8 Haziran 2025 Pazar

 TARHANA İÇENDEN FELSEFECİ OLMAZ MI?

Felsefe Lüks Müdür? Varoluşsal Mıdır? 


Nevin BİLGİN 

Anadolu'da yaygın olup, ucuz ve erişilebilir bir gıda olan tarhana, felsefenin konusu oldu. 

Dücane Cündioğlu’nun yakın zamanda söylediği bir söz,  epey yankı buldu:

“Tarhana çorbası içip dürüm yiyenlerin işi felsefeyle olmaz.”

İlk bakışta bu söz, elitist bir küçümseme ya da Doğu'ya has bir kompleksi içinde barındırıyor gibi görünebilir. Ancak dikkatli bir okuma yaparsak, neyle karşılaşırız? 

Türkiye’deki felsefi altyapının zayıflığı üzerine yapılan ironik bir sosyal analizle.

Cündioğlu sesi yükseltiyor, ironiyi kullanıyor ama arka planda bir gerçeğe parmak basıyor: Kültürel ve entelektüel üretim için yalnızca bireysel akıl değil, toplumsal bir altyapı da gerekir. Eleştirel düşüncenin teşvik edildiği bir ortamın olması gibi. 

Ama yine de şu soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz:

Tarhana içen bir insan düşünemez mi?

Modern toplumda felsefe, genellikle şehirli, eğitimli, hatta maddi durumu iyi olan kesimle özdeşleştirilir. Oysa felsefenin tarihine baktığımızda tersi örneklerle de karşılaşırız. 

En büyük örnek ünlü filozof Diogenes. Fıçıda yaşar.  

Fakirlikle iç içe geçen hayatlar, felsefenin önüne engel değil; çoğu zaman onun kaynağı olabilmektedir. 

Cündioğlu’nun sözleri tam da bu tartışmayı açmamız için bir fırsat belki de. 


Tarhana çorbası içmek tek başına engel değildir ama tarhana çorbası dışında bir şeyle beslenmeyen bir entelektüel iklim, derinlikli düşünceyi zor üretir. Yani sorun yemeğin kendisi değil, kültürel menünün darlığıdır.

Düşünen Yoksullar

Sadece Batı değil, Doğu' da yoksul filozoflar vardır. Hindistan’da felsefe, Himalayalar’daki keşişlerden doğdu. Çinli düşünür Sengzhao, yoksul bir çevreden gelip Tao düşüncesini dönüştürdü. 

Felsefe, sadece sofraların değil; zihnin neyle beslendiğinin ürünüdür. Sofrada tarhana olur, ama akılda soru varsa; işte o zaman felsefe doğar. Felsefe, lüks bir etkinlik değil, varoluşsal bir ihtiyaç. Kimi zaman aç bir insan, tok birinden daha fazla “bu dünya neden böyle?” diye sorar. Çünkü hayatla kurduğu ilişki daha çıplak, daha doğrudandır. Fakirlik içinde yaşayan biri, hayatın adaletsizliğini daha net görür. Ve sorar: Neden? Nasıl? Ne yapmalı?

Antik Yunan'dan habersiz bir işçinin kafasında da gece vardiyasından dönüşte bu sorular yankılanabilir. Üstelik tarhana çorbası da içmiş olabilir o gün. Ama felsefe gelenek, disiplin, süreklilik ve en önemlisi eleştirel düşünceyle beslenmeyince felsefe olamamakta. 

Elbette sürekli hayatta kalma mücadelesi veren birinin düşünmeye zamanı daralır. 

İşin diğer bir yanı da entelektüel tembelliğe, popüler kültürle beslenen yüzeysel düşünceye yönelik bir eleştiridir aslında. 


7 Haziran 2025 Cumartesi

 "NO MONEY, NO HONEY"

YÜKSEK BEKLENTİLERİN YALNIZLIĞI

Kadın-Erkek Dinamiklerinde Hipergami ve Modern Yalnızlık





Nevin Bilgin 

İnsan türü, geçmişten bugüne sosyal bir varlık olarak varlığını sürdürdü. Ancak günümüz toplumlarında, özellikle kadın ve erkek ilişkilerinde derin bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise çoğu zaman dile getirilmeyen ama davranışları etkileyen içgüdüsel bir yapı var: hipergami.

Hipergami dürtüsü, kişilerin eş seçerken belli bir düzeyin ve özelliklerin üstündeki bireylere eğilim göstermeleri durumudur. Özellikle kadınlarda evrimsel kökenlere dayandığı düşünülen bu eğilim, tarih boyunca hayatta kalma, korunma ve neslin devamı açısından daha güçlü, daha statülü bireyleri tercih etmeye yönlendirmiştir. Fakat modern çağda kadınlar ekonomik, sosyal ve eğitim açısından kendi ayakları üzerinde durdukça, bu içgüdüsel eğilim karmaşık bir çıkmaza dönüşüyor.



Bugünün kadınları, artık sadece "daha iyi" birini aramıyor; kendilerinden daha üst düzeyde, daha başarılı, daha özgüvenli, daha karizmatik birini istiyor. Ancak toplumsal eşitlik arttıkça, bu beklentiyi karşılayan erkek sayısı da azalıyor. Erkekler ise, geleneksel rollerin çözülmesiyle neye dönüşmeleri gerektiğini bilemez hale geliyor.

Bu denklemde ortaya çıkan sonuç şu: Kadınlar daha az erkeği "potansiyel eş" olarak görüyor, erkekler ise “yeterli görülmeme” duygusuyla ya uzaklaşıyor ya da tepkisel bir duruma giriyor. Her iki cinsiyet için de yalnızlık yaygınlaşıyor.

Kadınların yalnızlığı, çoğu zaman standart düşürmek değil, değer görmek istemek olarak okunmalı. Ancak bu yalnızlık bir tercihten çok sistemin yarattığı bir kopuşun sonucu. Artan bireyselleşme, sosyal ağların yüzeyselliği ve ilişki biçimlerindeki güvensizlik duygusu, hem kadınları hem erkekleri birbirinden uzaklaştırıyor.

Bu sorunun çözümü sadece kadınlardan ya da erkeklerden beklenemez. Hem biyolojik kodlarımızı hem de toplumsal yapımızı sorgulamak ve yeni bir karşılıklı anlayış dili geliştirmek zorundayız. Aksi takdirde yalnızlığımız, tercihten değil iletişimsizlikten büyümeye devam edecek.

https://christophertabet.medium.com/no-money-no-honey-hypergamy-af39f117d61d

https://en.wikipedia.org/wiki/Hypergamy?utm_source=chatgpt.com

https://medium.com/%40martinscharles561/hypergamy-of-women-pop-culture-survival-or-ego-70eb6f12ede9


 TOPLUMUN HAYALETLERİ

EMEKLİLER, UZUN SÜRE İŞSİZ KALANLAR, GEÇİCİ YA DA DÜŞÜK ÜCRETLE ÇALIŞANLAR

YENİ FAKİRLİĞİN SESSİZ TANIKLARI

NE AÇLIKTAN ÖLÜYORLAR, NE TOK SAYILIYOR, NE SOKAKTA KALIYORLAR NE DE EVLERİNDE HUZURLA YAŞIYORLAR

TÜKETEMEMEK SUÇ SAYILABİLİR Mİ?

