8 Mayıs 2025 Perşembe

 “DOĞANIN KURNAZ HİZMETKÂRI KADIN" VE SCHOPENHAUER


"AŞK BİR TUZAKTIR, AMAÇ NESLİN DEVAMIDIR" 

"KADIN DAHA YÜZEYSEL VE GÜNLÜK İŞ İÇİN YARATILMIŞTIR" 

"EVLİLİK YANILGIDIR, AŞKIN GEÇİCİ SARHOŞLUĞU İLE YAPILIR VE MUTSUZLUKLA SONUÇLANIR" 

"AŞK ROMANTİK DEĞİL TÜRÜN DEVAMI İÇİN İÇ GÜDÜSEL BİR MEKANİZMADIR" 

"KADINLAR DOĞUŞTAN ALTADICIDIR" 




Nevin BİLGİN 


Filozof Arthur Schopenhauer, kadınlar hakkında oldukça sert, önyargılı ve bugün cinsiyetçi olarak değerlendirilen görüşlere sahiptir. 


Schopenhauer’e göre kadınlar, aşkı, çocuk yapmayı ve anneliği, insan türünün hayatta kalması için evrimsel bir strateji olarak kullanır. Kadınların sevgi, şefkat ve sadakat gibi duygularını, bu biyolojik ve evrimsel gerekliliklere dayandırır. Bu şekilde, kadınlar erkekleri kendilerine çekerek türün hayatta kalmasını sağlayan doğanın bilinçli birer aracı hâline gelir.


Kadının zekâsı, sadece bireysel bir varlık olarak hayatta kalma güdüsünden değil, aynı zamanda türün sürekliliğine hizmet etme amacından beslenir. Bu zekâ, şefkat, naz ve cazibe gibi özelliklerle vücut bulur. Schopenhauer, kadınların erkekleri etkileyerek onların biyolojik ve psikolojik işlevselliklerini devreye soktuklarına inanır. 


Bir bakıma, kadının zekâsı, sadece kişisel tatmin arayışından ziyade, türün varlığını sürdürebilmesi için devreye giren bir stratejidir.



TÜRÜN DEVAMI İÇİN MEKANİZMADIR

Arthur Schopenhauer'un kadınlar hakkındaki görüşleri, özellikle "Parerga ve Paralipomena" adlı eserinde ifade edilmiştir. Bu bölüm, filozofun kadınlara dair düşüncelerinin en tartışmalı ve eleştirel yönlerini barındırmaktadır.

Schopenhauer’a göre aşk, bireyin değil türün çıkarına hizmet eden bir yanılsamadır. Aşık olduğumuzu düşündüğümüzde aslında bilinçsizce genetik uygunluk ararız. Bu, doğanın bir oyunudur; bireyin mutluluğu değil, türün devamı önemlidir. 



Schopenhauer’in aşk kavramına yaklaşımı da tıpkı diğer düşüncelerinde olduğu gibi karamsardır. Ona göre aşk, bireyin duygusal tatminiyle ilgili değildir; aşk, türün devamını sağlamak üzere doğanın tasarladığı bir aldatmacadır. Birey aşık olduğunu zannederken aslında genetik ve biyolojik açıdan uygun bir eş seçmeye yönlendirilir. Bu seçimde birey özgür değildir; irade değil, istenç hüküm sürer. Schopenhauer, bu konuda şöyle der:


“Aşkın gerçek amacı neslin sürdürülmesidir. İnsan bunu bilmez, çünkü doğa onun yerine düşünür.”


Bu yaklaşım, onun aşkı romantik bir ideal değil, türün devamını sağlamaya yarayan içgüdüsel bir mekanizma olarak gördüğünü açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla aşk, bireyin mutluluğu için değil, türün çıkarı içindir.


Schopenhauer’e göre evlilik de bir yanılgıdır; aşkın geçici sarhoşluğu içinde yapılan bu birliktelikler, sonunda çoğu zaman mutsuzlukla sonuçlanır. Bu düşünceler, günümüzde evrimsel psikolojinin bazı tezleriyle örtüşse de, onun bu fikirleri ileri sürdüğü 19. yüzyılda oldukça sarsıcıydı.


KADINLAR YÜZELSELDİR, GÜNLÜK İŞE UYGUNDUR


Schopenhauer'un Kadınlar Hakkındaki Görüşlerinden Örnekler


Kadınlara bakışı ise oldukça problemli ve eleştireldir. Schopenhauer, kadınların erkeklerden zihinsel olarak daha aşağıda olduğunu, yüzeyselliğe ve günlük işe uygun yaratıldıklarını öne süre sürer. 


Kadınların Doğası ve Zihinsel Yetenekleri


"Kadınlar, çocukluklarından itibaren büyük çocuklar gibidirler; hayatları boyunca çocuk kalırlar." 


Schopenhauer, kadınların zihinsel kapasitesinin erkeklerden daha düşük olduğunu ve bu nedenle çocuklara daha yakın bir doğaya sahip olduklarını savunur.


KADININ TOPLUMSAL ROLÜ


"Kadın, doğası gereği büyük zihinsel ya da fiziksel işler için yaratılmamıştır. O, hayatın suçunu eylemle değil, doğum sancıları, çocuk bakımı ve kocasına itaat yoluyla çeker." 


Schopenhauer, kadınların toplumdaki rollerini sınırlı ve erkeklere bağımlı olarak tanımlar.


KADINLARIN AHLAKİ EĞİLİMLERİ


"Kadınlar, doğaları gereği ikiyüzlülüğe ve riyakârlığa yatkındırlar; bu onların savunma mekanizmasıdır." 



Filozof, kadınların doğuştan gelen bir eğilimle aldatıcı davranışlar sergilediklerini iddia eder.


YOĞUN ELEŞTİRİSİ ALIYOR

Schopenhauer'un bu görüşleri, çağdaş felsefi ve sosyolojik çevrelerde yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Özellikle feminist düşünürler, onun kadınları küçümseyen ifadelerini mizojinist (kadın düşmanı) olarak nitelendirmiştir. Bazı akademisyenler ise, Schopenhauer'un bu görüşlerinin, dönemin toplumsal normlarının bir yansıması olduğunu ve bireysel deneyimlerinden kaynaklandığını öne sürerler



Schopenhauer’in kadınlara dair söyledikleri, sadece günümüzde değil, yaşadığı dönemde bile tepki çekmişti. Bugün ise bu görüşlerin bilimsel bir temeli olmadığı, aksine cinsiyet eşitsizliğini meşrulaştırmaya yaradığı yönünde güçlü eleştiriler vardır.


Öte yandan Schopenhauer’in aşkı, içgüdüsel bir seçilim süreci olarak görmesi; evlilik kurumunun bireyin mutluluğu için değil, doğanın çıkarı için işlediğini savunması gibi düşünceler, psikoloji ve antropoloji alanında tartışılmaya devam etmektedir. Psikiyatrist S. Freud, bilinçdışı dürtüler teorisini oluştururken Schopenhauer’den etkilenmiştir. F. Nietzsche ise onun kötümserliğini kendine özgü bir biçimde dönüştürmüştür.

                 fotoğraf. Vikipedi. 

Ancak bu fikirlerini anlamak için yalnızca metinlerine değil, aynı zamanda yaşam öyküsüne ve yaşadığı dönemin toplumsal yapısına da bakmak gerekir.


Annesiyle Olan İlişkisi ve Ailevi Arka Plan

Schopenhauer’ın kadınlara yönelik olumsuz tutumunun arkasında annesi Johanna Schopenhauer ile yaşadığı çatışmalı ilişki önemli bir yer tutar. Johanna, dönemin entelektüel kadın figürlerinden biri olarak tanınmış, feminizm temalı yazılar kaleme almış, sosyal çevresiyle dikkat çeken bir yazardı. Ancak oğlu Arthur için, bu güçlü ve bağımsız kadın figürü çoğu zaman çatışma ve hayal kırıklığı kaynağı olmuştur. Babasının hastalığı ve intiharı sırasında annesinin ilgisiz tavırları, Schopenhauer’ın annesine ve genel olarak kadınlara karşı duyduğu öfkeyi derinleştirmiştir. Annesi tarafından küçümsendiğini düşünen Schopenhauer, bir süre sonra annesiyle tüm bağlarını koparmıştır.



