30 Kasım 2025 Pazar

 HAMAL HAMDİ BEY’LERE NE OLDU?



Nevin Bilgin

Hamal Hamdi Bey'ler... O kamburlaşmış, nasırlı omuzlara tüm şehrin yükünü, tüm hayatın ağırlığını alan güçlü sırtlar, modernleşmenin dev tekerlekleri altında ezilerek tarih sahnesinden çekildi. Gözümüzde canlanan o koca heybeyle, küfeyle yürüyen, her şeye rağmen gururlu duruşundan taviz vermeyen o figür artık sokaklarımızda yok.

Bugün hamallık, biçim değiştirerek başka bir kimliğe büründü. Fiziksel ağırlık, artık tek bir insanın omuzlarında değil motorize edilmiş araçlara, vinçlere ve lojistik zincirinin devasa kamyonlarına dağıtıldı. Artık yükü beden gücüyle değil, makine gücüyle taşıyan, hatta gecenin sessizliğinde şehrin bıraktığı tüm kalıntıları, dertleri ve atıkları toplayan çevre ve temizlik işçileri var. Onlar, modern yaşamın görünmez Hamal Hamdi Bey’leri. 



Yükleri somut çöp olsa da, görevleri toplumsal bir sorumluluğun manevi ağırlığını taşıyor. Hamal Hamdi Bey’in küfretmeden, isyan etmeden taşıdığı o çuvallar gibi, onlar da bu yeni dünyanın görünmezliğini ve yorgunluğunu taşımakta.



Ama eski hamalın bir felsefesi vardı. O, sadece eşya taşımıyor, hayatın acı-tatlı tüm gerçeklerini sırtında hissediyordu.

Edebiyatımız, bu karakterin özgür ruhunu, dünyaya karşı duruşunu ve yoksulluğa rağmen taşıdığı o kocaman yüreği ölümsüzleştirir hep. 


İşte büyük şair Suat Taşer'in kaleminden çıkan ve o dönemin ruhunu en iyi anlatan, Hamal Hamdi Bey’i bize hatırlatan o metin:

     fotoğraf: mimesis dergisi

SUAT TAŞER’DEN HAMAL HAMDİ BEY

Buyurun hanımefendiler beyefendiler. Buyurun rica ederim. Hamal Hamdi beyin dünyasına buyurun. Hepi topu bir kuru can. Hamdi beyde bir yürek var. Nah kocaman.

Hey canına yandığımın dünyası der; “Alt tarafı iki kürek toprak be abi.” Denize karşıdır Hamdi beyin hanesi. Sabah güneşi içinde. Kırık bir türküye benzer gönül hikayesi.

Takarım koluma, çıkarım sokağa. Dünyanın tadı gelir” – içelim. “Sen dedi hamal Hamdi. Pamuk çuvalı mı sandın beni ? Doktor karısı olacağım ben. Çifte balkonlu evde oturacağım.

Ulan Hamdi diyorum. Niye terlemiyor herkes senin gibi. Afedersin yangelmiş bilmemnesinin üzerine. Ciğeri beşpara etmezin biri.

Kız Aysel Cigaramın dumanı. Üzüntün kuruntum, baş ağrım. Cilvene can kurban dedik, Biz bu dünyaya geldikse yavrum. Naz üstüne naz çekmeye değil, Sevmeye yaşamaya geldik.

Bütün parklar bizim, Kaçak aşkları gizleyen dar sokaklar bizim. Bir yanı yeşerik, bir yanı kuru şu ağaç. Sahildeki ihtiyar kaya. Gündoğduktan ay çıktıktan sonraki dünya. Kar, yağmur, rüzgar. Hele durmadan bizi çağıran şu dağlar hep bizim. Dört mevsimin dördü...

tahammül, umuttan doğar. zaman bizim dostumuzdur, unutma, en az hürriyet kadar. ummaktır yaşamak. ibret al, ders al geceden.

kalkın ayağa. diri soluklarla güzlensin adımlarınız. bir çiçek açsın içinizde kocaman geleceğe. ışıdı evren ışıdı düşünce ışısın karanlıklarınız. kaç kere öldünüz gizli gizli yazık. Kalkın ayağa.

Kör gelir, kötürüm gider. Bu toprak üstü cânım dünyadan Bunca güzellik ortasında şaşkın, Unutmuş lezzetini yaşamanın, aşkın, Burda kalır hazlar, güzellikler. Ötede aç böcekler, doymaz böcekler. Telâş içinde kıvıl kıvıl, Kara toprağın karanlığında insanı bekler. Açılıverse karanlığın kapısı, Koşar yeryüzüne, Koşar gecesine, gündüzüne, Durmaz, koşar ölülerin hepisi!


 ULUS’TAKİ TARİHİ BİNALAR OSMANLI DEĞİL CUMHURİYET ESERİ



Ankara'nın kalbi, Ulus'un o kadim meydanında durduğunuzda, sizi saran heybetli taş cepheler, derin kemerler ve işlenmiş alınlıklar, zihinlerde asırlık bir Osmanlı gölgesi canlandırır. Sanılır ki, bu duvarlar asırlık bir imparatorluğun yorgun mirasıdır.

Oysa bu yanılgı, büyük bir kuruluş efsanesinin üstüne düşen ince bir perdedir.

Ulus’taki her yapı, birer mimari belge, 1920'lerin ve 1930'ların devrimci ruhunun taşa kesilmiş imzasıdır. Bu binalar, bir imparatorluğun yıkılışından hemen sonra, harabelerin üzerine atılmış bağımsızlık yeminlerinin ilk tuğlalarıdır. İhtişamları, geçmişe duyulan bir özlemden değil, geleceğe duyulan sarsılmaz inançtan beslenir.

Cumhuriyetin Anıtsal Kimliği

Ulus'un ana aksını oluşturan ve halk arasında "eski" olarak bilinen bu binalar, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı adı verilen, geleneksel motifleri modern işlevlerle birleştiren bir üslupla inşa edilmiştir. Bunlar, genç başkentin imar faaliyetlerinin ve ulusal kimlik arayışının somut belgeleridir:

·II. Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası (Cumhuriyet Müzesi): Mimar Vedat Tek tarafından 1924 yılında tasarlanan bu bina, Atatürk'ün Nutuk'u okuduğu salonu barındırır.

·Ankara Palas: Yine Mimar Vedat Tek imzasını taşıyan ve 1927 yılında tamamlanan bu yapı, Cumhuriyetin ilk lüks konukevi ve sosyal yaşam merkezi olmuştur.

·Merkez Postanesi (PTT): 1925 yılında inşa edilen PTT binası, genç devletin iletişim ağını kurduğunun mimari kanıtıdır.

·Merkez Bankası Binası: Mimar Clemens Holzmeister tarafından 1933 yılında tamamlanan bu yapı, ulusal bankacılığın ve ekonomi politikasının sembolüdür.

·Başvekalet Binası (ASBÜ): 1925 tarihli bu yapı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Başbakanlık binası olarak hükümetin Ulus'ta kurulduğunun tarihsel belgesidir.


 Narsisistik Kültürün Beslenmesi: 

Dijital Çağda Benliğin Yükselişi



Nevin BİLGİN 

Modern Batı toplumları, sosyolog ve psikologlar tarafından uzun süredir bireyselliğin ve narsisizmin artış gösterdiği bir yapı olarak incelenmekte. 

Narsisizm, bireyin kendisine duyduğu aşırı hayranlık, sürekli onaylanma ihtiyacı ve empati eksikliği gibi özelliklerle tanımlanıyor. 

Günümüzde, özellikle dijital çağın getirdiği kültürel ve teknolojik dönüşümler, bu narsisistik eğilimlerin toplum geneline yayılmasına ve kurumsallaşmasına zemin hazırlamakta. Bu durum, narsisistik kültür olarak adlandırılan, bireysel performansın, görünürlüğün ve dışsal onayın merkeze alındığı bir sistemin beslenmesine yol açmakta.