TÜKETEMEYEN TOPLUMDAN DÜŞÜYOR GÖRÜNMEZLEŞİYOR




NEVİN BİLGİN

Modern şehirler ışıl ışıl. Vitrinler renkli, raflar dolu. İnsanlar ekranlara gömülmüşken, bir şeyler eksiliyor aramızdan. Görünmeyen, sesi duyulmayan, varlığı inkâr edilen bir topluluk yaşıyor artık aramızda. 

Onlar, ne açlıktan ölüyor ne tok sayılıyor; ne sokakta kalıyorlar ne de evlerinde huzurla yaşıyorlar. Onlar, Hartmann’ın deyimiyle “küresel çarkın dışında kalanlar”  toplumun hayaletleri.




Alman gazeteci ve yazar Kathrin Hartmann, Küresel Çarkın Dışında Kalanlar adlı kitabında, neoliberal sistemin dışladığı bu görünmeyenleri anlatıyor. Kitap, yalnızca yoksulluk üzerine değil; gizlenen yoksulluğun biçimleri, toplumsal dışlanma, tüketememenin suç sayıldığı bir çağda yaşamanın travması üzerine düşünmeye davet ediyor.

Yoksulluk sadece açlıkla ve evsizlikle tanımlanmıyor

Hartmann’a göre, artık yoksulluk yalnızca açlıkla ya da evsizlikle tanımlanmıyor. Yeni yoksulluk, tüketim toplumunun sunduğu hayali mutluluğa erişememekle ilgili. Modern dünyada var olmanın ölçüsü, ne kadar satın alabildiğinizle belirleniyor. 

Tüketemeyen, toplumdan düşüyor görünmezleşiyor. Yani bir tür sosyal ölüm yaşıyor. İşte bu noktada Hartmann, şehirlere sinmiş hayaletlerin peşine düşüyor: düşük ücretli işlerde çalışanlar, güvencesiz yaşam sürenler, sosyal yardım kuyruklarında bekleyenler, ama aynı zamanda bunu çevresine göstermekten utananlar.

Kitap, bizleri bu “hayaletlerin” dünyasına götürürken aynı zamanda neoliberal politikaların insan onurunu nasıl törpülediğini, bireyleri nasıl yalnızlaştırdığını ve dayanışma kültürünü nasıl dağıttığını gösteriyor. Devletin geri çekildiği, piyasanın kutsandığı bu düzende artık herkes kendi hayatının yöneticisi olmaya zorlanıyor. Başaramayanlar ise sistemin "başarısız ürünü" olarak damgalanıyor. Bu damga öylesine güçlü ki, kişi bir süre sonra kendi yoksulluğundan kendisini sorumlu tutmaya başlıyor.

Toplumun Hayaletleri, sadece Hartmann’ın kitabını değil, hepimizin göz ardı ettiği bir gerçeği hatırlatmak için yazıldı. O hayaletler, bizimle aynı otobüse biniyor, aynı sokakta yürüyor ama seslerini duymuyoruz. Çünkü sistem bize sadece kazananları gösteriyor. Oysa asıl hikâye, görünmeyenlerde saklı.


Türkiye’de Sağcı Gençlik Örgütlenmeleri: MTTB’den D.A.S ve Ülkücü Gençlik Hareketine Geçiş (1916-1960)


fotoğraf Barış Murat Aydoğan



Nevin BİLGİN 

1916 yılında İttihat ve Terakki Fırkası tarafından üniversite gençliğini bir araya getirmek amacıyla kurulan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren devlet-gençlik ilişkilerinin temel taşı olmuştur.

MTTB, Cumhuriyet’in ideolojik temellerini genç nesillere aşılamak üzere devletin desteklediği ve yönlendirdiği bir gençlik örgütü olarak kurulmuş buna dönük işlev görmüştür. 1950’lerden sonra ise, Türkiye’deki siyasal, sosyal ve ideolojik değişimlerin yansıması olarak gençlik örgütlenmelerinde önemli kırılmalar yaşanmıştır.

Milli Türk Talebe Birliği

MTTB, kuruluşundan itibaren Cumhuriyet’in resmi ideolojisi olan Kemalizmin etkisinde gençliği şekillendirme görevini üstlenmiştir. 

1950’lere kadar gençlik üzerindeki belirleyici ideolojik unsur olmuştur. Ancak 1950’lerden itibaren dinci ve ırkçı-şovenist eğilimlerin gençlik arasında güçlenmeye başlaması, MTTB’nin tek sesliliğini bozmuş, gençlik içinde farklı ideolojik kamplaşmalar ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde MTTB, gençlik içindeki iktidar ve muhalefet arasındaki çekişmenin ana sahnesi haline gelmiştir. DP’ye yakın gençlik kesimleri ile CHP’ye yakın gruplar arasında ideolojik ayrışmalar derinleşmiş, MTTB parçalanarak Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) adında muhalif bir yapı ortaya çıkmıştır.



SBP Fikir Kulübü

1954’te CHP, Kemalizm’in gençlik üzerindeki etkisini artırmak amacıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü’nü (SBF-FK) kurmuştur. Bu kulüp, gençler ve öğretim üyeleri etrafında şekillenen bir düşünce platformu olarak seminerler, paneller ve sanatsal etkinliklerle gençliği etkileyerek Kemalist gençlik ideolojisini yeniden üretme çabasına girmiştir.

Tüm bu gelişmeler, ülkücü gençlik hareketinin ortaya çıkış sürecinde önemli bir ortam sağlamıştır. Komünizmle Mücadele Dernekleri değişik illerde örgütlenmeye başlamıştır. 

Dinci ve Irkçı Eğilimler 

1960 öncesi Türkiye’de gençlik içinde gelişen dinci ve ırkçı-şovenist eğilimler, özellikle MTTB’nin merkezde olduğu Kemalist çizgiye karşı bir tepki olarak örgütlenmelerin çeşitlenmesine yol açmıştır. Bu süreçte, MTTB’den ayrılan milliyetçi ve muhafazakâr gençlik kesimleri, Almanya’da ve Türkiye’de Deutsche Aktionsgemeinschaft der türkischen Sozialisten (D.A.S.) gibi daha radikal sağcı örgütlenmeler oluşturmuş ve bu örgütler Türkiye’deki ülkücü gençlik hareketlerinin temelini atmıştır.



https://forum.donanimhaber.com/donanim-haber-ulkuculer-otagi--106512039-25

D.A.S örgütlenmesi, milliyetçi-ülkücü hareketin Almanya’daki diaspora gençliği üzerindeki etkisinin yanı sıra Türkiye’de de yeni gençlik hareketlerinin doğmasına zemin hazırlamıştır. MTTB  parçalanmış ve gençliğin çok sesliliğe geçişi ortaya çıkmıştır. 

