24 Ocak 2026 Cumartesi

MERHAMETSİZ BÜYÜYENLER MERHAMETLİ OLABİLİR Mİ?

SOKAKLARDAN, YATILI OKULLARDAN, ŞEFKATSİZ EVLERDEN MERHAMETLİ ÇIKAR MI? 


Nevin BİLGİN

Bazı insanlar şefkatsizliği yatılı okul koğuşlarında öğrenir. Kalabalığın içinde yalnız kalmayı, hastayken bile güçlü görünmeyi, ağlamayı kimseye göstermemeyi. 

Gece ışıklar söndüğünde korkuyla baş başa kalmayı, sabah ziliyle duygularını da yatağın kenarında bırakmayı. 

Orada şefkat kişisel bir deneyim değil, nadir bir rastlantıdır. İnsan, ihtiyacını bastırarak ayakta kalmayı öğrenir merhamet, zamanla gereksiz bir yük gibi görünmeye başlar.

Bazı insanlar ise evde büyür ama yine de şefkatsiz kalır. Aynı çatı altındadırlar fakat temas yoktur. Anne vardır ama dokunuş yoktur, baba vardır ama sarılma yoktur. 

Ev sessizdir ama güvenli değildir sözler sert, beklentiler ağırdır. Çocuk sevilmediğini değil, sevginin koşullu olduğunu öğrenir. Hata yaptığında geri çekilen, başarıda yaklaşan bir sevgiyle büyür. Bu da şefkati doğal bir bağ değil, kazanılması gereken bir şeye dönüştürür.

Yatılı okulda büyüyen ya da sokakta büyümek zorunda kalanla şefkatsiz bir evde büyüyenin ortak noktası, ikisinin de erken yaşta yalnızlığı öğrenmesidir. Aralarındaki fark, yalnızlığın biçimidir. 



Biri kalabalık içinde yalnız kalır, diğeri aile içinde. Ama sonuç çoğu zaman benzerdir: İnsan, başkasının acısına temas etmekte zorlanır. Çünkü kendi acısına uzun süre tek başına katlanmıştır.

Bu iki yol da insanı merhametsiz yapmaz ama merhameti zorlaştırır. 

Kimileri bu yoksunluğu başkalarına da yaşatır, yaşatmak ister.

Kimileri ise tam tersine, gördüğü eksikliği başkalarının hayatında onarmaya çalışır. 

Belirleyici olan, yaşanan yoksunluğun inkar edilip edilmediğidir. Acısını tanıyan insan, başkasının acısını da tanıyabilir.

Yine de herkes şefkati taşıyamaz. 

Şefkat, karşılık beklemeden verildiğinde bile bir zemin ister. İçinde yankı bulmayan şefkat ya boşa düşer ya da suistimal edilir. 

Bu yüzden merhameti herkese aynı biçimde sunmak insanı tüketir. 

Merhametten vazgeçmek gerekmez ama onu bilinçle yönlendirmek gerekir.

İyi olmak, herkese aynı kapıyı açmak değildir. 

İyi olmak, kimin o kapıdan içeri girebileceğini sezebilmektir. 



Şefkati herkese değil, onu taşıyabilecek olana yönlendirmek; insanın hem vicdanını korumasının hem de iyiliği kirletmeden sürdürmesinin tek yolu belki de. Ne kadar mümkün olabiliyorsa...

Hani derler ya merhametten maraz doğar diye...

Merhamet, haksızlığı görmezden gelmeye başladığında maraz doğar.


Sürekli affedilen kötülük, güçlenir.
Her defasında anlayış gösterilen sorumsuzluk, alışkanlığa dönüşür.


Sınır koymayan iyilik, istismara açık hale gelir.

17 Ocak 2026 Cumartesi

 İş görüşmesinde  ne giyilmeli



Giyinmiş biliş, giydiğin kıyafetin sadece karşı tarafı değil, seni de etkilediğini söyler. İş görüşmesinde doğru kıyafet seni daha net düşünen, daha kontrollü ve daha özgüvenli hale getirir. Bu yüzden amaç şık olmak değil, yetkin ve güvenilir hissetmektir.

İlk temel kural şudur. Başvurduğun pozisyonda günlük giyimin bir tık üstünü seç. Bu seçim zihninde ciddiyet duygusu yaratır ve görüşmeciye hazır olduğun mesajını verir.

Renk seçimi önemlidir. Lacivert güven ve profesyonellik algısı yaratır. Gri analitik düşünceyi ve dengeyi çağrıştırır. Beyaz netlik ve dürüstlük hissi verir. Siyah güçlü bir otorite rengi olsa da tek başına fazla mesafe yaratabilir, destekleyici renk olarak daha etkilidir.



Kadınlar için iş görüşmesinde yapılandırılmış bir ceket güçlü bir tercihtir. Omuzları belirginleştiren bir kesim, bedende ve zihinde liderlik hissi oluşturur. Düz ya da hafif topuklu ayakkabılar dengeli yürüyüş sağlar, bu da sakinlik ve kontrol duygusunu artırır. Desenler sade olmalıdır. Karmaşık desenler dikkati dağıtır ve mesajı senden alır. Aksesuarlar az ve net olmalıdır. Kararsızlık hissi uyandıran fazlalıklardan kaçınılmalıdır.



Erkekler için lacivert ya da gri bir ceket güven ve otorite algısını destekler. Açık renk bir gömlek zihinsel açıklık hissi verir. Temiz ve klasik bir ayakkabı, detaylara önem veren biri izlenimi yaratır. Saat ve kemer gibi aksesuarlar gösterişli değil, sessiz olmalıdır.

