ulus fikri, somut ortak deneyimlerin ötesinde, bir duygusal aidiyet hissiyle sürdürülür ve bu aidiyet çoğunlukla semboller üzerinden aktarılır. Ulusal bayraklar, marşlar, lider portreleri, anıt mezarlar ya da tören alanları gibi fiziksel ve ritüel semboller, bu “hayal edilmiş” cemaatin duygusal sürekliliğini sağlar.

Eric Hobsbawm ise bu ritüel ve sembollerin çoğunun "icat edilmiş gelenekler" olduğunu, yani geçmişle bağ kurmak adına modern zamanlarda oluşturulmuş yapay yapılar olduğunu belirtir. Ancak bu yapaylık, onların etkisiz olduğu anlamına gelmez; aksine ulusal kimliğin inşasında vazgeçilmez araçlardır.

Anthony D. Smith’e göre ise ulusal kimlik yalnızca kültürel bir inşa değil, tarihsel mitlerin ve ortak hafızanın canlı tutulmasıyla var olan bir kolektif bilinçtir. Bu bağlamda bir ulus liderinin mezarı, o liderin ideolojik ve simgesel mirasının hem maddi hem de manevi temsiline dönüşür.

Türkiye'de son günlerde Alparslan Türkeş'in mezarı üzerinden yapılan tartışmalara bakıldığında,  yalnızca bir siyasal figürün anıt mezarı değil, aynı zamanda Türkiye’de milliyetçiliğin kurumsallaşmış biçiminin sembolik hafızasının merkezlerinden birisi olarak görülmektedir.  Bu mezarda yapılan ziyaret, her konuşma, her duruş ve her kelime, sadece kişisel değil, kollektif anlamlar üretmektedir. 

 MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Alparslan Türkeş’in Beştepe’deki anıt mezarı başında yaptığı konuşmada, PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik sözleri milliyetçiler arasında tartışma yaratmış, konuşmadan daha çok konuşmanın anıt mezarda gerçekleşmiş olması tartışılmıştır. Konu, sembolik ve politik anlamda bir tartışma zemini oluşturmuştur. 

Milliyetçi söylemde Öcalan genellikle “terörist başı” ya da “hain” olarak anılırken, “kurucu önder” ifadesi; teknik olarak tarafsız olsa da, sembolik düzeyde bir meşrulaştırma ima ettiği iddiası gündeme getirilmiştir.

Bahçeli'nin bu ifadeyi kullanmasındaki niyet, Kürt hareketinin içindeki bölünmeyi tanımlamaya çalışmak olsa da, bunu Türkeş’in mezarı başında yapmış olması, söylemin içeriğinden çok, yer ve bağlam nedeniyle tepkiye neden olmuş ve tartışmalı hale gelmiştir. 

Çünkü burada söylenen her söz, yalnızca siyasal bir yorum değil; ideolojik sadakat ve liderlik hiyerarşisinin sembolik düzlemde yeniden kurulması anlamına gelmektedir.

AK Parti Ankara Milletvekili ve Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş, mezar başında kullanılan bu ifadeyi nazik bir dille eleştirince, bir kısım milliyetçiler tarafından nazik bir dil kullandığı için, bir kısmı tarafından da Bahçeli'ye yönelik sözleri nedeniyle eleştirilmiştir. 

İYİ Parti Adana Milletvekili ve Türkeş’in kızı Ayyüce Türkeş ise daha doğrudan ve duygusal bir dille Bahçeli’yi eleştirmiştir. 

MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter ise bu açıklamalara tepki göstererek, liderlik hatırasının esas sahibi olduklarını savunmuştur. 

Temsil ve Meşruiyet Tartışması

Tüm bu tartışmalar,  modern milliyetçiliğin sembolik alanlarda sürdüğünü ve bu alanlar üzerindeki kontrolün politik bir güç mücadelesiyle belirlendiğini, siyasal meşruiyetin yeniden üretildiği mekânlar olduğunu gösterdiği gibi, günümüzde fikir ayrılıkları yaşayan ya da değişik partilerde siyaset yapan milliyetçilerin ideolojik temellendirme üzerinden tartışma yapmak yerine semboller üzerinden tartıştıklarını da göstermektedir. 

Türkeş’in mezarı etrafında yaşanan tartışma, milliyetçiliğin sadece siyasi bir ideoloji değil, aynı zamanda sembolik iktidar alanı olduğunu da göstermektedir. 