1960’ların ikinci yarısından itibaren Türk istihbaratının, yükselen sol hareketlere karşı mücadeleyi kısmen sivil toplum kuruluşları eliyle gerçekleştirdiği de öne sürülmektedir. 

Komünizmle Mücadele Dernekleri ve D.A.S. yapılanması 

1968’de Ülkü Ocakları Birliği kurulduğunda, MHP’nin kontrolündeki milliyetçi dernekler birleşirken, MHP’nin kontrol edemediği bağımsız milliyetçi örgütler sorun yaratmaktaydı. Bunlar ya ikna edilerek ya da şiddetle etkisizleştirilerek ülkücü cephe birleştirildi. İzmir ve İstanbul’daki ırkçı D.A.S. örgütü gibi itaatsiz gruplar ise şiddetle ortadan kaldırıldı.

Türkiye’de sağcı gençlik örgütlenmeleri, 1916’dan 1960’a kadar geçen süreçte, devletin resmi ideolojisinin araçlarından biri olarak başlamış; ancak demokratikleşme, çok partili hayata geçiş ve toplumsal dönüşümlerle birlikte parçalanmış, farklı ideolojik kamplar ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde MTTB’nin bölünmesi, TMTF’nin kurulması, SBF-FK’nin etkinliği ve D.A.S gibi diaspora bağlantılı milliyetçi örgütlerin etkisi, Türkiye’de ülkücü gençlik hareketinin doğuş sürecinin temel taşlarını oluşturmuştur. 1960 sonrasında ise, ülkücü gençlik hareketi sistematikleşerek Ülkü Ocakları gibi resmi bir yapı ile sahneye çıkmıştır.


Kaynakça: 

https://www.youtube.com/watch?si=lhRVAiUgucZDINH4&v=IPXUmEKxzQg&feature=youtu.be

https://www.youtube.com/watch?si=6SH5h7tUzr0KVccr&v=ZQJDrc3e_d8&feature=youtu.be

https://marksist.net/kerem-dagli/ulkucu-fasist-hareketin-tarihi

https://www.haksozhaber.net/okul/ulkucu-harekette-kimlik-arayisi-254yy.htm

https://www.academia.edu/44406332/Yetmi%C5%9Fli_Y%C4%B1llarda_%C3%9Clk%C3%BCc%C3%BC_Hareket_ve_Kom%C3%BCnizmle_Paramiliter_M%C3%BCcadele?auto=download

Feyizoğlu, Turhan. Fırtınalı Yıllarda Ülkücü Hareket

Bora, Tanıl. Cerayanlar

Çolak, Muhittin. Her Şey Milliyetçi Türkiye İçin

Yarbay, Ersönmez. Akıncılar Hareketi


 "PARİS’TE SON TANGO" VE FRANSIZ ERKEĞİ MİTİ

FRANSIZ ERKEK FİGÜRÜ

    fotoğraf: Sine Türkiye


Nevin BİLGİN 

Bernardo Bertolucci’nin 1972 yapımı Paris’te Son Tangosu, sinema tarihine damgasını vurmuş; cesur anlatımı, Marlon Brando’nun etkileyici oyunculuğu ve atmosferik gücüyle uzun yıllar tartışılmış bir film. 

Dönemine göre oldukça sarsıcı bir anlatı sunuyor. Hâlâ birçok izleyici için sinemasal açıdan çarpıcı. Filmin bu kadar  çarpıcı olma nedenleri arasında, kadın- erkek ilişkilerini sorgulama yanında, Fransız ve Amerikan erkek figürüne ilişkin mitleri de sorgulatan bir yapım. 

Kadına Şiirler Fısıldayan

Fransız erkek figürü, dünya sinemasında ve edebiyatında genellikle zarif, entelektüel, tutkulu ve "aşkı bilen adam" olarak resmedilir. Bu figür; kadını tanıyan, ona şiirler fısıldayan, romantik bir kahve masasında gözlerine bakan biridir. Ancak Paris’te Son Tango, bu idealize edilmiş imgeyi tersyüz ediyor.

Filmdeki erkek karakter, aşkı değil, hükmetmeyi; zarafeti değil, içsel kaosu temsil eder. Aslında Marlon Brando'nun canlandırdığı Paul Amerikalıdır ama film boyunca Fransızca konuşur. 



Onun varlığı, bir yabancı olarak Fransız topraklarında dolaşan bir hayalete benzer. Bu detayla  Bertolucci, Fransız erkekliğini bir “dışarıdan bakışla” çözümlemeye çalışırken, Paul’ün bedeninde hem Amerikan maço kültürünü hem de Fransız erkeğinin duygusal soğukluğu bulunmaktadır. 

Paul, bir anlamda modern Batı erkeğinin krizini taşır: Ne tam anlamıyla sahiplenen bir âşıktır, ne de çekip gidebilen bir kaçak. İlişkinin merkezindedir ve savrulmaktadır. 

Jeanne, tipik bir Fransız genç kadın olarak karşımıza çıkar: hayat dolu, meraklı, arayış içinde. Başlarda Paul’e karşı duyduğu merak ve çekim, Fransız kadınlarının kültürel belleğinde yer etmiş olan “bilge, olgun erkek” mitine duyulan hayranlığın bir yansıması olarak gösterilir. Ancak zamanla bu figür, romantik bir erkeğin değil, duygusal olarak erişilemeyen ve fiziksel olarak sınırsızlık talep eden bir erkeğin yüzünü gösterir.

Kadını Bedene İndirgemek

Bu noktada Jeanne’ın yaşadığı dönüşüm, sadece bireysel değil; aynı zamanda toplumsal bir uyanıştır: Fransız kadınları için bile idealize edilen erkek figürü, çoğu zaman kadının arzusunu bastıran, onu bir bedene indirgeyen bir hayale dönüşür.

Filmdeki aşk ilişkisi, o çok bilinen "Fransız aşkı" klişesinin çok uzağındadır. Ne tutkuyla sarılan iki eşit ruh vardır, ne de entelektüel sohbetlerle süslenmiş bir duygusal yakınlık. Tam tersine, ilişkide bir sessizlik hâkimdir.

Kadını Anlamayan 

Duygularını belli etmeyen, gizemli, melankolik ve nihayetinde yıkıcı olan bir Fransız erkek figürü.  Jeanne’ın genç nişanlısı, film çekme çabasıyla aşkı estetize etmeye çalışırken; Paul ise geçmişinden kaçıp bir bedende kurtuluş arar. Her iki erkek figürü de kadını anlamaktan uzaktır.

