17 Nisan 2025 Perşembe

TELEFONLARI ÇALMAYAN YAŞLILARIN ÜLKESİ


Nevin Bilgin

Bir ülkenin sessiz çığlığıdır yaşlılar.


Zamanı omuzlarında taşıyan, her adımıyla geçmişten bir iz bırakan, ama bugünün gürültüsünde sesi duyulmayan insanlar… 


Artık çocukları tarafından aranıp sorulmayan, bayramlarda bile akla gelmeyen,  hatırlanmak için telefon rehberinde tutuldukları bir hayata mahkûm edilmiş insanlar.


Cam kenarlarında otururlar. Gözlerinde hep aynı umut: "Belki bugün arar."


Ellerinde titreyen fincanlar, önlerinde soğumuş çay. Dışarıda yürüyen her genç, belki bir zamanlar kendi çocuğudur sanılır, göz ucuyla bakılır. Ama ne gelen vardır ne giden.


Teknoloji çağının en büyük ironisidir bu: Herkesin elinden düşmeyen o telefonlar, onlar için sessizdir.


Sadece çalmasını bekledikleri, ama çalmayan bir telefon...

Evlatlarından gelen bir “Nasılsın?” sesine hasret, torunlarının gülüşlerini hayal eden binlerce insan.


Market poşetini taşımakta zorlanırlar. Eğilmek bir mesele, doğrulmak başka bir dert.

Ama asıl yük, yalnızlığın omuzlara çöken ağırlığıdır.

Ekonomik sıkıntı değil sadece bu; bu bir görmezden gelmedir. 

Eczanelerle, hastanelerle, gözlükçülerle boğuşan; ayakları ağrısa da kilometrelerce yürümek zorunda kalan ya da bedava otobüste ayakta yolculuk etmek zorunda kalan bedenlerdir bunlar.



Sosyalleşmek için paraları yoktur. Ama konuşmak için kelimeleri hâlâ vardır.

Park banklarında bir yabancının göz göze gelmesini beklerler.

Bir “günaydın” için günlerce aynı saatte aynı yerde otururlar.

Ama şehir kalabalıktır, insanlar aceleci, bakışlar kaçamak… Kimse onları görmez.


Çocuklarının açmadığı telefonları şikâyet ederler.

Oysa onlar, çoktan içlerine kapanmıştır.

Çünkü ne zaman açsalar, bir istek, bir borç, bir beklenti vardır ucunda.

Oğlunun, kızının elindekine göz diktiği, “sende vardır, biraz versene” diye yaklaştığı bir çağda, yaşlılık güven değil, tehdit altında bir mirasa dönüşmüştür.


Ve biz bu ülkenin ortasında, kendi yaşlılarımızın farkında olmadan yaşıyoruz.


Onlara borçlu olduğumuzu unutarak, onların yerini teknolojinin "anı hatırlatma" bildirimleriyle doldurmaya çalışıyoruz.

Ama hiçbir bildirim, bir annenin beklediği aramanın yerini tutmaz.

Hiçbir uygulama, bir babanın sesini duymanın sıcaklığını vermez.

Bir ülkenin gelişmişliği sadece binalarıyla, yollarıyla değil; yaşlılarına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Ve biz… Henüz o sınavı geçemedik.

16 Nisan 2025 Çarşamba


BATI'NIN GÖLGESİNDE

EUROCENTRİZM (AVRUPAMERKEZCİLİK) NEDİR? SÖMÜRÜNÜN TARİHSEL VE GÜNCEL YÜZÜ


NEVİN BİLGİN 

Eurocentrizm (Avrupamerkezcilik), dünyayı Avrupa’nın tarihsel deneyimleri, değerleri ve başarıları üzerinden anlamlandıran bir dünya görüşüdür. Bu bakış açısı, Avrupa’yı ilerlemenin, modernliğin ve uygarlığın merkezi olarak konumlandırırken; Afrika, Asya ve Latin Amerika gibi bölgeleri geri, ilkel ya da gelişmeye muhtaç olarak damgalar. Bu zihniyet sadece tarih yazımını değil, kalkınma modellerini, akademik teorileri ve hatta uluslararası politikaları bile biçimlendirir.


İktisatçı Samir Amin’e göre, kapitalist sistemin temelleri yalnızca Batı’nın içsel dinamikleriyle değil, sömürgeleştirilen toplumların sistemli biçimde yağmalanmasıyla atılmıştır. 

Amin’in en önemli katkılarından biri, bu sürecin tarihsel bir dönemle sınırlı kalmadığını, hâlâ devam ettiğini göstermesidir. Ona göre sömürü, biçim değiştirerek günümüze kadar ulaşmış bir yapıdır. 

Bu düşünceler, Karl Marx’ın ilkel birikim kavramı temelinde yükselir. Marx, kapitalist üretim ilişkilerinin kurulabilmesi için öncesinde bir birikim sürecine ihtiyaç olduğunu söyler; bu birikim de köylülerin toprağından koparılması, halkların köleleştirilmesi ve doğal kaynakların ele geçirilmesiyle mümkün olmuştur.


Samir Amin, bu sürecin yalnızca geçmişte kalmadığını, günümüz küresel kapitalist sisteminin hâlâ bu eşitsiz temeller üzerinde yükseldiğini savunur. 16. yüzyıldan itibaren Amerikan yerli halklarının boyunduruk altına alınması, Afrika’nın köleleştirilmesi, Asya’nın kaynaklarının sömürülmesi gibi tarihsel olaylar sadece birer dönemsel kriz değil, sistematik bir genişleme stratejisinin parçalarıdır. Bu yapı, günümüzde de küresel güneyin borç sarmalları, ticari bağımlılık ilişkileri ve çok uluslu şirketlerin kontrolü aracılığıyla sürmektedir.


Bu bağlamda Eurocentrizm (Avrupamerkezcilik), dünyayı Avrupa’nın tarihsel deneyimleri, değerleri ve başarıları üzerinden anlamlandıran bir dünya görüşüdür. Bu bakış açısı, Avrupa’yı ilerlemenin, modernliğin ve uygarlığın merkezi olarak konumlandırırken; Afrika, Asya ve Latin Amerika gibi bölgeleri geri, ilkel ya da gelişmeye muhtaç olarak damgalar. Bu zihniyet sadece tarih yazımını değil, kalkınma modellerini, akademik teorileri ve hatta uluslararası politikaları bile biçimlendirir.



Eurocentrizmin Olumlu Gibi Gözüken Yönleri:

Modernleşme Anlatısı: Bazı düşünürler, Avrupa merkezli düşüncenin bilimsel devrim, sanayi toplumu ve demokratikleşme süreçlerini yaygınlaştırdığına inanır.


Teknolojik Gelişmelerin Yayılımı: Avrupa’nın keşif ve icatlarının tüm dünyaya ulaştırıldığı iddia edilir.


Ancak bu ‘olumlu’ yanlar çoğu zaman, sömürgeleştirilen halkların yok sayılması veya bu gelişmelerin onların sırtından gerçekleştiği gerçeğinin üzerinin örtülmesi anlamına gelir.


Eurocentrizmin Olumsuz ve Eleştirel Yönleri:

Tarihsel Sömürüye Meşruiyet Sağlaması: Sömürgeciliği ilerlemenin bir aracı olarak sunar.


