13 Ocak 2025 Pazartesi

SOĞUK SAVAŞ'IN YENİ ADRESİ GRÖNLAND'DA KADINLARA ZORLA SPİRAL UYGULANMASI SKANDALI

TRUMP'IN GÖZ KOYDUĞU TOPRAKLARDA İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

İNUİT GÖRANDLILAR



NEVİN BİLGİN 

Grönland, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük adası olarak stratejik bir öneme sahip. Yeni Soğuk Savaş'ın yeni bir cephesini oluşturan, staretejik önemi, yeraltı madenleri ve askeri üs olması, iklim değişikliğinde önemli bir güzergah haline gelecek olan Grönland, yaşanan insan hakları skandallarıyla da biliniyor. 

Grönland’ın önemi sadece jeopolitik boyutuyla sınırlı değil; tarihsel olarak insan hakları ihlalleriyle de anılmaktadır. 20. yüzyılın ortalarında Danimarka Krallığı, Grönland’daki nüfus artışını kontrol altına almak amacıyla bir dizi politika uygulamaya koymuştur. Bunların en tartışmalısı, “Spiralkampagnen” adı verilen doğum kontrol kampanyasıdır.


                                                                                                                     FOTOĞRAF VİKİPEDİ

Spiralkampagnen ve Zorla Spiral Uygulamaları

1966-1970 yılları arasında yürütülen bu kampanya, yaklaşık 4.500 Grönlandlı kadın ve kız çocuğuna rızaları dışında Lippes Loop adı verilen bir doğum kontrol spirali takılmasıyla sonuçlandı. Bu rakam, dönemin doğurganlık çağındaki kadınlarının neredeyse yarısını oluşturuyordu. Kampanya, genç yaşta hamilelik oranlarını düşürmek ve nüfus artışını kontrol altına almak amacıyla başlatıldı. Ancak, bu müdahale kadınların rızası olmadan yapıldığı için ciddi etik sorunlar doğurdu.



Kampanyanın sonuçları Danimarka yetkilileri tarafından başarılı olarak kabul edildi, zira 1966'dan 1974'e kadar geçen sekiz yıl içinde Grönland'ın doğurganlık oranı kadın başına yedi çocuktan 2,3 çocuğa düştü. Ancak bu, kadınların bedenleri üzerinde kontrol haklarının ihlal edilmesi ve uzun vadeli psikolojik etkilerle sonuçlandı.

Sosyal Deney: Grönlandlı Çocukların Danimarka’ya Götürülmesi

Grönland’daki zorla spiral uygulamalarının yanı sıra, 1950’lerde Danimarka hükümeti tarafından gerçekleştirilen başka bir sosyal deney, Grönlandlı çocukları hedef aldı. Bu deney kapsamında, altı Grönlandlı çocuk Danimarka’ya götürülerek "küçük Danimarkalılar" olarak eğitilmeleri planlandı. Bu çocuklar, ailelerinden koparılarak Danimarka’da kültürel asimilasyona tabi tutuldu. Ancak, geri döndüklerinde Grönland’da bir yetimhaneye yerleştirildiler ve ailelerinden uzak bir yaşam sürmek zorunda kaldılar.

Bugün bu bireyler, Danimarka devletinden tazminat talep ediyor. Avukatları, hayatta kalan altı kişinin her birinin 28 bin 200 sterlin (yaklaşık 37 bin 800 dolar) tazminat istediğini belirtti. Danimarka yetkilileri özür diledi ancak mağdurlar hala adalet arayışlarını sürdürüyor.

Grönland’ın Geleceği ve Danimarka ile İlişkileri

Grönland, Danimarka Krallığı'na bağlı özerk bir bölge olarak yıllık büyük miktarda sübvansiyon alıyor. Ancak, geçmişte yaşanan insan hakları ihlalleri ve Danimarka’ya olan bağımlılığı, Grönland halkı arasında bağımsızlık taleplerini güçlendiren bir unsur haline geldi. Son yıllarda, Grönland'ın bağımsızlığına yönelik talepler ve Danimarka’ya karşı duyulan güvensizlik, bu tür geçmiş uygulamaların da etkisiyle daha fazla tartışılmaya başlandı.


Kaynaklar: 

https://www.bbc.com/turkce/articles/cxrql0grd30o?form=MG0AV3

https://www.bbc.com/news/world-us-canada-53819727

https://tr.euronews.com/2023/10/02/rizalari-disinda-dogum-kontrolu-uygulanan-gronlandli-ka

https://www.milliyet.com.tr/dunya/gronlandda-istegi-disinda-dogum-kontrol-uygulanan-kadinlarin-hikayesi-6869774?form=MG0AV3

https://www.bbc.com/news/world-europe-63049387



FAKİRLİK VE CEVİZ YAPRAKLARI-KABUKLARI




Fakirlik, insanları ceviz kabukları ve yapraklarını yakarak ısınmaya zorluyor. Doğalgaza erişimin olmadığı mahallelerde, insanlar çöplerle birlikte ceviz yaprakları ve kabuklarını da kurutup yakarak ısınmaya çalışıyor. 

Ancak ceviz ağacının yaprakları, özellikle taze yapraklar, juglon adı verilen bir madde içeriyor. Juglon, ceviz ağacının çevresindeki bitkilerin büyümesini engelleyen bir herbisittir ve insanlarda zehirlenmelere yol açabilir. Zehirlenme belirtileri arasında baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, ishal, karaciğer hasarı ve böbrek yetmezliği bulunur.

Ceviz kabukları ise tanen adı verilen bir madde içerir. Tanen, ceviz kabuklarına kahverengi bir renk veren ve koruyucu özellik taşıyan bir pigmenttir. Ancak, tanen de zehirlenmelere neden olabilir. Tanen zehirlenmesi belirtileri mide ağrısı, kusma, ishal, kanama ve karaciğer hasarını içerir.

Yer neresi mi? Bir büyükşehirimiz. Denizli'nin Yeşilyuva Mahallesi. Yakılan sadece ceviz kabuğu ve yaprağı değil elbet, çöplerden bulduklarını da yakıyor insanlar. Sanayiden getirdikleri lastik, çöp artıkları ne buldularsa ısınmak için yakıyorlar. 

Akşam oldu mu bir is kokusu boğazını yakıyor herkesin. Temiz hava almak bile zor oluyor...

Doğalgazın hala bağlanmadığı bu mahallede, yaşlılar soba yakmakta zorlanıyor, fakirler ise yakacak bulamıyor. Mahalle sakinleri, doğalgaz bağlanması için başvurular yapmış ve imzalar toplamış olsalar da, bu talepleri karşılanmamış. Bunun sonucunda insanlar, ısınmak için ayakkabı fabrikalarının lastik atıklarını, çöplerden topladıkları malzemeleri ve ceviz yaprakları ile kabuklarını yakmak zorunda kalıyor. 

Bu durum, çevre ve insan sağlığına zarar verirken, adaletsizliğin ve fakirliğin ne denli derinleştiğini de ortaya koyuyor.

Kaynak: 

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/3047704

https://www.malatyatime.com/haber/ceviz-agacinin-altinda-neden-oturulmaz-ceviz-agaci-zehir-mi-salgiliyor-94764?form=MG0AV3

https://www.permaturk.org/post/si%CC%87yan%C3%BCr-%C3%BCn-%C3%A7evreye-zararlari?form=MG0AV3

https://www.malatyatime.com/haber/ceviz-agacinin-altinda-neden-oturulmaz-ceviz-agaci-zehir-mi-salgiliyor-94764?form=MG0AV3




 ADALETTE UYAP VAR AMA ÇUVAL VE EL ARABASINA DEVAM



UYAP sistemine geçişle birlikte Türkiye'de adalet sistemi büyük ölçüde dijitalleşmiş olsa da, yüksek yargı kurumları ve mahkemelerde dosya taşıma işlemleri hala çuvallar ve el arabalarıyla yapılmakta. 2000 yılında başlatılan UYAP projesi, bugün 2,1 milyon kullanıcıya ve 175 entegrasyonla 54 kuruma hizmet verirken, dosya taşıma işlemlerinin dijitalleştirilmemesi, sistemin tam anlamıyla modernleşmediğini gösteriyor. 

Dijitalleşme sürecinin birçok alanda başarıya ulaşmasına rağmen, dosyaların fiziksel olarak taşınmaya devam etmesi, dijital dönüşümün yargı sisteminin tüm bileşenlerine entegre edilemediğini gösteriyor.


12 Ocak 2025 Pazar

İRAN YAHUDİLERİ

İRAN YAHUDİLERİN İKİNCİ EVİ Mİ TARTIŞMALARI

İRAN PARLAMENTOSUNDA TEMSİL HAKLARI VAR

                                       İranlı Yahudi Şiraz'da  Fotoğraf: Vikipedia

NEVİN BİLGİN

İran, Yahudi topluluğunun en eski yerleşim yerlerinden birisi ve  tarihsel olarak önemli bir kültürel mirasa sahip. Bu topluluk, milattan önceki dönemde Ahameniş İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdikten sonra, bölgedeki varlığını sürdürmüştür. Ancak, İran Yahudilerinin günümüzdeki en dikkat çekici özelliklerinden biri, sadece kültürel miraslarıyla değil, aynı zamanda İran Parlamento’sunda (Meclis) temsil edilmeleriyle de öne çıkmalarıdır. İran'da Yahudi topluluğu, resmi olarak tanınan bir dini azınlık olarak, mecliste kendi temsilcilerine sahiptir. 