Jeanne’ın genç nişanlısı, film çekme çabasıyla aşkı estetize etmeye çalışırken; Paul ise geçmişinden kaçıp bir bedende kurtuluş arar. Her iki erkek figürü de kadını anlamaktan uzaktır.

Ve Paris, filmde bir aşk şehri değil, kayboluşun mekânıdır. 


5 Haziran 2025 Perşembe

 MINDREADER FİLMİ ve HRİSTİYANLIK PROPAGANDASI



Zihin okuma temalı bir film. Ama sahneler ilerledikçe, karakterlerin ruhsal dönüşümü, insanlığın gizli günahlarıyla yüzleşmesi ve "hakikatin ifşası", "Tanrı'ya hast özelliklerin insanlara atfedilemeyeceği" gibi temalar sizi farklı bir yere sürüklüyor. 

MindReader, ilk bakışta teknolojik bir distopya gibi görünse de, alt katmanlarında Amerikan Evanjelik Hristiyanlık anlayışının izlerini taşıyan derinlikli bir yapı sunuyor. Amerikan kültür endüstrisinin birçok alanında Evanjelik etkiler yer almakta. 

ABD’nin kurucu ideolojisi büyük ölçüde Protestan-Evanjelik değerler üzerine kurulu. 

Evanjelik düşüncede dünyanın özü günahkâr kabul edilir ve insanın kurtuluşu ancak Tanrı’nın rehberliğiyle mümkündür. Filmde ana karakterin zihin okuma yetisi sayesinde insanların en gizli düşüncelerini ve ikiyüzlü davranışlarını görmesi, bu inanca paralel biçimde ahlaki çöküşün görünür kılınması anlamına da gelmekte. 

Filmin merkezindeki karakter, Tanrı’nın her şeyi bilen gözüne benzer şekilde insanların iç dünyasını görebilmeye başlar. Bu, Evanjelik düşüncedeki “Tanrı’nın seçilmiş kulu” temasını da hatırlatmakta. Film boyunca karakterin yaşadığı dönüşüm, onu bir tür “modern peygamber” konumuna taşıyor.

Evanjelik inançta kıyamet, tüm sırların ortaya çıkacağı, gizli olanın kalmayacağı bir dönem olarak görülüyor.

 MindReader’da insanların düşüncelerinin okunabilir hale gelmesi, bu kıyametsel ifşa fikrini güçlü şekilde çağrıştırıyor.  

MindReader’da karakterin taşıdığı güç, yalnızca teknolojik bir fantezi değil, aynı zamanda Tanrısal yargı yetkisine de gönderme yapıyor. 


4 Haziran 2025 Çarşamba

 BEYAZ DİŞİN KARANLIK YÜZÜ

TÜRKİYE'DE DİŞ HEKİMLİĞİ, İMPLANTLAR VE GÖRÜNMEYEN RİSKLER

MERDİVENALTI VİDALAR AĞZINIZA TAKILIRSA ŞAŞIRMAYIN

PARAYI PEŞİN ALIP DİŞİNİZİ YAPMADIĞI HALDE PARANIZ İADE EDİLMEZSE ŞAŞIRMAYIN

FATURA, SÖZLEŞME, HERHANGİ BİR BELGE OLMADAN DİŞ YAPMAYA KALKARLARSA ŞAŞIRMAYIN

HASTANELERDE HASTAYI BELLİ DOKTORLARA YÖNLENDİREN SİMSARLAR DA NEYİN NESİ? 

                    Diş Hekimliği Fakültesi'ndeki İmplant Fiyatları

NEVİN BİLGİN 

Gülüşünüzün ardındaki gerçekleri hiç merak ettiniz mi? Modern estetik anlayışının bir simgesi haline gelen beyaz dişler ve implant tedavileri, Türkiye'de büyük bir sektör haline geldi. Ancak bu sektörün her yönüyle şeffaf olduğunu söylemek zor. Diş sağlığı gibi hayati bir konuda, gerçekten ne kadar bilinçliyiz?

Denetim Var mı, Yeterli mi?

Türkiye’de diş hekimliği hizmetleri Sağlık Bakanlığı ve Türk Dişhekimleri Birliği tarafından denetlense de, özellikle özel kliniklerde uygulanan implant tedavileri üzerinde ciddi denetim eksiklikleri olduğu iddia ediliyor. Denetim mekanizmaları ne kadar etkili çalışıyor? Uygulama sırasında kullanılan malzemelerin kaynağı kontrol ediliyor mu? Maliye Bakanlığı, fiş fatura kesmeyen bu yerlerde denetim yapıyor mu? 



Merdivenaltı Klinikler, Yabancı Doktorlar

Ayrıca, merdivenaltı olarak tabir edilen ruhsatsız kliniklerde çalışan bazı kişiler hastaların parasını alıp hiç işlem yapmadan ortadan kaybolabiliyor. Bu tür kliniklerin denetiminden il sağlık müdürlükleri ve kolluk kuvvetleri sorumlu olsa da, ihbar mekanizmalarının etkin çalışmaması nedeniyle bu yerler uzun süre faaliyet gösterebiliyor.

Uzman mı, Pratisyen mi? Hastalar Biliyor mu?

Birçok hasta, implant uygulayan hekimin uzman mı yoksa yalnızca pratisyen mi olduğunu bilmiyor. Türkiye’de ağız, diş ve çene cerrahisi ya da periodontoloji gibi alanlarda uzmanlaşmak yıllar süren bir eğitim gerektirirken, bazı hekimlerin birkaç günlük kurslarla implant yapması endişe verici. Peki, bu ayrımı hastalar nasıl yapacak?

İmplant Malzemeleri: Avrupa mı, Uzak Doğu mu?

İmplant tedavilerinde kullanılan malzemelerin menşei büyük önem taşıyor. Avrupa menşeli ürünler genellikle kalite ve uzun ömür konusunda güvenilirken, Uzak Doğu üretimi implantlar fiyat avantajına sahip. Ancak bu avantaj, kalite ve biyouyumluluk açısından ne kadar sağlıklı? Hastalar bu konuda bilinçli mi yoksa fiyat odaklı mı karar veriyor?

Üniversite Hastanelerinde Durum Ne?

Devlet üniversitelerinin diş hekimliği fakültelerinde de implant tedavileri yapılıyor. Ancak bu alanda çalışan asistan doktorların bazılarının kısa sürede lüks yaşam tarzlarına sahip olması, “bu sistemde bir açık mı var?” sorusunu gündeme getiriyor. Bazı iddialara göre, hastaları bu doktorlara yönlendiren aracılar (simsarlar) sistemin bir parçası olmuş durumda. Peki bu etik mi, denetleniyor mu?