Giyinmiş bilişin asıl etkisi beden dilinde ortaya çıkar. Doğru kıyafetle daha dik oturursun, daha yavaş ve net konuşursun, el hareketlerin daha kontrollü olur. Kıyafet seni role sokar ve zihnin bu role uyum sağlar.

Kaçınılması gereken bazı noktalar vardır. Aşırı dar kıyafetler bedeni sürekli fark etmene neden olur ve zihni dağıtır. Aşırı rahat giyim gevşeklik hissi yaratır. Çok iddialı renkler ve desenler ise odağı senden alır.

iş görüşmesinde kişiyi rahat ve net hissettiren kıyafetlerin seçilmesi önemli. 


 Giyinmiş Biliş 

 Kıyafetler hormonları nasıl etkiliyor?


Nevin Bilgin

Giyinmiş Biliş, bir insanın giydiği kıyafetin sadece dışarıdan nasıl göründüğünü değil, aynı zamanda nasıl düşündüğünü ve hissettiğini de etkilediğini anlatan bir psikoloji kavramıdır.

 Yani insan bir anlamda ne giyerse ona dönüşür.

Bu kavram 2012 yılında ortaya konmuştur. Temel fikir şudur. Bir kıyafetin insan üzerindeki etkisi, o kıyafete yüklenen anlamla ve gerçekten giyiliyor olmasıyla ilgilidir.

Leopar deseni bu açıdan güçlü bir örnektir. Güç, cesaret, dikkat çekicilik ve kontrol gibi anlamlar taşır.

Leopar desenli bir kıyafet giyen kadın, farkında olmadan daha dik durur. Daha net konuşur. 

Sosyal ortamlarda kendini geri çekmek yerine daha görünür olur. 

Bu durum bir zırh kuşanmak gibidir. Kıyafet, kadının özgüvenini dışarıya taşır.

Karşısındaki erkek için ise bu görüntü güçlü bir etki yaratır. 

Leopar deseni, zihinde baskın ve özgüveni yüksek bir kadın algısını tetikler. 

Erkek, karşısındaki kişiyi sıradan biri olarak değil, fark edilmesi gereken biri olarak görmeye başlar.

Giyinmiş biliş sadece duygularla sınırlı değildir. Beden de buna tepki verir. Anlamı güçlü kıyafetler giyen kişiler daha dikkatli ve odaklı olabilir. 



Leopar deseni gibi karmaşık desenler gözü hemen yakalar. Erkek beyninde duygularla ve ödülle ilgili alanlar daha hızlı uyarılabilir.

Ayrıca baskın ve iddialı kıyafetler, hem giyen kişide hem de karşısındakinde bazı hormonların kısa süreli değişmesine yol açabilir. Bu durum güç ve çekicilik algısını artırır.

Lüks bir araç yanında, marka kıyafetler ve leopar desenli bir kombinle görünen bir kadın çevresine çok net bir mesaj verir. Buradayım, fark edilmeye değerim ve kontrol bende.

Bu görüntü erkekte hale etkisi yaratır. Kadının tek bir kıyafet tercihi onun başarılı, zeki ve ulaşılması zor biri olduğu izlenimini doğurur. Erkek bu özgüvene karşılık vermek için daha fazla ilgi gösterme eğilimine girer.



Kıyafetler sadece bedeni örtmez. Zihni ve davranışı da şekillendirir. Leopar deseni, kökeni çok eskiye dayanan bir güç sembolüdür. Bu yüzden modern hayatta bile bir kafede ya da bir yemekte aynı etkiyi yaratmaya devam eder.

Tayt giyen bir erkek çoğu zaman şunu iletir

Ben bedenimle barışığım

Kendimi saklama ihtiyacı duymuyorum

Toplumsal beklentilere çok bağlı değilim

Bazı kadınlar için tayt, alışılmış maskülen giyim kodlarını kırdığı için itici olabilir. Bazıları içinse tam tersine, bu kırılma erkeği daha özgün ve dikkat çekici yapar.Bu mesaj bazı kadınlarda çekicilik yaratır. Çünkü özgüven, kıyafetten bağımsız olarak güçlü bir etkendir. Taytı rahat taşıyan, duruşu ve tavrı net olan bir erkek daha olumlu algılanır


Kaynakça

https://psychologytimes.com.tr/uzerimize-giydiklerimiz-zihnimizi-de-giydiriyor-enclothed-cognition-uzerine-psikolojik-bir-bakis

https://psychologytimes.com.tr/moda-psikolojisi-ruhumuzu-saran-dokular-giysiler-ve-tekstil-sektoru


 Flört Sitelerinde İş Arayanlar



NEVİN BİLGİN 

Flört siteleri bir zamanlar tanışmak, konuşmak ve duygusal bağ kurmak içindi. Bugün ise bu platformlarda başka bir gerçeklik dolaşıyor: iş arayanlar. Profil fotoğrafları artık sadece estetik değil; bir tür vitrin, hatta CV yerine geçiyor.

“Hayatını kurmuş”, “güçlü”, “vizyon sahibi” gibi ifadeler romantik beklenti gibi görünse de çoğu zaman ekonomik güvenlik arayışını anlatıyor. Çünkü günümüz koşullarında aşk, tek başına yetmiyor. İnsanlar sadece sevilmek değil, tutunmak istiyor.

Bu durum ahlaki bir sapma değil; işsizliğin, güvencesizliğin ve yalnızlığın doğal sonucu. Flört uygulamaları da bu yüzden yeni bir sosyal alan hâline geliyor: hem duyguların hem ihtiyaçların dolaştığı bir alan.



“Flört sitesinde iş mi aranır?” sorusu kolay.

Ama asıl soru şu:

İnsanlar neden başka bir yer bulamıyor?