İran'daki Yahudi nüfusu, yaklaşık 8.000 ila 9.000 kişi arasında değişse de, bu topluluğun siyasi ve toplumsal alandaki etkisi oldukça büyüktür. 1979’daki İran İslam Devrimi sonrası birçok Yahudi’nin İran’ı terk etmiş olsa da, geriye kalanlar, kendilerini yalnızca dini kimlikleriyle değil, aynı zamanda İran’ın sosyal yapısındaki önemli bir paydaş olarak da konumlandırmışlardır. Meclisteki temsil, bu kimliğin ve katkının bir parçasıdır.

Tarihi Kökenler

İran’daki Yahudi varlığı, MÖ 6. yüzyılda, Ahameniş İmparatorluğu’nun Babil’i fethetmesiyle başlamıştır. Büyük Kiros’un, Babil’deki Yahudilere özgürlük tanıması, hem İncil’de hem de tarihsel metinlerde önemli bir yer tutmaktadır. Kiros, Yahudilerin İsrail topraklarına geri dönmelerine izin vermiş, ancak çoğu Yahudi İran’da kalmayı tercih etmiştir. Ester Kitabı’nda geçen olaylar, bu dönemde İran’da yaşayan Yahudilerin yaşamına ışık tutmaktadır. Bugün, İran’daki Yahudi cemaati, bu tarihi mirası derinlemesine taşımaktadır.

            Tahran'da Yahudi Toplantısı. İran İslam devrimi 2. Yılı (Fotoğraf: Vikipedia)

Toplumsal Yapı ve Kültürel Kimlik

İran Yahudilerinin büyük çoğunluğu Farsça konuşur ve kültürel olarak İran toplumunun bir parçası olsalar da, aynı zamanda kendi inançlarını ve geleneklerini sürdürmüşlerdir. Günümüzde, özellikle Tahran ve Şiraz gibi büyük şehirlerde, Yahudi toplulukları varlıklarını sürdürmektedir. İran’daki Yahudi nüfusu, 20. yüzyılda büyük bir değişim geçirmiştir. 1979’daki devrim, birçok Yahudi’nin İran’ı terk etmesine yol açmış, bu durum, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerdeki Yahudi nüfusunu arttırmıştır.

Günümüz Durumu

İran Hükümeti, Yahudi topluluğunu resmi olarak tanımakta ve onlara dini azınlık olarak bazı haklar sağlamaktadır. Örneğin, İran Parlamento’sunda Yahudiler için bir sandalye ayrılmaktadır. Bu, hem topluluğun toplumdaki görünürlüğünü arttırmakta hem de onların siyasetteki etkilerini sürdürmelerine olanak tanımaktadır. 

1901’deki Tahran’daki isyanlar veya 1910’da Şiraz’da Yahudilerin hedef alınması gibi olaylar da yaşanmıştır. 

Bugün ise, İsrail ve İran arasındaki gerilimler, İran’daki Yahudi toplumu için bir hassasiyet konusu olmaktadır. .

Kültürel ve Dini Yaşam

İran Yahudi toplumu, dini ve kültürel geleneklerini sürdürmeye devam etmektedir. Tahran’daki sinagoglar, Yahudi okulları ve dini kuruluşlar, topluluğun dini kimliğini koruma çabalarını simgelemektedir. Ayrıca, Yahudi dernekleri ve hastaneleri bulunmaktadır. 

Kaynak: 

https://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_Jews?form=MG0AV3

https://www.tasnimnews.com/tr/news/2016/02/25/1010593/iran-meclisinde-gayrim%C3%BCslim-ve-az%C4%B1nl%C4%B1k-halk%C4%B1n-vekilleri

https://www.worldjewishcongress.org/en/about/communities/IR?form=MG0AV3

https://www.7dorim.com/en/category/jewish-representatives-to-the-parliament/?form=MG0AV3

https://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_Parliament_religious_minority_reserved_seats?form=MG0AV3

https://www.youtube.com/watch?v=mQFGMZXlKws


DÜNYADAKİ TÜM İNSANLARIN KAFASINDA TÜRK VAR

NEDİR BU "SELLA TURCİCA"? 



                                                                                              fotoğraf: evrim ağacı


Anatomi ve fizyoloji alanında yapılan keşifler, insanoğlunun tarih boyunca tanımaya çalıştığı karmaşık yapıları daha iyi anlamamıza olanak sağlamıştır. İnsan vücudunda pek çok dikkat çekici özellik bulunur, ancak bazı yapılar ve adlar, tarihsel ve kültürel bağlamlarıyla daha fazla dikkat çeker. 

Bunlardan biri de, kafa tasında yer alan Sella Turcica adlı yapı ve bu yapının Türklerle olan ilginç bağıdır. Sella Turcica, Latince “Türk Eyer”i olarak bilinir ve aslında kafatasımızda adı geçen yapının, çok eski zamanlardan itibaren Türk kültürüne atıfta bulunması, beynimizin bir kısmında Türk'ün var olduğunun simgesel bir ifadesidir.

Saygıdeğer Hocam Kalp Damar Cerrahı Dr. Melih Nebigil'in "Sella Turcica"nın dünyadaki tüm insanların kafasında olduğu  hatırlatması üzerine konuyu araştırmak istedim. 

Sella Turcica: Türk Eyerinin İzleri

Sella Turcica, kafatasının içinde, hipofiz bezinin yerleştiği çukur şeklinde bir bölgeyi tanımlar. Hipofiz bezi, endokrin sistemin önemli bir parçasıdır ve vücutta birçok hayati fonksiyonu düzenler. Peki, bu yapıya Türk Eyeri denmesinin ardında ne yatıyor?

Roma döneminde anatomi üzerine çalışan bilim insanları, kafatasındaki bu yapıyı incelediklerinde, şekil olarak eski Türk eyerlerine benzediğini fark etmişlerdir. Bu gözlem, o dönemdeki anatomi uzmanları tarafından kaydedilmiş ve literatüre kazandırılmıştır. "Sella Turcica", işte bu benzerlik nedeniyle ortaya çıkmıştır. Yani, bu yapıya Türk eyerinin şekline olan benzerliği nedeniyle "Türk Eyer"i adı verilmiştir.

Sella Turcica'nın Tarihi

Roma İmparatorluğu döneminde, anatomi üzerine yapılan çalışmalar büyük bir öneme sahipti. İlerleyen yıllarda, bu çalışmalar pek çok bilim insanının ilgisini çekmiş ve yeni adlandırmalar yapılmıştır. Bu isimlendirmelerden biri, 16. yüzyılda ünlü anatomist Andreas Vesalius tarafından yayımlanan "De Humani Corporis Fabrica" (İnsan Vücudu Fabrikası) adlı eserde karşımıza çıkmaktadır. Eser, insan vücudunun anatomisini detaylı bir şekilde inceleyen ilk kitaplardan biriydi. Bu eserde, baş kısmındaki bu çukur yapı, "Sella Turcica" olarak tanımlandı.

Türk Eyerinin Gizemi: Sella Turcica’nın Modern Bilimdeki Yeri

Sella Turcica, modern anatomi derslerinde hâlâ öğretilen önemli bir yapıdır. Bu yapının, hipofiz bezinin yerleştiği alan olması, tüm vücut fonksiyonlarını etkileyecek kadar büyük bir öneme sahiptir. Ancak bu yapının Türklerle bağlantısı, sadece tarihi bir adlandırma meselesi değil, aynı zamanda kültürel ve simgesel bir bağ kuruyor.

Günümüzde bu yapının bilimsel olarak anlamı, insanın biyolojik ve fizyolojik işleyişinde çok önemli bir yere sahiptir. Fakat Türklerin tarihsel olarak bu yapının isminin kaydedilmesindeki rolü, kafamızın içinde adeta bir “Türk izi” bırakıyor. Her insanın kafasında, hem fiziksel hem de kültürel anlamda bir Türk var. Bu, sadece Türkiye'yle sınırlı kalmayıp, dünyanın dört bir yanındaki insan anatomisi üzerinde de iz bırakmıştır.

Bilimsel Miras: Türk Adı ve Modern Tıbbın Gelişimi

Türklerin, Orta Asya'dan başlayarak büyük bir coğrafyada varlık gösterdikleri bilinmektedir. Eski Türklerin bilim ve kültür dünyasına kattığı pek çok şey bulunmuş olsa da, isimlendirme ve tıp alanındaki katkılarının da bu derece önemli olduğu, belki de tarihsel olarak göz ardı edilmiştir. Bugün bile, binlerce yıl önce keşfedilen yapılar ve kavramlar, Türklerin ismini taşımaktadır. 