Performans Toplumu ve Başarı Odaklılık

Kültürün narsisistik bir yapıya kaymasının temel nedenlerinden biri, çağdaş toplumların birer performans toplumu (Byung-Chul Han) haline gelmesidir. 

Artık disiplin ve yasaklarla değil, başarı, verimlilik ve kendini sürekli optimize etme dürtüsüyle yönetilen birey, kendi kendini sömüren bir girişimciye dönüşmüştür. 

Birey, sürekli olarak yeteneklerini, yaşam tarzını ve mutluluğunu kanıtlama baskısı altındadır. Bu durum, bireyin içsel değerlerinden ziyade, başkalarının gözündeki başarısına odaklanmasına neden olur.

 Christopher Lasch'ın kült kitabı Narsisizm Kültüründe (1979) belirttiği gibi, modern birey geçmişten koparılmış, dışsal parlaklığa ve geçici şöhrete saplanmış bir hale gelmiştir.


Dijitalleşme ve Teşhir Kültürü

Narsisistik kültürün en güçlü beslenme kanalı sosyal medyadır. Instagram, Facebook ve TikTok gibi platformlar, benliğin sürekli bir kamusal teşhir alanına dönüşmesini sağlamıştır. Bu platformlarda birey, gerçek benliğinden ziyade, özenle kurgulanmış ve filtrelenmiş ideal bir benlik sunar. Sosyal medya etkileşimleri (beğeniler, takipçiler) ise, narsisistik ihtiyacın karşılanmasında kullanılan dijital onay birimleri haline gelmiştir. 

Teknolojinin bizi bir araya getirmek yerine, sürekli olarak "nasıl göründüğümüz" kaygısıyla yalnızlaştırmakta ve kendimizi sürekli performans sergileyen aktörlere dönüştürmektedir.

Bu teşhir kültürü, bireyi sürekli olarak öz-propagandaya iter ve benliğin sağlıklı sınırlarını erozyona uğratır.

Aşırı Övgü ve Ebeveynlik Tarzları

Narsisistik kültürün beslenmesinde, ebeveynlik tarzlarındaki değişimler de önemli bir faktör olarak görülmektedir. Özellikle 1980'lerden sonra yaygınlaşan, çocuğa aşırı odaklanan ve onu sürekli öven ebeveynlik yaklaşımları, bazı araştırmacılar tarafından narsisizmin artışına katkıda bulunmuştur. Çocuğa, gerçekçi olmayan bir üstünlük hissi aşılamak ve onu eleştiriden uzak tutmak, empati gelişimini engelleyebilir ve çocuğun yetişkinlikte dışsal onay bağımlılığını artırabilir. Araştırmalar, yüksek öz saygı ile narsisizm arasındaki farkı vurgulamakta; narsisizmin sağlıklı benlik saygısı değil, bir üstünlük hissi olduğunu göstermektedir.

Narsisistik kültürün beslenmesi, sonuç olarak toplumsal ve ahlaki yozlaşma olarak algılanan durumlarla derin bir bağlantı içindedir. Sürekli kendini yüceltme ve bireysel çıkar odaklılık, empati eksikliğini derinleştirir. 

Toplumsal sorunlara duyarlılık azalırken, her şeyin bireyin kendi deneyimi ve hisleri etrafında döndüğü bir algı hakim olur. Lasch'ın işaret ettiği gibi, narsisistik kültür, kamusal alanın rasyonel ve ahlaki tartışma alanı olmaktan çıkıp, sadece bireysel gösteri ve tüketim nesnelerinin sergilendiği bir arenaya dönüşmesine yol açar. Bu, uzun vadede kolektif eylem, dayanışma ve ortak iyi gibi temel toplumsal değerleri aşındırarak, ahlaki erozyon riskini artırmaktadır.

Kaynakça: 

Han, B.-C. (2017). Yorgunluk Toplumu (Çev. A. Atasoy).

H Murthy Vivek, Birlikte: Yalnızlaşan Dünyamızda İnsan İlişkilerinin İyileştirici Gücü 


                Eşek Semerinin Sessiz Tarihi



Nevin BİLGİN 

Bit pazarlarının, antika köşelerinin tozlu raflarında, göz kamaştıran bir obje değil ama içi tarih dolu bir eser bekler: eşek semeri. Yüzeyinde çatlamış deri, kenarlarında zamana direnmiş nakışlar, renkleri solmuş ama hâlâ bir hikâye fısıldar. Her çizik, her küçük yırtık, bir zamanların günlük yaşamının, yolculukların ve emekle yoğrulmuş öyküsünün izi gibidir.

Geçmişte bu semerler, sıradan bir eşeğin üzerine oturur, yük taşır, yol gösterir, sabır öğretirdi. Küçük köy yollarında, pazarlara taşınan ürünlerde, çocukların gülüşleri arasında eşeğin sırtında sessiz bir tanık olarak dururdu. Sadece bir yük taşıma aracı değil, aynı zamanda günlük hayatın ritmini şekillendiren bir unsurdu; köylünün yorgun omzunun hafifleyen yükü, yolcunun güvenli adımı, bir eşek ve semerinin ortaklığı.

Bugünse aynı semer, artık taşınmıyor; tozlu bir köşede sergileniyor, geçmişin hatırasını taşıyor. Yalnızca dekor değil, bir zamanlar hayatın içinde ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlatan bir obje. Her tırtıklı deri, her oyma motif, zamana karşı direnen bir sessiz şiir gibi. Eşek semeri, geçmişin gündelik kahramanlarından biri; artık gözle değil, hayal gücüyle taşınan bir yoldaş.

Ve belki de en güzeli, antika pazarlarında karşılaştığınızda fark etmediğiniz o küçük büyü: bir zamanlar yükleri taşıyan, yolları bilen, insanları evlerine götüren bu semer, hâlâ sessiz bir bilgelik taşır. Eşek semeri, yalnızca bir nesne değil, geçmişle bugün arasında kurulmuş bir köprüdür.

 

              ÇEYİZ SANDIKLARI



Eskilerin renkli düşleri, bugün hâlâ ahşabın sessizliğinde saklı durur: çeyiz sandıkları… Kadınların umutlarını, hayallerini, ilk gelinlik telaşlarını içine gizlediği bu sandıklar, bir zamanlar hayatın ritmini belirlerdi. İlk bakışta göz alıcı renkleriyle büyüler, minik işlemeleriyle neşe saçardı; bazısı çiçek desenleriyle, bazısı kuş figürleriyle şenlenirdi. Her bir düğme, her bir iplik, bir sabahın telaşını, bir akşamın sessizliğini anlatır gibiydi.

Sonraları zaman değişti, sandıklar ağırlaştı; ahşabın oyma desenleri derinleşti, renkler soldu ama haysiyetleri baki kaldı. Gelinler onları açtıklarında, geçmişin kokusunu, annelerinin, büyükannelerinin el emeğini, dualarını hissederdi. Bir sandığın kapağı aralandığında sadece örtüler değil, hatıralar da serilirdi önüne.

Günümüzde çeyiz sandıkları artık nadir bir hazine. Antikacılarda, köşelerde, eski evlerin tozlu odalarında bulabilirsin onları. Ama hâlâ bir kadın gelin olacağı günü hayal ediyorsa, belki de içinden bir sandık geçirir rüyasında; rengarenk, oyma işlemeli, geçmişin sessiz şahitliğiyle dolu…

 Zengin Cimriler: Bir Bardak Çayın Parasını Ödememek İçin Sanat Yapanlar

Küçük Hesapların Filozofları...



Nevin BİLGİN

Ah, zengin ama cimri insanlar… 

Onlar o küçük hesapların filozofları...

Paranın stratejistleri. 

Bir bardak çayın parasını karşısındakine ödetince, “Bu uyanıklık, zeka işidir!” derler. Eve gidince kıs kıs gülerler.

Yemek parasını paylaşmamak mı? Haksızlık mı? Asla! Bu bir sanattır, performansın ta kendisi.