Ekonomi, sosyal güvencesizlik ve yalnızlık birleştiğinde; flört uygulamaları sadece kalplerin değil, umutların da dolaştığı alanlar hâline geliyor.



Belki de bu çağın en dürüst profili şudur:

“Aşka da ihtiyacım var, işe de.”

Ve belki de en trajik olanı:

İnsanların bunu saklamak zorunda kalması.


 Love Booming Dedikleri...



Hızlanan kalpler, parlayan ekranlar, çabuk sönen aşklar

Eskiden aşklar yavaş başlardı. Bakışlar zaman isterdi, sessizlikler anlam taşırdı, mektuplar gecikirdi ama duygular gecikmezdi. Şimdi ise aşk bir bildirim sesiyle başlıyor. Kalp emojisi geliyor, üç nokta yanıp sönüyor ve bir anda her şey çok yoğun. İşte bu çağın adı: love booming.

Love booming, günümüz ilişkilerinde aşkın ani bir patlama gibi yaşanmasını anlatan  bir kavram. Henüz tam tanımadan bağlanmak, birkaç gün içinde özel  hissetmek, sabah-akşam mesajlaşmak, kısa sürede duygusal bir zirveye çıkmak…

Bu, çoğu zaman kötü niyetli değildir. Aksine, çağın hızına ayak uydurmaya çalışan kalplerin halidir. Her şey hızlanmışken haberler, tüketim, ilişkiler aşkın yavaş kalması beklenmez. 

Love booming tam da bu noktada ortaya çıkar:

Hızlı tanışma, hızlı yakınlaşma, hızlı bağlanma.

Sosyal Medya: Aşkın Sahnesi

Günümüz ilişkileri yalnızca iki kişi arasında yaşanmıyor; aynı zamanda izleniyor. Story’ler, reels’lar, ortak paylaşımlar… 

Aşk artık biraz da performans. Love booming bu sahnede kendine geniş bir yer buluyor.

Yoğun duygular, büyük cümleler, “ilk günden böyle hissettim” itirafları… Bunlar hem romantik hem de biraz tehlikeli. Çünkü aşk hızlandıkça, tanıma süresi kısalıyor. İnsanlar birbirini keşfetmeden birbirine bağlanıyor.



Love Booming ile Love Bombing Arasındaki İnce Çizgi

Burada önemli bir ayrım var.

Love booming çoğu zaman duygusal bir coşku, love bombing ise kontrol ve manipülasyon içeriyor.

Love bombing’de aşırı ilgi, övgü ve romantik jestler bir araçtır amaç karşı tarafı bağımlı hale getirmektir. Love booming ise çoğu zaman niyetten bağımsız, çağın ruhundan beslenen bir hızlanmadır. Ama ikisi arasındaki çizgi incedir.

Neden Hızlı Aşk

Psikoloji bize şunu söylüyor.  Romantik aşk, beynin ödül sistemini harekete geçirir. Dopamin, serotonin, oksitosin… Yani aşk biraz da kimyadır.

Ama modern dünyada bu kimya sürekli tetiklenir. Yeni biri, yeni mesaj, yeni umut… Love booming aslında sadece romantik değil, nörobiyolojik bir hızlanmadır. Kalp çarpar, zihin bağlanır, duygular yükselir.

Love booming ilişkiler bazen çok güzel başlar ama aynı hızla yorulabilir. Çünkü yoğunluk sürdürülebilir değildir.

Tanımadan bağlanmak hayal kırıklığını büyütür

Beklentiler gerçekliğin önüne geçer

Aşk sönünce “ne oldu şimdi?” duygusu kalır

Ama bu, love booming yaşayan herkesin mutsuz olacağı anlamına gelmez. Önemli olan hız değil farkındalıktır.

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberi/love-bombing-nedir
https://www.thehotline.org/resources/signs-of-love-bombing

 ANNELİK VE SUÇ ORANLARI İLİŞKİSİ

SUÇUN BİYOLOJİSİ



NEVİN BİLGİN

Robert Sapolsky’nin Davranış (Behave) kitabında “annelerin önemi”ne ayrılan bölüm, insan davranışını yalnızca bireysel irade ya da ahlaki tercihlerle açıklamaya çalışan yaklaşımları temelden sarsıyor.

Sapolsky burada bizi, 1990’lı yıllarda ABD’de yaşanan ve uzun süre çözülemeyen bir toplumsal muammayla karşı karşıya bırakıyor; suç oranları alınan bir kararla nasıl aşağı çekilmiştir. 

1990’ların başında ABD’de suç oranları adeta tavan yapmıştır. Medya, siyasetçiler ve akademisyenler farklı açıklamalar üretir: Daha sert cezalar, daha fazla polis, ekonomik büyüme, suçla mücadelede teknolojik ilerlemeler… Ancak iktisatçı Steven Lewitt, son derece rahatsız edici ama güçlü bir hipotez ortaya atar: Bu düşüşün kökeni, yaklaşık yirmi yıl önce, yani 1970’lerde kürtajın yasallaştırılmasıyla atılmıştır. Kürtaj serbest bırakılmalıdır. 

Levitt’in iddiası şudur: Kürtajın yasal ve erişilebilir hale gelmesi, istemeden dünyaya gelen çocukların sayısını azaltmıştır. 

Özellikle yoksulluk, istikrarsızlık, şiddet, bağımlılık ve ihmalle kuşatılmış hayatlara doğacak çocukların bir kısmı hiç doğmamıştır. Bu çocuklar, istatistiksel olarak, ileride suça sürüklenme ihtimali daha yüksek olan gruptur. Dolayısıyla 1990’larda suç oranlarını oluşturan “risk havuzu”, doğumdan önce küçülmüştür.