Kültürel Tek Tipçilik: Farklı medeniyetleri küçümseyerek kendi modelini evrenselleştirir.


Güncel Eşitsizlikleri Görmezden Gelme: Mevcut küresel eşitsizliklerin tarihsel bağlarını gizler, Batı’nın hâlâ süren ayrıcalığını doğal gösterir.


Samir Amin’in çalışmaları, bu eleştirileri derinleştirir. Onun analizleri sayesinde, kapitalizmin ve modern dünyanın yalnızca Avrupa’nın içsel gelişimiyle açıklanamayacağı, aksine küresel bir yağma sistemine dayandığı daha net görülür hale gelir.



Samir Amin, 1931 yılında Mısır’da doğmuş, Marksist dünya-sistemi teorileriyle tanınan önemli bir iktisatçı ve düşünürdür. Hayatının büyük kısmını Afrika’da geçiren Amin, özellikle küresel eşitsizlik, sömürgecilik, Avrupamerkezcilik (Eurocentrism) ve eşitsiz kalkınma üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Gelişmekte olan ülkelerin Batı merkezli bir dünya sisteminde nasıl bağımlı hale getirildiğini çözümlemeye çalışmış, ekonomik kalkınmanın eşit olmayan ve sömürüye dayalı doğasını gözler önüne sermiştir. Amin’in en bilinen eserleri arasında Eşitsiz Kalkınma, Avrupamerkezcilik, Kapitalizmden Uygarlığa gibi kitaplar yer alır.


Kaynakça: 


https://monthlyreview.org/product/eurocentrism/?utm_source=chatgpt.com


https://www.youtube.com/watch?v=5uSLsOX-n9o


https://merip.org/1992/01/amin-eurocentrism/


https://anarcho-copy.org/book/samir-amin-avrupa-merkezcilik-bir-ideolojinin-elestirisi/

15 Nisan 2025 Salı

DÜĞMELİ EVLERİN HİKAYESİ: 

ORMANA VE İBRADI'DA ZAMANA DOKUNMAK


NEVİN BİLGİN 

Sokaklar sessiz. Ayakkabılarımın taşlara değdiği anlarda çıkan çıtırtılar bile fazla geliyor kulağa. Düğmeli evlerle süslü Ormana'nın ara sokaklarında dolaşıyorum, sanki zaman burada durmuş, sadece taş duvarlar hafızasını kaybetmemiş. 



Her biri başka bir yüz gibi. Her biri başka bir hikâye anlatıyor. Düğmeli evlerin hikâyesi, duvarlarında düğme gibi dizilmiş taşların, ahşabın içine sakladığı zarafetin hikâyesi.



Aylardan Nisan. Antalya İbradı İlçesi Ormana Köyü.




Takvim baharı gösteriyor. Güneş aydınlatsa da bir rüzgar esiyor yine de. 



Bazı evlerin teneke bacalarından hâlâ duman tütüyor. Bir soba yanıyor içeride belli ki — belki üstünde çay kaynıyor, belki bir çorap kuruyor, ya da yalnızca eski bir alışkanlık sürdürülüyor. Duman, çatılar arasında kıvrıla kıvrıla yükseliyor, köyün sabahına bir sessizlik örtüsü gibi yayılıyor.



Meydanda oturup bir şeyler satan birkaç yaşlı kadın sessizce insanları süzüyor.  Kediler dolaşıyor aralarda, kimisi bir damın gölgesinde kıvrılmış uyuyor, çocuk sesi bile yok. 



Sokaklar dar, taş duvarların arasından gökyüzü dikine bakınca bir mavi çizgi gibi beliriyor sadece.



Yağmur suyu ile demlenmiş çayın kokusu geliyor burnuma. Köy kahvesi küçük bir meydanda, üç beş tahta masa, eski ama tertemiz örtüler, soba borusu tavana kadar uzanıyor. İçeride sararmış gazete kupürleri, Atatürk posteri, bir duvarda eski bir radyo. Bir amca, çay bardağını dudaklarına götürmeden önce bana bakıp gülümsüyor:



“Yağmurdan sonra içilir en güzel çay,” diyor, “toprakla birlikte demlenir.”


Ama bu sessizliği her zaman korumak kolay değil. Bir anda köyün girişinden yükselen kahkahalar, selfie çubuğu uzatılmış eller, yüksek sesli komutlar:

“Herkes sola baksın!”

“Şuradan bir tane daha alalım!”



Selfie’ler birbirine karışıyor, bağırarak konuşan sesler, teneke bacalardan çıkan dumanın zarif sessizliğini dağıtıyor. Fotoğraf çekerken sessizliği, zamanı, güneşi, mekanın ruhunu kaybediyor insanlar. 



Oysa bu seslerin öncesi var; otobüs içinde saatlerce süren makyajlar, aynaya bakıp prova edilen gülüşler, poz verirken soğuk havaya rağmen omuzdan aşağı düşürülen kıyafetler... Binbir emekle hazırlanan anlık kareler.



Turizm rehberi Mehmet Akbulut, bütün bu kalabalık arasında sükûnetini koruyor. Bazen şarkı söyleyerek anlatıyor tarihi, bazen Ormana dağlarında yürürken "Gezen Tilki" trekking grubuyla karşılaştıkları ilginç olayları paylaşıyor. Kimi zaman evlerin fiyatlarından, kimi zaman sosyal hayattaki değişimlerden söz ediyor. Her kelimesinde köyü, geçmişi, bugünü ve insanı iç içe geçiriyor.



Şoförler Rahmi Bey ve Ramazan Bey, yorgunluklarını belli etmemeye çalışıyor. Gözlerinin altındaki çizgiler biraz daha belirginleşmiş ama her yolcunun gönlünü hoş tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Turu düzenleyen Güler Hanım, herkesin memnuniyetini gözetiyor. Birine adaçayı demletiyor, diğerine fotoğraf çekiyor. Herkesin ayrı bir isteği var, o hepsini bir arada taşıyor.



Kahvenin hemen yanındaki duvar dibinde küçük bir masa: Üzerinde dağ kekiği, adaçayı, sarı kantaron, birkaç demet papatya. Çiçek satan yaşlı teyze, turistlere gülümsüyor, ama gözleri hâlâ eski günlerde. “Eskiden bahar geldi mi keçi yavruları dolanırdı sokakta,” diyor, “şimdi telefon dolanıyor herkesin elinde.”



Ve sonra, bir ses yükseliyor:

“Kahveee! Var mı kahveee!”

Köyün delisi, herkesin tanıdığı, kimsenin adını sormadığı. Elinde bir tespih, beline kadar çekilmiş pantolonu, yüzünde tanrısal bir rahatlık. O bağırınca, sessizlik değil ama zamanın kendisi kımıldıyor sanki.



Ormana doğru yürümeye başladıkça evler seyrekleşiyor, taş duvarlar yerini yeşile bırakıyor. Havanın kokusu değişiyor. Kekik, çam ve toprağın ıslaklığı birbirine karışıyor. İbradı ve Ormana… İki kardeş gibi, biri daha durgun, diğeri biraz daha içine kapalı. Ama ikisinin de kalbinde aynı düğmeler var: Zamana direnen taşlar, hikâye anlatan evler. Çoğu sonradan restore edilse de cumbaları, oyma ahşapları yine de geçmişe götürüyor insanı. 