Kadınlarla Yaşadığı Aşk Hayal Kırıklıkları

Schopenhauer’ın özel hayatında kadınlarla kurduğu ilişkiler de çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Henüz 19 yaşındayken kendisinden 11 yaş büyük olan Karoline Jagemann ile yaşadığı ilişki duygusal anlamda onu derinden sarsmıştır. Daha sonra 32 yaşında iken opera sanatçısı Caroline Richter Medon’a aşık olmuş, ancak Medon başka bir adamdan olan çocuğunu bırakmak istemediği için Schopenhauer’ın yanına gitmemiştir. Bu tür tecrübeler onun kadınlara karşı güven duygusunu zedelemiş ve zamanla nefretle karışık bir mesafeye dönüşmüştür.


Kaynakça: 

Schopenhauer, A. Parerga ve Paralipomena. Ötüken Neşriyat




https://tr.wikipedia.org/wiki/Parerga_ve_Paralipomena


https://cosmoskusagi.wordpress.com/2020/08/03/schopenhauerin-kadinlar-hakkinda-soyledikleri/


https://evrimagaci.org/blog/arthur-schopenhauer-kadinlar-hakkinda-13623?srsltid=AfmBOoo6mavdbzkMxwPrzmQkeRLGomhT5BzzI06Mc8rYRDHCiuMi20fm



https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/719413 (Aydınlanma Çağı Filozoflarına Göre Kadınlar) 


https://www.cafrande.org/schopenhauera-gore-erkekle-kadinin-dogasi-arasindaki-farklar/


https://gumusdis.com/schopenhauerun-kadinlara-bakisi-uzerine/

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/06/15/nietzshce-ve-schopenhauerda-feminizm


7 Mayıs 2025 Çarşamba

GERÇEK VE ADALET ARASINA SIKIŞMAK

HAKİKAT VE ADALET (TRUTH AND JUSTİCE) FİLMİ ÜZERİNE...



NEVİN BİLGİN

Truth and Justice (Estonya orijinal adıyla Tõde ja Õigus, 2019, yönetmen Tanel Toom) filmi, Estonyalı yazar A. H. Tammsaare’nin beş ciltlik roman serisinin ilk kitabından uyarlanmıştır. Film, bir adamın toprağıyla olan mücadelesi üzerinden adalet, hakikat ve insan doğasına dair derin sorgulamalar sunar. Bu bağlamda adalet teması filmin merkezinde yer alır ve çok katmanlı bir şekilde ele alınır.


Doğayla Mücadelede Adalet

Başkahraman Andres, yeni aldığı çiftlik toprağında adil bir yaşam kurmak ister. Ancak doğa, iklim ve coğrafi koşullar, onun adalet anlayışını sınayan birer unsur haline gelir. Andres toprağı işleyerek ve alın teriyle kazanarak haklılığını kanıtlamaya çalışır. Bu, bireyin doğayla olan ilişkisinde Tanrısal bir adalet arayışını simgeler: “Emek veren kazanmalı” düşüncesi.



Komşuluk ve Toplumsal Adalet

Andres’in komşusu Pearu, tam anlamıyla adaletsizliğin cisimleşmiş halidir: sahtekâr, kötü niyetli ve entrikacı bir adamdır. Andres, dürüstlük ve hukuk yoluyla haklı çıkmaya çalışırken, Pearu alaycılık ve çıkarcılıkla onun emeğini boşa çıkarmaya çalışır. Bu çekişme, bireyin toplum içinde adalet arayışının nasıl yozlaşabileceğini gösterir. Mahkeme süreçleri ve köydeki ilişkiler, sistemin her zaman adaletli işlemediğini ortaya koyar.


Ahlaki Adalet ve Hukuki Adalet

Film boyunca Andres, kanunlara ve Tanrı’ya uygun davranmaya çalışırken, sistemin onun lehine işlemediğini görür. Bu da hukuki adalet ile ahlaki adaletin ayrıştığı noktayı temsil eder. Andres'in haklılığı vicdanlarda kabul görür, ancak resmi sistemde karşılık bulmaz. Bu çatışma, seyirciyi şu soruyla baş başa bırakır: "Adalet sadece yasalara uygunluk mudur, yoksa vicdana uygunluk mu?"


İçsel Adalet ve Kendiyle Hesaplaşma

Filmin sonunda Andres, iç dünyasında da bir yüzleşme yaşar. Hayatı boyunca adil olmaya çalışmış, ancak bu uğurda ailesini ihmal etmiş, sevgisizleşmiş ve yalnızlaşmıştır. Bu noktada film, bireyin kendi iç dünyasında da bir tür adalet kurması gerektiğini ima eder. Gerçek adalet, yalnızca dışsal değil, aynı zamanda içsel bir denge meselesidir.

 Hibrit Savaşın Yeni Unsuru: Mafya



Nevin BİLGİN 

Günümüzde savaşın karakteri hızla değişmekte, devlet ve devlet dışı aktörler tek başlarına veya gruplaşarak şiddet eşiğinin altındaki veya üstündeki araçların kombinasyonlarını kullanmak suretiyle siyasal amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu duruma kısaca, hibrit savaş adı verilmektedir. ABD ve batılı ülkeler hibrit savaşın temel uygulayıcısı olarak Rusya ve Çin’i işaret ederken, Rusya ve Çin ise ABD ve müttefiklerini göstermektedir. Gerçek şudur ki her iki taraf da hibrit savaş yöntemlerini Renkli Devrimlerden Arap Baharına, Suriye’den Ukrayna ve Eski Sovyet coğrafyasının diğer dondurulmuş çatışmalarına, kaynak paylaşımının kızıştığı Doğu Akdeniz’den Afrika’ya değişik konu ve mekanlarda kullanmaktadır.


21. yüzyılın güvenlik tehditleri, yalnızca geleneksel savaş yöntemleriyle sınırlı kalmayıp, siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları ve organize suçların devlet politikalarının bir parçası haline gelmesiyle daha karmaşık bir hal almıştır. Avrupa Polis Teşkilatı (Europol), 2025 yılına ait "AB Ciddi ve Organize Suç Tehdit Değerlendirmesi" raporunda, organize suçun "DNA mutasyonu" geçirerek hibrit savaşın bir aracı haline geldiğini vurgulamaktadır .


Organize Suçun Küreselleşmesi ve Devlet Aktörleriyle İş Birliği

Geleneksel olarak yerel ve ulusal düzeyde faaliyet gösteren mafya örgütleri, günümüzde ulusötesi bir yapıya bürünerek devlet aktörleriyle iş birliği yapmaktadır. 

Europol İcra Direktörü Catherine De Bolle, suç örgütlerinin sınır tanımayan ve istikrarı bozmak için fırsat kollayan yapılar olduğunu belirtmektedir . Bu iş birlikleri, suç örgütlerine finansal kazanç sağlarken, devlet aktörlerine de dijital ve siber altyapılara erişim imkânı sunmaktadır.


Yapay Zeka ve Siber Suçların Yükselişi

Yapay zekâ (YZ) teknolojileri, organize suçların etkinliğini artırmakta ve siber suçların daha sofistike hale gelmesine neden olmaktadır. Europol'ün raporuna göre, suç örgütleri YZ'yi kullanarak çok dilli mesajlar oluşturmakta, gerçekçi taklitler yapmakta ve süreçleri otomatikleştirerek tespit edilmesini zorlaştırmaktadır. Bu teknolojiler, çocuk istismarı materyallerinin üretilmesi gibi ciddi suçlarda da kullanılmakta, bu da çevrimiçi güvenlik ve gizlilik konularında yeni zorluklar yaratmaktadır.