Kayıt Dışı Uygulamalar ve Fatura Sorunu

Birçok hasta, 400 bin TL ila 1 milyon TL arasında değişen fiyatlarla tedavi olurken fatura kesilmediğini belirtiyor. Bu durum vergi kaçakçılığına ve hasta mağduriyetine yol açıyor. Ağzınıza kalıcı implant yaptırırken, işlem karşılığında bir belge aldınız mı? Doktorun diplomasını sorguladınız mı?

Ne Yapmalı?

·Sorgulayın: Hekimin uzmanlık alanını ve eğitim geçmişini öğrenin.

·Belgeleri İsteyin: Kullanılan implant markasını, menşeini ve faturayı mutlaka alın.

·Resmi Kurumları Tercih Edin: Üniversite hastaneleri ve kamu kurumları daha şeffaf süreçler sunar.

·İhbar Edin: Şüpheli durumlarda il sağlık müdürlüklerine ve CİMER'e başvurarak bildirimde bulunun.

Gülümsemenizin arkasında yatan gerçekleri öğrenmek, sağlığınızı korumanın ilk adımıdır. Diş tedavileri ciddi işlemlerdir ve bir estetik kaygıdan çok daha fazlasıdır. Bu alanda bilinçli hareket etmek, hem sağlığınız hem de haklarınız açısından hayati önemdedir.


 Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Gençliğin Paramiliter Serüveni

Genç ve Güç Dernekleri

fotoğraf:https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/osmanli-guc-ve-genc-dernekleri

Nevin BİLGİN 

II. Meşrutiyet dönemi, Osmanlı Devleti'nin toplumsal ve siyasal olarak yeniden şekillendiği bir zaman dilimidir. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin etkisiyle, modern anlamda gençlik derneklerinin temelleri atılmış; bu yapılar zamanla paramiliter niteliğe kavuşarak devletin askerî ve milliyetçi politikalarını destekler hale gelmiştir.

İttihat ve Terakki'nin Gençlik İdeali

İttihatçıların Osmanlı ordusuyla olan yakın ilişkileri, gençliği askeri disiplin altında eğitmeyi kolaylaştırmış; Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları gibi uzun süreli sçatlar, bu yapıların toplumsal tabanda kabul görmesine zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede kurulan örgütlerin başlında şu yapılar gelmektedir:

Türk Gücü Cemiyeti (1913): Gençlerin fiziksel güçlerini geliştirerek askerliğe hazırlanmasını amaçlayan bir beden terbiyesi cemiyetidir.

Osmanlı Güç Dernekleri: Harbiye Nezareti'ne bağlı olarak faaliyet gösteren, üniformalı eğitim ve talimlerle gençleri disipline eden bir yapıdır.

              fotoğraf: Çanakkale Travel

Osmanlı Genç Dernekleri (1916): Enver Paşa'nın girişimiyle kurulan bu dernekler, 12-17 yaş grubundaki gençleri erken yaşta askeri eğitime tabi tutmuştur.

Keşşaflık ve İzcilik: Bir Batı Modelinin Osmanlıya Uyarlanması

Napolyon'un Prusya'yı işgal etmesi ve Boer Savaşları sırasında gençlerin seferber edilmesiyle başlayan izcilik hareketi, Baden-Powell tarafından "Boy Scout" adıyla kurumsallaştırılmıştır. Bu model, II. Meşrutiyet yıllarında Osmanlı'daki aydınlar tarafından ilgiyle karşılanmış; 1910 yılında Ragıp Nureddin'in "Sây ve Tetebbu" dergisindeki yazısıyla Osmanlı toplumuna tanıtılmıştır. Takip eden yıllarda Galatasaray, Darüşşafaka ve İstanbul Sultanileri gibi kurumlarda keşşaflık (Keşşaflık”, Osmanlı döneminde izcilik kavramı için kullanılan yerli bir terimdi) faaliyetleri başlamış, bu harekete Ahmed ve Abdurrahman Robenson kardeşler öncülük etmiştir.



Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Gençlik Politikaları

Enver Paşa, Harbiye Nazırı olarak görev yaptığı dönemde gençliğin askeri eğitimi konusunda sistematik adımlar atmıştır. 1916 yılında kurduğu Osmanlı Genç Dernekleri ile gençleri küçük yaşlardan itibaren askerî disiplinle tanıştırmayı hedeflemiş, bu kapsamda Almanya’dan gelen askeri uzmanlardan da yararlanmıştır. Enver Paşa’nın vizyonu, gençliği hem fiziksel hem de zihinsel açıdan vatan savunmasına hazır birer birey olarak yetiştirmekti. Onun döneminde gençlik hareketleri ilk kez merkezi bir yapı altında toplanmış, eğitim faaliyetleri bizzat ordu tarafından denetlenmiştir.

Cumhuriyet Dönemi

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte, bu paramiliter gençlik yapıları yeni rejimin "milletin askerleşmesi" vizyonuyla da örtüşmüş; izcilik faaliyetleri yanında, Halk Evleri, Türk Ocakları'nın çatısı altında devam ettirilmiştir. Gençliğin disiplinli, milliyetçi ve fiziksel olarak güçlü bireyler olarak yetiştirilmesi, bu yeni dönemin temel eğitim politikalarından biri olmuştur.

İttihat ve Terakki'nin paramiliter gençlik örgütleri, sadece birer askeri eğitim aracı olmayıp, aynı zamanda modern bir vatanseverlik anlayışının toplumsallaşmasını sağlayan yapılar olarak görülmüştür.  Bu yapılar, Cumhuriyet dönemi gençlik siyasetinin de temelini oluşturmuştur.

Kaynakça: 

Akcan, Erol. İttihat ve Terakki Fırkası'nın Paramiliter Gençlik Kuruluşları

Aytürk, İlker. Yetmişli Yıllarda Ülkücü Hareket ve Komünizmle Para Militer Mücedele

Toprak, Zafer. İttihat ve Terakki'nin Paramiliter Gençlik Örgütleri

Yamak, Sanem. 2. Meşrutiyet Döneminde Paramiliter Gençlik Örgütleri

Beşikçi, Mehmet. Militarizm, Topyekun Savaş ve Gençliğin Seferber Edilmesi: Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nda Paramiliter Dernekler. Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar


https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/osmanli-guc-ve-genc-dernekleri

https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_G%C3%BC%C3%A7_Derne%C4%9Fi


3 Haziran 2025 Salı

 GÜNÜMÜZÜN EN YAYGIN KARDİYOSU: MARKETLER ARASI EN UCUZ ÜRÜN MARATONU

SANATIYSA;  EKONOMİ YAPMA SANATI

SEBZE MEYVE GEZEGENİNDE YAŞAMAK



NEVİN BİLGİN 

Sabah şekeri ucuz olan marketle başlayan yolculuk, öğleden sonra deterjan indirimiyle başka bir semte uzanıyor. Sepet dolmadan gün bitmiyor; para da, enerji de… Tüm Türkiye, gıda haritasında en uygun rotayı çizmeye çalışan ekonomi atleti gibi.