Dönüş yolunda kafamın içinde yankılanan tek cümle:

“Bazı köyler sadece gezilmez, dinlenir.”




 ÜLKÜCÜ İŞARETİ YAPAN İSA MI? 

İSA'NIN EL İŞARETİNİN ANLAMI




NEVİN BİLGİN 

Hz. İsa'nın bazen sağ elini iki parmağı yukarıda olacak şekilde, bazen iki eliyle yaptığı farz edilen tasvir, bazı ziyaretçilerin gözünde günümüz Türkiye’sindeki siyasi bir sembole, yani ülkücülerin bozkurt işaretine benzetiliyor.



Oysa bu el hareketi, Hristiyan ikonografisinde yüzyıllardır kullanılan bir kutsama işareti ve çok daha derin anlamlar taşıyor. Bu benzerlik, kültürel sembollerin zaman içinde nasıl farklı anlamlar kazanabileceğini ya da zihinlerde nasıl yeni çağrışımlar yaratabileceğini düşündürmekte.  



Konya Sille’de, taş sokakların gölgesinde zamana direnen bir yapı Aya Elenia Kilisesi. 4. yüzyılda Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafından inşa ettirilen bu kilise, hem mimarisi hem de içindeki fresklerle Anadolu’nun Hristiyanlık tarihine sessizce tanıklık ediyor. İşte bu kilisenin iç duvarlarında yer alan fresklerde dikkat çeken bir sahne var: İsa, sağ ve sol elini iki parmak yukarıda olacak şekilde kaldırmış. 



Ziyaretçilerden bazıları bu sahnedeki el hareketini Türkiye’de ülkücülerle özdeşleştirilen bozkurt işaretine benzetmekte. Ancak bu benzerlik, kültürler arasında zaman zaman oluşan görsel çağrışımlardan birisi sadece. 

Hristiyan ikonografisinde bu tür el hareketlerinin çok daha eski ve farklı anlamları var. Bu örnekte görülen poz, İsa’nın “Pantokrator” yani “Kâinatın Hâkimi” olarak tasvir edildiği sahnelerden birisi.


Pantokrator İsa ikonalarında, İsa sağ eliyle bir kutsama işareti yapar. Bu işarette parmakların konumu oldukça anlamlıdır: Eğer üç parmak yukarıdaysa, bu Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u simgeleyen Teslis inancına işaret eder. Bazı sahnelerde ise baş, işaret ve yüzük parmakları hafifçe kıvrılmıştır; bu da İsa’nın hem tanrısal hem insani yönlerini bir arada temsil eder.


Bu semboller, yüzlerce yıl öncesinin dini anlatım diliyle şekillenmiş sanatsal öğelerdir. Günümüzde bu tür tasvirlere farklı anlamlar yüklenmesi, içinde bulunduğumuz çağın imgelerle kurduğu ilişkiyi de gösterir. Ancak her görsel detayın tarihsel ve kültürel bağlamı içinde anlaşılması, geçmişi daha doğru okuyabilmek açısından önemlidir.


Kaynakça. 


https://tr.wikipedia.org/wiki/Pantokrator_%C4%B0sa

14 Nisan 2025 Pazartesi

GÖBEKLİ ADEM VE HAVVA: 

SİLLE’DE BİR DUVARIN FISILDADIKLARI

AYA ELENİA KİLİSESİ'NİN DUVARINDAKİ GÖBEKLİ ADEM VE HAVVA NEYİ SİMGELİYOR?

HARAM YİYİNCE NASIL RESMEDİLDİLER?

GÖBEK DELİKLERİ VAR MIYDI TARTIŞMALARINDAN SONRA GÖBEKLİ OLARAK RESMEDİLMELERİNİN ANLAMI NEYDİ? 




NEVİN BİLGİN 

Konya’nın tarihi ve kutsal mekanlarından birisi de Sille’de bulunuyor. 

Sille'deki tarihi mekanlar adeta taşların dili olduğunu bize anlatıyor.



Her biri geçmişten bugüne bir söz bırakan, iz taşıyan eserlerden birisi Arhangelos Mihael Kilisesi ya da daha bilinen adıyla Aya Elenia Kilisesi’nin duvarlarında saklı. 

İ.S. 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafından inşa ettirilen bu yapı, Anadolu’daki ilk kiliselerden biri olarak kabul edilir. 



Sille’nin binyıllık hafızasında Roma’dan Selçuklu’ya, Karamanoğlu Beyliği’nden Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı bir tarih saklı. Kilisenin iç duvarlarında ise zamanın ve inancın ortak belleğini yansıtan freskler sessizce anlatır geçmişi.


Bu fresklerden birinde yer alan Adem ve Havva figürleri ise dikkat çekici; figürlerin göbekleri belirgin. Alışılmış cennet tasvirlerinin aksine, bu tasvirde bedensel bir ağırlık, dünyevîleşmiş bir hal var.



Neden?


Sanat tarihçilerine göre bu tür ikonografiler, Hristiyan inanç sisteminde “ilk günah” sonrası insana yüklenen anlamı yansıtıyor.


Cennetten kovuluşun ardından Adem ile Havva artık yalnızca ruhani varlıklar değil; bedeniyle var olan, açlık duyan, üreyen, utanan, haram yediği için göbeği çıkan insanlar. İşte bu bedensel farkındalık, fresklerde göbek gibi detaylarla vurgulanıyor. Göbek, artık Tanrı’nın suretinden çok, insanın dünyevî hâlini, zaafını ve gerçekliğini temsil ediyor.

              Turizm Rehberi Mehmet Akbulut

Rehber Akbulut Anlatıyor


Türkiye'nin deneyimli turizm rehberlerinden Mehmet Akbulut şöyle anlatıyor hikayesini:


“Hz. İsa’nın doğumundan tam 327 yıl sonra, Bizans İmparatoru Konstantinus’un annesi Helena, hac yolculuğu için Kudüs’e giderken bu topraklardan, Sille’den geçiyor. Burası o zamanlar, Hristiyanlığın ilk yıllarına tanıklık etmiş, kayalara oyulmuş mabetlerle dolu bir vadi. İnsanlar kayalıklarda yaşıyor, ekonomik durumları iyi değil.  Helena, bu oyma mabetleri görünce çok etkileniyor ve burada yaşayan Hristiyanlara bir kilise yaptırmaya karar veriyor. Dile kolay, bu yapı neredeyse 1700 yıllık. Üstelik sadece yaptırmakla kalmıyor, kilisenin temel atma törenine de bizzat katılıyor. Kilise, 'Mihail Arkhankolos' adına inşa ediliyor. Yani bugünkü adıyla Aya Elenia Kilisesi. Hristiyan hacıların Kudüs’e yaptıkları yolculuklar sırasında uğradıkları önemli bir durak olarak işlev görmüştür.