Hibrit Savaşın Yeni Cephesi: Yasa Dışı Göç ve Dezenformasyon

Organize suç örgütleri ve devlet aktörleri arasındaki iş birliği, yasa dışı göçün jeopolitik bir silah olarak kullanılmasına da olanak tanımaktadır. Örneğin, Belarus ve Rusya destekli suç çeteleri, Avrupa'ya yasa dışı göç akışlarını organize ederek AB ülkelerinin siyasi dengesini bozmayı amaçlamaktadır 


Ayrıca, dezenformasyon kampanyaları ve siber saldırılarla demokratik süreçler hedef alınmakta, bu da hibrit savaşın etkilerini daha da derinleştirmektedir.


Organize suçların hibrit savaşın bir parçası haline gelmesi, ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Devletlerin, siber güvenlik altyapılarını güçlendirmeleri, yapay zekâ teknolojilerinin kötüye kullanımını engelleyecek düzenlemeler yapmaları ve organize suçlarla mücadelede uluslararası iş birliğini artırmaları önem arz etmektedir. Ayrıca, kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve dezenformasyonla mücadele için medya okuryazarlığının teşvik edilmesi de bu sürecin önemli bir parçasıdır.


Kaynakça


https://tr.euronews.com/2025/03/20/ulusotesi-mafyalar-nasil-hibrit-savasin-yeni-aktorleri-haline-geldi


https://www.reuters.com/world/europe/europol-warns-ai-driven-crime-threats-2025-03-18/


https://www.europol.europa.eu/cms/sites/default/files/documents/EU-SOCTA-2025.pdf?


https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?id=9475&lng=tr&ust_id=9285


https://tr.euronews.com/2025/03/20/ulusotesi-mafyalar-nasil-hibrit-savasin-yeni-aktorleri-haline-geldi?utm_campaign=feeds_news&utm_medium=referral&utm_source=news.google.com


https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/706051


https://atasaren.msu.edu.tr/contents/hibrit_tehditler_ve_milli_savunma_bildiri_kitab

https://www.secopedia.org/kavramlar/temel-kavramlar/hibrit-savas/

https://dergipark.org.tr/tr/pub/gbd/article/1275871

https://www.youtube.com/watch?v=zMYbEmhdBqQ

https://www.teram.org/Icerik/hibrit-savas-anlayisi-ve-terorizm-102

https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2019/11/SiberGuvenlik_SalihBicakci

https://www.youtube.com/watch?v=jJayRGC0ynk

 MEVLÂNÂ NEDEN MUMYALANDI?

TÜRK MUMYALAMA GELENEĞİ 


NEVİN BİLGİN 

Tarih, bazı bedenlerin yokluğunda bile var olmaya devam ettiğini söyler. Bu bedenler toprağın sessizliğinde çürümeye terk edilmez; bir milletin, bir inancın ya da bir kültürün hatırasını yüklenerek korunur, saklanır, gelecek kuşaklara miras bırakılır. İşte Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin naaşı da öldükten sonra mumyalanmıştır. Onun mumyalanması, yalnızca fiziki bir beden değil; Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan bir düşünce sisteminin temsili niteliğindedir. Bu nedenle onun mumyalanmış olması yalnızca bir tıbbi teknik değil; aynı zamanda kültürel, tarihsel ve sembolik bir eylem olarak nitelendirilmektedir. 


ANADOLU’DA MUMYALAMANIN GELENEĞİ

Mumyalama, Türk kültüründe yalnızca ölüm sonrası bir koruma değil, aynı zamanda ölüye ve onun ardında bıraktığı manevi mirasa duyulan saygının ifadesidir. Bu gelenek, köklerini Sibirya-Altay bölgesindeki Eski Türk topluluklarının kurganlarına kadar götürür. Bu bölgelerde bulunan kurganlar, yalnızca ölülerin değil; onların yaşam biçimlerinin, inançlarının ve toplumsal konumlarının da birer arşividir.



Bu kurganlarda mumyalanmış cesetler, günümüze kadar neredeyse bozulmadan ulaşmıştır. Bunun başlıca sebepleri arasında, iyi kurutulmuş toprak kullanımı, tuzlama yöntemi, kurutucu bitkilerle yapılan tahnit işlemleri ve cenazenin bulunduğu ortama nemin sızmaması yer alır. 


Cesetler neredeyse gerçekçi bir biçimde korunmuş; üzerlerindeki kıyafetler, kumaş dokuları ve renkler bile canlılığını yitirmemiştir. Bu durum, Türk mumyalarının yalnızca Mısır mumyalarıyla değil; dünya üzerindeki tüm koruma teknikleriyle rekabet edecek düzeyde olduğunu göstermektedir.



MEVLÂNÂ’NIN MUMYALANMASI: BİR GEREKLİLİK MİYDİ?

1273 yılında Konya’da vefat eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, dönemin en büyük tasavvuf ehli, şairi ve mürşidiydi. Vefat ettiğinde Anadolu, Selçuklu döneminin son demlerini yaşıyor; siyasi karışıklıklarla birlikte dini yapılar daha da kuvvet kazanıyordu. Mevlânâ’nın vefatı yalnızca Mevlevîler için değil, dönemin farklı din ve mezheplerine mensup insanlar için de büyük bir kayıptı. Cenazesi, Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar tarafından birlikte uğurlandı.


Bu kadar çok kişinin katıldığı ve toplumsal bir olaya dönüşen defin süreci sırasında, naaşın bozulmadan korunması büyük önem arz ediyordu. Aynı zamanda Mevlânâ için planlanan türbenin inşası uzun süreceği için, bedenin korunması zorunluluk haline geldi. Bu bağlamda, Anadolu Selçuklu saray çevresinde uygulandığı bilinen tahnit işlemi Mevlânâ’ya da uygulandı. Onun naaşı özel bitkilerle, tuzla, dolgu malzemeleriyle korunmuş; iç organları çıkarılmış ya da kurutulmuş olabilir. Bugün yapılan bilimsel tespitlerde onun mumyalanmış olduğu net şekilde anlaşılmaktadır.



MEVLÂNÂ’NIN İLK MEZARI VE TÜRBESİNİN YAPILIŞI

Mevlânâ'nın vefatından sonra cenazesi, babası Bahâeddin Veled’in (Sultanü’l-Ulemâ) mezarının yanına defnedildi. İlk mezar yapısı oldukça sade ve gösterişsizdi. Ancak Mevlevî tarikatının giderek büyümesi, Mevlânâ’nın fikirlerinin halk ve devlet katında yaygınlaşması ile birlikte bu mezarın üzerine daha görkemli bir türbe yapılması kararı alındı.


II. Alaeddin Keykubad’ın veziri Emir Bedreddin Gevhertaş’ın desteğiyle 1274 yılında türbe inşaatı başlatıldı. Bu yapının halk arasında bilinen adı "Kubbe-i Hadra" yani Yeşil Kubbe'dir. Türbe tamamlandıktan sonra Mevlânâ’nın naaşı ilk mezarından alınarak türbenin alt katındaki sanduka kısmına nakledildi. Bu esnada naaşın tekrar incelendiği ve mumyalanmış bedenin zarar görmeden taşındığı kaydedilmiştir.


SELÇUKLU VE OSMANLI'DA MUMYALAMA: BİR DEVLET GELENEĞİ

Mevlânâ’nın mumyalanması yalnızca bireysel bir karar değil; Selçuklu devlet geleneğinin bir uzantısıydı. Anadolu Selçuklularında özellikle sultanlar, komutanlar ve dini önderlerin naaşları tahnit edilerek korunurdu. Bu uygulama, Osmanlı döneminde de devam etti. Osmanlı padişahlarından Murad Hüdâvendigar, Çelebi Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Kanûnî Sultan Süleyman, Şehzâde Mustafa ve Cem Sultan da iç organları çıkarılarak mumyalanan isimlerdendi.