Anatomi literatürüne adını kazandıran “Türk Eyer”i, aslında sadece bir yapıyı tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda dünya çapında bir etkiyi de simgeler.

Türk Eyerinden Günümüze: Kafamızdaki İzler

Sella Turcica'nın isminin Türk Eyerine dayanması, yalnızca bir bilimsel keşif meselesi değildir. Bunun bir kültürel anlamı ve bir hafıza yaratma boyutu vardır. İnsanlar tarih boyunca pek çok farklı halk ve kültürle karşılaştılar, fakat Türklerin etkisi, öyle bir şekilde tarihsel kayıtlara geçmiş ki, bugün bile kafamızdaki bir yapı bu etkiyi taşır. Bu yapı, Türklerin tarihteki izlerini taşıyan bir simge olarak kalır.

Bu keşif, insanların tarihsel olarak nasıl birbirlerini etkilemiş olduklarını gösterir. Aynı zamanda bir halkın, kültürel mirasının insanlığın tüm birikimine nasıl etki ettiğini ve bu etkinin hala yaşamaya devam ettiğini kanıtlar niteliktedir.

Kaynak: 

https://onedio.com/haber/kafatasimizda-bulunan-ismi-turklere-ithafen-verilen-onemli-bir-kemik-sella-turcica-755902?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Sella_turcica

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberi/sella-turcica-turk-eyeri


Anatomi ve fizyoloji alanında yapılan keşifler, insanoğlunun tarih boyunca tanımaya çalıştığı karmaşık yapıları daha iyi anlamamıza olanak sağlamıştır. İnsan vücudunda pek çok dikkat çekici özellik bulunur, ancak bazı yapılar ve adlar, tarihsel ve kültürel bağlamlarıyla daha fazla dikkat çeker. 

Bunlardan biri de, kafa tasında yer alan Sella Turcica adlı yapı ve bu yapının Türklerle olan ilginç bağıdır. Sella Turcica, Latince “Türk Eyer”i olarak bilinir ve aslında kafatasımızda adı geçen yapının, çok eski zamanlardan itibaren Türk kültürüne atıfta bulunması, beynimizin bir kısmında Türk'ün var olduğunun simgesel bir ifadesidir.

Saygıdeğer Hocam Kalp Damar Cerrahı Dr. Melih Nebigil'in "Sella Turcica"nın dünyadaki tüm insanların kafasında olduğu  hatırlatması üzerine konuyu araştırmak istedim. 

Sella Turcica: Türk Eyerinin İzleri

Sella Turcica, kafatasının içinde, hipofiz bezinin yerleştiği çukur şeklinde bir bölgeyi tanımlar. Hipofiz bezi, endokrin sistemin önemli bir parçasıdır ve vücutta birçok hayati fonksiyonu düzenler. Peki, bu yapıya Türk Eyeri denmesinin ardında ne yatıyor?

Roma döneminde anatomi üzerine çalışan bilim insanları, kafatasındaki bu yapıyı incelediklerinde, şekil olarak eski Türk eyerlerine benzediğini fark etmişlerdir. Bu gözlem, o dönemdeki anatomi uzmanları tarafından kaydedilmiş ve literatüre kazandırılmıştır. "Sella Turcica", işte bu benzerlik nedeniyle ortaya çıkmıştır. Yani, bu yapıya Türk eyerinin şekline olan benzerliği nedeniyle "Türk Eyer"i adı verilmiştir.

Sella Turcica'nın Tarihi

Roma İmparatorluğu döneminde, anatomi üzerine yapılan çalışmalar büyük bir öneme sahipti. İlerleyen yıllarda, bu çalışmalar pek çok bilim insanının ilgisini çekmiş ve yeni adlandırmalar yapılmıştır. Bu isimlendirmelerden biri, 16. yüzyılda ünlü anatomist Andreas Vesalius tarafından yayımlanan "De Humani Corporis Fabrica" (İnsan Vücudu Fabrikası) adlı eserde karşımıza çıkmaktadır. Eser, insan vücudunun anatomisini detaylı bir şekilde inceleyen ilk kitaplardan biriydi. Bu eserde, baş kısmındaki bu çukur yapı, "Sella Turcica" olarak tanımlandı.

Türk Eyerinin Gizemi: Sella Turcica’nın Modern Bilimdeki Yeri

Sella Turcica, modern anatomi derslerinde hâlâ öğretilen önemli bir yapıdır. Bu yapının, hipofiz bezinin yerleştiği alan olması, tüm vücut fonksiyonlarını etkileyecek kadar büyük bir öneme sahiptir. Ancak bu yapının Türklerle bağlantısı, sadece tarihi bir adlandırma meselesi değil, aynı zamanda kültürel ve simgesel bir bağ kuruyor.

Günümüzde bu yapının bilimsel olarak anlamı, insanın biyolojik ve fizyolojik işleyişinde çok önemli bir yere sahiptir. Fakat Türklerin tarihsel olarak bu yapının isminin kaydedilmesindeki rolü, kafamızın içinde adeta bir “Türk izi” bırakıyor. Her insanın kafasında, hem fiziksel hem de kültürel anlamda bir Türk var. Bu, sadece Türkiye'yle sınırlı kalmayıp, dünyanın dört bir yanındaki insan anatomisi üzerinde de iz bırakmıştır.

Bilimsel Miras: Türk Adı ve Modern Tıbbın Gelişimi

Türklerin, Orta Asya'dan başlayarak büyük bir coğrafyada varlık gösterdikleri bilinmektedir. Eski Türklerin bilim ve kültür dünyasına kattığı pek çok şey bulunmuş olsa da, isimlendirme ve tıp alanındaki katkılarının da bu derece önemli olduğu, belki de tarihsel olarak göz ardı edilmiştir. Bugün bile, binlerce yıl önce keşfedilen yapılar ve kavramlar, Türklerin ismini taşımaktadır. 

Anatomi literatürüne adını kazandıran “Türk Eyer”i, aslında sadece bir yapıyı tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda dünya çapında bir etkiyi de simgeler.

Türk Eyerinden Günümüze: Kafamızdaki İzler

Sella Turcica'nın isminin Türk Eyerine dayanması, yalnızca bir bilimsel keşif meselesi değildir. Bunun bir kültürel anlamı ve bir hafıza yaratma boyutu vardır. İnsanlar tarih boyunca pek çok farklı halk ve kültürle karşılaştılar, fakat Türklerin etkisi, öyle bir şekilde tarihsel kayıtlara geçmiş ki, bugün bile kafamızdaki bir yapı bu etkiyi taşır. Bu yapı, Türklerin tarihteki izlerini taşıyan bir simge olarak kalır.

Bu keşif, insanların tarihsel olarak nasıl birbirlerini etkilemiş olduklarını gösterir. Aynı zamanda bir halkın, kültürel mirasının insanlığın tüm birikimine nasıl etki ettiğini ve bu etkinin hala yaşamaya devam ettiğini kanıtlar niteliktedir.

Kaynak: 

https://onedio.com/haber/kafatasimizda-bulunan-ismi-turklere-ithafen-verilen-onemli-bir-kemik-sella-turcica-755902?form=MG0AV3

https://tr.wikipedia.org/wiki/Sella_turcica

https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberi/sella-turcica-turk-eyeri


 CEM YILMAZ'IN AROG FİLMİNDEKİ MAYMUN SAHNESİNDEN TARİHE YOLCULUK

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA MAYMUNLARIN İDAMI



NEVİN BİLGİN 

Cem Yılmaz'ın unutulmaz filmi AROG, mizahi unsurlarla tarihî olaylara gönderme yaparak izleyiciyi güldürürken düşünmeye de sevk eder. Filmde yer alan bir maymun sahnesi, Osmanlı İmparatorluğu'nda gerçekleşen ve tarihte pek bilinmeyen ilginç bir olayı hatırlatıyor: maymunların idamı. Bu trajikomik olay, III. Murat döneminde yaşanmış ve Osmanlı donanmasında maymunların gözcülük yapmak üzere kullanılmasıyla başlamıştı.

Osmanlı donanmasında, gemilerde direklere tırmanarak gözcülük yapan maymunlar, zekaları ve kurnazlıklarıyla öne çıkıyordu. Ancak, dini bir figür olan Molla Abdülkerim Efendi, maymunların sapık ve fena işlerde kullanıldığını iddia ederek halkı kışkırtmıştır. Bu vaazın ardından halk, maymun satıcılarını yakalayıp, çevredeki ağaçlara asarak maymunları idam ettirmiştir. Bu olay, Molla Abdülkerim Efendi'ye "Maymunkeş" lakabını kazandırmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan bu olay, sıradan bir hayvan hakları ihlalinin ötesinde, toplumsal dinamikleri ve dönemin hassasiyetlerini de ortaya koyar. Coğgrafi gerekçeler ve çeşitli görsel kaynaklar doğrultusunda bu maymunların, Eski Dünya Maymunları arasından Macaca cinsi makaklar olması oldukça muhtemeldir. Bu canlıların yüksek zekası ve çok yönlü becerileri, dönemin kumandanları ve eğitmenleri tarafından büyük ilgi görmüştür.