Bu yapı zamanla yıpranıyor elbette, ama asla unutulmuyor. Asırlar boyunca birçok kez onarılıyor. Kilisenin içindeki Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe tamir kitabesi, bize 1833 yılında bir restorasyon yapıldığını söylüyor. Hatta aynı kitabede, bu onarımın Sultan Abdülmecit döneminde gerçekleştiği ve bu kilisenin dördüncü kez elden geçirildiği belirtiliyor. Yani Osmanlı da buraya değer vermiş, sahip çıkmış. Günümüzde yeniden restore edilerek müze olarak hizmet görmekte"

Akbulut, Adem ile Havva'nın göbekli olarak tasvir edilmesini de günah işlem sonrası yani harama karıştıklarını tasvir etmek amacıyla çizilmiş olduğunu anlatıyor. 


Toplumsal ve Antropolojik


Bazı yorumculara göre bu göbekli tasvirler, yalnızca teolojik değil, aynı zamanda toplumsal ve antropolojik bir yansıma sunuyor.


ille gibi yerleşim yerlerinde eserleri yapan sanatçılar, çevrelerinde gördükleri bedenleri resmiyorlar. Bu nedenle, fresklerdeki Adem ile Havva figürleri hem inancın düşüş anlatısını hem de dönemin halkının fiziksel algısını taşıyor.


Aya Elenia Kilisesi'nin 1833 tarihli Yunan harfli Türkçe kitabesi, binanın tamir edildiğini ve dönemin Rum cemaatinin burayı aktif olarak kullandığını belgeliyor. Ancak 1923'teki nüfus mübadelesiyle cemaat mübadeyle gidince kilise sessizliğe bürünmüş, günümüzde ise yeniden restore edilerek müze olarak açılmış durumda. 


Göbekli Adem ve Havva, sadece bir ikonografi detayı değil; insanın günahla tanışmasının, bedenle barışmasının ve dünya ile sınanmasının görsel hikâyesi. Aya Elenia’nın duvarındaki bu figürler, bizlere kutsal metinlerden çok daha fazlasını fısıldıyor aslında...

GÖBEK DELİKLERİ VAR MIYDI TARTIŞMASI

Öte yandan Adem ile Havva’nın kimi eserlerde göbek deliğiyle tasvir edilmesi, sanat tarihi ve teolojik tartışmalar açısından dikkat çeken bir konudur. 

İncil’e göre Adem topraktan, Havva ise Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı için biyolojik olarak göbek deliklerinin bulunmaması gerekirken, tarih boyunca yapılan sanat eserlerinde bu figürler sıklıkla göbek deliğiyle betimlenmiştir. 

Bu durumun estetik, kültürel ve simgesel nedenleri vardır. Sanatçılar, insan bedenini anatomik bütünlüğüyle yansıtmak ve izleyicinin tanıdığı formu bozmamak adına göbek deliğini figürlere eklemiş; aynı zamanda göbek deliği, insanın dünya ile olan bağını ve dünyevi varoluşunu simgelediğinden, Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşları sonrası artık “insan” olduklarını vurgulamak için sembolik olarak kullanılmıştır. 

Bu durumun çarpıcı bir örneği, Michelangelo’nun Sistina Şapeli’nde yer alan “Adem’in Yaratılışı” freskinde görülür. Bu eserde Adem figürü göbek deliğiyle tasvir edilmiş ve bu tercih, hem estetik kaygılarla hem de Adem’in tanrısal ama aynı zamanda insani doğasını vurgulamak amacıyla yapılmış olabilir. Michelangelo’nun anatomik doğruluğa verdiği önem ve insan bedenine duyduğu hayranlık da bu tercihte etkili olmuştur. 

Kaynakça: 

https://tr.wikipedia.org/wiki/Aya_Elenia_Kilisesi


https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2158480


https://konyadayim.com.tr/blogs/108/Aya-Elena-Kilisesi

https://www.birgun.net/makale/hakikatin-gobek-deligi-129958

https://www.idildergisi.com/makale/pdf/1596083820.pdf

https://sorularlaislamiyet.com/hz-adem-ile-hz-havvanin-gobek-deligi-var-miydi-yoksa-evrime-delil-midir

https://hoghheim.com/blogs/sanat-tarihi/ademin-yaratilisi-tablosu-hikayesi-ve-hakkindaki-tum-bilgiler?

srsltid=AfmBOop4auHQ5Sw1rphv0nbWomNKKVjZ0RTuHs5QJRvTQ8ajdI4FDSPf&utm_source=chatgpt.com

11 Nisan 2025 Cuma

ÇİN'İN TÜRKİYE'DEKİ STARETEJİK DENİZ KAPISI: KUMPORT LİMANI

ÇİN'İN TÜRKİYE'DEKİ YATIRIMLARI: EKONOMİK İŞ BİRLİĞİ VE STRATEJİK HAMLELER

             fotoğraf: Dünya Gazetesi


NEVİN BİLGİN 

Türkiye ve Çin arasındaki ekonomik ilişkiler, son yıllarda önemli bir ivme kazandı. Çin, küresel ekonomideki yükselişiyle birlikte Türkiye’de çeşitli sektörlere yatırım yaparak ekonomik bağlarını güçlendirdi. Özellikle otomotiv, yenilenebilir enerji, altyapı ve teknoloji alanlarında yapılan yatırımlar, iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğinin temel taşlarını oluşturuyor.Çin'in Türkiye'deki en önemli yatırımlarından birisini Kumport Limanı oluşturuyor. Çin’in küresel ekonomik stratejisi olan Kuşak ve Yol Girişimi (KYG), Türkiye’yi önemli bir transit noktası olarak konumlandırıyor. Türkiye, İpek Yolu’nun modern versiyonu olarak görülen bu projede lojistik ve ticaret merkezi olma potansiyeline sahip. Çin, Türkiye üzerinden Avrupa ve Afrika pazarlarına daha kolay erişim sağlamak için altyapı yatırımlarını artırıyor.


Çin, Türkiye'nin en büyük üçüncü ticaret ortağı, ikinci en büyük ithalat kaynağı ve 15. en büyük ihracat pazarı konumunda. 2023 yılında Çin ile Türkiye arasındaki toplam ticaret hacmi 43,4 milyar ABD dolarına ulaştı.



İkili yatırım ilişkileri, otomotiv, yenilenebilir enerji ve altyapı dahil olmak üzere çeşitli sektörlerde umut verici fırsatlar barındırıyor. Çinli yatırımcılar, Türkiye’de giderek daha fazla elektrikli araç ve akıllı telefon üretim tesisleri kurmaya odaklanırken, enerji altyapısındaki ortak projeler Türkiye'nin teknik kapasitesini ve üretim yeteneklerini artırıyor.


Çin’in Türkiye’deki Büyük Yatırımları

Çin, Türkiye’de 2,4 milyar dolarlık doğrudan yatırım gerçekleştirmiş durumda. Çinli şirketler, özellikle liman işletmeciliği, demiryolu projeleri, enerji sektörü ve e-ticaret alanlarında büyük yatırımlar yapıyor. Öne çıkan bazı yatırımlar şunlardır:


- Kumport Limanı: Çinli China Merchants Group, Türkiye’nin en büyük limanlarından biri olan Kumport’un çoğunluk hissesini satın aldı.

- Yüksek Hızlı Tren Projeleri: Çinli şirketler, Türkiye’deki demiryolu projelerine yatırım yaparak ulaşım altyapısını güçlendirmeye katkı sağlıyor.

- Trendyol: Çinli e-ticaret devi Alibaba, 2018 yılında 728 milyon dolar karşılığında Trendyol’u satın aldı.