Mumyalamada iç organların çıkarılması kadar, bedenin içine dolgu maddeleri yerleştirilmesi de önemliydi. Fatih Sultan Mehmed’in şehzadesi Mustafa Çelebi’nin karnının bal ve yulafla doldurulup dikilmesi, bu yöntemin tipik bir örneğidir.


Bu uygulamalar, İslam’ın bedenin toprakla buluşmasını esas alan anlayışıyla çelişiyor gibi görünse de, tahnit işlemi çoğunlukla zorunlu durumlarda, bedenin geçici olarak korunması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda Mevlânâ gibi figürlerin bedensel varlığına duyulan saygının bir ifadesi olarak da yorumlanabilir.


BİLİMSEL İNCELEMELER VE GÜNÜMÜZDEKİ DURUM

Bugün Mevlâna’nın naaşı Konya’daki Mevlâna Müzesi’nde yer alan türbede korunmaktadır. Ancak onun bedeniyle ilgili detaylı radyolojik, histolojik ve patolojik incelemeler henüz yapılmamıştır. Bu, Türkiye’deki birçok mumya için de geçerlidir. Yurt dışında bulunan mumyalarda yapılan bilimsel incelemeler, mumyalama tekniklerinin detaylandırılmasına katkı sağlarken, Türkiye'deki tahnit geleneğinin belgelenmesi hâlâ eksik bir alandır.


Mevlânâ’nın bedeninin neden mumyalanmış olduğunu anlamak, onu putlaştırmak veya bedene kutsiyet atfetmek anlamına gelmez. Aksine, bu işlem onun manevi mirasının taşıyıcısı olan bedeninin çürümeye bırakılmaması, hem zamana hem de mekâna karşı bir duruş olarak yorumlanmalıdır.


KAYNAKÇA:

Öztürk, H. (2019). Orta Asya'dan Osmanlı'ya Türklerde Mumyalama Geleneği. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1509303


Usta, H. (2006). Türklerde Mumyalama ve Tahnit Geleneği. Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. https://acikbilim.yok.gov.tr/bitstream/handle/20.500.12812/553429/yokAcikBilim_413879.pdf?sequence=-1&isAllowed=y



https://islamansiklopedisi.org.tr/mevlana-celaleddin-i-rumi


https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/mezar-odasinin-sirri-220470


https://isamveri.org/pdfdrg/D01986/2003/2003_UZUNA.pdf


https://www.merhabahaber.com/mevlananin-mezar-odasinin-inanilmaz-sirri-319418h.htm

6 Mayıs 2025 Salı

ENVER PAŞA’NIN YETİMLERİ: 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA OSMANLININ YETİM ÇOCUKLARI ALMANYA'YA GÖNDERİLDİ


fotoğraf: https://eksiseyler.com/pek-bilinmeyen-bir-tarihi-gercek-osmanlinin-almanyaya-gonderdigi-yetim-isciler

Nevin BİLGİN

Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, Osmanlı toprakları yalnızca asker kaybetmedi; geride kalan binlerce çocuk da babasız, evsiz ve korumasız kaldı. Yalnızca İstanbul’daki Darüleytamlar (yetimhaneler) 10 bini aşkın çocuğa ev sahipliği yapıyor, her gün gelen yeni çocuklarla kapasitesi zorlanıyordu. Devletin yoksullukla boğuştuğu bu dönemde, yetimlerin bakımı ciddi bir maddi yük hâline gelmişti. Ancak Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın aklında çarpıcı bir çözüm vardı: Bu çocukları Almanya’ya göndermek.


Savaş Ortaklığından Eğitim Göçüne

Osmanlı-Alman ittifakı, savaşın cephelerinde olduğu kadar sosyal politikalarında da etkili oldu. Enver Paşa’nın önerisiyle, 12-18 yaşları arasındaki 5 ila 10 bin yetim çocuğun Almanya’ya gönderilerek burada eğitilmesi planlandı. Amaç, bu çocukların madencilik, tarım ve el sanatları gibi alanlarda eğitim alarak hem topluma kazandırılması hem de yük olmaktan çıkarılmasıydı.



Bu fikre en sıcak yaklaşan kurumlardan biri Deutsch-Türkische Vereinigung (DTV) yani Alman-Türk Derneği oldu. Fakat Alman Dışişleri Bakanlığı daha temkinliydi. Projenin uygulanabilirliğini test etmek için başlangıçta sadece birkaç yüz çocuğun gönderilmesine onay verildi.


İlk Göç: 314 Çocuk Almanya Yolunda

1917 yılına gelindiğinde, İstanbul’daki Darüleytam’dan 14-16 yaşları arasındaki 314 çocuk, gönüllülük esasıyla seçildi. Almanya Ticaret ve Sanayi Odası, bu çocukların hangi şehirde, hangi iş yerinde çalışacağını organize etti. Çocuklar ağırlıklı olarak sanayi bölgelerine yerleştirildi ve burada çıraklık eğitimi aldılar. Hedef, bu çocukların hem üretime katılması hem de ileride Osmanlı’ya mesleki bilgiyle dönmesiydi.


Zoraki Uyum: Kader mi, Politik Hesap mı?

Bu çocuklar için Almanya, ne vatanlarıydı ne de bildikleri bir coğrafyaydı. Dilini, iklimini, kültürünü bilmedikleri bu yeni dünyada birçok çocuk din değiştirdi, bazıları Almanca isimler aldı, bazıları Alman ailelerin yanında yaşamaya başladı. Kimisi meslek sahibi oldu, kimisi ise kimliğini kaybederek Almanlaştı. Osmanlı’nın eğitimli bireyler yaratma planı zamanla, kültürel asimilasyonla iç içe geçti.


Tarihin Sessiz Tanıkları

Bugün bu çocukların büyük çoğunluğunun akıbeti belirsiz. Kimi dönmedi, kimi kayıtlarda yok. Ancak bilinen şu ki, bu olay, modern Türk-Alman ilişkilerinin erken dönemindeki ilk kitlesel "göç" hareketiydi. Ve bu hareket, yalnızca bir eğitim projesi değil; savaş, yoksulluk ve ideolojiyle şekillenmiş bir zorunlu göç hikâyesiydi.


Kaynakça: 


https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/menderes-ozel/osmanli-yetimlerin-aci-vatani-almanya-6282839


https://www.academia.edu/7775186/Mavi_Kep_ve_Pelerin_Cihan_Harbi_Y%C4%B1llar%C4%B1nda_Almanya_da_Osmanl%C4%B1_Yetimleri


https://birartibir.org/cocuklar-insandir-o-kadar-basit-o-kadar-devrimci/


https://irkilata.net/berline-gonderilen-osmanli-yetimleri/

https://eksiseyler.com/pek-bilinmeyen-bir-tarihi-gercek-osmanlinin-almanyaya-gonderdigi-yetim-isciler

https://www.bbc.com/turkce/vert-cul-42895475

KOMÜNİZME KARŞI İLK KALE ZONGULDAK


KOMÜNİZMLE SAVAŞ DERNEKLERİNİN DOĞUŞU

KOMÜNİZMLE SAVAŞ NEDEN ZONGULDAKTA BAŞLADI

" KÖMÜR HAVZASI KOMÜNİZMLE SAVAŞ DERNEĞİ"



fotoğraf: uludağ sözlük


NEVİN BİLGİN 

1947 yılında Marshall Planı açıklandığında Türkiye, Batı dünyasına daha sıkı bağlanmak için hızla harekete geçti. Soğuk Savaş’ın gölgesinde şekillenen bu dönemde, Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye’ye dair istihbarat raporları, özellikle stratejik ve emek yoğun bölgeler üzerinde yoğunlaşmıştı. Zonguldak bu anlamda kritik bir noktadaydı. Yer altı zenginliği kadar yer altındaki emek gücüyle de dikkat çeken bu kara şehir, Batı'nın gözünde komünist fikirlerin filizlenme ihtimali olan "riskli alanlardan" biri olarak işaretlendi. Bu nedenle Türkiye’de kurulan ilk Komünizmle Mücadele Derneği de tesadüf olmayacak şekilde tam burada, Zonguldak’ta kuruldu.