Sapolsky için bu mesele yalnızca ekonomi ya da demografi meselesi değildir asıl soru şudur:

Bir insanın suça meyilli bir hayat sürmesinin en erken, en belirleyici nedeni nedir?

Cevap bizi, doğumdan da önceye götürür: İstenmiş olmak.

Sapolsky’nin vurguladığı nokta son derece sarsıcıdır. Bir çocuğun hayattaki kaderini şekillendiren en güçlü değişkenlerden biri, annesinin ve dolayısıyla içinde doğduğu dünyanın ona verdiği ilk mesajdır. 

Bu mesaj sözcüklerle değil, bedenle, hormonlarla, ses tonuyla, dokunuşla iletilir. Anne adayının hamilelik sırasında yaşadığı stres, korku, çaresizlik ya da tam tersine güven ve huzur bebeğin sinir sisteminin mimarisine kazınır.

Bu yüzden Sapolsky meseleyi şu noktaya getirir:

Bir annenin çocuğuna verdiği en temel şey nedir?

Cevap, besin ya da barınak değildir.

Cevap şudur: “Senin varlığından mutluyum.”

Bir çocuğun dünyaya ilk gelişi, aslında varoluşsal bir sınavdır. Dünya ona şunu sorar: “Burada isteniyor musun?” Eğer cevap evetse, çocuğun beyni tehditten çok güvene ayarlanır. 

Stres hormonları daha dengeli çalışır, dürtü kontrolü daha güçlü gelişir, empati kurma kapasitesi artar. Eğer cevap hayırsa ya da belirsizse dünya baştan düşmanca bir yer olarak kodlanır.

Levitt’in kürtaj tezi, tam da burada ahlaki bir tartışmadan biyolojik ve psikolojik bir gerçekliğe bağlanır. Sapolsky, “seni doğurmamayı seçen bir anneden doğmamış olmak” ifadesini provokatif ama açıklayıcı bir biçimde kullanır. Buradaki mesele, kürtajın kendisi değil istemeden doğmanın, bir insanın hayatında taşıdığı görünmez yüklerdir.

İstenmeyen çocuk, çoğu zaman yalnızca sevgisizlik değil; düzensizlik, stres, güvensizlik ve ihmalle de büyür. Bu koşullar, beynin özellikle ön korteks gibi karar verme ve dürtü denetiminden sorumlu bölgelerinin gelişimini doğrudan etkiler. 

Sapolsky’nin de tekrar tekrar vurguladığı gibi, çoğu zaman “kötü niyetin” değil, kötü koşulların biyolojik izdüşümüdür.

Sapolsky’nin asıl yaptığı şey, bizi rahat ahlaki yargılardan mahrum bırakmaktır. 

“Neden suç işliyorlar?” sorusunu, “Bu insanlar hangi koşullarda dünyaya geldiler?” sorusuna dönüştürür. Ve bizi çok daha erken bir noktaya, bir annenin sessiz ama belirleyici kararına götürür.

Sonuçta Sapolsky’nin söylediği şey şudur:

Bir insanın hayatındaki en güçlü koruyucu faktör, çocukken aldığı öğütler değil daha en başında, varlığının sevildiğini hissetmesidir.


Kaynakça

Sapolsky, Robert. Davranış. 



16 Ocak 2026 Cuma

 Illegal Hayatlar: Meclis Filmi Üzerine 

Yüzde 150 zam yapılarak kavganın sonlandırılması

Meclis lokantasındaki yemeklerin dışarıya pazarlanması

Ankara'ya Samsun'dan deniz getirilmesi



Illegal Hayatlar: Meclis, politik eleştirisini doğrudan söylem üzerinden değil, mizah ve gündelik ayrıntılar aracılığıyla kuran bir film.

Meclis’i idealize edilmiş bir demokratik temsil alanı olarak sunmak yerine, alışkanlıkların, reflekslerin ve görünmez ayrıcalıkların belirleyici olduğu bir yapı olarak ele almakta. Film, bireysel kötülüklerden çok sistemin işleyişine odaklanan bir anlatı geliştiriyor. 

Filmin merkezinde, sıradan hayatlar süren üç karakter yer alır. Başkarakter Mahsun Karaca, sosyal medyada tanınan “Röportaj Adam” kimliğinden gelen gözlem gücünü sinemaya taşıyarak, sistemin içine tesadüfen giren sıradan birey tipini temsil ediyor.

Filmde Meclis, tartışmaların çözüme dönüşmediği bir alan olarak resmediliyor. Milletvekilleri arasındaki kavgalar, siyasal farklılıkların gerçek bir müzakereye evrilemediğini gösterirken, gerilimin yükseldiği anlarda çözüm olarak “%150 zam yapılması” milletvekillerinin ortak hareket ettiği tek alan olarak gösteriliyor.

Yine Meclis lokantasında pişirilen yemeklerin dışarıya satılması sahnesi ise ayrıcalığı farklı bir şekilde gündeme taşıyor. 

Milletvekilleri  mevcut sistemin içinde hareket eden ve alışılmış davranış kalıplarını tekrar eden figürler olarak çizilirliyor. Tartışan, bağıran ancak somut çözüm üretemeyen bu temsiller, siyasal temsilin içerikten çok biçime ve gösteriye dönüşmesini simgeliyor.

Yine milletvekillerinin başka partilere parayla satılması, koalisyon görüşmelerinde yaşananlar, yasalarda nasıl oylama yapıldığı konuları mizahi olarak ele alınıyor. 

Filmde, Ankara'ya Samsun'dan su getirilerek deniz yapılması Anıtkabir'in etrafında deniz oluşturulması gibi mizahi konular de bulunuyor. 