HAYATÜ'L-HAYEVAN'A MAYMUNLAR

Kemaleddin Ebu Abdullah ed-Demirî'nin "Hayâtü’l-Hayevan" isimli eserinde, terzilik ve kuyumculuk gibi alanlarda görev alan maymunlardan bahsedilir. Yemen'de ise maymunlar bakkallık ve kasaplık gibi işlerde çalıştırılmıştır. Ancak, bu durum herkesi memnun etmemiştir. Bazı Osmanlı vatandaşları ve gücü elinde bulunduran kişiler, maymunların insanların bu denli yakınında bulunmasından rahatsızlık duymuştur.

MAYMUNLAR FUHUŞ AMAÇLI MI KULLANILDI? 

Abdülkerim Efendi, maymunların fuhuş amacıyla kullanılmasından ve kadınların kendilerini tatmin etmek için maymunlardan yararlanmasından endişe duymaktaydı. Bu nedenle, maymunlara karşı daha fazla nefret beslemiş ve halkı kışkırtarak toplu katliamlara yol açmıştır. Çeşitli kaynaklar, bu olayların birçoğunun benzer şekilde yaşandığını belirtmektedir.

Bu dramatik ve trajikomik olay, Osmanlı İmparatorluğu'nun karmaşık sosyal yapısını ve dönemin toplumsal hassasiyetlerini yansıtmaktadır. Maymunların idamı, özellikle Abdülkerim Efendi'nin kışkırtıcı söylemleri ile körüklenmiştir. Bu olay, aynı zamanda dönemin hayvan hakları anlayışını ve toplumsal dinamiklerini de gözler önüne sermektedir.

Kaynakça: 

https://kasifiz.com/osmanli-doneminde-maymunlarin-idam-edilmesi/?form=MG0AV3

https://tarihkurdu.net/osmanli-doneminde-idam-edilen-maymunlar.html?form=MG0AV3

https://evrimagaci.org/3-murat-zamaninda-istanbuldaki-maymunlarin-idam-edilmesi-4691?srsltid=AfmBOorXCvz0MpmhcZACMw119GS4WjCj9cAiPwqZ3O9wAP92COFHt_xq

https://www.denizcilikdergisi.com/yazarlar/muh-ilker-mese/osmanli-bahriyesinin-maymunlari/


 "ÇAY MI İÇCEN, ÇİÇEK Mİ GARİ"

EGE’NİN KEKİĞİ Mİ, FİLTRE KAHVE Mİ?



**Americano**, **Pour Over**, **French Press**, **Drip Coffee**, **Cold Brew**, **Aeropress**, **Siphon Coffee**

Ege’nin bi kahvesine oturdunuz mu hiç? Meltemin yüzünüzü okşarken, zeytinler altında, o eski tahta sandalyelerde... 

Bir kahveci yanaşır, yüzünde hafif bi gülümsemeyle sorar: "Çay mı içcen, kekik mi içcen gari?" Çaydan evvel kekik gelir akla buralarda. Bir tutam kekik, önce buharını tüttürür, sonra rengiyle gözünüzü çeker, kokusu burnunuza gelir. Hele bi yudum aldınız mı, o keskin tadı damağınıza yayılır.

Kahveci ekler;  "Gelelim şimdiki modaya, bi de filtre kahve çıktı başımıza. Elde goca bardaklarla yollarda dolaşıp durular, gayvalarda, süsede oturup içip durlar. Adına da "mocca" "latte", "espresso" diye bi dolu çeşit uydurdular. Kahvenin tadı mı var gari, yoksa adının mı cazibesi bilmiyom. Bi de üstüne süslü köpük koydula mı, tamam. Herşey oldu bi para meselesi gari" 

Artık kahve de kapitalizmin çarkında dönüp duruyor.

Ama gene de, Ege’nin kahvesinde, size "Çay mı içcen, kekik mi içcen gari?" diye sorarlarsa, bi düşünün gari. Goca bardakta filtre kahve mi, yoksa eski zamanların çiçek kekik çayı mı? İçinde geçmişin kokusu mu var, yoksa kapitalizmin getirdiği bir moda mı?






Oysa, Ege’nin içeceği genellikle bir tutam kekik ile demlenen, kendine has bir aromaya sahip olan çaydır. Ancak son yıllarda Türkiye’nin dört bir köşesinde farklı bir içecek dalgası esmeye başlamıştır: filtre kahve. Özellikle 2024 yılı itibariyle Türkiye’de filtre kahve pazarı ciddi bir büyüme göstermiştir.

Filtre kahve makineleri 2024 yılı itibariyle adetsel olarak %10’luk bir artış yakalamıştır. Türkiye’de kahve pazarı, online satışlar ve Black Friday kampanyalarının etkisiyle, ciro olarak da üç haneli büyüme göstermiştir. Ama işin ilginç yanı şu: bu kahvelerin çoğu dışarıdan ithal edilen kahve çekirdeklerinden yapılmaktadır ve bir fincan kahve, en ucuzu 100 TL'yi bulabiliyor.

Oysa ki, Ege'nin doğal iklimi, toprağı ve zengin florasıyla yetişen kekik, sadece sağlık için değil, aynı zamanda kültürümüzün ayrılmaz bir parçasıdır. Limon ve bal ile demlenen kekik çayı, soğuk algınlığına ve sindirim sorunlarına iyi gelirken, kimse fiyatına bakmaz; çünkü doğanın sunduğu bir armağandır. 

Kahve, kahve tüketiminin artmasıyla, reklamlar, pazarlama taktikleri ve özellikle kafein etkisiyle giderek popülerleşiyor. Fakat, Ege'nin toprakları, yıllarca kaybolmaya yüz tutan bir yerel değerle; kekik ve çiçek gibi doğal bitkilerle hayat bulmuşken, şimdi tüm gözler filtre kahve ve ithal kahve çekirdeklerinde. 

Black Friday kampanyalarında ve Anneler Günü gibi dönemlerde büyük satış patlamaları yaşanıyor. 

Peki, bizler hangi içeceği tercih ediyoruz? Bir fincan 100 TL’ye satılan ithal kahve mi, yoksa doğanın sunduğu şifalı kekik çayı mı?





SOĞUK SAVAŞIN YENİ ADRESİ: GRÖNLAND

GRÖLAND'DA ÇIKARILAN İTRİYUM, SKANDİYUM, LANTANİTLER "NADİR TOPRAK ELEMENTLERİ" SAVAŞ UÇAKLARI, ELEKTRİKLİ ARABALAR VE NÜKLEER ÜRETİMİNDE KULLANILIYOR

ÇİN'İN DESTEKLİĞİ AVUSTRALYALI İKİ MADEN ŞİRKETİ ADADA FAALİYETTE


                                                            fotoğraf: Wikipedi

NEVİN BİLGİN


Grönland, dünyanın en büyük adası. Öylesine büyük ki tüm Batı Avrupa büyüklüğünde. Dünyanın en büyük adası olmasının yanı sıra Kuzey Kutbu’nda stratejik bir konuma sahip. İklim değişikliği ve eriyen buzullar, dünyadaki geçiş yolunun değişecek olması, savaş uçaklarından, elektrikli araba hammaddelerine kadar pek çok sebep Kuzey Kutbu'ndaki bölgeyi Soğuk Savaş'ın yeni mücadele alanı haline getirmiş durumda. 

Dünyanın en büyük adası Grönland, sahip olduğu zengin 'nadir toprak elementleri' nedeniyle geleceğini büyük bir tehlike altında buluyor. Silah yapımı, rüzgar türbinleri ve nükleer maddelerin üretiminde kullanılan bu elementlerin yüzde 98’i şu anda Çin’de üretiliyor. Ancak stratejik öneme sahip bu hammaddeleri Çin’den ithal etmek istemeyen ABD ve Avrupa Birliği, Grönland'e yoğun bir ilgi gösteriyor. Bu ilgi, adada büyük radyoaktif kirliliğe neden olabilecek projelerin artmasına yol açabilir.

ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı önce satın alma, sonra doğrudan istemesi,  bölgenin önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Ancak Grönland ve Kuzey Kutbu’nun bu yeni statüsü, daha derin ve karmaşık uluslararası meseleleri de beraberinde getiriyor.

SAVAŞ UÇAĞI, ELEKTRİKLİ ARABA ELEMENTLERİ BURADA

Kuzey Kutbu, küresel ısınma nedeniyle ticaret yollarının açılması ve yeraltı zenginliklerinin daha erişilebilir hale gelmesiyle önem kazandı. Asya, Avrupa ve Amerika arasındaki mesafeleri kısaltacak olan bu yeni su yolları, ticari taşımacılıkta devrim yaratabilir. Bu nedenle bölge, dünya ticaretinin kalbi olmaya aday. Ayrıca, nadir toprak elementleri, petrol ve doğal gaz gibi stratejik kaynaklar, büyük güçlerin ilgisini çekiyor.