9 Haziran 2025 Pazartesi

PARMAKLA PARMAKLA...

HİJYEN NEYMİŞ



Afilli bir adı vardır çoğunun, taş fırın yazar, bilmem ne markası yazar tabelalarında. Bilmem ne fiyata ekmek satarlar. Üzümlü, cevizli, cartlu, curtlu..

Ünlü market zincirlerinin fırınları vardır. İsimleri İtalyanca'dan çalınmış. 

Ve fırıncı ustaları, fırın çalışanları vardır. Nasıl çalışır hiç gördünüz mü?

Ah, fırıncı ustalarımız. Zordur işleri, hele bu sıcaklarda. Atletle çalışırlar, ter akıtırlar. Hatta atleti bile atarlar yeri gelir. 

Eldiven mi, o da ne ki? O sadece bir süs, 10 yılda bir denetim olursa görsünler diye vitrin süsü. 

Bir hafta kullan, her yere dokun plastik bir sanat eseri olarak çöpe at. 

Sabah ekmek almaya çıkıyorsunuz, çünkü her şeyi kendiniz yaparsanız zaman alıcı olabiliyor. 

Fırıncı abinin sabah ritüelini izlemelisiniz. Önce tuvalet ziyareti, sonra direkt hamur yoğurma seansı. Aradaki adımı, yani el yıkamayı, tamamen vicdana bırakmışız! 

Para üstü verirken, ekmeği ellerken aynı eldiveni kullananlar ya da eldiven neymiş diyenler. 

"Ne kadar çok temas, o kadar lezzet"der bir hanım teyze gevrek gülüşüyle.

"Eldiveni yok ekmeği verenin"  deseniz zincir markette müdüründen, kasadakine kadar hepsi dövecek sizi neredeyse; "Sıcak ekmek eldivenle mi ellenir"

Tabii ki,, elle ellenir. Parmaklanır. Pançiklenir. Adeta bir SPA seansı. 

Parmaklarla masaj yapar gibi yoğurulan hamur, özenle şekillendirildikten sonra fırına verilir. Yine eldivensiz ellerle dizilir. Elden ele vatandaşa ulaşır. 

Ekmek değil mübarek , terapi görmüş gibi çıkıyor. 

Market fırınlarında bir denetçi görmeyi uman varsa,  sıcak bir hayale kapılmış demektir. 

Zabıta? O sadece şehir efsanesi.

Ekmeğin içeriği: Un, su, maya, ustanın DNA izi ve sürpriz olarak biraz sarılık ihtimali. Afiyetle yiyiniz! 

Ama durun, bu sorgulamayı yaparsanız kendinizi ekmek küreğiyle kovalanırken bulabilirsiniz! Hatta size destek olacağına fırıncıya destek veren fırına sabah kombiniyle gelmiş vatandaş, "Ne var canım, eskiden de böyleydi" diyerek küreğin ucundan tutabilir bile. 


8 Haziran 2025 Pazar

 POPOSAL AÇI, BÜZÜK DUDAK VE SOSYAL MEDYA SERGİSİ




Nevin BİLGİN 

Kaçış yok.

Sessizce sosyal medyayı açıyorsunuz. Belki güncel bir haber okuyacaksınız, belki bir makale paylaşacaksınız... Ama o da ne? Zart diye bir popo çıkıyor karşınıza. Ne alakası var? 

Yetmiyor, dudağı büzmüş, filtreyle porselenleşmiş biri beliriyor ekranın tam ortasında. Gazeteci mim, sekreter mi, akademisyen mi, belediye meclis üyesi mi, siyasetçi mi, doktor mu, hemşire mi, mesleği farketmiyor. 

Kulağına gül yerleştirmiş, yanağını güneşe dönmüş, başını hafif yana eğmiş... Sanki “ben buradayım, ama bir yandan da hiç burada değilim” bakışı.

Bir de o meşhur poz: Kadınlar popoyu dönüp arkaya bakıyor ve bir gülücük atıyor. 

Sanki biri seslenmiş de dönüp gülümsemeye karar vermiş gibi. 



Erkekler desen, göğüs kası çıkarmak için nefeslerini tutup, kolları biraz daha şişirmek için sanki az önce mekik çekmiş gibi poz veriyor. "Abi şu açıdan çek" cümlesi artık sıradan. Elde sıra, masada şişe mutlaka kadraja giriyor. 