Film, izleyiciye doğrudan mesaj vermek yerine, gündelik ayrıntılar ve tanıdık refleksler üzerinden düşünme alanı açıyor. 


15 Ocak 2026 Perşembe

 

Aşkitom"un Anatomisi



Nevin Bilgin

Çok ince bir ses tonu ve yüksekten, bakışları süzerek, uzatmalı sakız gibi; Aşşşkiiitommm.
Ya da "kocişşşkoooo"..
Çok yüksek perdeden " Aşşkııısssı"..

Fısıldayarak birbirlerine söyleseler sorun yok.
Ama her yerde bu ses. Yan komşu duvarında bazen " Aşşşkkkkıııım" bazen market, bazen otobüs bazen olmadık bir yerde...

İşin en acınası kısmı, bu kişilerin kendi hallerini gerçekten "elit" veya "havalı" sanmaları.

Bu "aşkitom" söylemi, aslında dijital bir vitrinin cilası.

Gerçek hayatta birbirine söyleyecek iki kelamı olmayan insanların, ekrana bakarak "Aşkitomla harika bir akşam" yazması, toplumsal bir samimiyet simülasyonu değil de nedir?

Üstelik eşine bakıyorsunuz görünürde oldukça ciddi iş yapıyor, yaşını başını almış belki, siyasette belli yerde belki ama aşkito olmuş.

Yanındaki o "silik" erkek figürü tesadüf değil aslında.

Karşısında sorgulayan, entelektüel birikimi olan veya kendi karakterini ortaya koyan birini istemez.

Onun ihtiyacı olan şey bir partner değil, tırnaklarını ve rujunu sergileyebileceği, "aşkitom" dediğinde onay verecek bir aksesuar.

Bu kişiler için her şey "çok tatliş", her yer "efsane" ve her partner bir "aşkitom".

Kalabalığın içinde özellikle kocişko, karişko, kocacığggıiiim, karıciğggıiim'ın yükselmesi de ilginç.

Ama ses tonu tiz ve çocukça, ton değiştirilmiş ve yüksek perdeden...

Bazen bu tür abartılı veya sevimli hitap şekilleri, gerçek duygusal bağların veya yakınlığın eksikliğini maskelemek için kullanılabiliyor.

Yüzeyde aşırı sevgi veya bağlılık gösterisi, aslında derin bir bağlantı kurma zorluğunun bir işareti...

Aşkitommm" gibi bir ifade, abartılı ve komik. Kullananlar farkında mı acaba?

Konuşan profil de aslında modern çağın estetik görünümlü bir entelektüel çöküşü.

O upuzun, bir klavyeye bile düzgün basmaya engel olan takma tırnaklar ve her kelimenin sonuna eklenen on beş tane "m" harfi, aslında devasa bir özgüvensizliğin ve derinliksizliğin parlatılmış ambalajı...
#aşkito

 Çin’de “Şişman Hapishaneleri”

Beden, Disiplin ve İtaat

Devlet insan bedeni üzerinde ne kadar söz sahibi olabilir? 



Nevin BİLGİN 

Son yıllarda uluslararası basında ve sosyal medyada zaman zaman “Çin’de şişman hapishaneleri” olarak adlandırılan kurumlara dair haberler yer alıyor. 

Resmî adıyla bunlar hapishane değil; genellikle kilo kontrol kampları, yaşam tarzı merkezleri ya da sağlık rehabilitasyon okulları olarak tanımlanıyor. Ancak içeride uygulanan yöntemler, bu adlandırmaların ötesinde ciddi etik ve insan hakları tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Disiplin Altında Zayıflama

Bu merkezlerde kalan kişilerin –çoğu zaman çocuklar ve gençler– günlük yaşamı askerî disipline benzer bir düzenle kontrol ediliyor. Sabah erken saatlerde zorunlu kalkış, saatler süren yoğun egzersizler, sınırlı kaloriyle oluşturulmuş diyetler ve sıkı gözetim yaygın uygulamalar arasında sayılıyor. Bazı tanıklıklara göre bireyler, kilo veremediklerinde cezalandırılıyor, aşağılanıyor ya da psikolojik baskıya maruz kalıyor.

Bu noktada mesele yalnızca kilo değil; bedenin denetimi. Devletin ve ailenin “sağlıklı birey” tanımı, kişinin kendi bedeni üzerindeki söz hakkının önüne geçiyor.



Gönüllülük mü, Zorunluluk mu?

Yetkililer bu merkezlerin gönüllülük esasına dayandığını savunsa da, özellikle çocuklar söz konusu olduğunda bu iddia tartışmalı. Aileler tarafından gönderilen çocukların önemli bir kısmının rıza gösterecek yaşta olmadığı vurgulanıyor. Bazı vakalarda çocukların merkezlerden kaçmaya çalıştığı, ancak geri getirildiği de medyaya yansıyan iddialar arasında.

Bu durum sağlık gerekçesiyle uygulanan politikaların cezalandırıcı bir karaktere bürünmesi riskini ortaya koyuyor.

Sağlık mı, Toplumsal Kontrol mü?

Çin’de obezite oranlarının özellikle kentleşme, fast food tüketimi ve hareketsiz yaşamla birlikte arttığı biliniyor. Devlet, bu durumu ekonomik verimlilik ve kamu sağlığı açısından bir sorun olarak ele alıyor. Ancak eleştirmenlere göre bu yaklaşım, bireysel farklılıkları yok sayan, bedeni normlara uydurmaya çalışan otoriter bir sağlık anlayışını yansıtıyor.

Burada temel soru şu:

Sağlıklı bireyler mi yetiştiriliyor, yoksa itaatkar bedenler mi üretiliyor?