- Enerji Sektörü: Çin, Türkiye’de yenilenebilir enerji ve madencilik alanlarında yatırımlar yaparak enerji sektörüne önemli katkılar sağlıyor.

- Elektrikli Araç Yatırımları: Çinli elektrikli araç üreticisi BYD, Türkiye’de 1 milyar dolarlık yatırım yaparak yılda 150.000 araç üretecek bir fabrika kuruyor. Bu yatırım, Çinli üreticilerin AB'nin yeni gümrük tarifelerinden kaçınmasını sağlarken, Türkiye için de istihdam ve teknolojik gelişim fırsatları sunuyor.


Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) ve Türkiye

Çin’in küresel ekonomik stratejisi olan Kuşak ve Yol Girişimi (KYG), Türkiye’yi önemli bir transit noktası olarak konumlandırıyor. Türkiye, İpek Yolu’nun modern versiyonu olarak görülen bu projede lojistik ve ticaret merkezi olma potansiyeline sahip. Çin, Türkiye üzerinden Avrupa ve Afrika pazarlarına daha kolay erişim sağlamak için altyapı yatırımlarını artırıyor.


Türkiye’nin Çin’deki Yatırımları

Türkiye, Çin’de 195 milyon dolarlık yatırım gerçekleştirmiş durumda. Bu yatırımlar, genellikle ticaret ve sanayi alanlarında yoğunlaşıyor. Ancak Türkiye’nin Çin’deki yatırımları, Çin’in Türkiye’deki yatırımlarıyla kıyaslandığında oldukça düşük seviyede.


Ekonomik İş Birliğinin Geleceği

Türkiye ve Çin arasındaki ekonomik ilişkiler, stratejik ortaklık çerçevesinde gelişmeye devam ediyor. Çin’in Türkiye’deki yatırımları, teknoloji transferi, istihdam yaratma ve altyapı gelişimi açısından önemli fırsatlar sunuyor. Ancak bu yatırımların yerli üretimi desteklemesi ve ekonomik bağımsızlığı koruması açısından dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.


Kaynakça: 

https://www.kumport.com.tr/

https://www.e-sehir.com/turkiye-haritasi/kumport-liman-hizmetleri-ve-lojistik-nerede-nasil-gidilir.html#google_vignette


https://dipam.org/turkiye-cin-ekonomik-iliskilerinin-kapsamli-analizi/

https://www.ekonomim.com/ekonomi/cin-yatirimlari-turkiyede-yukselise-gecti-haberi-767433

https://tudpam.org/turkiye-cin-iliskilerinde-ekonomik-is-birlikleri-ve-yatirimlar/

https://www.france24.com/en/live-news/20240713-turkey-puts-its-best-foot-forward-to-charm-chinese-investors

https://www.china-briefing.com/news/china-turkey-bilateral-trade-and-investment-profile/

https://www.middleeasteye.net/news/how-turkey-improved-stagnated-ties-china

https://www.ekonomigazetesi.com/sektor-haberleri/kumportun-cinli-ortaklari-yeni-yatirim-firsatlari-kolluyor-22669/


 Çağrı Merkezleri ve O "Şuh" Konuşma Tarzı

Türkçe'de Olmayan "Aşırı Yayma Sendromu" 


Nevin Bilgin 

Dijital çağda çağrı merkezleri, vatandaşın hızlı ve kolay hizmet almasını amaçlayan sistemler olarak görülüyor. Bankalar, devlet kurumları, teknoloji şirketleri… Hepsi, müşterilere daha iyi hizmet sunmak için çağrı merkezleri oluşturuyor. Ancak bu hizmetin en ilginç ve bazen en komik taraflarından biri, çalışanların "şuh" ve abartılı bir nezaket tonuyla konuşmaya çalışması.

Nezaket mi, Şuh Sesli Tiyatro mu?

Bir banka müşteri hizmetlerini aradığınızı düşünün. Bir sorununuz var ve hızlıca çözüm bekliyorsunuz. Karşınızdaki görevli size şöyle yanıt veriyor:

"Efendiiiimmm, tabiii kiii sizin içiiinnn hemen yardımcı oluyorumuuuuzzzz!"

Burada bir problem var. Cümle uzadıkça uzuyor, telaffuz ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Sonunda, çözüm değil, bir sahne performansı izliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Nezaket yerinde elbette, fakat müşteri hizmetlerinin nezaket değil, çözüm odaklı olması gerekiyor.

Aşırı Yayma Sendromu: Sorun Çözülmüyor, Konuşma Uzuyor

Bir teknik destek hattını arıyorsunuz, örneğin internet bağlantınızda bir sorun var. Karşınızdaki kişi, o "şuh" ve "yayarak konuşma" modunda:

"Modeminiziiii kapatııııp açıııınnn efendiiiimmm, sonrasındaaaa banaaa tekrarrrr ulaşabiliiiir misinizzz?"

Bu aşırı uzatma durumu, konuşma akışını kesintiye uğratıyor. Konunun özü kayboluyor ve müşteri aslında kendi sorununu bile unutmaya başlıyor.



Bazen olay sadece kelimeleri yaymaktan ibaret de değil. Şuh ses tonu, sanki çözümden çok "duygusal destek vermeye" yönelikmiş gibi bir hava yaratıyor. Bir banka çalışanının şu cümlesini düşünün:

"Anlıyorumuuuuzzzz, sizin için çok üzücü bir durummm… Amaaa emin olabilirsiniiizz, hemen ilgileneceğiiiimm efendiiiimmmm!"

Tamam, üzgün olmaları güzel ama asıl önemli ololan hızlıca çözüm sunmak değil mi? Sonuçta kimse terapi almak için çağrı merkezlerini aramıyor!

Müşteri Hizmetleri ve Gerçek Sorun: Dinlemek Yerine Ses Tonuna Odaklanmak

En büyük sorunlardan biri, çalışanların konuşma tarzına o kadar fazla odaklanmaları ki, müşterinin ne dediğini düzgün şekilde anlamıyor olmaları.

Bir ödeme sorununuz var, çağrı merkezini arıyorsunuz:

"Efendiiimm, hemen kontrol ediyorumuuuuzzz!"

Ancak birkaç dakika sonra fark ediyorsunuz ki, temsilci aslında başka bir işlemi kontrol etmiş ve konuyu yanlış anlamış. Yavaş konuşacağım ve şuh bir ton kullanacağım derken, dikkatlerini dağıtmış oluyorlar.



Çözüm: Doğal, Samimi ve Akıcı İletişim

Çağrı merkezi çalışanlarının nezaket ve verimlilik arasındaki dengeyi iyi kurması gerekiyor. Elbette müşteri hizmetleri deneyiminde nezaket önemli, ancak bu yapaylaşmamalı ve çözüm sürecini aksatmamalı.

- Yaymadan ve abartılı ses tonu olmadan konuşmak

- Sorunu dinleyip doğrudan cevap vermek

- Gereksiz cümleleri uzatmadan, sade ve anlaşılır olmak

Çağrı merkezi çalışanları, müşteriyle yapay bir diyalog kurmak yerine daha gerçekçi ve odaklı bir konuşma şekli benimserse, hem hizmet daha kaliteli hale gelir hem de çağrı süresi gereksiz yere uzamaz. 