Komünizmle Mücadele Derneği daha sonra yurt çapında  1950 yılında, Türkiye'de sol merkezli görüşlere, sol hareketlere ve komünist düşüncelere karşı kurulmuş bir dernek oldu. 

Derneğin kurucuları arasında sanatça Tarkan'ın dedesinin kardeşi Fethi Tevetoğlu, İlhan Egemen Darendelioğlu, Nur Cemaatinin kurucusu Bekir Berk vardır. Dernek ilk olarak İzmir, İstanbul ve Erzurum'da kurulmuştur. Recai Kutan, terör örgütü kurucusu Fethullah GülenCemal GürselAdnan MenderesCelal BayarSüleyman Demirel ve Turgut Özal derneğin bilinen üyelerinden bazıları oldu. 


Zonguldak'ın Komünizmle Mücadelesi ve Dernek Kuruluşu

Marshall Planı'ndan Türkiye'nin faydalanabilmesi için Amerika Birleşik Devletleri'nin ve Batı'nın talepleri doğrultusunda, Komünizm'e karşı sağlam bir duruş sergilenmesi gerekiyordu. 1948 yılında, Zonguldak’ta kurulan "Zonguldak Kömür Havzası Komünizmle Savaş Derneği," bu savaşın ilk adımlarından birini attı. Derneğin kurulmasına öncülük eden isimlerden biri, zamanla “Kambur Köprü” olarak bilinen Soğuksu Köprüsü’nü inşa eden iş insanı ve müteahhit Bahattin Dökerel’di. Bu dernek, bölgedeki kömür havzasındaki işçileri, özellikle E.K.İ (Ereğli Kömür İşletmeleri) çalışanlarını da bu ideolojik mücadeleye dahil etmek istiyordu. Bunun için, E.K.İ Müessese Müdürü İhsan Soyak, derneğin başkanı olarak atanmıştı.


Başlangıçta, dernek hedeflerine ulaşmada başarılı olmasa da, ilerleyen dönemde E.K.İ işçileri için de bir mücadele alanı yaratmaya çalıştı. Ancak, dernekten beklenen aktif katılım ve dinamik mücadele, Zonguldak’taki işçi sınıfından beklenen ilgiyi görmedi. İhsan Soyak’ın dernek başkanlığından istifa etmesi ve derneğin isminin “Zonguldak Komünizm ile Mücadele Derneği” olarak değiştirilmesi, derneğin daha da pasifleşmesine yol açtı. İşçi sınıfının bu tür ideolojik çabalarla ilgisi sınırlıydı, çünkü madenciler daha çok işçi hakları ve yaşam koşullarına odaklanıyorlardı. Bu nedenle, Zonguldak’taki bu ilk komünizmle savaş hareketi, büyük bir kitlesel karşılık bulamadan sönüp gitti.


Zonguldak’ın Stratejik Rolü

Zonguldak’ın bu dönemdeki stratejik önemi, yalnızca kömür havzası olmasıyla değil, aynı zamanda ülkenin ekonomik ve sosyal yapısındaki rolüyle de bağlantılıydı. Türkiye’nin ağır sanayisinin ilk temelleri burada atılmaya başlanmıştı ve burada yaşayan işçiler, ideolojik tartışmalardan çok yaşam koşullarıyla daha çok ilgileniyorlardı. Ancak, yerel yönetimlerin ve devletin ideolojik baskıları, bu tür derneklerin kurulumuna zemin hazırlamıştı. Bu yüzden, Zonguldak’ta kurulan bu dernek, sadece bir ideolojik çatışmanın yansımasıydı ve bölgenin daha geniş toplumsal yapısına etki edemedi.


Zonguldak’ta kurulan "Komünizmle Mücadele Derneği," 1948 yılında, Türkiye'nin Marshall Planı’na katılım sürecinin bir parçası olarak, batılı ideolojilerin Türkiye'ye entegre edilmesinin bir parçasıydı. Ancak, dernek, işçilerin gündelik yaşamlarındaki sorunlarla örtüşmediği için beklenen etkinliği gösteremedi. Bu olay, ideolojik mücadelenin, insanların günlük yaşamındaki öncelikler ve taleplerle nasıl bir çelişki içinde olabileceğini gösteren önemli bir örnektir.


Fatih Yaşlı'nın Antikomünist Şebeke, Örgütler, Kişiler, Yayınlar adlı kitabında da komünizmle savaş derneklerinin Zonguldak'ta kurulmasına ilişkin bilgiler yer alırken, ikinci Komünizmle Mücadele Derneği'nin Zonguldak'ta kurulan "Kömür Havzası Komünizmle Savaş Derneği"nin Zonguldak Komünizmle Mücadele Derneği olduğu bilgisine yer verilmektedir. Zonguldak'ın önemi ise işçi kenti olması yanında SSCB'ye yakınlığı ve komünizm tehlikesinin sızma tehlikesi nedeniyle seçildiği ifade ediliyor. 


Kaynakça: 

Çolak, Muhittin. Herşey Milliyetçi Türkiye İçin

Yaşlı, Fatih. Antikomünist Şebeke. Örgütler, Kişiler, Yayınlar


https://www.ozgurhalkinsesi.com.tr/komunizm-ile-mucadele-ilk-zonguldak-tan-basladi/18379/


https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1017996


https://acikbilim.yok.gov.tr/bitstream/handle/20.500.12812/445079/yokAcikBilim_464521.pdf?sequence=-1&isAllowed=y


https://tr.wikipedia.org/wiki/Kom%C3%BCnizmle_M%C3%BCcadele_Derne%C4%9Fi


Meşe, Ertuğrul, Komünizmle Mücadele Dernekleri

DENİZ GEZMİŞ VE MEHMET GÜL AYNI FAKÜLTEDEYDİ: HUKUKUN ORTASINDA KAVGA VARDI

                                     https://ziyaversencan.blogspot.com/2015/12/deniz-gezmisin-en-buyuk-ask-avniye.html

                              https://x.com/siyasiposting/status/1331953541926281216 İstanbul Hukuk FAkültesi Deniz Gezmiş arkadaşlarıyla

NEVİN BİLGİN 

1960’lı yılların sonu, Türkiye'nin hem siyasal hem toplumsal açıdan en sancılı dönemlerinden biriydi. Üniversiteler, gençliğin yalnızca eğitim değil, aynı zamanda ideolojik çatışmaların da sahnesi hâline gelmişti. Bu sahnede iki karşıt isim de aynı sıraları paylaşmıştı: Devrimci gençliğin simge ismi Deniz Gezmiş ve Ülkücü hareketin genç liderlerinden Mehmet Gül, aynı dönem İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuyorlardı.

                             Fotoğraf: Milliyet

Hukukun duvarları arasında sadece bilgi değil, yumruklar, sloganlar ve tehditler de dolaşır olmuştu. Fakülte koridorlarında bir gün devrimciler, ertesi gün ülkücüler hâkimiyeti ele geçiriyordu. Herkesin birbirini tanıdığı, fakat selamlaşmadığı; bakışların meydan okuma, sessizliklerin ise saldırı anlamına geldiği bir düzendi bu. Bıyıklar, postallar, bakışlar; herkesin hangi safta olduğunu gösteriyordu.