Çin’e Özgü

Elbette beden politikaları yalnızca Çin’e özgü değil. Dünyanın pek çok yerinde kilo, estetik ve sağlık üzerinden bireyler baskı altına alınıyor. Ancak Çin örneğini ayırt eden nokta, bu baskının kurumsal, sistematik ve devlet destekli bir biçimde uygulanması iddiası.

“Şişman hapishaneleri” ifadesi belki abartılı ya da polemikçi bulunabilir; fakat bu kavramın arkasında yatan gerçek, beden üzerinde kurulan sert bir iktidar ilişkisini görünür kılıyor.

Kilo, sağlık ve yaşam biçimi elbette önemli meseleler. Ancak bunların çözümü, zorla kapatma, cezalandırma ve itaate dayalı disiplin yoluyla mı olmalı? Çin’deki bu uygulamalar, modern dünyada hala şu sorunun geçerliliğini koruduğunu gösteriyor:

Devlet, bireyin bedeni üzerinde ne kadar söz sahibi olabilir?

#hapishane

#şişmanhapishanesi

Kaynakça: 

https://www.gzt.com/dunya/cinin-obeziteye-karsi-buldugu-sira-disi-yontem-sisman-hapishaneleri

https://www.geo.tv/latest/642243-china-establishes-fat-prisons-for-obese-people-to-lose-weight

https://en.sedaily.com/international/2026/01/04/foreigners-flock-to-chinas-obesity-prisons-promising


11 Ocak 2026 Pazar

 “Haydut Devlet” Kavramı: Tanımı, Gelişimi, Eleştirileri ve Uluslararası Hukuktaki Yeri



Nevin BİLGİN

Haydut devlet (rogue state) kavramı, Soğuk Savaş sonrası dönemde özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politika söyleminde öne çıkmış, uluslararası ilişkiler literatüründe yaygın biçimde kullanılmış ancak uluslararası hukukta herhangi bir resmî karşılığı olmayan siyasal bir niteleme olarak dikkat çekmiştir. 

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistem köklü bir dönüşüm sürecine girmiştir. İki kutuplu yapı yerini belirsizliklerle dolu, çok aktörlü bir güvenlik ortamına bırakmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması, ABD’yi küresel sistemde askeri ve siyasi olarak benzersiz bir konuma taşırken, bu yeni dönemde tehdit kavramının da yeniden tanımlanmasını gerekli kılmıştır.

İşte bu bağlamda haydut devlet kavramı, ABD dış politikasında yeni tehdit algılarının sembolik bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.

Bu kavram, belirli devletleri uluslararası sistemin “sorunlu”, “tehlikeli” ve “dışlanması gereken” aktörleri olarak tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak kavramın hukuki bir tanımı bulunmamakta, büyük ölçüde siyasal söylem ve güç ilişkileri çerçevesinde şekillenmektedir. 

Bu durum, kavramın meşruiyeti ve uluslararası hukukla uyumu konusunda ciddi tartışmalara yol açmıştır.

Ortaya Çıkışı ve Anlamı

Haydut devlet terimi, genel olarak uluslararası hukuku ihlal ettiği iddia edilen, saldırgan dış politikalar izleyen, terör örgütleriyle ilişkilendirilen, kitle imha silahları geliştirdiği öne sürülen ve insan hakları sicili sorunlu olan devletleri tanımlamak için kullanılmaktadır. 

Kavramın kökenleri 1980’li yıllara uzansa da, sistematik biçimde dış politika söylemine yerleşmesi 1990’lı yıllarda gerçekleşmiştir.

Anthony Lake’in 1994 yılında Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesi, kavramın teorik çerçevesini çizen ilk metinlerden biri olarak kabul edilmektedir. Lake’e göre bu tür devletler, uluslararası toplumun temel normlarını reddetmekte ve bu nedenle çevrelenmeleri ya da izole edilmeleri gerekmektedir. 

Bu yaklaşım, ABD’nin yaptırım, diplomatik baskı ve gerektiğinde askeri müdahale politikalarını meşrulaştıran bir zemin oluşturmuştur.

ABD Dış Politikasında Kavramın Kullanımı

ABD tarafından haydut devlet olarak nitelendirilen ülkeler zaman içinde değişiklik göstermiştir. Ancak Kuzey Kore, İran, Irak (Saddam Hüseyin dönemi), Libya (Kaddafi dönemi) ve Küba, bu söylemin en sık hedef aldığı ülkeler arasında yer almıştır. 

Bu devletler, ABD tarafından uluslararası barış ve güvenlik için tehdit olarak sunulmuş; ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve askeri tehditlerle karşı karşıya bırakılmıştır.

11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında bu söylem daha sert bir biçim almış ve George W. Bush yönetimi tarafından Şer Ekseni kavramıyla birleştirilmiştir. 

Bu yeni söylem, önleyici savaş doktrininin teorik dayanaklarından biri hâline gelmiş ve özellikle Irak’ın 2003’te işgal edilmesinde belirleyici olmuştur. 

Sonraki yıllarda Barack Obama yönetimi kavramı daha az kullanmış, ancak pratikte benzer politikalar farklı adlar altında sürdürülmüştür.

Uluslararası Hukuk Açısından Kavramın Yarattığı Sorunlar

Haydut devlet kavramı, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle önemli ölçüde çelişmektedir. Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan egemen eşitlik ilkesi, tüm devletlerin hukuken eşit olduğunu ve iç işlerine müdahale edilemeyeceğini açıkça belirtmektedir. Oysa bir devleti haydut olarak etiketlemek, o devleti hukuki eşitlikten fiilen dışlamak anlamına gelmektedir.