Yoksa bir gün hepimiz, telefonda "efendiiimmm, hemen ilgileniyoruuuzzzz" cümleleriyle ömür tüketmeye devam edeceğiz. 

GENÇLİK, SİYASET VE KAHVE

KAHVE VE KİMLİK

MİLYAR DOLARLIK KAHVE İTHALATI



Nevin BİLGİN 

Bir zamanlar üniversite kantinlerinde içilen çay, arkadaş sohbetlerinin, samimiyetin ve öğrenci dostu fiyatların simgesiydi. 

Çay, sadece bir içecek değil, bir paylaşım ve dayanışma kültürüydü. 

Öğrenciler birbirine çay ısmarlarken bunun ekonomik bir yük getirmeyeceğini bilir, sosyalleşmenin doğal bir parçası olarak görürdü. Hatta espriyle karışık kantincinin polis olup olmadığı muhabbetleri dönerdi çoğu üniversitenin kantininde. 

Ancak zaman içinde bu gelenek yerini kahve zincirlerine bıraktı. Artık kocaman bardaklarla taşınan ve aroma, parfüm destekli ithal kahveler, üniversite kampüslerinin vazgeçilmez öğeleri haline geldi. 



Sıcak bir çayın doğal buharı, marka logosu taşıyan kahve bardaklarının yerini aldı. Eskiden kantinciyle kurulan samimi diyaloglar, büyük kahve zincirlerinin kurumsal yüzüyle değiştirildi.

Statü ve Kimliği Kahve Bardağıyla Yakalamak

Şimdi, kahve sadece bir içecek değil; aynı zamanda bir statü göstergesi ve hatta siyasi tercih haline gelmiş durumda. 

Küresel Markalar ve Küresel Fiyatlar

Küresel markaların tüketim alışkanlıklarını yönlendirmesi, sadece gençlerin günlük seçimlerini değil, aynı zamanda ekonomik bağımsızlıklarını da etkiliyor. 



Çay, yerli üretimin bir parçasıyken, kahve büyük ölçüde ithal ve döviz çıkışına neden olan bir ürün. Fiyat farkları da oldukça çarpıcı; çayın fiyatı makul seviyelerde kalırken, büyük kahve zincirlerinde satılan bir bardak kahve 150 liradan başlıyor.

Alışkanlıklarımız, reklam stratejileri ve tüketim kültürü aracılığıyla şekillendirildi. Üniversiteler artık sadece bilgi üretim merkezleri değil, aynı zamanda büyük küresel markaların tüketim alanları haline geldi. 

Gençler, bu değişimi sorgulamalı mı? Bilinçli tüketim ve desteklemek, ekonomik bağımsızlığı koruyabilir mi?


Kahve İthalatı Artıyor

Türkiye'nin kahve ithalatı son yıllarda önemli ölçüde arttı. 2023 yılında Türkiye'nin kahve ithalatı 607,3 milyon dolar seviyesine ulaştı ve bir önceki yıla göre %14,5 artış gösterdi. 2022'de ise kahve ithalatı 530,2 milyon dolar olarak kaydedilmişti.

Ayrıca, Türkiye'nin 2020-2024 yılları arasında toplam kahve ithalatı 1,5 milyar dolar seviyesine ulaştı. Kahve ithalatında en büyük paya sahip ülkeler arasında Brezilya, Hollanda ve Almanya bulunuyor.

Türkiye'de kahve tüketimi giderek artarken, ithalata bağımlılık da yükseliyor. Yerli üretimin olmaması nedeniyle kahve tüketimi büyük ölçüde dışa bağımlı durumda. Bu durum, döviz çıkışına neden olurken, yerli alternatiflerin desteklenmesi konusunda tartışmaları da beraberinde getiriyor.


HANGİ ÜNİVERSİTEDE HANGİ KAHVE VAR

Bu listelerde de hangi üniversitede hangi kahve zincirlerinin olduğuna ilişkin. Ekonomim tarafından hazırlanmış. 

https://www.ekonomim.com/foto-galeri/yasam/liste-aciklandi-universitelerde-en-cok-hangi-kahve-zincirleri-var-starbucks-mi-espressolab-mi-galeri-811333


Türkiye'deki Üniversitelerde Bulunan Kahve Zincirleri

- Nişantaşı Üniversitesi: Starbucks

- Özyeğin Üniversitesi: Kahve Dünyası, Caffe Nero

- Acıbadem Üniversitesi: Starbucks

- Anadolu Üniversitesi: Kahve Dünyası, Caffe Nero

- TOBB Üniversitesi: Starbucks

- Kadir Has Üniversitesi: Espressolab, Starbucks

- Işık Üniversitesi: Kahve Dünyası

- Medipol Üniversitesi: Starbucks

- İstanbul Teknik Üniversitesi: Espressolab, MOC Coffee Roastery

- Koç Üniversitesi: Caffe Nero, Espressolab

- Sabancı Üniversitesi: Coffy, Starbucks, Espressolab

- Yıldız Teknik Üniversitesi: Cups & Clouds, Kahve Dünyası, Espressolab

- Aydın Üniversitesi: Espressolab, Starbucks

- Sabahattin Zaim Üniversitesi: The Coffee Factory, Espressolab

- Gaziantep Üniversitesi: Kahve Dünyası

- Ege Üniversitesi: Starbucks, Espressolab, Tchibo

- Bursa Uludağ Üniversitesi: Espressolab, David People Coffee

- Dicle Üniversitesi: Kahve Dünyası

- Okan Üniversitesi: Starbucks

- Konya Selçuk Üniversitesi: Espressolab, Caffe Di Fiore

- Bilkent Üniversitesi: Starbucks

- Bilgi Üniversitesi: Caffe Nero, Espressolab, Starbucks


Kaynakça: 

Türkiye iki yılda 1 milyar dolarlık kahve içti - Sözcü


9 Nisan 2025 Çarşamba

KAPİTALİZMİN KIRILGANLIĞI VE KÜRESEL ETKİLERİ

ABD DE YAŞANAN 1837 PANİĞİ VE BANKACILIK KRİZİ NEYDİ?

KARL MARX'IN UYARILARI GERÇEKLEŞİYOR

                                                                                          Fotoğraf: Vikipedi

Nevin BİLGİN 

Aslında kapitalizmin krizleri 1929 buhranıyla başlamıyor. Başlangıcı 1837'ye götürmek mümkün. 1837 Paniği, kapitalist sistemin kırılganlıklarını gözler önüne seren önemli gelişmelerden ve günümüze kadar da ekonomik dalgalanmalar süregelmiş, bunun siyasi sonuçları da ortaya çıkmıştır. 

ABD’de yaşanan krizler yalnızca iç faktörlerden kaynaklanmamış, küresel ticaretin ve para politikalarının etkisi altında şekillenmiştir. Büyük Buhran ve sonrasında ortaya çıkan otokratik liderler, ekonomik krizlerin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürebileceğinin önemli bir örneği olmuştur. Kapitalist sistem, bu tür krizleri önlemek için sürekli olarak reformlara ve düzenlemelere ihtiyaç duymaktadır.