Grönland, bu stratejik kaynakların büyük bir kısmını barındırıyor. Rüzgar türbinleri, elektrikli araçlar, savaş uçakları ve nükleer maddelerde kullanılan nadir toprak elementlerinin burada bulunması, adayı ekonomik ve askeri bir hedef haline getiriyor. Şu anda bu elementlerin %98’i Çin’de üretiliyor. ABD ve Avrupa Birliği, bu bağımlılığı azaltmak için Grönland gibi alternatif kaynaklara yöneliyor.

İTRİYUM, SKANDİYUM, LANTANİTLER

Grönland, rüzgar türbinleri, elektrikli araçlar, savaş uçakları ve silah yapımında kullanılan süper güçlü mıknatıslar için gerekli olan 'nadir toprak elementleri' açısından zengin bir rezerv barındırıyor. Nadir toprak elementleri (NTE), lantanitlerle birlikte itriyum ve skandiyum elementlerinin oluşturduğu bir grup metali ifade ediyor. Bu metaller, küresel olarak bol miktarda bulunmasına rağmen, işlenmesi oldukça zor ve çevresel olarak zararlı bir süreç gerektiriyor. Bir zamanlar üretimde lider olan ABD, bu konumu yaklaşık 20 yıl önce Çin’e kaptırdı.


                                                                                                       fotoğraf: CGTN Türk

ÇİN'İN DESTEKLİĞİ AVUSTRALYALI İKİ MADEN ŞİRKETİ ADADA FAALİYETTE

Grönland’ın buz tabakası ve buzulları erirken, ABD’de finansman arayan ve Çin tarafından desteklenen Avustralya merkezli iki maden şirketi, adada faaliyet gösteriyor. Ancak Grönland’ın kaynaklarını paylaşma yarışı sadece bu iki şirketle sınırlı değil. Batı, bu stratejik metallerin üretiminde Çin’e bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. Kanada merkezli danışmanlık şirketi Adamas Intelligence’a göre, nadir toprak metallerinin pek çok endüstriyel ve askeri kullanım alanı bulunuyor. Geçen yıl, dünya genelindeki üretimin yaklaşık yüzde 90’ını Çin gerçekleştirdi.

ABD-Çin gerginliğinin arttığı dönemde de ABD Başkanı Joe Biden, nadir topraklar da dahil olmak üzere önemli malzemelerin tedarik zincirini gözden geçireceğini belirtmişti. Biden’ın bu hamlesi, ABD'nin stratejik kaynaklarını güvence altına alma çabalarının bir parçası olarak görülmüştü. 

500 MİLYON DOLAR

Maden şirketleri, Grönland’daki her madenin işlenmesinin yaklaşık 500 milyon dolara mal olacağını ifade ediyor. Şu anda ABD’de faaliyet gösteren tek nadir toprak madeni, California’daki Mountain Pass, kısmen Çin hükümeti destekli bir şirkete ait. 

AB'NİN METALE TALEBİ 3 KAT ARTACAK

Avrupa Birliği'nin metale olan talebinin ise 2050 yılına kadar üç kat artması bekleniyor. Bu durum, Grönland ve diğer alternatif kaynakların stratejik önemini daha da artırıyor.

PAZARLIK KOZU AYNI ZAMANDA

ABD, Grönland’daki Thule Hava Üssü sayesinde Kuzey Kutbu’nda askeri varlığını sürdürüyor. Trump’ın Grönland’ı ABD’ye katma isteği, bu stratejik hamlelerin sadece bir parçası. Aynı zamanda, ABD’nin Panama Kanalı'nın kontrolünü yeniden istemesi ve Meksika üzerindeki baskıyı artırması, bu tür stratejik bölgeleri pazarlık kozu olarak kullanabileceğini gösteriyor.

Danimarka, Grönland’ın hala resmi olarak kendi topraklarının bir parçası olduğunu vurgularken, ABD ile daha yakın işbirliğine hazır olduğunu belirtti. Grönland’ın bağımsızlık hareketi ise bu süreçte ivme kazanıyor.

GRÖNLAND'IN BAĞIMSIZLIK ARAYIŞI

Grönland, 1953 yılına kadar Danimarka’nın sömürgesiydi ve 2009 yılında yapılan referandumla bağımsızlık talebinde bulunma hakkını kazandı. Ancak tam bağımsızlık, henüz gerçekleşmedi. Grönland hükümeti, 2023 yılında ilk anayasa taslağını sundu ve bağımsızlık yönünde adımlar atmaya devam ediyor. Grönland lideri Mute B. Egede, halkın büyük kısmının bağımsızlığı desteklediğini belirtiyor.

Grönland ekonomisi ise büyük ölçüde balıkçılığa dayanıyor ve Danimarka’dan gelen hibelerle ayakta duruyor. Ancak, maden ve enerji kaynaklarının işlenmesi, ekonomik bağımsızlık için önemli bir fırsat olarak görülüyor. Egede, Trump’ın adayı satın alma teklifini reddederek, “Grönland bizimdir. Satılık değiliz ve asla satılık olmayacağız” demişti.

YENİ JEOPOLİTİK GERİLİM

Grönland ve Kuzey Kutbu, Soğuk Savaş’ın yeni bir cephesi olarak görülüyor. ABD, Rusya ve Çin gibi büyük güçler, bölgedeki stratejik avantajlarını artırmak için çeşitli hamlelerde bulunuyor. NATO, Kuzey Avrupa ülkeleriyle temaslarını sıklaştırırken, bölgede artan askeri tatbikatlar, Kuzey Kutbu’nun bir çatışma alanı haline gelebileceği endişesini artırıyor.

Ayrıca, bölgedeki askeri varlık ve kaynak kullanımı, çevresel sorunlara yol açabilir. Özellikle nadir toprak elementlerinin çıkarılması, büyük çevresel ve radyoaktif kirlilik riski taşıyor. Bu durum, Grönland halkının ve çevresinin üzerindeki baskıyı artırıyor.

SU YOLLARI

Grönland’ın kaynakları, su yolları ve stratejik konumu, onu büyük güçlerin jeopolitik oyununda bir piyon haline getirebilir. Danimarka, ABD ve diğer güçlerin arasındaki bu çekişme, Grönland’ın bağımsızlık arayışını da etkiliyor. Adanın özerk yönetimi, bazı konularda Danimarka’ya bağımlı kalmaya devam ederken, bağımsızlık Grönland için giderek daha önemli bir hedef haline geliyor.

Grönland, 21. yüzyılın jeopolitik hesaplaşmalarının merkezinde yer alıyor. Bu süreçte Grönland halkının bağımsızlık talebi ve uluslararası toplumun stratejik çıkarları, Kuzey Kutbu’nun geleceğini belirleyecek temel unsurlar olarak öne çıkıyor.

Kaynak: 

https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/bati-ve-dogunun-gronlanddeki-tehlikeli-oyunu-zengin-metal-yataklari-ada-ulkesinin-sonunu-getirebilir,P2pBm3RprkS577vscOaVnA?form=MG0AV3

https://onedio.com/haber/dogu-ve-bati-arasindaki-cekismenin-arasinda-zengin-metal-yataklari-gronland-in-sonu-olabilir-968913?form=MG0AV3

https://www.haberler.com/guncel/danimarka-dan-trump-a-gronland-onerisi-askeri-varligin-artirilmasi-18252191-haberi/?form=MG0AV3

https://www.haberler.com/dunya/trump-in-gronland-tehdidi-dort-muhtemel-senaryo-18253578-haberi/?form=MG0AV3

https://www.cnnturk.com/dunya/galeri/donald-trump-ve-gronland-tartismalari-bagimsizlik-ve-abdnin-talepleri-2218898?form=MG0AV3

https://onedio.com/haber/dogu-ve-bati-arasindaki-cekismenin-arasinda-zengin-metal-yataklari-gronland-in-sonu-olabilir-968913?form=MG0AV3


11 Ocak 2025 Cumartesi

 EŞYANIN KÖLESİ MİSİNİZ? 

EŞYA BEKÇİSİ HAYATLAR

MARX'IN META FETİŞİZMİ

"Ikea bize oturmaya gelir misin,

Bir maniniz yok, annenler de gelsin,

Ikea bize sardunyayı, keşfetme heyecanını ve tuzluğu uzatır mısın,

Bizi kısa dizelerle tanıştırır mısın, kadife puflarla ve

Bizi kafiye buklesi, yeşil hassasiyetiyle,

Ve harakiriyle, yedi taksitle çürüme üçü bankanızdan..."

— Ahmet Murat Özel, İkea Şiiri, 2019



NEVİN BİLGİN 

Eşyalarla dolu evler, fakat bu eşyaların bizi daha mutlu etmesi gerekirken, daha da yoran bir yük haline gelmesi. Ahmet Murat Özel’in “İkea Şiiri” bu ironiyi anlatır. Tüketim kültürünün bizleri nasıl sardığını ve eşyaların hayatımızdaki yerini sorgulatır. 

Her birimiz düzenin içinde eşya bekçisi haline gelir, eşya bekçisi hayatlar süreriz. Eşyanın nasıl da kölesi oluruz.  