Ama işin esprisi bir yana… İnsanlar artık temel ihtiyaçlarını karşılamak için zamanını, enerjisini ve dost sohbetlerini feda ediyor. Alışveriş bir ihtiyaçtan çok, tam zamanlı bir işe dönüşmüş durumda. 

Artık bir meyve-sebze gezegeninde yaşıyoruz sanki. Dünyamız değil, domatesin fiyatı dönüyor etrafımızda. Her sabah yeni bir görev: Bugün nerede ne ucuz?

Vatandaşın yaşamı artık “ekonomi yapma” sanatı üzerine kurulu. Sanat diyorum çünkü bu gerçekten incelik ister. Sabah kahvaltıdan önce WhatsApp grubunda ilk mesaj düşer:

"Yağ şu markette 320 lira!"

Hemen ardından bir başkası:

"Şeker orada ucuz ama süt çok pahalı, dikkat!"



İşte gün başlar...

Vatandaş önce şekeri ucuz olan markete uğrar. “Madem buraya geldik, şu indirimdeki makarnalardan da alayım,” der. Sonra ekmeği ucuza satan fırına geçer. Oradan ucuz peynirin peşine başka bir semte… Tam eve dönecekken telefona bir mesaj:

"Deterjan %40 indirimde, sınırlı stok!"

Hemen rota değişir, yeni görev yüklenir.

Günün sonunda pek torbalar dolmasa da, ihtiyaçların belli kısmı alınmış olur. Cepler boşalır, saat akşam olur. Yorulmuş, terlemiş, bazen de "kalmamış!" diyerek dönüşe geçer.

Vatandaş, kendisini yarışa sokmuş. Kim demiş spora zaman yok diye? Bugünün en yaygın kardiyosu: marketler arası en ucuz ürün maratonu.



Bir zamanlar pazar günleri pikniğe gidilirdi, şimdi pazar günleri "büyük alışveriş turu" yapılır.

Reklam panoları mı?  5’li kağıt havlu ya da hıyarın fiyatı ve resmiyle doludur.

Market alışverişi artık bir bilim dalı oldu: "İndirim Takibi ve Alışveriş Stratejileri."

Üniversitelerde okutulması an meselesi.

Ama işin esprisi bir yana… İnsanlar artık temel ihtiyaçlarını karşılamak için zamanını, enerjisini ve dost sohbetlerini feda ediyor. Alışveriş bir ihtiyaçtan çok, tam zamanlı bir işe dönüşmüş durumda. 


DİKKAT! HEM ARKANI HEM YERİ KOLLA





NEVİN BİLGİN 

Engelliler için özel yol yapılıyor. Evet, kağıt üstünde çok güzel duruyor bu. "Erişilebilirlik" diyorlar adına. Ama bir de bu yolların üstünde yürümeyi deneyin... Sağlamsanız bile sağlam kalmanız mucize. Sarı çizgili taşlar sözde görme engelliler için döşenmiş ama öyle kaygan ki adeta yağmurda dans pisti. İnsan bir defa değil, iki defa düşünerek basıyor. Belki de  gizli slogan: “Yürürken düş, aramıza katıl.”

Merdiven çıkmasınlar diye yapılan rampalar da cabası. Öyle dik ki, engelliye merhamet değil, adeta meydan okuma! 

Hani neredeyse başına kask takıp, sırtına paraşüt bağlayarak çıkman lazım. Engelli değil, Süper Mario isen ancak tırmanırsın. 

Sallanan bir kaldırım taşı, yine kendini kollaya kollaya yürümen gereken bir başka yol...

Ankara’nın göbeği Kızılay’da yürümek... Tak tuk seslerle adeta yer altından bir ordu geliyor sanırsın. Her adımda kaldırım taşları “Ben buradayım ama çok da güvenme,” der gibi yerinden oynuyor. Hele yağmur varsa kaldırıma bastığınız anda oynayan kaldırım taşının altındaki çamurlu su sizinle bütünleşiyor. 


İnsan yere mi baksın, göğe mi baksın, çantasına mı dikkat etsin? 

Zaten göz teması da kurulamıyor artık, herkes yere dikmiş gözünü, düşmemeye çalışıyor.

Bir üst geçit yapılıyor, baksanız gayet modern. Ama asansör olmadan köprüye ulaşmak 2 km falan sürüyor yürüyerek.

Ya da basamakları o kadar yükseltilmiş ki adımlayarak çıkamıyor illa ki düşüyorsunuz. 

Ama düşmeler artınca vatandaşa çözüm bulmak kalıyor. 

Ne yapmışlar biliyor musunuz? Gönüllü vatandaş tabelası: “Dikkat, burası yüksek!”

Yani devlet yapıyor, halk uyarıyor. 

Dolmuşlardan ve otobüslerden iniş ise tam bir olimpiyat branşı. Adı: "Uzun atlama, dizlere zarar kategorisi." 

Yaşlılar, engelliler, hamile kadınlar... Onlar nasıl binsin, nasıl insin diye soran yok. Rallici şoförler bir de fren ve gaza bastı mı, düşmeyene aşk olsun. 

Kent meydanlarında banklar az, olan da sırtlıksız. Sanki halk “burası sana göre değil” diyerek sırtını yaslayamasın diye bilinçli konmuş gibi. İnsan azıcık soluklanmak ister, iki dakika dünyayla dertleşmek ister. Ama mümkün değil. 

Örneğin Ankara Güvenpark yeniden dizayn ediliyor.… Adı güven ama oturacak yer bulmak şans işi. Hele yaz günü, hele yaşlılar için, çocuklar için soluklanacak yer bulana aşk olsun. 

Çayır çimen desen, her taraf "koruma altında." 

Çocukların oynaması, gençlerin yayılması, yaşlının oturup nefeslenmesi sanki yasaklı. 

Ekonomik koşullar nedeniyle insanlar suyunu da, çayını da yanında taşıyor artık.

Emekliler kahveye gidemiyor çünkü çayın en ucuzu 20 lira. O yüzden parklarda mesken tutuyor. Hem nefes almak hem de sosyalleşmek için. Bu yüzden o parklar artık halk arasında “Dayı Parkı” diye anılıyor. 

İnsan bir şehrin sokaklarında, caddelerinde yürürken, dolaşırken, sürekli kendisini kollamalı mı, sürekli arkasını kollamak durumunda kalan insanın düşünmeye hiç vakti olabilir mi? 

Düşmeden yürümek, oturacak bir bank bulmak, sırtını yaslayabilmek. Sizce küçük şeyler mi? 


2 Haziran 2025 Pazartesi

 HAYALET DEVLET, HAYALET TANRI, HAYALET TOPLUM

TÜM "İZM"LERE SAVAŞ





Nevin BİLGİN 

Bizi yöneten nedir? Devlet mi? Din mi? Toplum mu? Yoksa insanlık ideali mi? 