Ayrıca müdahale yasağı, devletlerin başka devletlerin iç işlerine karışmasını engelleyen temel bir normdur. Haydut devlet söylemi ise çoğu zaman rejim değişikliği, yaptırım ve askeri müdahale gibi uygulamaların meşruiyet aracı olarak kullanılmaktadır. 

Özellikle tek taraflı yaptırımlar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı olmaksızın uygulandığında, uluslararası hukukun kolektif güvenlik sistemini zayıflatmaktadır.

En temel sorunlardan biri de kavramın hukuki bir tanımının bulunmamasıdır. 

Uluslararası hukukta “haydut devlet” statüsü yoktur. Bu durum, kavramın tamamen siyasal ve öznel bir nitelik taşıdığını ve güçlü devletler tarafından çıkarlarına göre kullanılabildiğini göstermektedir.

Eleştirel Yaklaşımlar ve Akademik Tartışmalar

“Haydut devlet” kavramı, akademik literatürde yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. En sık dile getirilen eleştirilerden biri çifte standart meselesidir. Aynı türden insan hakları ihlalleri veya silahlanma faaliyetleri yürüten bazı müttefik devletlerin bu kategoriye sokulmaması, kavramın seçici biçimde kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Bir diğer eleştiri, kavramın kendini gerçekleştiren kehanet etkisi yaratmasıdır. 

Bir devletin sistematik olarak dışlanması ve tehdit olarak tanımlanması, o devletin daha saldırgan ve içine kapanık politikalar benimsemesine yol açabilmektedir. Bu durum, güvenlik ikilemini derinleştirerek uluslararası iş birliğini zorlaştırmaktadır.

Eleştirel kuramcılar ve post-yapısalcı yaklaşımlar ise “haydut devlet” söylemini, küresel hiyerarşileri yeniden üreten bir güç dili olarak değerlendirmektedir. 

Bu yaklaşıma göre kavram, normal ve anormal devlet ayrımı yaratarak uluslararası sistemdeki eşitsizlikleri pekiştirmektedir

Haydut devlet kavramı, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD dış politikasının önemli araçlarından biri olmuş, belirli devletlere yönelik sert ve müdahaleci politikaların gerekçelendirilmesinde kullanılmıştır. 

Ancak kavram, uluslararası hukukta karşılığı olmayan, büyük ölçüde siyasal ve ideolojik bir etiket olarak kalmıştır. Egemen eşitlik ilkesini zedelemesi, çifte standartlara açık olması ve çatışmaları derinleştirme potansiyeli, bu kavramın en temel sorunları arasında yer almaktadır.

Günümüz küresel düzeninde, güvenlik tehditlerinin karmaşıklaştığı bir ortamda, devletleri yaftalayan söylemler yerine çok taraflılık, diplomasi ve uluslararası hukuka dayalı çözüm mekanizmalarının güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. 

“Haydut devlet” gibi kavramların sorgulanması, daha adil ve kapsayıcı bir uluslararası düzenin inşası açısından zorunludur.

Kaynakça: 

https://www.foreignaffairs.com/articles/iran/1994-03-01/confronting-backlash-states

https://www.brookings.edu/articles/replacing-the-rogue-rhetoric-a-new-label-opens-the-way-to-a-better-policy

https://en.wikipedia.org/wiki/Rogue_state

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4286833


 Nietzsche’ye Göre Ruhun Yolculuğu: Deve, Aslan ve Çocuk


Nevin BİLGİN

Ünlü düşünür Friedrich Nietzsche, insanın hayatta kendini bulma ve özgürleşme sürecini üç hayali figürle anlatır. Bu bir biyoloji dersi değil, ruhumuzun nasıl olgunlaştığının hikayesidir.

İlk Aşama Deve (Yük Taşıyan Ruh)

Ruhun ilk hali devedir. Deve, "Ben yapmalıyım" diyerek toplumun, dinin ve ailesinin ona yüklediği tüm kuralları sırtına alır. Sorgulamaz, sadece itaat eder ve yüküyle ağır ağır yürür.

İkinci Aşama: Aslan (Özgürlük Arayan Ruh)

Deve, yükü altında ezilmekten bıkınca aslana dönüşür.

Aslanın işi "Hayır" demektir: Kendisine bunu yapmalısın diyen dev ejderhaya (kurallara ve geleneklere) saldırır.

Yıkıcıdır: Eski değerleri yıkar, zincirlerini kırar.

Eksiği: Aslan özgürlüğü kazanır ama yeni bir şey inşa edemez. O sadece bir savaşçıdır, yaratıcı değildir.

Üçüncü Aşama: Çocuk / İnsan (Yaratan Ruh)

Aslanın yıktığı o boşlukta ruh çocuk olur. Nietzsche için gerçek insan budur.

Masumiyet: Çocuk geçmişteki hataları veya kuralları düşünmez.

Oyun: Hayatı bir görev gibi değil, keyif aldığı bir oyun gibi yaşar.

Yaratım: Kendi kurallarını kendisi koyar. Başkasının doğru dediğini değil, kendi kalbinin doğru dediğini yapar.

Gerçek özgürlük, sadece zincirleri kırmak (Aslan olmak) değil o zincirler olmadan kendi dünyanı kurabilmektir (Çocuk olmak).


9 Ocak 2026 Cuma

İnsan ve Kaybettikleri

Yas Tutmak Bir Sevme Süreci Mi?



Nevin Bilgin

Birisi “İnsan acılarla yaşamayı öğreniyor” diyor.

Bir diğeri “Acılarla yaşamak zamanla alışkanlık oluyor” diye ekliyor.