Ama işin en komik kısmı, bütün bu numaraların sahnelenmiş bir tiyatro gibi olmasıdır: 

“Aaa, kredi kartım evde kaldı” 

"Aaa bozuk param yok"

"Aaa bu günlerde parasızım çünkü 50'inci evimi aldım

"Aaa çantam evde kalmış" derler.

Gözlerini dramatik bir şekilde masaya dikerler. 

 Hepsi birer tiyatro performansıdır. 

İzlerken gülersiniz, ama ödemeyi unuttukları için için için çığlık atarsınız.

Gerçek sebep mi? 

Dahiyane ve trajikomiktir.

Paralarını altına yatırmışlar, modern çağın ejderhaları gibi stoklamışlar. 

Yanlarında nakit yoktur, ama hareketleri size “Ben paramı zarif şekilde saklarım, sen de ödemelisin” mesajını verir.

Bu insanlar bir bardak çay ödememek için öyle bir performans sergiler ki, Hollywood bile kıskanır. 

Siz o masada otururken, “Aaa evet, ben sana ödetiyorum, ama aslında sen de eğleniyorsun, değil mi?” diye kendi kendinize sorarsınız. Kendinize kızarsınız yüzüne niye vurmadım diye. 

Siz siz olun kimseye haksızlık yapmayın. Ne kadar biriktirseniz de dünyada kalıcı değilsiniz, güvende değilsiniz. Unutmayın. 

#cimrizengin

Fakirin tatlısı

Kimileri "KERHANE TATLISI" der adına kimisi "HALKA"...


ZİHİNLERDE SAKLI HİKAYESİ

HALKA TATLISININ SOKAKTAN GELEN EDEBİ MASALI







Halka tatlısı…Aslında fakirin tatlısı. Fakirin ucuza ağzını tatlandırdığı o şerbeti damlaya damlaya akan tatlı.

Şehrin bütün sokaklarında kendi sıcaklığıyla dolaşan, yağın içinden çıkıp şerbetle parlayan en mütevazİ mutluluklardan biri. 

Fakirin, öğrencinin, yorgunun, akşam eve dönerken cebindeki son bozuklukla bile alabileceği bir avuç tatlılık. 

Pazarlarda naylon poşetlerde sallanan, simitçinin tezgâhında buharıyla göz kırpan, sokak başında bir tekerlekli arabadan tüm kente yayılan o koku… 

Şekerlidir, yağlıdır, damlaya damlaya “halka” olur; hem ucuz bir keyif, hem yoksulluğun içinden çıkan bir şenlik.

Ama bir adı daha vardır; biraz utangaç, biraz arsız, biraz da hayatın karanlık sokaklarından bulaşmış: kerhane tatlısı. 

Bu isim, tatlının bir zamanlar genelevlerin yakınında satılmasından gelir. Ucuzdur, enerji verir, hemen tüketilir. Gecenin yorgunluğunda, loş ışıkların altında, bir bardak suyla birlikte küçük bir “kendine gelme” payı… İşte bu yüzden bazı dillere böyle dolaşmıştır. 

Bugün herkes tarafından bilinir ama kimse yüksek sesle söylemek istemez; tatlının adıyla kaderi birbirine dolanmış gibidir.

Yine de halka tatlısı, bütün bu argo gölgeleri aşarak sokak kültürünün en saf köşesinde yerini korur. 

Bir çocuk sevincini, bir işçi molasını, bir pazar kalabalığının telaşını tatlandırır. Yoksulun karnını değil ama ruhunu doyuran, şekerin içindeki küçük bir tesellidir. Hayatın sertliğine karşı, altın sarısı bir direniş.

Aşağıda, bu tatlının halk belleğindeki yerini hınzır bir tebessümle anlatan Akın Korkmaz’ın şiiri de, tatlının hem komik hem mahcup kaderini bir kez daha görünür kılıyor:


Halka Tatlısı – Akın Korkmaz

Sen aslında pek mübarek bir nimetsin
Hatta itiraf ederim ki seni ben de severim
Ne zaman seni görsem yahut adını duysam
Beni hınzır hınzır bir gülümseme esir alır
Vallahi billahi isteyerek yapmıyorum inan
Ben seni öyle incitmek ister miyim sanki
Hem o çıtır lezzetin bende hatırı vardır
Lakin sana gülmemek elimde değil canım
Ne yaparsın adın dokuza çıkmış bir kere
O lanet taraklarda bezin varsın olmasın
Camekânlı arabadan başka âlemlere akarsın

Akın Korkmaz

 Kelle Koltukta Çalışmak: Bir İşçinin Kafasındaki Kan Grubu


Nevin BİLGİN 

Bir işçinin baretinin üzerinde yazan o birkaç harf… Aslında bir kan grubundan çok daha fazlası. O harfler, her sabah evden çıkarken “Belki de bugün dönemem” cümlesinin sessiz gölgesi. İnşaatta rüzgârın salladığı bir iskelede, madende karanlığın dibinde, ormanda devrilme ihtimalinin gölgesinde, tamirde kıvılcımların yağdığı bir tezgâhın başında… Her işçi aynı kaderle yüzleşir: Kelle koltukta çalışmak. Ve başının üzerinde taşıdığı baret, onu koruyan bir kalkan değil, adeta acil durumda okunacak bir kimlik kartıdır.

Baretin üstündeki isim, işçinin kendi varlığını ispat etmeye çalıştığı son noktadır. “Ben buradayım. Ben bir insanım.” demenin en yalın ve en acı hâli. O kan grubu yazısı ise, olabileceklerin hesabının önceden tutulduğu bir hayatın özetidir. Eve ekmek taşımak için her gün ölümle omuz omuza yürüyen insanların, kendi kanlarını başlarında taşımak zorunda bırakıldığı bir düzen… Ve bütün bu sessiz kahramanlık, tek bir şey söyler: Çalışmak bazen bir iş değil, bir hayatta kalma biçimidir.

#işçi

ANKARA BİT PAZARI

VE YARIM KALANLAR....




NEVİN BİLGİN 

Bit pazarı, insanın kendi içindeki eksikleri tamamlamak için dolaştığı sessiz bir koridor gibidir. 

Her tezgâhta bir başkasının yarım kalmış hikâyesi durur; bir evden çıkarken kapının yanında unutulmuş bir çerçeve, bir zamanlar bir çocuğun avuçlarında değer olan oyuncak, bir annenin dikiş kutusunda sakladığı renkli düğmeler… Semerler, halı tezgahları, bisikletler..



Eşya dediğin şey aslında hafızanın donmuş hâlidir. 

İnsan, bit pazarında bir nesneye dokunduğunda, kendi kayıplarına, kendi yalnızlığına usulca değmiş olur. Belki o yüzden eski bir radyonun çatlak sesinde kendi çocukluğunu duyar, sararmış bir kitapta yıllardır adını koyamadığı boşluğu bulur.




Oraya gelenler sadece ucuz bir şeyler aramaz; kimisi unutulmuş bir anının izini, kimisi geçmişiyle konuşabileceği küçük bir kapı aralar. 



Bit pazarında dolaşırken insanlar birbirinin hikâyesine değmeden geçemez. 



Bir tezgâhta duran paslanmış bir çaydanlık, bazen insanın içinde hiç beklemediği bir yeri acıtır; 



“Ben de bir zamanlar dost sohbetlerinin sıcaklığıydım" der sessizce. 



Orada kimse konuşmaz ama herkes içinden bir şey fısıldar: Geçmiş geçmiyor, sadece şekil değiştiriyor. 



Ve bit pazarı, o şekil değiştiren anıların yaşamak için kendine yeni bir kalp aradığı yerdir.



28 Kasım 2025 Cuma

 

Yapay Zekânın Nostalji Oyunu: 

Algoritmalar, Yıllar Önceki Türküleri Nasıl Viral Hazineye Dönüştürdü?