Evlerin köşelerinde tozlanmaya terk edilmiş misafir odaları, sadece özel günlerde çıkarılan ama çoğu zaman hiç kullanılmayan yemek takımları, etiketi dahi koparılmamış giysiler, ve taksitle alınan, evdeki kişi sayısından fazla tabak çanak takımları... Taksitler, ödemeler....

Bunlar, modern yaşamın sık sık karşılaştığımız ama pek de üzerinde düşünmediğimiz sahneleridir. 

O kadar çok eşyamız var ki, bir kısmını neredeyse hiç kullanmıyoruz. Peki, bu eşyalar bizim hayatımızda ne kadar yer kaplıyor? 


Sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da. Neden hiç kullanmayacağımız bu eşyaları alıp,  daha fazla daha fazla çalışmak zorunda kalıyoruz. 

Bu eşyalar, modern toplumun bir tür sembolüdür: tüketim ve mülkiyetin hayatlarımızı nasıl ele geçirdiğinin. Onları alıyoruz, saklıyoruz, koruyoruz ama aslında çoğu zaman bu eşyalar, bizi korumuyor; tam tersine, biz onlara hizmet ediyoruz. İşte bu noktada, Karl Marx’ın meta fetişizmi kavramı gündeme getirilebilir. 

Meta Fetişizmi ve Marx

Metalar, insanların emeğiyle şekillense de, bu süreçte insanlar üzerindeki etkisi unutulur ve metalar adeta bağımsız varlıklar gibi algılanır. Metalar sadece birer obje olmaktan çıkar; bir yaşam tarzının, hatta bir kimliğin taşıyıcısı haline gelirler.

Marx’ın meta fetişizmi, modern tüketim kültürünün eleştirel bir analizini sunmaktadır. Eşya bekçisi hayatlar, bu analizden yola çıkarak, bireylerin nasıl eşyaların kölesi haline geldiğini ve bu eşyaların onlara hükmettiğini ortaya koyar. 

Karl Marx, politik ekonomi teorisinde önemli bir kavram olan meta fetişizmini gündeme getirmiştir. Buna göre üretim sürecinde insan emeğinin ürünlerine bağlı olması yerine, bu ürünlerin piyasa değerlerine bağlı olduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Ürünlerin kullanım  değerinden ziyade piyasa değeri önemlidir. Bir limon üreticisi lezzetli limon üretmeye odaklanırken, bir limon çiftliği domateslerin karlılığını maksimize etmek için üretir ve piyasada atar. Toplumsal ilişkiler, insan emeği gizlenirken, nesneler arasında ilişki önem kazanır. 



Özel’in şiirindeki İkea metaforu, bu durumu derinlemesine yansıtarak, tüketim kültürünün bizleri nasıl etkilediğini ve kendimizle olan barışımızı nasıl zedelediğini gösterir.

İnsanlar, gereksiz yere sahip oldukları eşyaları koruma, onlara bakım yapma ve onları daha fazla tüketme yükümlülüğü altındadır. Bu durum, bireyleri maddi varlıklara bağımlı hale getirir ve onların yaşamlarını bu eşyalar etrafında şekillendirir.

Eşyalar, insanların kimliklerinin ve toplumsal statülerinin bir uzantısı haline gelirken, bu eşyaların yönetimi ve korunması, bireylerin zamanlarını ve enerjilerini tüketir. Eşya bekçisi hayatlar, bireylerin özgürlüklerini kısıtlar ve onları, tükettikleri eşyalara hizmet eden modern köleler haline getirir.

Meta Fetişizmi ve Eşya Bekçiliği Arasındaki Bağlantı

Marx’ın meta fetişizmi analizine göre, metalar insanlar üzerinde bir tür yanıltıcı otorite kurar. İnsanlar, sahip oldukları eşyaların büyüsüne kapılarak, onları sadece işlevsel varlıklar olarak değil, aynı zamanda yaşamlarının merkezi unsurları olarak görürler.



Bu süreç, bireylerin maddi varlıklara anlam yüklemeleri ve bu varlıklar üzerinden kimliklerini inşa etmeleriyle derinleşir. Eşyaların ve metaların bireylerin yaşamlarında bu kadar merkezi bir yer tutması, Marx’ın meta fetişizmi kavramını günümüz tüketim kültürü bağlamında daha da güncel kılmaktadır. 

https://tr.wikipedia.org/wiki/Meta_feti%C5%9Fizmi?form=MG0AV3

https://dergipark.org.tr/tr/pub/mjh/issue/82866/1425568?form=MG0AV3

https://dergipark.org.tr/tr/pub/igdirsosbilder/issue/65608/991847?form=MG0AV3


7 Ocak 2025 Salı

 KAYIPLAR VE BİZ




Kayıplar. Yaşamın en acısı ve sızlatanıdır.

Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz aslında. İnsanın aynadaki yüzü bile farklıdır.

Eskisi gibi devam etse de asla eskisi gibi değildir. Eksiktir içilen su, eksiktir yenilen yemek, uyku eksiktir, gülmek acıtıcıdır, ağlamak yakıcıdır. 

Dost sohbetleri, aile ortamları asla eskisi gibi değildir. Kaldırımlar, havanın kokusu, çayın buharı, hiçbir şey eskisi gibi değildir. 

Sevdiklerini kaybetmek, yaşamın en derin yaralarını açar. Koca bir boşlukla yaşar insan. Gitmekle gelmek arasındadır. Bütün bedeni yara almıştır.  

İnsan, kaybettikleriyle hayatına devam etmeye çalışırken,  belirsizliklerle, yaşamla ölüm arasındaki çelişkilerle doludur, 

Bir kaşıkta, bir bardakta, bir fotoğrafta, bir kanepede, bir koltukta, bir mail adresinde, bir telefon listesinde bulur bizi kaybın ağırlığı...

Acının derinliğiyle baş etmek zordur oysa. Ama insan devam eder. Yeniden dayanarak devam eder. Yaşamın o eski tadı yoktur; her şeyde bir eksiklik vardır. 

Yol devam eder yine de.  

Sevdiklerini kaybetmek sarsıcıdır. Deprem gibi sarsar insanı, bir daha geçmişteki beni bulamaz insan. 

Hayat devam eder. Ama insan o eski ben midir acaba? 

Bir yanda devam etmek için atılan her adım, aslında  kaybettiğimize götürür bizi. 

Bir dostumun dediği gibi, "Bizim öbür tarafta tanıdıklarımız daha çok, yabancılık çekmeyiz"

Zamanla baş başa kalmak, kaybın ağırlığını daha da derinleştirir.

O anlarda, yaşamak, bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken, bir yandan kaybedilenlere daha da yaklaşmaktır. 

İnsanın en büyük çelişkisi çarpar sonra; öleceğini bilmek ve yaşamaya hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek. Her şeyin anlamını kaybettiği, yaşamın tadını kaybettiği o anlar...

Sevdiklerini, yakınlarını, bildiklerini kaybetmek, her anın belirsizlikle sarıldığı bir dünyaya düşmektir.

Ve yürümeye devam ederiz. Sevdiklerine daha sıkı tutunarak, onları kaybetmekten korkarak devam ederiz. Yaşamın her anını, her duygusunu daha çok kıymetini bilerek yaşamak isteriz. 

Bazen, gerçeği kabullenmekten bile utanırız. Yaşadığımızdan utanırız, sevdiklerimizi yok olmanın kucağına bırakırken. 

Görüntüler, sesler, kokular, eşyalar...

Kayıpların içinden yaşama tutunmak. 

Kayıplar, ağırdır, acıdır, tarifsizdir. 


6 Ocak 2025 Pazartesi

 ARABESK MÜZİKTEN PAVYON MÜZİKLERİNE TÜRKİYE'NİN YOLCULUĞU

Z KUŞAĞI DA ARABESK DİNLİYOR

1934'DE TRT MISIR MÜZİĞİ VE ARAPÇA ŞARKILARI YASAKLAMIŞTI

ARABESK MÜZİK, TOPLUMSAL SORUMLULUK VE SİYASAL BİLİNCİN OLUŞMASINI SEKTEYE UĞRATTI MI? 

ÖZAL'IN "SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN" SEÇİM ŞARKISI DA ARABESKTİ

ARABESK DİNLEMEK YÜZDE 287 ARTTI



NEVİN BİLGİN 

Arabesk müzik, Türkiye'nin kültürel yapısının önemli bir parçası haline gelmiştir. Arabesk sanatçısı Ferdi Tayfur'un vefatıyla birlikte, bu müzik türü ve kültürü yeniden yazılmaya, konuşulmaya başlandı, geçmiş dönemde göç, sosyo kültürel yapıyla bağlantı kurularak arabesk tartışıldı. Oysa günümüzün Z kuşağının iyi bir arabesk dinleyicisi olduğu gözlerden kaçtı.  Z kuşağı sadece arabesk dinlemekle kalmıyor, pavyon kültürünün, pavyon danslarının ve müziklerinin içinde de bir kültür geliştiriyor. Kitlesel bir yapısı olan arabesk müzik bu nedenle siyasetçilerin de bu tabanda kendilerine yer edinmeleri için önemli bir araç oluyor. Tıpkı Turgut Özal'ın 1980'li yıllarda seçim şarkısını arabeskten seçmesi gibi. 