Bir başkası ise daha eski  daha derin bir yerden sesleniyor: “Acıyı bal eyledik.”


Hepsi insanın kayıpla kurulan ilişki aslında.

Kayıp sadece bir eksilme değil ki, zaman, kimlik belki de yeniden düzenleniyor.

En büyük acılar "kayıplarımız".

Bir insanın yokluğu yalnızca bir boşluk bırakmaz ki. Boşluk durmadan şekilden şekile girer, bazen keskinleşir, yer değiştirir. Çok az kişide tamamen kaybolur. 

Kaybedilenle vedalaşma anı gelip oturur insanın aklına, yüreğine. Yokluğa duygusal, zihinsel olarak uyum sağlamak insanı sancıdan sancıya sürükler. 

Psikoloji yasın geçen bir şey olmadığını söylüyor.

Yani bir takvimi yok. 

Çünkü yas, kaybedilen kişinin hayatımızda tuttuğu yer kadar karmaşık duygularla dolu. 

Kalbin tam sızladığı yerde ansızın çıkıvaren bir duygu, bir yoksunluk, bir kahroluş. 

Bir an gelir bir ses, bir koku, bir cümle, bir sokak köşesi, bir bardak, bir koltuk, bir örgü, bir boncuk, bir tesbih. 

İnsan dönüp dolaşıp vedalaşma anlarına gider durur. 

“Son kez” dediği o ana defalarca uğrar. 

Zihni alıp alıp götürür. 

Beyin yokluğu bir türlü kabul etmez, kalp hem bir sıcaklık ve ihtimal. 

“Acılarla yaşamayı öğrenmek” belki de bu.

Acıyı alıp tam hayatın içine oturtmak. 

Sabah kalkarken oradadır, akşam yatarken de. 

“Acıyı bal eylemek” ise başkadır.

Kaybedilen kişinin gülüşünü, sizinle yaşadığı en güzel anları, kahkahaları, küçük ayrıntıları hatırlayabilmektir. Acının içinden bir şefkat, bir sıcaklık çıkarabilmektir. Ama bu her zaman mümkün olmaz. Çünkü keşkeler gelir oturur insanın yanına. 

Ah o keşkeler...Keşkeleri bırakmasak keşke. Ama o keşkeler bazen bütün güzel anıları silip süpürür insanı bir uçtan diğerine savurur. 

Yasın en yorucu yanı da bu.  Aynı anda hem sevgiyle hatırlamak hem de pişmanlıkla parçalanmak.

Bir yanımız acıdır, bir yanımız acıyı bal eylemeye çalışır.

Bir yanımız yoksunlukla yaşar, bir yanımız hayata tutunmayı sürdürür.

İnsan bu dünyada her şeyi görebilir, çok şeyi öğrenebilir ama kayıpla yaşamayı öğrenmek belki de en zor olanıdır. Çünkü kayıp, sadece gidenle ilgili değil. 

Geride kalanın artık eskisi gibi olamayacağını kabullenmesi. 


İnsan acıyla yaşamayı öğrenmez aslında acıyla birlikte değişir.

Acı bazen ağırlık olur, bazen hatıra, bazen de sessiz bir eşlikçi…


Ama insan, kaybettikleriyle birlikte yaşamayı sürdürür. Çünkü hatırlamak da bir bağdır yas tutmak da bir sevme biçimi kim bilir?

#yas
#kayıplar

8 Ocak 2026 Perşembe

 Şiir Gibi Bir Film: Chopin Desire for Love



Çekimleri Polonya ve Fransa'da yapılan 2002 yapımı, lirik çekimler yanında ünlü bestecinin yaşadığı acıları yansıtması açısından karanlık iç mekanlarda da çekilmiş bir film. 

Film, Chopin’in yaşam öyküsünü kronolojik olarak anlatmıyor. Paris’te geçen yılları seçiyor ve odağını George Sand ile ilişkisine yerleştiriyor. Biyografik bilgi vermek yerine, bu ilişkinin Chopin üzerindeki psikolojik ve bedensel etkisini göstermeye çalışıyor.

Chopin romantik bir dahi olarak değil, zayıf, hasta ve kırılgan bir figür olarak canlandırılıyor. Film boyunca Chopin üretken bir besteci olmaktan çok, ayakta kalmaya çalışan bir beden olarak karşımıza çıkıyor. Müzik sahneleri gösterişli değil çoğu zaman kısa ve bastırılmış.

Danuta Stenka’nın canlandırdığı George Sand karakteri, özgür ve güçlü bir kadın olarak çiziliyor.  Sand, sevgi veren bir figürden çok, ilişkiyi yöneten ve kontrol eden bir karaktere dönüşüyor. Bu durum, filmdeki aşk temasını ideal olmaktan çıkarıp yıpratıcı bir ilişki biçimine sokuyor.

Diğer yan karakterler, dönemin entelektüel çevresini temsil ediyor ancak anlatıda belirleyici rol üstlenmiyor. Film iki karakter arasındaki gerilimi merkeze alıyor.

Sinematografi sade ve ağır. Renkler soluk, ışık düşük. İç mekanlar baskın. Kamera, Chopin’i çoğu zaman dar alanlarda konumlandırıyor. Bu tercih, karakterin hem hastalığını hem de ruh halini görsel olarak destekliyor.

Müzik anlatının doğal parçası olarak kullanılıyor. Chopin eserleri dramatik etki yaratmak için değil, karakterin iç dünyasını desteklemek için suuluyor.

Chopin: Desire for Love, izleyiciye Chopin’in sanatsal gelişimini anlatan bir film olmaktan çok, aşk, hastalık ve bağımlılık ilişkisinin bir sanatçıyı nasıl daralttığını gösteren bir yapım.