MARX'IN UYARILARI

Alman felsefeci Karl Marx, kapitalist sistemin krizlere yatkın olduğunu ve bu krizlerin kaçınılmaz olduğunu savunuyordu. Marx’a göre, kapitalizm sürekli olarak sermaye birikimi ve üretim fazlası yaratırken, bu fazlalıklar sistem içinde verimli bir şekilde yeniden dağıtılamıyordu. Bu durum, ekonomik krizlerin temel nedenlerinden biri olarak görülüyordu.

Marx, özellikle aşırı birikim ve kriz döngüsü kavramlarını vurguladı. Kapitalist sistemde, sermaye ve iş gücü yan yana bulunmasına rağmen, bunların verimli bir şekilde bir araya getirilememesi krizlere yol açıyordu. Marx’a göre, kapitalizmin doğasında bulunan bu çelişkiler, sistemin kendi kendini yok etmesine neden olabilirdi.

                             Başkan Andrew Jackson

1837 Paniği: Ekonomik Krizin Nedenleri ve Gelişimi

1837 Paniği, Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük bir ekonomik durgunluğa yol açan finansal kriz olarak tarihe geçmiştir. Bu kriz, fiyatların ve ücretlerin düşmesine, işsizliğin artmasına ve genel olarak kötümser bir atmosferin yayılmasına sebep olmuştur. Krizin hem iç hem de dış nedenleri vardı. Batı eyaletlerindeki spekülatif borç verme uygulamaları, pamuk fiyatlarındaki ani düşüş, arazi spekülasyonları, uluslararası altın ve gümüş akışındaki dengesizlikler ve Büyük Britanya'daki borç verme politikalarının sıkılaştırılması bu krizin başlıca sebeplerindendi.

Bankacılık, Ticaret ve Spekülasyon

10 Mayıs 1837'de New York'taki bankalar madeni parayla ödemeyi askıya aldı. Bu, bankaların ticari senetleri tam nominal değerleri üzerinden madeni paraya çeviremeyeceği anlamına geliyordu. Krizin etkileri 1840'ların ortalarına kadar sürdü ve bankaların çökmesine, ticari kuruluşların başarısız olmasına, fiyatların düşmesine ve binlerce çalışanın işini kaybetmesine yol açtı.


Andrew Jackson'ın Politikaları ve Tartışmalar

Bazı tarihçiler, 1837 Paniği’nin Andrew Jackson’ın başkanlık dönemindeki ekonomik politikaları nedeniyle gerçekleştiğini öne sürmektedir. Özellikle 1836’da yürürlüğe giren Specie Circular yasası, federal arazilerin satın alınmasında kağıt para yerine madeni para kullanılmasını zorunlu kılmıştır. Bunun yanı sıra, ulusal borcun tamamının ödenmesiyle ortaya çıkan mali fazlalığın eyaletlere dağıtılması da ekonomik dengeleri değiştirmiştir. Ancak bazı modern araştırmalar, Jackson’ın politikalarının krizin tek sebebi olmadığını, küresel ekonomik koşulların ve spekülatif faaliyetlerin de büyük rol oynadığını göstermektedir.


Büyük Britanya’nın Para Politikalarının ABD’ye Etkisi

1837 krizi yalnızca ABD’nin iç dinamikleri ile açıklanamaz. İngiltere’de altın rezervlerinde yaşanan azalma sonucu, Bank of England faiz oranlarını artırarak sıkı para politikasına geçti. İngiltere’de yaşanan bu değişim, ABD'deki para arzını daraltarak kredi piyasalarını sıkıştırdı ve pamuk fiyatlarının hızla düşmesine neden oldu. Bu gelişmeler, Amerikan bankalarının likidite krizine girmesine yol açarak paniği tetikledi.


Bankalar ve Ticaret: Çöküş ve İşsizlik

Bankaların ödeme gücünü kaybetmesi sonucu birçok kuruluş iflas etti ve işsizlik oranları keskin bir şekilde arttı. Bazı bölgelerde işsizlik %25’e ulaşmış olabilir. 1837-1844 yılları arasında yaşanan bu süreç, ücretlerde ve fiyatlarda ciddi bir deflasyon dönemi olarak değerlendirilmektedir. Bunun sonucunda, ABD'nin ekonomik toparlanması uzun yıllar sürdü.


1930’lar, Hitler ve Mussolini’nin Yükselişi ile Bağlantılar

ABD, 1930’larda Çin ile dış ticaret açığı vermeye başlayınca, ekonomik politikalarında önemli değişikliklere gitti. Tarife engelleri ve kısıtlamalar, küresel ekonomi üzerinde büyük baskılar yarattı. Bu ekonomik sıkıntılar, Almanya’da Adolf Hitler ve İtalya’da Benito Mussolini’nin yükselişine zemin hazırladı. Ekonomik belirsizlikler, otokratik liderlerin güç kazanmasını ve toplumları kriz ortamında radikal çözümler aramaya yönlendirdi.


Kaynakça:

https://www.thecollector.com/capitalism-doomed-karl-marx-crisis/


https://www.thecollector.com/young-karl-marx-early-ideas/


https://eh.net/book_reviews/the-jacksonian-economy/


https://tr.wikipedia.org/wiki/1837_Pani%C4%9Fi

 LATİFE HANIM’IN MEKTUPLARI

AŞK, YALNIZLIK VE HÜZÜNLÜ VEDA



                                                                                        fotoğraf. sechaber.com

“Görsen acırsın halime… Dal üstünde yaşar gibiyim.”


— Latife Hanım, Galibe Hanım’a yazdığı mektuplardan, Kasım 1925


Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan bir evlilik… İç içe geçmiş bir aşk hikâyesi, bir kadının yalnızlığı, bir ulusun inşa sürecine tanıklık… Latife Hanım’ın Galibe Hanım’a yazdığı yedi mektup, yalnızca bireysel bir kırılmayı değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecindeki sosyal, kültürel ve psikolojik dönüşümleri yansıtan değerli belgeler arasında yer alıyor. Bu mektuplar, onun Mustafa Kemal ile olan evliliğinin son aylarını ve boşanmanın hemen ardından geçen dönemi kapsamakta, iç dünyasını büyük bir açıklıkla gözler önüne sermektedir.

1925 yılından 1950’ye kadar Latife Hanım’ın basında yer alan tek bir fotoğrafı bile yayımlanmamış, uzun yıllar boyunca sessiz bir hayat sürmüştür. 1950’lerin başında, bir akraba düğününde objektiflere yakalanmış ve artık yorgun çehresi ile ağarmış saçları göze çarpmıştır.

12 Temmuz 1975’te vefat eden Latife Hanım’ın ölümü, gazetelerde “ATATÜRK’ün ilk ve son eşi öldü” manşetiyle duyurulmuştur. Çok sade bir törenle defnedilen Latife Hanım’ın evine gelen yetkililer, onun not defterlerine ve anılarına el koymuş; bu belgeler tek tek tasnif edilerek günü geldiğinde açılmak üzere Türk Tarih Kurumu’na teslim edilmiştir. Hala da arşivi açılmamıştır. 