Arabesk Müziğin Tarihi ve Popülaritesi

Arabesk müzik, 1950'lerde Türkiye'de doğmuş ve özellikle 1970'ler ile 1980'lerde büyük bir popülerlik kazanmıştır. Bu dönemde, göçler, ekonomik koşullar ve toplumsal yapılar arabesk müziğin yükselmesinde önemli rol oynamıştır. Müzikal anlamda, bu türün başlıca temsilcileri olan Müslüm Gürses, Orhan Gencebay gibi sanatçılar, arabeskin Türk halkı üzerinde derin bir etki bırakmasını sağlamıştır. Arabesk müzik, genellikle yalnızlık, acı, sevgiliye hasretlik ve kadere boyun eğme temaları ile şekillenmiştir. Ancak, bu müzik türü, aynı zamanda eleştirilen ve halk müziği kültürünü bozduğu düşünülen bir akım olmuştur.

Arabesk Müziğin Kökeni

Arabesk müzik, Arap ezgileri ve ritimleri barındıran bir Türk müziği türüdür. Adını, Farsçadaki "Arap etkinliği" ya da "Arap tarzında yapılmış" anlamına gelen "Arabesk" kelimesinden alır. Bazı eleştirmenler, arabeskin yaşanan acıları kadere atfederek toplumsal ve politik bilinçten uzaklaştırmayı teşvik ettiğini, halk müziği kültürünü bozduğunu savunmuşlardır.

1934'DE TRT MISIR MÜZİĞİ VE ARAPÇA ŞARKILARI YASAKLADI

Türkiye'de batılılaşma çabaları 1930'lu yıllarda ilk arabesk dalgası ile karşılaşmış, ancak bu girişimler uzun vadede başarıya ulaşamamıştır. 1934'te TRT'nin Mısır müziği ve Arapça şarkıların yayılmasını yasaklaması, Türk halkının başka müzik türlerine yönelmesini sağlamıştır. Bu dönemde, Mısır filmleri ve Mısır radyosunun Türkiye'deki etkisi hızla hissedilmeye başlanmış, 1927'de Sadettin Kaynak tarafından yapılan Türkçe sözlü Mısır müzikleri, arabeskin Türkiye'deki ilk adımlarını atmıştır.

1950’ler: Göç, Siyasal Değişim ve Arabesk

1950’li yıllarda Türkiye’nin siyasal ortamı, özellikle Menderes hükümetinin politikaları ve dış borçlanma süreci, büyük göçlere ve kentsel değişimlere yol açmıştır. Güneydoğu Anadolu’dan büyük şehirlerdeki gecekondu mahallelerine yerleşen göçmenler, ekonomik zorluklar ve toplumsal yabancılaşmanın etkisiyle arabeske yönelmişlerdir. Özellikle dolmuş şoförlerinin arabesk müzikle yaptığı eşlikler, bu müzik türüne yeni bir boyut katmıştır.



Türk Ruhunun Doğulu Tarafı ve Arabesk Müziği

Türk halkının duygusul yönünü yansıtan arabesk müzik, travmalı bir toplumun acı,  yalnızlık, sevgiliye özlem ve kadere karşı duyulan isyanı yansıtmıştır. Ancak, bu müzik türü kader, mukedderata teslim olmayı içerdiği için toplumsal sorumluluk ve politik bilincin zayıflatılmasına neden olmakla eleştirilmiştir. 

1960’lar ve Arabesk Müziğin Yükselişi

Orhan Genceba'ın 1960’larda çıkış yaptığı geniş kitlelere yayılma imkanı yakalamıştır. Gencebay’ın Türk halk müziği ile batı enstrümanlarını harmanladığı çalışmaları, arabeskin daha da popülerleşmesini sağlamıştır.

1970’lerde Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur gibi sanatçılar, sinemadaki rolleriyle arabeskin popülaritesini artırmışlardır. 1971 yapımı "Bir Teselli Ver" filmi, arabesk müziğin sinemadaki ilk büyük temsilcilerinden olmuştur.



12 Eylül 1980 Darbesi ve Arabesk Müziğin Rolü

1980 darbesi sonrası, Türkiye’de sanat ve müzik alanında ağır sansürler uygulanmış, arabesk müzik ise toplumun yaşadığı karanlık dönemi yansıtan bir araç olarak daha da yaygınlaşmıştır. Darbenin etkisiyle, halkın kaygıları ve acıları arabesk müzikle dile getirilmiştir. Bu dönemde, küçük yaşta sahneye çıkan sanatçılar da arabesk müzikle halkın gönlünü kazanmışlardır.

1980'li yıllarda, Turgut Özal'ın hükümetin başına gelmesiyle arabesk müzik bir dönüm noktası yaşamıştır. Özal'ın arabesk müziği desteklemesi ve sanatçılarla kurduğu yakın ilişkiler, müzik türünün popülaritesini artırmıştır. 1987-88 yıllarındaki "Seni Sevmeyen Ölsün" şarkısı, Özal’ın Anavatan Partisi için seçim müziği olarak kullanılmıştır. Bu, arabesk müziğin toplumsal ve siyasal bağlamdaki gücünü pekiştiren önemli bir gelişme olmuştur.

https://ozcekim.com.tr/dergi/6-sayi/turk-muzigine-bir-teselli-arabeskin-dogusu-ve-arabeskin-babalari/ (fotoğraf kaynağı) 

1990’lar ve Z Kuşağı

Günümüzde genç kuşakta arabesk müziğin geniş bir dinleyici kitlesi olduğu araştırmalarda ortaya çıkmıştır. İşsizlik, sosyo kültürel değişimler, ekonomik zorluklar yanında pavyon kültürü gibi dönemin popüler kültürü içinde kendisini bulan Z kuşağı, sosyal medya ortamıyla birlikte enjekte edilen yeni kültürle harmanlanmış olarak kendisini bu ortamın içinde bulmuştur. 

İnternet ve dijital platformlar sayesinde, arabesk müziğin eski ve yeni sanatçılarının şarkıları genç kuşak tarafından keşfedilmektedir. Arabesk müziğin toplumsal kökleri ve tarihsel yolculuğu, yeni nesiller için bir kültürel miras haline gelmiştir.

Spotify verilerine göre, arabesk müziğe olan ilgi son üç yılda dört kat artmıştır. Özellikle Z Kuşağı, arabeski en çok dinleyen yaş grubu olarak öne çıkıyor. Spotify'a göre, Z Kuşağı arabeskin en büyük dinleyici kitlesini oluşturuyor, dinlenme oranı ise yüzde 46'yı buluyor. Bu ilgi sadece eski klasiklerle sınırlı kalmayıp, Türkçe rap ve pop müziğiyle harmanlanmış yeni arabesk ezgileri de bu türün yeniden yükselmesine katkı sağlıyor.

ARABESK DİNLEMEK YÜZDE 287 ARTTI

Spotify'ın verileri, arabesk müziğin yeniden yükselişte olduğunu ve her geçen gün daha geniş kitlelere ulaştığını gösteriyor. 2019 yılının Ocak-Ağustos dönemiyle karşılaştırıldığında, 2022'de arabesk dinlemelerinde yüzde 287'lik bir artış yaşandığı dikkat çekiyor. 

2022 yılında arabesk müzik, Türkiye'nin dört bir yanındaki kullanıcılar tarafından büyük ilgiyle dinlendi ve bu türdeki dinlemelerin yüzde 84'ü Türkiye'den geldi. Türkiye'yi, arabesk müziğin en çok dinlendiği ülkeler sırasıyla Almanya, Hollanda ve Fransa takip etti. 

Arabesk müziğin zirvesinde ise Müslüm Gürses ve "Nilüfer" yer aldı. Ebru Gündeş, Funda Arar, Bergen, Yıldız Tilbe, İbrahim Tatlıses, Ebru Yaşar, Hakan Altun, Cengiz Kurtoğlu, Azer Bülbül en çok dinlenenler oldu. 

kaynaklar: 

https://www.kralmuzik.com.tr/haberler/arabesk-muzigi-en-cok-z-kusagi-dinliyor

https://www.soylentidergi.com/turkiyenin-arabesk-muzik-yolculugu/?form=MG0AV3

https://www.soylentidergi.com/turkiyenin-arabesk-muzik-yolculugu/?form=MG0AV3

https://radyoarabesk.com.tr/arabesk-muzigin-kokenleri-ve-tarihi/?form=MG0AV

https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruaebd/issue/362/2009

https://dergipark.org.tr/tr/pub/inciss/issue/68546/1035379

5 Ocak 2025 Pazar

MUTLULUK TRENLERİ

2.DÜNYA SAVAŞINDA FAŞİZMİN ÇÖKÜNTÜSÜNDEN ALINAN ÇOCUKLAR TRENLERLE ZENGİN AİLELERE VERİLDİ

VE "ÇOCUK TRENİ" FİLMİ



NEVİN BİLGİN 

İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileri, milyonlarca insanın hayatını altüst etti. Savaşın sona ermesiyle birlikte İtalya, büyük bir ekonomik çöküşe sürüklendi. Yoksulluk ve açlık, ülkenin birçok bölgesinde hüküm sürdü. Bu kaotik dönemde, İtalyan Komünist Partisi ve İtalyan Kadınlar Birliği, çocukları bu yıkımdan korumak için "Mutluluk Trenleri" (Treni della Felicità) adı verilen bir girişim başlattı. Ancak bu tren yolculukları, adının aksine çocuklar için büyük zorluklar barındırıyordu.