            Fotoğraf:  Barış Murat Aydoğan

Bu atmosferde kadın olmak ise başlı başına bir cesaret işi hâline gelmişti. Aygün Kevrina’nın Sırlarım İpte Asılı Kaldı Balım adlı anı-romanında aktarılan bir bölüm, bu dönemin fakülte içindeki şiddetini ve korkularını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Mehmet Gül’ün de içinde bulunduğu kalabalık bir ülkücü grubun, koridorlarda sözlü ve fiziksel şiddet uyguladığı anlatılıyor. Kimi zaman gelen geçene laf atıyorlar, kimi zaman yalnız yakaladıklarını dövüyorlardı. Fakültenin belirli noktaları adeta kontrol noktalarına dönüşmüştü.

https://ziyaversencan.blogspot.com/2015/12/deniz-gezmisin-en-buyuk-ask-avniye.html

Kevrina, bir gün bu gruplardan birinin saldırısına uğrayan bir devrimci gencin önüne geçerek şiddeti engellemeye çalışıyor. Bu, dönemin siyasal kamplaşmasının ortasında sıradan bir sivil duruşun, insani bir refleksin ne kadar büyük bir anlam taşıdığını da gösteriyor. Ne var ki, olayın ardından aldığı “Fakültede tek eldeysin, gelme bir daha” tehdidi, o günlerin gerçekliğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Deniz Gezmiş’in başını çektiği devrimci gençlik, o dönemde sadece sokaklarda değil, fakültede de örgütlüydü. Mehmet Gül ve arkadaşları ise MHP’nin gençlik hareketi olarak bilinen Ülkü Ocakları’nın ilk filizlerini oluşturuyordu. Bu iki ismin aynı sıralarda, aynı merdivenleri tırmanmış olması, Türkiye’nin nasıl iki farklı uçtan beslenen bir çatışma iklimine savrulduğunun da kanıtı niteliğinde.



Bugünden bakınca o fakültenin koridorlarında yankılanan ayak sesleri, sadece geçmişe ait birer anı değil; aynı zamanda bugünün üniversitelerinde hâlâ süregelen ideolojik bölünmelerin, kutuplaşmaların, tahammülsüzlüklerin köklerini de gösteriyor. Aynı çatı altında ama bambaşka yollara yürüyen iki gencin izleri, Türkiye’nin yakın tarihini anlamak isteyen herkes için kıymetli birer işaret taşı.




Kitapta bu bölüm şöyle anlatılıyor: 

Bahar başladığı günlerde üniversitede solcu-ülkücü kapışmaları sıklaşmıştı. Her iki taraf da gruplar hâlinde dolaşıyordu. Fakültenin bir günü ülkücülerin hâkimiyetinde geçiyor, ertesi gün devrimciler bir saldırı düzenleyerek onları püskürtüyordu. Giyim tarzları, bıyıkları, davranışlarıyla ayrışma belirgindi. Tanınan yüzlerin yalnız dolaşması tehlikeliydi. Her an bir kavganın ortasında kalma olasılığı vardı. Kızlar da bu kavgadan paylarına hakaretler alarak etkileniyordu.

Özellikle Mehmet Gül’ün içinde bulunduğu kalabalık grup saldırıların başını çekiyordu. Belli noktalarda toplanıp gelip geçeni sözle taciz ederlerdi. Yalnız birini bulurlarsa çevresini sarar, döverlerdi. Zaman zaman yollarımız kesişirdi. O taşkın grup birden sessizleşirdi. Bu sessizlik beni ürkütürdü. Oradan uzaklaşıncaya dek sırtımın bütün kasları gerilir, her an bir saldırıya uğrayacakmışım korkusuyla adımlarımı bozmamaya çalışarak ilerlerdim.

Bir gün içlerinden biri arkamdan laf attı. Daha doğrusu lafı tamamlayamadı. Şiddetli bir tokat sesi duydum. Sanırım grubun ortak kararını bilmeyen biriydi; cezası anında kesilmişti. Dönüp bakmadım ama bu olay bende yeni bir tedirginlik yarattı. Çünkü ülkücülerin içinde tanınıyordum artık. Bu, hiç de iyi bir şey değildi.

Korktuğum başıma geldi sonunda. Bir kavganın tam ortasında kaldım. Devrimci bir genç, kalabalık bir grup tarafından kıyasıya dövülüyordu. Sanırım kız ya da erkek, kimse bu duruma seyirci kalamazdı. Köşeye sıkıştırılan gencin önüne geçmeye çalıştım. Bu durum saldırganları bir an durdurdu. Şaşkınlıktan yararlanan genç toparlanma fırsatını buldu ve bağırarak kaçmaya başladı. Sesi duyan solcu gruplar bize doğru hareketlenince ülkücüler dağıldı.

Gelen grubun içinde sevdiğim de vardı. Genç heyecanla anlatıyordu: “Beni kurtardı! Şaşırttı itleri!” O ise yüzüme sanki canımı alacak gibi bakıyordu. Ortalık sakinleşince yanıma yaklaştı:
“Sana bu yollarda fazla dolaşmamanı söyledim mi? Kavganın ortasında tam da senin ne işin var? Artık. fakültede tehlikedesin. Gelme! Okulda görmeyeceğim seni bir daha. Anladın mı?”

Kaynakça: 

Kevrina, Aygün. Sırlarım İpte Asılı Kaldı Balım

https://ziyaversencan.blogspot.com/2015/12/deniz-gezmisin-en-buyuk-ask-avniye.html

5 Mayıs 2025 Pazartesi

 BERGEN-BELSEN NAZİ KAMPINDA ÖLDÜRÜLEN TÜRK YAHUDİLERİ


 Kaynak: https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/photo/forced-labor-in-the-ravensbrueck

Nevin BİLGİN 

İkinci Dünya Savaşı, sadece Avrupa'nın etnik ve dini yapısını değil, aynı zamanda Türk Yahudi toplumu üzerinde de derin etkiler bırakmıştır. Nazi Almanyası'nın savaş ve soykırım politikaları, yalnızca yerli Yahudi nüfusunu değil, aynı zamanda göçmen Yahudi topluluklarını da hedef almıştır. Bu topluluklar arasında, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde ve Cumhuriyet dönemi başlangıcında Türkiye'den Avrupa'ya göç etmiş olan Türk Yahudileri de bulunmaktaydı. 


Türk Yahudilerinin Avrupa’ya Göçü

Türk Yahudilerinin Avrupa'ya göçü, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine ve özellikle 1492’deki İspanya Yahudi sürgününe kadar uzanır. İspanya'dan Osmanlı'ya göç eden Yahudiler, Ladino adı verilen dili konuşarak, Osmanlı İmparatorluğu’na ve özellikle İstanbul, Selanik gibi şehirlere yerleşmişlerdi. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Yahudi topluluklarına hoşgörüyle yaklaşmış, onlara hem dini hem de ticari özgürlükler sağlamıştır. Bu koşullar altında, Osmanlı topraklarında Yahudi nüfusu zamanla artmıştır.


Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru, Batı Avrupa'da sanayileşmenin hızlanması ve ekonomik fırsatların artmasıyla birlikte, birçok

Türk Yahudisi Avrupa'ya göç etmeye başlamıştır. Özellikle Fransa, Almanya ve Hollanda gibi ülkeler, bu topluluklar için yeni yerleşim alanları haline gelmiştir. Göç ettikleri yerlerde, hem iş dünyasında hem de kültürel yaşamda önemli izler bırakmışlardır. Bununla birlikte, 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Türk Yahudileri, Nazi rejiminin dehşetiyle karşı karşıya kalacaklardır.


Bergen-Belsen Toplama Kampı ve Türk Yahudilerinin Kayıpları

Bergen-Belsen, Nazi Almanyası tarafından kurulan ve en korkunç toplama kamplarından biri olarak bilinen bir yerdir. Kamp, 1940'ta kuruldu ve savaş boyunca birçok farklı etnik ve dini gruptan binlerce insanın ölümüne sahne oldu. Ancak Bergen-Belsen, sadece fiziksel öldürmenin değil, aynı zamanda psikolojik ve kültürel yok etmenin de simgesi olmuştur. Kampta, Almanya'nın işgal ettiği bölgelerden getirilen Yahudiler, zorla çalıştırılmış, acımasız koşullarda yaşamaya zorlanmış ve çoğu zaman gıda ve ilaçsız bırakılmıştır.

Bergen-Belsen'de ölen Türk Yahudilerinin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu kayıplar, Türk Yahudi toplumu için büyük bir trajedi oluşturmuştur. Kamp, Türk Yahudilerinin Avrupa’daki diğer Yahudi topluluklarıyla birlikte yaşadıkları zulmün bir parçasıydı. 