Nikbinler'in "Eylülzede" şarkısı popüler olduğu dönemde sosyal medyada  36 milyondan fazla izlendi



Algoritmalar, günümüzde ne dinleneceğini belirleyen, görünmez bir kapıcı rolü üstlenerek müzik zevkini kökten dönüştürmektedir. Bu sistemler, dinleme geçmişini, atlanılan şarkıları ve tüketilen türleri detaylıca analiz eder. Ardından, sürekli olarak dinlenilen şeye tıpatıp benzeyen içerikleri önererek kullanıcıları besler. Bu benzetme ilkesi, müzik zevkinin hızla olgunlaşmasını sağlayan aykırı türler ve radikal sanatçılarla karşılaşma olasılığını ciddi biçimde azaltır. Beğenilenlerin sürekli geri yansıtılması, zevki bir yankı odası etkisinde sıkışmaya iter; böylece radikal müzikal dönüşümler yapma ihtimali azalır.

Algoritmaların bir diğer büyük etkisi, şarkıların yapısını ve süresini değiştirerek müzisyenler üzerinde anlık vuruş kültürü baskısı oluşturmasıdır. Bu baskı sonucu besteciler, şarkının ana temasını hemen başta sunmak, giriş kısımlarını kısaltmak ve toplam süreyi ortalama iki üç dakikaya indirmek zorunda kalır. Müzik zevki, bu mekanizmalarla hızlı etki yaratan formatlara kayar.

Bu etkinin en çarpıcı örnekleri, son dönemde Türk Halk Müziği (THM) alanında görüldü. Yıllar önce kaydedilmiş ancak geniş kitlelere ulaşamamış pek çok türkü, sosyal medya ve platform algoritmaları sayesinde yeniden keşfedildi ve gençler arasında popüler oldu. Örneğin, Neşet Ertaş’ın "Mühür Gözlüm" türküsünün, ya da Aşık Mahzuni Şerif’e ait bazı eserlerin modern remix'leri veya YZ ile temizlenmiş kayıtları, viral videolarla birleşerek milyonlarca kez dinlendi. Aynı şekilde, Anonim eserlerin veya Fikret Kızılok'un eski çalışmalarının platformlarda "nostalji" etiketi altında sunulması, onları algoritmaların dikkatine sunarak yeni bir dinleyici kuşağına ulaştırdı. Bu türküler, algoritmaların kısa ve çarpıcı ses kliplerini öne çıkarma eğilimi sayesinde, hak ettiği ilgiyi yeni bir formatla görmüş oldu.

Bu türkü örnekleri, algoritmaların müziği nasıl tekrar canlandırdığını gösterir. Ayrıca algoritmalar, müzik seçimlerini bilinçli bir arayıştan çok, en iyi tahmini yapan bir makinenin rehberliğinde şekillendirir. Müzik zevki, bu mekanizmalarla daha dar, daha hızlı tatmin olan ve daha az risk alan bir yapıya doğru itilmektedir.

 PAPA'NIN ZİYARETİ VE BİN YILLIK HRİSTİYAN AYRILIĞI İÇİN ANLAMI


Ve Çin Boyutu


Nevin Bilgin

Papa’nın Türkiye’ye yaptığı ziyaretler, yalnızca diplomatik nezaket turları değil; Hristiyanlığın bin yıldır süren bölünmüşlüğüne uzatılmış en cesur barış eli, en somut birlik çağrısı. 

Bu ziyaretler, Katolik ve Ortodoks dünyasının 1054’teki Büyük Bölünme’den beri ilk kez aynı nefesi paylaştığı, “ortak köklere dönüş”ün sembolik sahneleri.

Hristiyanlığın Batı ve Doğu yakasını ayıran duvar, Papa’nın İstanbul’da Ekümenik Patrik ile verdiği görüntülerle her defasında biraz daha çatlıyor. Ayrılığın merkezinde duran “yetki” tartışması, yerini “kardeşlik” ve “eşitlik” söylemine bırakıyor. 1965’te kaldırılan karşılıklı aforozların açtığı kapı, bu ziyaretlerle genişliyor iki kilise birbirine sadece teolojik değil, duygusal olarak da yaklaşıyor.

Bu buluşmalar, Hristiyan alemi için üç büyük anlam taşıyor.

Birlik Yürüyüşü: Papa Francis ve Patrik Bartholomeos’un yan yana gelişi, dünyanın dört bir yanında milyonlarca Hristiyan için “ayrılık kapanabilir” umudunu tazeleyen en güçlü simge haline geliyor. Ortak fotoğraflar, yıllarca süren teolojik diyalogları besliyor, birleşme ihtimalini teoriden çıkartıp sahaya indiriyor.

Köklere Dönüş: Papa’nın Türkiye ziyareti, Hristiyanlığın doğduğu topraklara yapılan bir saygı duruşu niteliği taşıyor. İznik Konsili’nde kabul edilen ortak inanç ilkelerine atıf, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birbirini “öteki” olarak değil, aynı kökün iki dalı olarak görmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bölünmenin değil, birlik inancının filizlendiği yerden yola çıkma çağrısı bu.

Küresel Sorunlara Ortak Ses: Papa Francis’in kıta fark etmeksizin her konuşmasında vurguladığı fikir net: Birlik yalnızca dogmalar üzerinde anlaşmak değildir; mülteci krizinden savaşlara, yoksulluktan çevre felaketlerine kadar insanlığın yaralarını birlikte sarmaktır. İki kilisenin omuz omuza vereceği bir ahlaki otoritenin, dünya siyasetindeki etkisi de kaçınılmaz şekilde büyüyecektir.

Papa’nın Türkiye ziyaretleri, Hristiyanlık tarihinin en derin yaralarından birine atılmış iyileştirici dikişlerdir. Her buluşma, bölünmüş iki geleneğin aynı masa etrafında yeniden nefes almasını, ortak bir gelecek arayışına cesaret etmesini sağlar. Bu ziyaretler, Hristiyan dünyasının yüzyıllardır süren parçalı görüntüsünü toplama çabasının en kararlı, en görünür ve belki de en umut veren adımlarıdır.

Medeniyetler Çatışması


Papa'nın Türkiye ziyaretinde öne çıkan Hristiyan birlikteliği, barış ve dini dayanışma mesajları, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması çerçevesinden bakıldığında bazı yorumcular tarafından Çin’in yükselen küresel etkisine karşı Batı’nın kültürel-manevî bütünlüğünü güçlendirme arayışı şeklinde okunabilir, özellikle Papa’nın İstanbul ve İznik gibi Hristiyanlık tarihinde kritik öneme sahip merkezlerde Ortodoks dünyasıyla yakın temas kurması, Batı-Hristiyan

medeniyetinin iç uyumunu vurgulayan sembolik bir adım olarak değerlendirilirken, bu söylem doğrudan bir karşıtlık içermese de Çin’in devlet merkezli kültürel modeline karşı “değer temelli birlik” mesajı veren yumuşak güç hamlesi olarak da yorumlanabilmektedir.


Papa’nın ziyaretinin ana gündemlerinden biri  Hristiyanlık içi birlik ve Hristiyanlarla Müslümanlar/Doğu ile Batı arasındaki diyaloğu vurgulamak. 


2025 ziyaretinde Türkiye, İstanbul, İznik gibi bölgeler seçilmiş bu da Batı (Katolik) Doğu (Ortodoks + İslam) hattında “köprü görevi” çağrısı anlamı taşıdığı yorumlanıyor

@nevinbilginhaber.blogspot.com

#papa

#çin

Kaynakça

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/7342/papanin-hedefi-2025te-ekumenik-birlik


https://www.agos.com.tr/tr/yazi/7342/papanin-hedefi-2025te-ekumenik-birlik

https://anlatilaninotesi.com.tr/20251127/papanin-turkiye-ziyareti-neden-tarihi-bir-kirilma-osmanlidan-ataturke-uzanan-engeller


https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/papanin-hristiyan-birligi-kurma-cagrisi-uzerine-bu-mumkun-m


 Rusya’da Votka Tekelinin Hikayesi: 

Tekel, Yasaklar ve Kaçak İçki 

Halkı Sarhoş, Devleti Zengin Eden Sistem



Nevin BİLGİN

Rusya’da votkanın tarihsel serüveni, yalnızca bir içki kültürünün değil, bir devlet politikasının, bir ekonomik bağımlılığın ve bir toplumsal kaderin hikayesi.