Alman filozof Max Stirner’e göre bu soruların cevabı açıktır; bunların hiçbiri gerçek değildir. Çünkü Stirner’in dünyasında gerçek olan yalnızca tek bir şey vardır: "Ben".

Stirner, 19. yüzyıl felsefesinin aykırı çocuğu, düşüncenin zincirlerinden başka bir şey olmayan kutsallıklara karşı çıkar.  Ona göre her türlü "kutsal" devlet, din, ahlak, insanlık, toplum sadece birer hayalettir. 



Görünmez ama hükmeden, maddesiz ama bağlayan, geçmişten sarkan zincirler gibi bireyin boynuna dolanan hayaletler…

Bu yüzden Stirner, düşünsel mücadelesini bir "hayalet avına" benzetir. Tüm "izm"lere savaş açar: sosyalizm, hümanizm, liberalizm, milliyetçilik… Bunlar yalnızca insanı kendi öz varlığından uzaklaştıran ideolojik putlardır. İnsanı kendi varoluşuna yabancılaştıran her düşünce, Stirner’in gözünde bir hayalettir. Ve her hayalet, özgürlük karşısında bir zincirdir.

TEK GERÇEK: “EGO”

Max Stirner’in başyapıtı Der Einzige und sein Eigentum (Biricik ve Mülkiyeti), bireyi felsefi ve ahlaki her otoriteye karşı ayaklandırır. Ona göre "Biricik" (Der Einzige), insanın kendisinden başka hiçbir şeye boyun eğmemesi gereken özgün, tekil, otoritesiz varlıktır. Ne kutsal kitaplar ne anayasa maddeleri ne de toplumsal normlar "biricik"e söz geçirebilir.

“Ben varsam, dünya vardır. Ben yoksam, her şey hayaldir.” Bu radikal düşünce, bireyin kendisini Tanrı’nın, devletin ya da toplumun önüne koymasını ister. Stirner için insan, herhangi bir yüksek ideali gerçekleştirmek için değil, yalnızca kendisi için yaşamalıdır.

Bu yaklaşım, “üst insan”,  varoluşçuluk, anarşizmdeki bireyci yaklaşımlara ilham oluşturmuştur. Birey, yurttaş, kul, toplum ferdi değildir, yalnızca knedi mülkiyetini, kendi varlığını tanır. 

OTORİTENİN REDDİ, SAHTE KURTARICILARA İSYAN

Stirner’in felsefesi, yalnızca geçmişe değil, bugüne de ayna tutar. Dijital çağda da hayaletler peşimizi bırakmaz: algoritmaların otoritesi, yapay ahlak düzenleri, toplumsal medya beğenileri, "iyi insan" olma kalıpları… Hepsi birer yeni kutsal, birer yeni zincir.

Ona göre gerçek özgürlük, dışsal değil içseldir.  Bu yüzden Stirner’in bireyi, ne bir kahraman ne bir kurban ne de bir azizdir. Sadece kendisidir.

Max Stirner,  için tek yasa, bireyin kendisinden doğar. Bu yüzden ne devlete güvenebilir ne dine sığınabilir ne de halk adına konuşanlara inanabilir. Çünkü her kutsal, bir başka zincirin adıdır.

Bugün, kimin adına konuştuğumuzu bilmeden konuşuyoruz. Kimi zaman "toplum" için, kimi zaman "vatan", kimi zaman "ahlak", kimi zaman "özgürlük" adına. Oysa Stirner, bu kelimelerin içini boşaltır ve bizi asıl soruyla baş başa bırakır:

“Sen kimsin? Ve gerçekten sen misin konuşan? Yoksa sadece bir hayalet mi senin yerine düşünüyor?”

Kaynakça: 

https://plato.stanford.edu/entries/max-stirner/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner

https://www.felsefe.gen.tr/johann-kaspar-schmidt-max-stirner-kimdir/

https://www.youtube.com/watch?v=Ar4IhbgCBzY


1 Haziran 2025 Pazar

 ÜCRET UÇURUMU VE SOSYAL BARIŞ

"OKURSAN İYİ BİR HAYATIN OLUR" KIRIK DÖKÜK BİR HAYAL ŞİMDİ...

Ve şimdi bambaşka bir tehlike yaklaşıyor: İnsan emeğinin tamamen dışlandığı bir gelecek.



NEVİN BİLGİN 

Yan yana iki masa. Aynı işi yapıyorlar. Biri taşeronun bordrosunda, diğeri kadrolu. Birisi Açıköğretm Fakültesi mezunu, diğeri başka bir üniversite. 

Biri açlık sınırında maaş alıyor, diğeri nispeten rahat geçiniyor. Aynı çaydan içiyorlar, aynı printerı kullanıyorlar ama ücretleri farklı.  Ve bu hikâye sadece bir ofiste değil, tüm ülkede, hatta tüm dünyada yeniden yazılıyor.

Türkiye'de ücret adaletsizliği artık istisna değil, bir norm haline geldi. Emekliler çalışmak zorunda, üniversite mezunları asgari ücretle iş arıyor, işin zorluğu ya da uzmanlaşma derecesi maaşlara yansımıyor. "Okursan iyi bir hayatın olur" vaadi, kırık dökük bir hayale dönüştü.

Madende çalışanla ofiste oturan arasında sadece alın teri değil, hak ettiğini alamama duygusu da uçurum kadar.



Ve bu adaletsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri, sağlık alanında karşımıza çıkıyor.

Bir doktor... Yıllar süren zorlu bir tıp eğitiminden geçer. Mezun olduktan sonra da bitmeyen eğitimlerle, nöbetlerle, seminerlerle, uzmanlık süreçleriyle devam eder hayatı. Ayakta geçen saatler, ameliyathanelerdeki stres, yoğun bakım ünitelerinde alınan sorumluluk... İnsan hayatını kurtarma sorumluluğunu her gün sırtında taşır. Ancak maaşı, kimi zaman kamuda bir makamda bulunan açıköğretim mezunu memurla aynı düzeye gelir. Hatta bazen, daha da altına düşer.

Bu sadece bir ücret farkı değil, bir değer farkıdır. Doktor, emeğinin karşılığını alamadığında, sisteme karşı yabancılaşır. “Bıçak parası” gibi etik dışı pratiklerin doğması, muayehanesinde aldığı paraların karşılığında fiş, fatura kesmemesi, aldığı parayı anlaşılmasın diye bankaya yatırmaması gayrimenkul alması ya da antikalara yatırması gibi durumlar ortaya çıkar. 

Tüm bunlar adaletsizlik, adaletsizliğin sosyal barışı yok etmesiyle, değerlerin bunun sonucunda tamamen metalaşmasıyla birebir ilişkilidir. İşini bir insanlık görevi olarak görmektense, bir meta olarak algılamaya başlar. Çünkü sistem, emeğiyle değil, diplomasıyla değil, kaderiyle baş başa bırakmıştır onu.