1944-1945 yıllarında tespit edilebilen sekiz Türk vatandaşı Bergen-Belsen kampında hayatını kaybetmiştir. Bunlar arasında beşi Musevi, ikisi Müslüman, biri ise Ortodoks  kökenliydi. Bu kişilerin ölümüne, Nazi rejiminin "Aryan üstünlüğü" ideolojisi doğrultusunda, sistematik bir şekilde karar verilmiştir.

Corry Guttstadt’ın Eserinden Alıntılar

Corry Guttstadt, "The History of Turkish Jews" adlı eserinde, Türk Yahudilerinin Avrupa’ya göçünü ve Nazi dönemi soykırımında maruz kaldıkları zulmü ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Guttstadt’a göre, Türk Yahudileri, Avrupa'ya göç ettiklerinde, diğer Yahudi grupları gibi, Nazi rejimi tarafından hedef alınmışlardır. Ancak bu topluluk, özellikle Almanya’da, çoğunlukla Osmanlı İmparatorluğu'nun kökeninden gelen bir aidiyet duygusuyla daha az ayrımcılığa uğramıştır. Ancak savaşın sonlarına doğru, Almanya’daki tüm Yahudiler gibi Türk Yahudileri de yoğun bir şekilde Nazi rejiminin zulmüne maruz kalmışlardır.


Guttstadt, özellikle Bergen-Belsen kampındaki Türk Yahudilerinin durumuna dair önemli veriler sunar. Kampın yaşam koşulları, ölüm oranlarını artıran temel unsurlardan biri olmuştur. Nazi rejimi, birçok kez Türk Yahudilerini ve diğer etnik kökenlerden gelen Yahudileri, özellikle "doğrudan" ölüm kamplarına göndermek yerine, daha az dikkat çeken kamplarda tutmuş, ölüm oranlarını gizlemeye çalışmıştır. Bununla birlikte, Bergen-Belsen kampında yaşanan yoğun ölüm oranları ve insanlık dışı koşullar, Türk Yahudilerinin de trajik bir şekilde hayatını kaybetmelerine neden olmuştur.


Bir Kaybın Anısına: Bergen-Belsen’deki Anıtın Açılışı

Bergen-Belsen’de ölen Türk Yahudilerinin anısına, Türkiye tarafından yapılan bronz anıt levha, bu kayıpların hatırlanması adına önemli bir sembol olmuştur. Anıt, özellikle 1944-1945 yıllarında hayatını kaybeden sekiz Türk vatandaşı için yapılmış olup, Türkiye'nin Berlin Büyükelçiliği  tarafından açılmıştır. Açılış, sadece Türk Yahudilerinin anısına değil, aynı zamanda Nazi rejiminin zulmüne uğrayan tüm insanlara dair bir hatırlatma olmuştur.


Anıtın açılış töreni, uluslararası bir dayanışma mesajı taşımaktadır. Etkinlikte, Türk Musevi Cemaati temsilcisi Daniel Altaras, Protestan ve Katolik kiliselerinin temsilcileri, Türk sivil toplum örgütlerinin liderleri ve Aşağı Saksonya Sosyal İşler Bakanı Aygül Özkan gibi isimler yer almıştır. 


Kaynakça: 

Guttstadt, Corry, Türkiye Yahudiler ve Holokost

https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/women-during-the-holocaust

https://en.wikipedia.org/wiki/Bergen-Belsen_concentration_camp

4 Mayıs 2025 Pazar

"BİR CUMHURİYET ŞARKISI" VE SIRRI SÜREYYA ÖNDER

                     fotoğraf: Cumhuriyet

Nevin BİLGİN 

Türkülerle Yazılan Bir Vasiyet, Sessizlikle Saklanan Bir Gerçek

Bazı filmler vardır, yalnızca sinemaya değil, tarihe, kalbe ve vicdana yazılır. Bir Cumhuriyet Şarkısı, sadece sahnelerden ibaret değil; bir ömrün suskunluğundan, bir milletin ezgisinden ve bir cumhuriyetin hayalinden doğan bir anlatı. 

DEVRİMLE BESTELENEN BİR SANAT HİKÂYESİ

1930’lu yılların Türkiye’si… Cumhuriyet henüz genç, yol engebeli, yürüyüş kararlıdır. Bu dönemde sanat, sadece estetik bir arayış değil; ulusun kendini dünyaya anlatma çabası. Özsoy Operası bu yürüyüşün sahnedeki adımı. Atatürk’ün isteğiyle yazılan bu eser, bir milletin kültürel bağımsızlığını sahneye taşıma cesareti. Batı’nın karşısına doğunun gururuyla çıkılan ilk selam.

“Burası Muş’tur, yolu yokuştur…”

Yemen türküleri, gözyaşlarının dili olurken, operalar özgüvenin, çağdaşlaşmanın sesi olur. İşte bu iki uç, Bir Cumhuriyet Şarkısında aynı sahnede buluşur.


SIRRI SÜREYYA ÖNDER: SESİ KISIK BİR VEDA

Bu anlatının ardındaki isim, yaşamını yitiren siyasetçi ve sanatçı Sırrı Süreyya Önder. Hayatı boyunca sert eleştirilerin, keskin kutuplaşmaların hedefi olmuş bir adam. “Çözüm süreci”nin öne çıkan aktörlerinden biri, zaman zaman “ihanetle” yaftalanan, zaman zaman “vicdan”la anılan. 

Ama şimdi arkasında bıraktığı bu senaryo, bambaşka bir Önder’i gösteriyor bize. Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve sanata sessizce bağlı bir kalemi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamasına göre, senarya Önder'e ait ve bu senaryoyu yazdığını Özel'e açıklamış ölümüne dek kimseye söylenmemesini istemiş.

Onu bir sır gibi saklamış. Belki yanlış anlaşılmaktan, belki de bu hikâyenin kendisinden daha büyük tartışmaların önüne atılmasından korkmuş.

Ve şimdi biliyoruz: Bu sadece bir film değil, aynı zamanda bir vasiyeti de içeriyor.

EZGİDEN MİRASA

Bir Cumhuriyet Şarkısı, sadece bir tarih anlatısı değil; Atatürk’ün sanata verdiği önemi, Türk milletinin kültürel inşasını ve kimliğini sahneye taşıyan bir destan. Sanatla devrimin yan yana yürüdüğü, türkülerin operayla kardeş olduğu bir hikâye. .

Ve bu hikâye, hayatı boyunca hem çok konuşan hem de en derin hikâyesini saklayan bir adamın sessiz vedası.

Bir Cumhuriyet Şarkısı, Sırrı Süreyya Önder’in Cumhuriyet’e yazdığı son mektup sanki. Gözyaşıyla, ezgiyle...


Kimler Oynadı? 

Bir Cumhuriyet Şarkısı filminin yönetmen koltuğunda Yağız Alp Akaydın oturuyor. Oyuncu kadrosunda ise Ertan Saban (Mustafa Kemal Atatürk), Salih Bademci (Ahmet Adnan Saygun), Ahmet Rıfat Şungar (Münir Hayri Egeli), Melis Sezen (Mediha Hanım), Birce Akalay (Nimet Vahid), Okan Yalabık (Osman Zeki Üngör), Mehmet Özgür (Süleyman), Şifanur Gül (Nükhet) ve Bensu Soral gibi başarılı isimler yer alıyor. Film, Cumhuriyet’in sanata verdiği önemi ve Türkiye’nin kültürel dönüşümünü etkileyici bir şekilde anlatıyor.

2 Mayıs 2025 Cuma

TÜRK SOLU VE FİLİSTİN DİRENİŞİ

FİLİSTİN’E AÇILAN YOL: DENİZ GEZMİŞ’İN DEVRİMCİ ROTASI


"FİLİSTİN KARTALLARI" KİTABINDAN İLGİNÇ NOTLAR

FİLİSTİN'DEN VİETNAM'A GÖNDERİLMEK İSTENEN TÜRK GENÇLERİ KİMLERDİ? 