Çarlık döneminden Sovyetler Birliği’ne kadar uzanan bu süreçte votka, adeta devletin damarlarına doğrudan bağlanmış bir gelir kaynağına dönüştü. 

Devletin kasasına her yıl milyonlarca ruble akarken, toplumun geniş kesimlerinde alkol tüketimi neredeyse yaşam biçimi hâline geldi. Bu yüzden Rusya’nın votka tarihi, aynı zamanda devlet kontrolü ile halkın günlük pratiği arasındaki gerilimlerin bir yansımasıdır.

19.yüzyılın sonlarında Rusya Maliye Bakanı Sergei Witte’nin öncülüğünde kurulan devlet tekeli, ekonomik istikrar arayışının merkezine votkayı yerleştirdi. 



Üretim ve satış tamamen devletin kontrolüne geçti ve böylece votka, maliyenin en büyük gelir kalemlerinden biri hâline geldi. Bütçedeki payı öylesine büyüktü ki, devlet neredeyse ekonomik planlarını votka gelirlerine göre yapar hâle geldi. 

Fiyatlar, maliyet ya da halk sağlığına göre değil; doğrudan devletin para ihtiyacına göre belirleniyordu. Yani votka, kamu gelirlerinin “içilebilir” formuydu.

Ancak bu tekelin yükselişi, halkın günlük yaşamında farklı bir sonuç üretti: yükselen fiyatlar ve sınırlı erişim, kaçak içkinin bilinen adıyla samogon’un kitleler içinde yayılmasına neden oldu. 

Evlerde, köylerde, kırsal atölyelerde gizlice üretilen samogon, devlet tekelinin boşluklarını doldurdu. Devletin yasakları sertleştirdiği dönemlerde bile kaçak içki üretimi tam anlamıyla engellenemedi; aksine yasaklar bu üretimi daha da cazip kıldı. Samogon, vergi yokluğu ve ucuz maliyeti nedeniyle özellikle yoksul kesimlerin tercih ettiği bir içki oldu. 

Böylece Rusya’nın alkol kültürü ikiye bölündü: devletin ürettiği, düzenlediği ve fiyatlandırdığı resmi votka; bir de halkın kendi yarattığı gölge ekonomi olan samogon.

Birinci Dünya Savaşı sırasında getirilen büyük alkol yasağı, sistemi tamamen altüst etti. Devlet, toplumun “sarhoş Rus” imajını kırmak ve savaş disiplinini artırmak için votka satışını yasakladı. Ancak bu yasağın pratikteki karşılığı farklıydı: halk tüketimi bırakmadı, sadece devletin elindeki tekeli terk etti. 

Samogon üretimi tarihin en yüksek seviyelerine ulaştı; yasak, kontrolsüz bir alkol ekonomisini tetikledi. Böylece devlet, hem mali gelir kaynağını kaybetti hem de toplumda daha sağlıksız tüketim biçimleri yaygınlaştı.

Sovyetler döneminde votka yeniden serbest bırakıldığında, ekonomi politikası bir kez daha bu içkinin etrafında şekillendi. Devlet hem fiyatları hem dağıtımı belirledi; votka, devlet planlamasının görünmez ama etkili araçlarından biri hâline geldi. Ne var ki, samogon bu dönemde de ortadan kalkmadı. 

Kırsalda, işçi yerleşimlerinde ve kapalı topluluklarda kaçak içki üretimi, Sovyet ekonomisinin resmi hesaplarında görünmeyen ama toplumsal yaşama derinden etki eden bir pratik olarak varlığını sürdürdü.

Devlet tarafında bakıldığında manzara netti: votka, yıllarca devleti zengin eden bir mali araçtı. Ama toplumsal maliyetler çok daha ağırdı. Rus toplumunda alkol bağımlılığının yaygınlaşması, işgücü kaybı, sağlık problemleri, aile içi şiddet ve üretkenlik düşüşü gibi sorunlar, bu tekel ekonomisinin görünmeyen faturası oldu. 1980’lerde Gorbaçov’un sert alkol karşıtı kampanyası bile bu tarihsel bağımlılığı çözmeye yetmedi. Kampanya yalnızca resmi tüketimi azalttı, ama samogon yeniden yükseldi ve devlet gelirleri dramatik şekilde düştü.

Rusya’da votka tekelinin hikayesi, devletin ekonomik bağımlılığı ile halkın sosyo-kültürel alışkanlıklarının çatıştığı derin bir tarih anlatısıdır. Votka; devleti zengin eden, halkı sarhoş eden, yasaklarla büyüyen ve kaçak piyasalar doğuran bir sistemin tam merkezinde durur. Bu nedenle Rusya’nın alkol politikaları, sadece bir içki meselesi değil; devlet otoritesi, ekonomik planlama ve toplumsal gerçeklik arasındaki tarihsel bir mücadeledir.

Kaynakça: 

https://www.opendemocracy.net/en/vodka_4163jsp/?utm_source

https://www.encyclopedia.com/history/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps

https://dergipark.org.tr/tr/pub/tariharastirmalari/issue

https://www.jshsr.org/index.php/pub/article/vie


Karada Kaçan Erkekler

Aileden Kaçarken Esir Düşen Erkekler


Nevin Bilgin

Memlekette adı henüz sosyoloji kitaplarına girmemiş, ama her mahallede en az üç örneğiyle karşılaşabileceğiniz, kendine has bir erkek türü dolaşır: Karada kaçan Erkekler. 

Bunların hikayesi, modern zamanların en trajikomik özgürlük macerası. 

Karada kaçan Erkek, evlilik yolculuğuna çıkarken aklında tek bir düşünce vardır: özgürlük. 

Baba evinin otoritesinden, annenin bitmek bilmeyen "şunu yap, bunu et" emirlerinden bıkmış, kendini yeni bir hayatın vaadine teslim etmiştir. Hayaller, mutluluk, aile kurmak, cinsellik, para....Ey özgürlük..

Yola çıkarken adeta bir maraton koşucusu edasıyla koşar, arkasında kalan aile bağlarından kurtulduğunu sanır. 

O an evrene yolladığı tek dilek şudur: 

"Artık kimse bana karışmasın, kimsenin emrini almayayım!"

Ne yazık ki, evren bu dileği biraz farklı kaydeder. 

Kızın annesi, teyze, hala, dayıları, kardeşleri, enişteleri tam yetkili bir komiteye teslim olur. 

Yeni yuva kurulur kurulmaz,

Karada kaçan erkek kendini tuhaf bir Tam Teslimiyet Rejimi içinde bulur.



"Yuva kurmak" dediğimiz olay, bunlar için aileden fellik fellik kaçıp, yeni ailenin tam ortasına zorunlu iniş yapmaktan farksızdır aslında. Ama sonradan fark eder.

Kendi evinde bir sandalye seçme yetkisi bile yoktur

Markette alınacak marulun bile kararı eşine aittir. 

Hatta kahve içeceği saat. 

Kendi fikri sorulduğunda cevabı şu olur; "Eşime sorayım. Ben bilmem eşim bilir" 

Artık evde çıkan her türlü sorunun, hatta eşinin sebepsiz yere canı sıkılmasının bile asli faili otomatik olarak kendisidir. 

"Ben öyle demedim," cümlesini kullanması kesinlikle yasaktır. 

Her zaman suçlu, her zaman borçlu hisseden gönüllü bir elemandır o. 

Baba evinden kaçarken yakalanan bu adam, Kaynana Holding İnsan Kaynakları tarafından hemen "Kızımızı üzmeyen, gerekiyorsa üzülmeyi kabul eden gönüllü eleman" pozisyonunda işe alınmıştır. 