Şunu açıkça sormak gerekir: Aynı eğitim sürecinden geçmemiş, aynı sorumluluğu taşımayan biriyle bir doktor aynı maaşı almalı mı? Bir tesisatçıyla bir cerrah, aynı parayı kazanmalı mı? Tesisatçının işi değersiz olduğu için değil, sistemde adaletin kaybolması nedeniyle  bu sorular gündeme geliyor.

Sendikalaşma oranı yerlerde sürünüyor. Ve olan sendikaların pek çoğu artık işçilerin değil, işverenlerin gölgesinde. İşçiler bölündükçe yalnızlaşıyor; bireyselleştikçe pazarlık güçleri zayıflıyor. Kurumlar, patronların küresel stratejilerine göre dizayn ediliyor. Bir zamanlar sosyal devletin omurgası olan “eşit işe eşit ücret” ilkesi, artık bir nostalji cümlesi.

Tek ekonomik rejim

Dünya artık tek bir ekonomik rejimin esiri: Rekabetin kutsandığı, emeğin değersizleştirildiği, büyümenin her şeyden önce geldiği bir düzende yaşıyoruz. Medya, sivil toplum, hatta üniversiteler bu sistemin denetleyicisi olmaktan uzak. Denetim değil, uyum esas alınıyor. 

Bu düzenin yeni üretim üsleri artık Çin’in bile ötesinde, Mısır’da, Fas’ta, Bangladeş’te kuruluyor. Amaç belli: En düşük ücretle en yüksek verimi almak.

Sonuç mu? Alım gücü olmayan milyarlarca insan. Ne doğru düzgün çalıştırılıyorlar, ne insanca yaşayabiliyorlar. Nüfus artık bir istatistik değil, bir tehdit olarak kodlanıyor. Ve işte tam bu noktada “güvenlik” konuşulmaya başlanıyor. Tuzu kurular, sefaletin ortasında nasıl bir huzur içinde yaşayacak? Daha çok kamera, daha çok özel güvenlik, daha kalın duvarlar mı onları koruyacak?

Hayır. Güvenliğin gerçek kaynağı adalettir. Ve adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, maaş bordrolarında da aranmalıdır. Aynı masada oturup farklı ücretler alan insanların gözlerinin içine bakmadan bir sosyal barış kurulamaz. Daha zor işi yapıp daha az ücret alanın ruhundaki kırgınlığı, hangi psikolog, hangi psikiyatrist onarabilir?

Ve şimdi bambaşka bir tehlike yaklaşıyor: İnsan emeğinin tamamen dışlandığı bir gelecek. Robotlar 77 saniyede otomobil üretiyor, “karanlık fabrikalar” gece gündüz çalışıyor. Günde 17 saat ara vermeden üretim yapan makineler, ne sendikaya ihtiyaç duyuyor ne sigortaya. Bu düzenin içinde artık ne üretici olarak ne de tüketici olarak yer bulamayan insanlara ne olacak?

Ne satın alabilecek kadar gelirleri olacak, ne de bir işte çalışabilecekler. Üretim bandının dışına itilen milyarlarca insan, sistemin fazlası, artık yükü sayılacak. O halde sormak gerek: Çalışamayan ve tüketemeyen insanlığın sonu ne olacak? Teknolojinin gelişmesiyle birlikte artan üretim hızı, adaletsizliği hızlandıran bir çarka mı dönüşecek?

Bu büyük adaletsizliğin içinde yaşamak, sadece geçim meselesi değildir. Aynı zamanda bir onur, bir değer, bir varlık sorunudur. Emeği değersizleştirilmiş bir toplumda, sosyal dokunun çözülmesi kaçınılmazdır.

Unutmayalım: Ekonomik uçurumlar büyüdükçe, ruhsal çöküşler de derinleşir. Bu düzenin mağdurlarına psikolog ve psikiyatristler eliyle sadece terapi değil, adalet gerekir. Ve belki de en büyük terapist, hakkaniyetli bir düzendir.




BİLİMİN EZGİSİ

BİLİMİN İÇİNDEKİ SANAT

Hem bilim, hem sanat....



Sanat ve bilim, çoğu zaman ayrı alanlar olarak görülse de, aslında birbirini besleyen ve tamamlayan disiplinlerdir. Tarih boyunca birçok düşünür, sanatçı ve bilim insanı, bu iki alanı bir arada yürütmüş ve insanlığın gelişimine katkıda bulunmuştur. Bilimin hep bir ezgisi olmalı aslında...

Sanat ve Bilimi Birleştiren Öncü İsimler

Leonardo da Vinci: Rönesans döneminin en önemli figürlerinden biri olan da Vinci, hem bir ressam hem de bir mucit olarak tanınır. "Vitruvius Adamı" çizimi, insan anatomisi ile geometrik oranlar arasındaki ilişkiyi gösterir.

Santiago Ramón y Cajal: Ressamdı ve tıp okudu. Sanatını tıbba taşıdı. Sinir sisteminin yapısını detaylı çizimlerle belgeleyen bu Nobel ödüllü bilim insanı, sanatın bilimsel keşiflerdeki önemini vurgulamıştır.

Brian May: Queen grubunun gitaristi olan May, aynı zamanda astrofizik alanında doktora yapmıştır.

Türkiye'de ise bu örnekler ya görünmezdir ya da yoktur. 

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yıllarca görev yapan şimdiler Ufuk Üniversitesi'nde görevi bulunan, KKTC'de ise Dünya Barış Üniversitesi Rektörü olan Prof. Dr. Ahmet Alpay Dikmen, yazdığı makaleler ve özellikle de  kapitalist sistemde makineleşmenin insan üzerindeki etkilerini, teknik doğruların ardında gizlenen ideolojik yapılaran nasıl işlediğini sorgulayan ve bu yapıları eleştirel bir bakış açısıyla değerlendiren"Makine, İş, Kapitalizm ve İnsan" adlı kitabıyla tanınmaktadır. 

Prof. Dr. Ahmet Alpay Dikmen, bilimsel çalışmalarıyla tanınan bir akademisyen olmasının yanı sıra, sanata olan ilgisiyle de dikkat çekiyor.  Üniversite yıllarında aktif olarak müzikle ilgilenmiş ve önemli bir müzik grubunda yer almış olan Dikmen'in yaylı çalgılar eşliğinde seslendirdiği eserlerden ilki kendi  YouTube sayfasında paylaşıldı. 


Makam: Hicâz

Usûl : Curcuna

Beste: Ekrem Güyer

Güfte: Halil Soyuer

Hançer-i aşkınla, ey yâr, gönlüm üzre vurma hiç

Öyle bir derde giriftkârım ki hâlim sorma hiç

Ağladıkça gözlerimden kan gelir yaş yerine

Öyle bir derde giriftkârım ki hâlim sorma hiç