İtalya, savaş sırasında Benito Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Parti tarafından yönetiliyordu ve Nazi Almanyası ile müttefik olarak Müttefik güçlere karşı savaşıyordu. Ancak savaşın sonunda İtalya'nın askeri ve ekonomik başarısızlıkları, ülkenin kayıtsız şartsız teslim olmasına neden oldu. Ülkenin birçok bölgesinde yoksul aileler açlıktan veya barınaksızlıktan yaşamını yitirdi.

Mutluluk Trenlerinin Ortaya Çıkışı

Savaş sonrası yıkımın ardından, İtalyan Komünist Partisi, ülkeyi yeniden inşa etmek ve ölümleri önlemek amacıyla aşırı önlemler almak zorunda kaldı. Bu önlemlerden biri, İtalya'nın en yoksul bölgelerindeki çocukların toplanarak trenlerle Kuzey'e, daha varlıklı ailelerin yanına gönderilmesini içeriyordu. Bu girişim, on binlerce çocuğun hayatını kurtaran büyük bir başarı olarak kabul edildi.

Gerçeklerin ve Efsanelerin Kesiti

"Mutluluk Trenleri" kelime anlamıyla umut vaat ediyordu, ancak çocuklar için sevdiklerinden koparılmak büyük bir travma demekti. Tarihsel olarak, Güney İtalya her zaman en ekonomik olarak istikrarsız vatandaşlara ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle, Avellino, Milano ve Napoli gibi bölgeler bu girişimin odak noktası oldu. Treni della Felicità operasyonları 1952 yılında sona erdiğinde, 70.000'den fazla İtalyan çocuk trenlerle Kuzey'e gönderilmişti. Ekonomik durumun iyileşmesiyle bazı çocuklar evlerine geri döndü, ancak bu süreç çoğu çocuk için son derece zorlu geçti.

Mutluluk İçinde Mutsuzluk

Bu tren yolculukları, çocuklar için bir umut ışığı olsa da, onları ailelerinden koparmanın derin bir hüzne neden olduğu gerçeğini değiştirmedi. Bu girişim, dünya çapında insan hakları grupları tarafından övüldü, ancak çocukların psikolojik travmaları ve annelerinden ayrılmanın getirdiği duygusal zorluklar göz ardı edilemez.

Film Uyarlaması

Bu olayan beyazperdeye aktarıldığı film için "Çocuk Treni".  Film, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkilerini ve bu etkilerin çocuklar üzerindeki izlerini gözler önüne seren güçlü bir dram.. Gerçek olaylardan esinlenerek yapılan bu film, savaşın yıkıcı sonuçlarıyla başa çıkmaya çalışan bir grup çocuğun hikayesini anlatıyor.

Film, savaş sonrası İtalya'nın yoksul bölgelerinden alınan çocukların, daha iyi bir yaşam umuduyla Kuzey İtalya'ya gönderilmesini konu alıyor. Bu çocukların yeni hayatlarına uyum sağlamaya çalışırken yaşadıkları zorluklar ve sevdiklerinden kopmanın getirdiği duygusal travmalar, filmin ana temasını oluşturuyor. Çocuk Treni, dayanıklılık, umut ve insan ruhunun gücü üzerine derinlemesine düşünceler sunuyor.

Anne-Çocuk İlişkisi ve Ayrılığın Etkileri

Çocuk Treni, çocukların annelerinden koparıldığı sahnelerle izleyiciyi derinden etkiliyor. Annelerinden ayrılmak zorunda kalan çocuklar, büyük bir travma yaşar ve bu durum, onların psikolojik gelişimlerini derinden etkiliyor. Film, çocukların anneleriyle olan güçlü bağlarını ve bu bağın kopmasının getirdiği acıyı ustalıkla işliyor.

Anneler ve çocuklar arasındaki bu kopuş, filmin duygusal merkezini oluşturur ve izleyiciye savaşın yıkıcı etkilerini daha derinlemesine hissettiriyor.

Karakter Analizi

Filmin ana karakteri, savaşın getirdiği zorluklarla başa çıkmaya çalışan cesur bir çocuk olan Amerigo Speranza'dır. Amerigo'nun karakter gelişimi ve psikolojik yolculuğu, filmin duygusal yükünü taşıyan temel unsurlardan biridir. Amerigo'nun liderlik özellikleri ve diğer çocuklarla olan ilişkisi, izleyiciyi duygusal olarak bağlar.

Filmde yer alan diğer çocuklar ve yetişkinler, savaşın toplum üzerindeki etkilerini yansıtan çeşitli rollere sahiptir. Özellikle bazı yan karakterler, olayların akışını etkileyen ve karakter gelişimine katkıda bulunan önemli figürlerdir.

Sinematografi ve Görsel Estetik

Yönetmen, filmin duygusal anlarını ve savaşın dehşetini izleyiciye aktarmak için etkileyici kamera açıları ve hareketleri kullanıyor. Özellikle yakın plan çekimlerle çocukların yaşadığı duygusal anlar izleyiciye daha yakından hissettiriliyor.

Filmin görsel dili, kullanılan renk paleti ve ışıklandırma ile destekleniyor. Savaşın karanlık ve umutsuz atmosferi, soğuk ve soluk renklerle yansıtılırken, umut dolu anlar daha sıcak ve canlı renklerle ifade ediliyor.

Kaynak: 

https://www.sonmuhur.com/netflix-cocuklarin-treni-filmi-gercek-mi?form=MG0AV3


SESSİZ EVLERİN HİKAYESİ



                                                             fotoğraflar. Nermin Geniş

Nevin BİLGİN

Yurtdışına çıkıp geçmiş yüzyıllardan kalma yapıların önünde çektirdiği fotoğraflarla haz üstüne haz yaşayan insanımız, doğduğu, geride bıraktığı, anılarla yüklü evlerini yıkar, yok eder, terkeder. Yerine ya dönüp bakmaz ya da estetikten yoksun dört duvarlar kurar üst üste... 

Oysa evler dört duvar ve çatıdan mı ibarettir? Ya da bilmem ne marka, bilmem ne renk fayans mıdır? Ya da bilmem ne marka soba ya da bilmem ne marka kombi midir evler? 

Yoksa evler geçmişin hikayeleri, unutulmaya yüz tutmuş anılar, yarım kalmış hayalleri taşıyan mekanlar mıdır? 



Bir zamanlar çocuk kahkahalarıyla dolup taşan, şimdi ise sessizliğin hakim olduğu bu evler, terk edilişin izlerini taşır. Kim doğduğu evi olduğu gibi bulabilir ki? Bazı evler yıkılmadan ayakta kalır, direnir. Onlar, anıların, geçmişin, tarihin,  özlemin ve direnişin sessiz tanıklarıdır.

İnsan yaşamının sessiz şahitleridir evler. İçlerinde bazen mutluluk gözyaşları, bazen de derin kederler gizlidir. 

Çoğu zaman da miras kavgalarının odak noktasıdır, kimsenin paylaşamadığı, birbirine ölüme de küs kaldığı nedenlerdir.

Evler bazen yeni bir yaşamın başlangıç yeri, vedaların hüzünlü sahnesidir.  Duvarları, bir düğünün coşkusu kadar bir ayrılığın hüznüne tanıklık etmiştir kimi zaman. 



Ancak bir ev, içinde insan yoksa ne ifade eder? İnsanların sevgisi, kavgaları, barışları olmadan evler sadece boş yapılardır. Evin ruhu, insan dokunuşlarıyla canlanır. 

Kapılarının markası ya da kombisinin modeli değil, içindeki yaşanmışlıklar evin gerçek değerini belirler.

Terk edilmiş evler, terk edilen yaşamların sessiz çığlıklarıdır. Her çatlak, her boş oda, geçmişin bir hikâyesini anlatır. İnsanlar geçmişlerini geride bırakırken, evleri de bırakırlar. Fakat bu evler, duvarlarında sakladıkları anılarla yaşamaya devam eder.

Ev, bazen bir özgürlük sembolü, bazen de esaretin bir işaretidir.

Evlerimizle olan ilişkilerimiz aslında yaşam hikayemizi de ortaya koyar. 

Geçmişle barışabilmek, anılarla kucaklaşmak..

Terkedilmiş, sessiz evleri yıkmak yerine onarmak, sessiz evlerin fısıldadığı hikâyelere kulak vermek belki köksüzlüğümüzü, benliğimizden uzaklaşmamızı da önler.