#anneyiunutanlar

#damatlar

#evlilik

#karadakaçan

Annesini, babasını, kardeşlerini bile unutmuştur. Aramak için bile izin alması gerekir...


                   Sigorta Dünyası ve Hileler

                   Kendini Koruma Rehberi



Nevin BİLGİN 

Gündelik hayatımızın görünmez kalkanı olan sigorta, aslında pek çok sinsi oyunun ve kurnazca tuzağın da merkezi olabiliyor. Kimi zaman küçük bir çıkar uğruna bireylerin başvurduğu uyanıklıklar, kimi zaman ise organize suç örgütlerinin milyarlık vurgunlarına dönüşen sigorta hileleri, bu sektörün karanlık yüzünü oluşturuyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde, sigorta şirketlerinin de bazen maliyet kaygısıyla başvurduğu "kurumsal kötüye kullanımlar" bulunuyor. Peki, bu labirentte nasıl ayakta kalır, hakkımızı nasıl koruruz? 

Bireysel Sigorta Hileleri  “Küçük Esnafın Büyük Oyunları”

Herkesin bir yerden duyduğu, belki de şahit olduğu o küçük ama etkili hileler... Bazen kurnazlar, bazen de "nasıl olsa kimse anlamaz" diyen uyanıklar tarafından sahneye konan bireysel sigorta hileleri, masum görünse de ciddi sonuçları olan eylemler.

1. Sahte Kaza Kurguları: O Duruyordu, Bana Çarptı!

"Duran Araba Bana Çarptı" Numarası: Aracın yan kapısını kendi imkanlarıyla veya başka bir darbeyle hasar verip, gece tenha bir yerde park halindeki masum bir aracı suçlamak. “Geçerken bir ses duydum, durduğumda bana çarptığını gördüm!” gibi dramatik bir hikaye ile sunulur.

‘Önceden Var Olan Hasarı Yeni Gibi Gösterme’: Kasko yaptırırken eski hasarları bildirmemek veya tamir ettirmemek. Daha sonraki gerçek bir kazada, aynı hasarı yeni oluşmuş gibi göstererek sigortadan iki kez ödeme almaya çalışmak.

Ev Kazası Süsü Verme: Yatak odasındaki komodini taşırken kırmak yerine, “deprem oldu/üstüme düştü” diye sağlık sigortası üzerinden veya konut sigortası kapsamında mobilya hasarını ödetmeye çalışmak.

2. Bilerek Hasar Verme: “Yanlışlıkla Oldu, Yemin Ederim!”

Araçta Kontrollü Hasar Oluşturma: Direğe sürtme, tamponu kırma, aynayı yerinden koparma gibi "

küçük ama parça maliyeti yüksek hasarları "dalmıştım, yanlışlıkla oldu" diyerek sigortaya bildirmek. Özellikle kasko yenileme dönemine yakın yapılan popüler numaralardan.

Evde Eşya Kırma Taktiği: Televizyonu yere düşürüp “elektrik kontağından çıkan kıvılcım yanına sıçradı ve patladı” demek, beyaz eşyayı elle bozup doğal afet veya elektrik arızası süsü vermek.

3. Sahte Hırsızlık Senaryoları: “Bir Vardı Bir Yoktu…”

Eşyayı Saklayıp ‘Çalındı’ Demek: Yeni alınan pahalı bir bilgisayarı, cep telefonunu, hatta bir bisikleti kutusuyla birlikte satıp, sanki çalınmış gibi sigortaya beyan etmek. Ev veya işyeri sigortasında sıkça rastlanan bir hile.

Aracı Yabancı Bir Yerde Bırakma: Kasko bedelini almak için aracı bilerek tenha bir otoparka bırakıp anahtarını gizlemek ve "çalındı" ihbarında bulunmak. Daha ileri versiyonları, aracı tanıdık birine emanet edip ortadan kaybolmuş gibi göstermeyi de içerir.

4. Sağlık Sigortasında Yalan Beyan

Eski Hastalığı Gizleyip Yeni Poliçe Alma: Yeni bir sağlık sigortası yaptırırken, daha önce teşhis konmuş veya belirtileri olan hastalıkları bilerek beyan etmemek. Hatta bazıları, sigorta yaptırmadan önce doktora gitmeyerek "

teşhis konmadıysa yoktur mantığıyla hareket eder.

Kullanılmamış Hizmeti Kullanılmış Gibi Gösterme: Aynı günde iki farklı hastaneden aynı işlem (örneğin bir basit kan testi) için fatura kesilmesi veya farklı doktorlardan benzer işlemler için ayrı ayrı provizyon alınması.

Tedavi Turizmi Hileleri: Yurt dışına seyahat sigortasıyla gidip, aslında Türkiye'de tedavi olabilecekleri veya estetik amaçlı işlemleri, "yurt dışında acil durum oldu" diyerek sigortadan karşılatmaya çalışmak.

5. Sahte İş Göremezlik Raporu: “Çok Ağrım Var, Çalışamıyorum!”

Uzun Rapor Alıp Tazminat Alma: Küçük bir sağlık sorununu abartarak uzun süreli iş göremezlik raporu almak ve ferdi kaza veya hayat sigortasından tazminat talep etmek. Özellikle stresli işlerde veya psikolojik rahatsızlıklarda bu durumun suistimali sık görülüyor.

Yeni Nesil Bireysel Hileler:

Kamera Kaydı Vardı Ama Silindi Yalanı: Özellikle araç hasarlarında, kaza anını kaydeden bir araç kamerası olduğunu iddia edip, "ne yazık ki kayıt silindi" diyerek suçsuzluğunu pekiştirmeye çalışmak.

Online Alışverişte Paket Kaybı Aldatmacası: İnternet üzerinden alınan pahalı ürünlerin teslimat sonrası "paketin içinde yoktu" veya "paket boş geldi" diyerek sigorta veya satıcıdan iade/tazminat talep etmek.

Akıllı Cihaz Sigortası Vurgunu: Telefon, tablet gibi cihazlara yaptırılan sigortalarda, aslında küçük bir arızası olan cihazı "tamamen bozuldu/düştü/kırıldı" diyerek yeni modelini talep etmek.


Organize / Profesyonel Sigorta Hileleri  “ Milyonluk Vurgunlar”

Bireysel hileler genellikle küçük çaplıyken, organize hileler adeta endüstriyel boyutta bir soygun ve çok daha tehlikeli. Arkalarında çoğunlukla profesyonel suç örgütleri bulunur.

1. Profesyonel Kaza Çeteleri: Planlı Çarpışma, Organik Hasar!

Araçları Kasten Çarpıştırıp Toplu Dosya Açmak: Birkaç aracı birden kapsayan, dikkatlice planlanmış zincirleme kazalar düzenleyip, her araç için ayrı ayrı ve abartılı hasar dosyaları açmak.

Kendi Bağlantılarını Olay Yerine Getirme: Kaza sonrası olay yerine kendi "anlaşmalı" doktorlarını, avukatlarını, çekici ve servislerini getirerek tüm süreci kontrol altına almak. Böylece faturalar şişirilir, raporlar manipüle edilir.

Aynı Hasarı Farklı Poliçelere Bölmek: Hasarlı bir aracı, farklı sigorta şirketlerine ait birden fazla kasko poliçesi varmış gibi göstererek, aynı hasar için birden çok ödeme almak.

2. ‘Trafik Çetesi’ Modeli: “Ayağına Geleni Yakala!”

Kavşaklarda Kasıtlı Çarpışma: Özellikle kiralık araçlarla kavşaklarda durup, arkadan gelen araçların kendilerine çarpmasını sağlamak. Suçlu daima arkadaki araç olur. Bu çeteler, kaza sonrası mağdur rolü oynayarak yüksek tazminatlar talep eder.

3. Sağlık Sektöründe Organize Fatura Şişirme: “Gereksiz Tahlil, Fazladan Fatura!”

Yapılmayan Tahlilleri Faturalandırma: Bazı klinikler ve laboratuvarlar, hastaya yapılmayan tahlil ve tetkikleri, sigortaya yapılmış gibi faturalandırarak yüksek provizyon alır.