Mektuplarda dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, Latife Hanım’ın duygularındaki değişimdir. Evliliğin ilk zamanlarında umut dolu, canlı ve güçlü bir kadın imgesiyle karşımıza çıkan Latife Hanım, boşanma sonrası derin bir çöküş yaşamıştır. Özellikle Çankaya’daki baskın siyasi ortamdan yorulduğunu ve İstanbul’da daha sosyal bir yaşam arzusu duyduğunu dile getirmesi, onun yalnızca eş olarak değil, birey olarak da var olmaya çalıştığını göstermektedir. Ancak bu istek, evlilikten bir kopuş niyeti taşımamaktadır. Tam aksine, Mustafa Kemal’in yanında olmak, onun mücadelesine ortak olmak isteyen bir kadının içsel çatışmasıdır.


Büyük Kırılma: İzmir’e Gidiş ve Sessiz Boşanma


İstanbul seyahati ile nefes almayı planlarken, Mustafa Kemal’in isteği üzerine İzmir’e gitmesi, sürecin seyrini bambaşka bir yöne taşımıştır. 5 Ağustos 1925’te eline ulaşan boşanma belgesi ise hayatındaki en ani ve yıkıcı gelişmelerden biri olmuştur. Hiç beklemediği bir anda, hiçbir yüz yüze konuşma yapılmadan alınan bu karar, onun için yalnızca bir ayrılık değil, aynı zamanda bir hayal kırıklığı ve hayata karşı bir güvensizlik anlamına gelmiştir.


Kasım ayında yazdığı bir mektubunda, içinde bulunduğu ruh hâlini şu sözlerle özetler:


“Görsen acırsın halime… Dal üstünde yaşar gibiyim.”

Bu cümle, hem fiziksel yorgunluğu hem de ruhsal kırılmayı tek bir imgeyle anlatmaktadırb 


Mustafa Kemal’e Bakış

Mektuplarda dikkat çeken bir diğer nokta, Latife Hanım’ın Mustafa Kemal’e dair dilidir. Ne bir öfke, ne bir suçlama… Aksine, onun liderliğine ve insanlığına duyduğu derin sevgi ve bağlılık, satır aralarına sızmaktadır. Ayrılıktan sonra yazdığı bir mektupta şu ifadeleri kullanır:


“Kendi ifademle hayatımı anlamlandıran her şeyi bir çift mavi göze bağlamıştım. Ama şimdi o gözleri kaybettim.”

Bu cümle, Latife Hanım’ın aşkı nasıl yücelttiğini ve Mustafa Kemal’in onun gözünde yalnızca bir eş değil, bir anlam kaynağı olduğunu göstermektedir. Bu aşk, politik bir evliliğin çok ötesinde; kişisel, duygusal ve ruhsal bir ortaklık arayışıdır.


Tarihsel Tanıklık ve Kadın Psikolojisi

Latife Hanım’ın mektupları, sadece bir kadının duygusal hikâyesi değil; aynı zamanda Cumhuriyet’in inşa sürecinde kadınların yaşadığı ikilemleri, beklentileri ve kırılmaları da yansıtan güçlü tanıklıklardır. Latife Hanım, hem çağının çok ilerisinde eğitimli ve özgür bir kadın hem de derin bir iç yalnızlık yaşayan, sevgisiyle baş başa kalmış bir birey olarak bu mektuplarda karşımıza çıkar.

Latife Hanım’ın Galibe Hanım’a yazdığı bu yedi mektup, Cumhuriyet’in ilk yıllarının duygusal panoramasını sunan, edebi ve tarihî kıymeti büyük metinlerdir. Bu mektuplar sayesinde, sadece bir evliliğin sonlanışını değil; aynı zamanda modernleşme sürecinin kadın üzerindeki etkilerini, siyasal ortamın aile ilişkilerine etkisini anlama açısından önemli. 


Kaynakça

Kaynak: Doç. Dr. İhsan Sabri BALKAYA, “ATATÜRK’ÜN EŞİ LATİFE HANIM’DAN ALİ FETHİ OKYAR’IN EŞİ GALİBE HANIM’A YAZDIĞI MEKTUPLAR

https://www.sechaber.com.tr/latife-hanimin-29-agustos-tarihli-mektubu/

Boşanma Fotoğrafçılığı: 

Yeni Bir Başlangıcın Kadrajı









Son yıllarda Çin’de ve bazı diğer ülkelerde giderek popülerleşen boşanma fotoğrafçılığı, ilişkilerin sonlanmasını belgeleyen ve bireylere yeni başlangıçlarını kutlama fırsatı veren benzersiz bir hizmet haline geldi. Geleneksel düğün fotoğrafçılığının aksine, boşanma fotoğrafçılığı, bir ayrılığı romantik bir bitişten ziyade kendini keşfetme, özgürleşme ve yeni bir yolculuğa adım atma olarak ele alıyor.

Boşanma Fotoğrafçılığı Neden Popülerleşiyor?

Özellikle Çin’de boşanma oranlarının artmasıyla birlikte, insanlar ayrılıklarını üzücü bir olaydan çok, kendileri için yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmeye başladı. Bu noktada boşanma fotoğrafçıları devreye girerek, ayrılan çiftlerin veya bireylerin bu süreci sanatsal ve anlamlı bir şekilde belgelemelerine yardımcı oluyor. İşte bu trendin yükselişinin birkaç nedeni:

Sosyal Medyada Paylaşılıyor – Boşanma fotoğrafları, düğün fotoğrafları kadar popüler hale geldi. Çiftler veya bireyler, bu özel çekimleri sosyal medya platformlarında paylaşarak hikayelerini anlatıyor.

Duygusal Kapanış Sağlıyor – Bir ilişkinin sonlanması zorlu olabilir, ancak profesyonel bir çekim ile bu süreci anlamlı bir ritüele dönüştürmek, duygusal olarak kapanış sağlamaya yardımcı olabilir.

Özgüveni Güçlendiriyor – Özellikle bireysel fotoğraf çekimleri, kişinin kendi kimliğini yeniden inşa etmesine ve yeni başlangıcına güvenle adım atmasına katkıda bulunuyor.

Boşanmanın Tabusunu Kırıyor – Geleneksel olarak boşanma hüzünlü bir olay olarak görülse de, bu tür fotoğrafçılık, ayrılığın olumlu ve güçlendirici bir deneyim olabileceğini göstermeye yardımcı oluyor.


Nasıl Bir Çekim Yapılıyor?

Boşanma fotoğrafçılığı, çiftlerin veya bireylerin tercihine göre farklı konseptlerde gerçekleştiriliyor:

Son Kez Birlikte: Ayrılan çiftler, anlaşmalı bir şekilde son kez birlikte bir çekim yaparak ilişkilerinin hikayesini fotoğraflarla anlatıyor.


Bireysel Yeniden Doğuş: Yeni bir başlangıç yapma fikriyle bireysel portreler çekiliyor. Özgüveni yansıtacak güçlü pozlar, yeni hayatın kapılarını aralıyor.


Eski Eşyalarla Vedalaşma: Eski yüzükleri bırakma, düğün fotoğraflarını yakma gibi sembolik anlar, fotoğraflarla ölümsüzleştiriliyor.


Kaynakça: 


https://www.sozcu.com.tr/bosanmalar-artti-yeni-sektor-ortaya-cikti-saatte-10-bin-tl-kazaniyorlar-p147189


https://www.haberaktuel.com/bosanma-fotografciligi-yeni-trend-yukseliste-3023783