Birisi tarihi bir taşa sarılıyor, diğeri yıllanmış bir çınar ağacına, ne ararsan o duruş var. 

Dev çanta bir omuzda. Takma tırnaklar. Her şey fazla: Çanta büyük, tırnak büyük, gözlük büyük, filtre en büyüğü. Ve bakışlarda hep bir burukluk: "Hayat beni yordu ama iyi filtre var çok şükür."

Takipten çıkıyorsun, rahatlayacaksın sanıyorsun. Ama yok. Sponsorlu içerik diye bir şey var. Sizi unutmuyorlar. İstemeseniz de geliyor. Dijital musallat gibi.

Kimisi diyor ki “Bu dişleri doktorum yaptı”. Doktoruyla birlikte sırıtıyorlar ekrana. 

Öteki estetikçisine teşekkür ediyor: “Beni ben yaptı.” Biri de yüzünü gerenle sarmaş dolaş poz veriyor. Allah’tan poposunu yaptırıp o içeriği paylaşmıyor şimdilik.

Zekice, öğretici içerikler de var, hakkını yemeyelim. Biri öyle bir kelime oyunu yapıyor ki "Bravo, helal!" diyorsunuz. 

Sonra öbürü geliyor, sürekli boydan fotoğraf atıyor. Her gün aralıksız bir boydan fotoğraf. "Ben neymişim be abi" der gibi. 

Ötekisi yürürken topuk sesini müzikle senkronize etmiş. Ne diyelim, yaratıcı çaba var ama içerik? İşte orası biraz muamma.

Şimdi buradan sesleniyoruz: Ne olur, sunduğunuz görsellere bir içerik ekleyin! Bir bilgi, bir öneri, bir katkı… Hani şu “eğitimli” dediğimiz kesim var ya? Genelde bu içerikleri onlar üretiyor. Eğitimsiz diye küçümsenen TikTok tayfasından zaten söz etmiyorum. 

Bu filtreli, büzmeli, pozlu dünyada hâlâ kitap öneren, müze gezen, faydalı linkler paylaşan birileri varsa... Onlara selam olsun. 


        OH BE!  BÜYÜKŞEHİRLERİN BAYRAMI...

KALABALIĞIN ARDINDA KALAN HUZUR




NEVİN BİLGİN 

Büyükşehirler en güzel hâline bayram sabahları kavuşur. Ne tuhaf, onca kalabalığın içinde yaşarken insanın aslında ne çok ihtiyacı varmış sessizliğe. Issızlığa, kuyruksuzluğa. Yol vermeyen arabalara, korna kornaya karışan öfkelere bir an bile rastlamadan yürüyebilmeye...

O bildik araçlar yoktur bayramda sokaklarda: Direksiyona abanarak el kol yapanlar, camdan kolunu sarkıtıp tespih sallayanlar, parmak sallayanlar, bıyığını çatıp yol isteyenler... 

Hepsi bir anda silinmiş gibidir şehirden. Yerlerini kuş cıvıltıları alır. Ne çok ihtiyaç varmış oysa bu seslere!


Komşu evlerden taşan televizyon uğultularının, matkap seslerinin, sürekli çalan kargocuların kapı zillerinin yerini tatlı bir sessizlik alır. Bayramda fark eder insan: Asıl ihtiyaç, gürültünün yokluğuymuş meğer.

Her sabah kaldırıma yığılan paketlerin engellediği yol artık açıktır. Caddeyi, sanki bir akrobasi gösterisi gibi değil de dingin bir yürüyüşle geçmek ne güzeldir. Sakinliğe, yavaşlığa, kuşların yeniden şehre dönüşüne ne çok özlemişiz.

Market sırasında beklemeden bir ekmek, bir gazete alabilmek… Ne büyük bir lüks gibi gelir o anda. Önümüzde market arabalarını tıka basa doldurup taşıran kalabalıklar olmadan yürüyebilmek… Kaldırımlarda ne arkadan hızla gelen biri vardır, ne de önden engelleyen.

Bayram, şehirden çekilen insanla değil, insanın içini yeniden dolduran sessizlikle güzelleşir. Belki de her şeyden önce buna bayram denir:
Şehir susar, kuşlar konuşur, insan dinlenir.