Gereksiz MR, Tomografi İstemek: Doktor-klinik işbirliğiyle, hastanın durumu gerektirmese bile maliyeti yüksek tetkikleri (MR, tomografi vb.) isteyerek sigorta limitlerini zorlamak.

Aynı İşlemi Birkaç Kez Provizyona Girmek: Bir işlem yapıldıktan sonra, aynı işlemi farklı kodlarla veya farklı tarihlerde tekrar provizyona girerek sigorta şirketini dolandırmak.

4. Sahte Poliçe Düzenleyen Sözde Acenteler: “Paranıza Poliçe Değil, Hava!”

Poliçe Yerine Sahte Belge Sunma: Kendini sigorta acentesi olarak tanıtan dolandırıcılar, sigorta yaptırmak isteyen kişilerden primleri peşin alır ancak sahte bir poliçe düzenleyerek gerçek bir sigorta yapmazlar. Kişi hasar anında sigortasız olduğunu öğrenir.

Yeni Nesil Organize Hileler:

‘Sanal Trafik Kazası’ Çeteleri: Sosyal medya ve forumlar üzerinden mağdur bulup, sahte trafik kazası senaryoları kurgulayarak avukat ve eksper bağlantılarıyla birlikte tazminat vurgunu yapmak.

Veri Hırsızlığı ile Poliçe Oluşturma: Çalıntı kimlik veya kişisel verilerle, habersizce sigorta poliçeleri düzenleyip, bu poliçeler üzerinden sahte hasar ihbarları yaparak tazminat almak.

Siber Sigorta Dolandırıcılığı: Özellikle siber güvenlik sigortalarında, aslında olmayan "veri ihlali" veya "fidye yazılımı saldırısı" gibi senaryoları kurgulayarak sigortadan tazminat talep etmek.


Kurumsal Kötüye Kullanımlar  “Sigorta Şirketleri Tuzakları”

Sigorta şirketlerinin doğrudan hileye başvurmaması esas olsa da, bazen maliyet baskısı veya rekabet ortamı, onları kurumsal kötüye kullanımlar olarak adlandırabileceğimiz uygulamalara iter. Bu durumlar, bireyleri mağdur eder ve hak kaybına yol açar.

1. Gereksiz Ret Kararları: “Kapsam Dışı!” Mazereti

Hasarın açıkça poliçe kapsamında olmasına rağmen, "kapsam dışı" veya "istisna" gibi gerekçelerle hasar ödemesini reddetmek. Bazı sigorta şirketlerinde maliyetleri düşürme baskısından kaynaklanır.

2. Eksperin Düşük Değer Biçmesi: “Bu Kadar Ediyor İşte!”

Hasarlı eşyanın, aracın veya gayrimenkulün piyasa değerinin çok altında bir bedelle eksper raporu düzenlenmesi. Örneğin, piyasa değeri 20 bin lira olan bir eşyaya 7 bin lira yazılması. Bu, tazminat miktarını doğrudan etkiler.

3. Sözleşmedeki Küçük Harflerle Tuzaklı Maddeler:

Yıllık poliçelerde, tüketicinin dikkatinden kaçacak şekilde küçük puntolarla veya anlaşılması zor bir dille yazılmış istisna maddeleri. Bu maddeler, hasar anında kötü sürprizler yaratarak ödemenin reddine zemin hazırlar.

"İnce Baskı" Taktiği: Poliçelerin arkasında veya ekinde, ana teminatları ortadan kaldıran veya kısıtlayan detaylı maddelerin gizlenmesi.

4. Uzayan Ekspertiz ve Dosya Süreçleri:

Basit bir hasar dosyasını bile kasıtlı olarak uzatarak, sigortalının ödemeden vazgeçmesini veya düşük bir teklife razı olmasını sağlamak. "Bürokrasi" arkasına gizlenen bu taktik, sigortalıyı yıldırır.


Kendini Korumak  “Akıllı Ol, Mağdur Olma!”

Sigorta dünyasındaki bu hileler ve tuzaklar karşısında panik yapmak yerine, bilinçli hareket ederek kendimizi korumak mümkündür. İşte bireysel korunma yöntemleri:

1. Poliçe Seçiminde Korunma:

Resmi Acente veya Şirketten Alın: Poliçeyi mutlaka resmi ve lisanslı bir sigorta acentesinden veya doğrudan sigorta şirketinden temin edin. Sahte poliçeler en yaygın dolandırıcılıklardan biridir.

Poliçeyi E-Devlet’ten Kontrol Edin: Trafik, kasko, DASK, sağlık... Tüm sigorta poliçelerinizin e-Devlet üzerinden kontrol edilebilir olduğundan emin olun. Poliçeniz e-Devlet'te görünmüyorsa, büyük ihtimalle sahtedir.

Poliçe İstisnalarını Okurken Fotoğraf Alın: Sözleşmedeki "küçük harflerle yazılmış" istisnaları dikkatlice okuyun, anlamadığınız yerleri sorun ve önemli maddelerin fotoğrafını çekin. Hasar sonrası “orada yazıyordu” denmesini önler.

2. Aracını / Evini Belgeleyerek Korun:

Hasarsız Halinin Fotoğraflarını Saklayın: Özellikle yeni bir kasko yaptırırken veya eve konut sigortası yaptırmadan önce, aracınızın veya evinizin her köşesinin, hasarsız halinin 10-15 detaylı fotoğrafını çekip saklayın. Bu, 'önceden var olan hasarı yeni gibi gösterme' iddialarını çürütmek için en güçlü delilinizdir.

Periyodik Bakım Faturalarını Saklayın: Aracınızın tüm periyodik bakım faturalarını, servis kayıtlarını ve parça değişim belgelerini muhafaza edin. Bu belgeler, hasarınızın uydurma değil, gerçek ve olası bir arıza sonucu olduğunu kanıtlamak için önemlidir.

3. Kaza ve Hasar Anında Korunma:

Olay Yerini Videoyla Kaydedin: Kaza veya hasar anında, olay yerini, araçların konumunu, hasarı ve çevreyi kapsamlı bir şekilde videoyla kaydedin. Görüntü, hem sizi hilelere karşı korur hem de sahte senaryoları çürütür.

Karşı Tarafın Davranışına Dikkat Edin: Olay yerinde karşı tarafın davranışlarını gözlemleyin. Özellikle şu durumlarda dikkatli olun:

Sürekli “aman polise bulaşmayalım, aramızda halledelim” diyen.

“Eksperi ben tanıyorum, beraber çözeriz, sıkıntı olmaz” diyen.

Olayı acele kapatmaya, belge doldurmaya veya olay yerinden ayrılmaya çalışan. Bu kişiler çoğu zaman kaza çetesi ile bağlantılı olabilir.

Tutanakları Sen Doldur, Boş Yer Bırakma: Kaza tespit tutanağını kendiniz doldurun ve asla boş yer bırakmayın. Boş kalan yerler, sonradan doldurularak aleyhinize kullanılabilir.

4. Sağlık Sigortasında Korunma:

Hastaneden Aldığınız Açıklamalı Faturayı İnceleyin: Hastaneden veya klinikten aldığınız tüm faturaları detaylı bir şekilde inceleyin. Yapılmayan işlemlerin provizyona girmediğinden emin olun.

Gereksiz Pahalı Tahlillere Karşı Dikkatli Olun: Doktorun ısrar ettiği gereksiz ve pahalı tahliller konusunda ikinci bir görüş istemekten çekinmeyin.

Provizyon Reddi Aldıysanız İtiraz Edin: Sigorta şirketinden provizyon reddi aldıysanız, gerekçesini isteyin ve mutlaka itiraz edin. Birçok red kararı ilk aşamada otomatik sistemler tarafından verilir ve itirazla düzeltilebilir.