NEVİN BİLGİN 

Serpil Çelenk Güvenç ve gazeteci Sultan Özer'in kaleme aldığı Filistin Kartalları, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Filistin'de eğitime gittikleri döneme ilişkin anektotlar sunuyor. Filistin Kartalları, bu yönüyle yalnızca tarihsel bir arşiv değil, aynı zamanda Türkiye solunun Ortadoğu’yla kurduğu duygusal ve stratejik bağların bir aynası niteliğinde. 


Bugün, Deniz Gezmiş’in Filistin’de geçirdiği zaman dilimi hâlâ çok konuşulur ama çok az kaynak bu dönemi belgeleriyle, tanıklıklarıyla ortaya koyuyor.  

             fotoğraf: İndipendent Türkçe

Filistin Kartalları kitabında, Filistin direnişi ve Türkiye’den oraya giden devrimci kuşağın da izini süren çalışmalar da bulunuyor. Kitapta, Deniz Gezmiş’in Filistin kamplarındaki eğitiminden, Türkiye’ye döndükten sonraki tutukluluk süreci yer alıyor. Halit Çelenk’in, Mısır elçiliği baskını sonrası tutuklanan dört Filistinli gerilla için yazdığı dilekçe ve Sinop Cezaevi’nden gönderilen damgalı fotoğraflar, kitabın belleği harekete geçiren yönlerinden sadece bazıları.


Gezmiş’in 1969’da Filistin’e gidişi, sadece bir kaçış değil; ideolojik bir karar, uluslararası bir dayanışma pratiği olarak algılanmakta. Orada öğrendiği mücadele disiplini, aldığı silahlı eğitim ve kurduğu bağlar, onu dönüştürmüştür. Türkiye’ye döndüğünde karşılaştığı tutuklamalar da, bu dönüşümün bedeli olur.


      Fotoğraf: İndependent  Türkçe

Kitapta Nurhak'taki baskında ağır yaralanan ve kurtulan Mustafa Yalçıner de Filistin'de eğitime ilişkin bilgiler veriyor. Buna göre;  arkadaşlarıyla pilotluk eğitim almaları ve Nurhak’ta ölen yoldaşı Alparslan Özdoğan’la birlikte Vietnam’a gönderilmek üzere istenmeleri ama Türkiye devrimi için kalmayı seçtiklerini anlatması da yer alıyor. 


Kuşadası'na gidiyorum diye Filistin'e 


Ailesine "Kuşadası'na gidiyorum" diyerek kampa eğitime giden Deniz Gezmiş’in Filistin’e gidişi bir kaçış değil, ideolojik bir yöneliş. 19 Mart 1969’da İstanbul Üniversitesi’nde düzenlediği eylemler nedeniyle tutuklandı, 3 Nisan’a kadar cezaevinde kaldı. Ardından protestoların ön saflarında yer aldı; çatışmalarda yaralandı. Hakkında yeniden tutuklama kararı çıkınca, Yusuf Küpeli ile birlikte hazırladığı program sonrası 1. Devrimci Milli Gençlik Kurultayı'nın ardından 23 Haziran 1969'da Filistin’e gitti.


1 Eylül 1969’a kadar kamplarda kalan Gezmiş, Türkiye’ye döndüğünde ise bu faaliyetleri nedeniyle tekrar gözaltına alındı. Ardından 20 Aralık 1969’da tutuklandı ve 18 Eylül 1970’e kadar hapis yattı. Kitapta yer alan, Halit Çelenk’in Mısır Elçiliği baskını sonrası tutuklanan dört Filistinli için yazdığı dilekçe, Sinop Cezaevi’nden gönderilen damgalı fotoğraflar gibi belgeler, döneme dair kolektif belleği canlandırıyor.

GÖNÜLLÜ KAFİLELERİ İSTANBUL'DAN UĞURLANDI

El-Fetih’in SSCB, Çin, Körfez ülkeleri ve Arap komşularından aldığı sınırlı desteğe rağmen, öz gücüne dayanarak yürüttüğü mücadele; benzer şekilde Türkiye’deki devrimcilerine de örnek oluşturmuştu. 1967’de gönüllülerden oluşan kafilelerin, İstanbul Teşvikiye’deki Suriye Başkonsolosluğu önünden uğurlanarak Arap halklarına destek için yola çıkmaları, dönemin enternasyonal dayanışma ruhunu belgeleyen etkileyici ayrıntılar arasında.

1 Mayıs 2025 Perşembe

BEYŞEHİR GÖLÜ'NÜN HÜZNÜ

YABANCI TURİSTLERİN GÖRMEYE GELDİĞİ, TÜRKLERİN HABERİ OLMAYAN BİR DOĞAL CENNET




NEVİN BİLGİN 

Beyşehir Gölü. Tekne hafifçe süzülüyor sazlıkların arasından. Teknedeki hareketli müzikleri rağmen, hüzünlü bir göl. 

Suyun üstünde nilüferler. Koparanlara 240 bin lira ceza var. Uçan, kaçan kuşlar, yaban ördekleri sazlıkların arasında geziniyor. 

Teknenin motorunun sesine, müzik sesi karışıyor. Sonra ne kadar bakımsız olduğu insanın dikkatini çekiyor, bakımsızlık bir de göle doğru yaklaşan yükselen binalar. Gittikçe yakınlaşmaya başlamışlar. 



Göl, doğal yapısını koruyarak bakımlı hale getirilmeyi bekliyor. Doğanın saflığına zarar vermeden yapılan müdahalelerle, bu güzellik yeniden hayata geçirilebilir.



Beyşehir Gölü’nün kıyısında gezinirken, düşündüğünüz ilk şey şu olmalı: Bu göl, eğer Avrupa'da bir ülkede yer alsa, turistlerin gözdesi haline gelir miydi? Eğer burası bir İsviçre gölü olsaydı, her yıl binlerce turist sosyal medya paylaşımları yapar, özçekimler çeker, gölün etrafında yürüyüşler yapar mıydı? 



Burada bu doğal cennet, ihmal ve bakımsızlıkla mücadele ediyor. Gölde yapılan küçük teknelerle geziler bile, doğal güzelliklerin ön plana çıkacağı bir deneyim yerine, dikkatlice yapılmadığında çevreyi tehdit eden bir hal alıyor.



Ve burada önemli bir soru var: Türkiye'den kalkıp Avrupa’daki gölleri görmeye gidenler, fotoğraflarını paylaşan insanlar, Beyşehir Gölü’nden haberdar mı? 


Beyşehir Gölü, doğal güzelliklerini kaybetmeden düzenlenebilecek, özenli bir bakım ve korunma ile turistik cazibe merkezi olabilecek bir alan. Ancak şu anda, hem doğası hem de ekosistemi tehdit altında. Bu eşsiz gölün bakımsızlık nedeniyle zarara uğramaması için daha fazla çaba harcanmalı. Belki de Beyşehir Gölü, Avrupa'daki pek çok gölden daha güzel, daha özgün bir yer. Ama insanlar, doğal yapısını kaybetmeden onu deneyimlemek için daha fazla fırsat yaratılmadığı sürece, burada kaybolan potansiyeli fark etmeyecekler.



Göle yaklaşırken, kendinizi doğayla bütünleşmiş hissedebilirsiniz; ama önce bu doğanın bozulmasına engel olmalıyız. Göl, hem bölge halkı için hem de turistler için büyük bir değer taşıyor, fakat bunun için doğasına zarar vermeden ona sahip çıkmak, ona bakım sağlamak gerekiyor.



Beyşehir Gölü, aslında bakıldığında bir Avrupa cennetine dönüşebilir. Ancak bu dönüşüm için gereken bakımın, doğal dengeyi bozmadan yapılması, modern hayatla uyum içinde, çevre dostu çözümlerle olmalı.