5. Bilgi Gizliliği ile Korunma:

Kimlik, Plaka, Poliçe Numarasını Herkesle Paylaşma: Kişisel bilgilerinizi (kimlik numarası, plaka, poliçe numarası vb.) güvenmediğiniz kişilerle veya internet siteleriyle paylaşmaktan kaçının. Bu bilgiler, sahte başvurularda veya dolandırıcılıklarda kullanılabilir.

Dijital Acentelere Dikkat: Çok cazip ve gerçek dışı ucuz poliçeler sunan dijital acentelere karşı dikkatli olun. Bunlar genellikle riskli veya sahte poliçeler olabilir.

6. Hakkını Aramak İçin:

Her Ret Kararında Gerekçe İste: Sigorta şirketinden her red kararında yazılı ve detaylı gerekçe talep edin. Şirket, bu gerekçeyi sunmak zorundadır.

Gerekirse Sigorta Tahkim Komisyonu’na Başvur: Eğer sigorta şirketinizle anlaşamıyorsanız ve hakkınızın yenildiğini düşünüyorsanız, Sigorta Tahkim Komisyonu'na başvurmaktan çekinmeyin. Bu komisyon, sigorta uyuşmazlıklarının çözümü için bağımsız ve etkili bir platformdur.

Sigorta, hayatımızı kolaylaştıran ve bizi beklenmedik risklere karşı koruyan önemli bir güvencedir. Ancak bu sektördeki hileler ve kötüye kullanımlar, maalesef sigortalılık bilincinin de gelişmesine engel olmaktadır. Bilinçli bir sigortalı olarak, hem hilelere karşı uyanık olmak hem de haklarımızı bilmek, bu karmaşık labirentte güvende kalmamızın tek yoludur. Unutmayın, en iyi sigorta, bilginizle koruduğunuz sigortadır!

#sigorta
#nevinbilginhaber

Eksper, Servis, Sigorta Üçgeni ve Değer Kaybı Avukatı


Nevin BİLGİN 

Türkiye'de araba kazası yapmak, sadece bir demir yığınına zarar vermek değil; aynı zamanda Hukuk, Sigorta ve Servis Dünyasının karmaşık, dramatik ve bol avukatlı bir reality show'una gönülsüzce dahil olmak

Her şey masum bir "ÇARP" sesiyle başlar. Arabanız yamulur, kalbiniz sıkışır ama asıl aksiyon saniyeler sonra başlar

Avukat Tufanı 

Daha kaza yerinde dumanlar tüterken, telefonunuz bir anda uluslararası bir çağrı merkezine döner.

Çekicinin tanıdığı avukatmış. "Hemen değer kaybı için vekalet verin. ÜCRETSİZ! Masraf karşıdan. Yüzde 10 alacağız." diyor. 



Servise gidiyorsunuz bu kez orası size başka bir avukata yönlendirip noter vekalet kağıdı bile veriyor. "Biz yüzde 20 ile çalışıyoruz. Sizden masraf almayacağız" anlatıyor. 

Servisten çıkıyorsunuz, bu kez esksper avukatı arıyor. "Bizim avukatımız var oraya vekalet verin" diyor. 

Sonra telefonunuzu nereden bulduğunu bilmediiniz pek çok avukat sizi günlerce aramayı sürdürüyor.  "Beyefendi/Hanımefendi, biliyoruz ki mağdursunuz. Size özel %5 KAZA İNDİRİMİ ile çalışabiliriz!" 

Çekicinin Romantizmi:

Sigortanızın "anlaşmalı, güvenilir" çekicisi geliyor. Tam arabanızı yüklerken, çekici operatörü birden bir sanat filmi yönetmenine dönüşüyor; 

"Bakın abicim, o sigorta servisi BOŞ İŞ. Benim BİZİM SERVİS var, orası hem samimi hem de avukatları var. Gel seni oraya çekelim, hallederiz."



Sanki sizi yazlık eve davet ediyor. 

Aracınız, çekicinin son çırpınışlarına rağmen sigortanın belirlediği servise gidiyor.. Ama burası da size sorun üstüne sorun çıkarıyor. 

Yok anahtarınız bozuk ama kazayla ilgisi yok, aynanız kırılmış ama kazayla ilgili yok, far kırılmış ama kazayla ilgisi yok. 

"Tamam tamam diyorsunuz, kazayla ilgili olanı yapın". 

Servisteki hasar Danışmanı, size kahve ikram ederken el altından bir kartvizit uzatır: "Av. K. Za. Danışmanlık Hizmetleri." 

Evet, yine avukat!

Tamir Aşaması

Mağdur oldukça mağdur oluyorsunuz

Siz sorarsınız: "Parçalar ne zaman gelir?"

Servis: "Bekliyoruz, eksper onaylamadı."

Siz eksperi ararsınız: "Servis doğru parça istemiyor, sigorta düşük fiyat veriyor."

Siz sigortayı ararsınız: "Servis ağır çalışıyor, eksper işi yokuşa sürüyor."

Herşey sabrınızı zorlamaya dönük. 

Nihayet, aylar süren bekleyiş, telefon trafiği ve sigorta şirketinin otomatik sesiyle yapılan deep-talks sonrası o büyük gün gelir. 

Aracınız hazır!

Arabanızı incelersiniz. Tampon parlıyordur ama...

Sol sinyal lambası hafif buğulu. (Servis: "Kaza ile alakası yok, mevsim geçişi.")

Radyo anteni kayıp. (Servis: "Kaza öncesi de yoktu, eksper notu bu.")

Torpidonuzda çizik. (Servis: "Kaza sonrası çekici yapmıştır, bize çakmayın.")

 Eski kaza yerinin hemen yanında yepyeni bir ezik. (Servis: "Boyaya sokarken oldu, bir dokunurluk, sigortanın suçu.")

Kaçınılmaz Yönlendirme

Bu minik kusurları gidermeyi reddeden servis, sizi tekrar ve tek bir isme yönlendirir: "Değer Kaybı Avukatı."

"Eksikler için üzgünüz. Ama bakın, arabanızın değeri düştü. Şimdi avukatımız ile bu eksikleri ve değer kaybını karşıdan alın! Bizimle uğraşmayın."


Değer Kaybı Davası 

Geldik finale. Avukatınız gözlerinizle bakarak o sihirli cümleyi kurar:

"Sizden tek kuruş almayacağız. Masraf ve vekalet ücreti karşı taraftan!"

Avukatınız, mahkeme/tahkim masrafları, bilirkişi ücretleri ve "dosya takip giderlerini" sizin alacağınız tutardan keser. Başlangıçta söylediği o küçük %10, eklenen masraflarla bir anda %15 - %20'ye yaklaşır.


27 Kasım 2025 Perşembe

 Kurtuluş Savaşı’nın Yönetildiği Karargah: Ankara’daki Direksiyon Binası



Ankara’nın kalbinde yer alan Direksiyon Binası, Türk Kurtuluş Savaşı’nın en kritik kararlarının alındığı mekân olarak tarihe geçti. 1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’ya gelişiyle birlikte kendisine tahsis edilen bu bina, yalnızca bir konut değil, aynı zamanda bir karargâh işlevi gördü.

Taş ve sağlam mimarisiyle öne çıkan Direksiyon Binası, savaş planlarının hazırlandığı, önemli toplantıların yapıldığı ve milli mücadelenin yönetildiği merkez olarak işlev gördü. Bina içindeki odalarda Atatürk, silah arkadaşları ve devlet yetkilileriyle bir araya gelerek Kurtuluş Savaşı’nın stratejilerini belirledi. Önemli kararların, müzakerelerin ve planlamaların sessiz tanığı olan bu yapı, aynı zamanda Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı dönemin canlı bir hatırası.



Günümüzde Direksiyon Binası, Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olarak halka açık durumda. Ziyaretçiler burada sadece Atatürk’ün kaldığı odaları görmekle kalmıyor, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın yönetildiği karargahın atmosferini de deneyimleyebiliyor. Bu bina, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin ve modern Türkiye’nin doğuşunun sessiz tanığı olarak önemini koruyor.