22 Mayıs 2025 Perşembe


TAMİRCİ ESNAFININ YAPTIĞI HİLELER

KENDİMİZİ KOLLASAK DA, HANGİ NUMARAYA GELMESEK ACABA!




Nevin BİLGİN 

Bir evde duvar çatladı mı, musluk damladı mı, ya da dolap kapağı yerinden mi çıktı herkesin yüreği pır pır atar Türkiye'de. Çünkü eve usta çağırmak kaçınılmazdır. Ve o ustanın size kazıklamaması, kazıklamanın da ötesinde 10 yaş yaşlandırmaması mümkün değildir. 

Ama işte tam da o an başlar bilinmezlik. Ustanın cebindeki metrenin ölçüsü farklıdır, terazisi bazen eğiktir, bazen vicdanı. "Abla bu olmaz", "Bunu komple değişmemiz lazım", "Ustam bu şekilde olmaz, ama biz seni kırmayız" cümleleriyle başlayan işler, çoğu zaman cüzdanı kırar, sinirleri döşer, ev sahibini harç gibi yoğurur.

Türkiye’de ev tamiri, sıradan bir hizmet değil; adeta bir güven sınavı. Kimisi sızıntıyı gösterip su gibi para akıtır, kimisi eğri fayansa derzle makyaj yapar. Ustalıkla yapılan işten değil, ustaca yapılan hilelerden söz ediyoruz. Çünkü artık sadece hangi malzemenin kullanılacağını değil, hangi numaraya gelmeyeceğimizi de bilmemiz gerekiyor.

Evinde bir çivi çakılacakken duvarı yıktıranlara, bir musluk değiştirirken borularını söktürenlere, marangozdan masa beklerken sinir harbi yaşayanlara bu yazı. 

Hangi meslek grubu ne gibi “ince ayar”larla bizi kandırıyor, neyin adı ustalık, neyin adı düpedüz fırsatçılık… Gelin birlikte bakalım.



Bozuk Olmayan Parçayı "Bozuk" Diye Değiştirme

·Özellikle kombi, beyaz eşya ya da otomobil tamirinde sık görülür.

·Parça çalışıyordur, ancak “Bu yanmış abi” denip sağlam parça sökülür, yerine ucuz veya ikinci el parça takılır.

İkinci El Parçayı Yeni Diye Satmak

·Eski ya da tamir görmüş parçalar, “sıfır ürün” diye yüksek fiyatla takılır.

Fazladan İş Çıkarma

·“Motorun contasına da bakalım” gibi eklemelerle maliyet artırılır.

·Müşteri anlamadığı için onay verir.


TESİSATÇI HİLELERİ

Sızıntı Yokken Kaçak Var Diye Kandırma

·Özel cihazlarla kaçak arama yapılması gerekirken “Buradan su kaçırıyor” denip borular kırılır, büyük tadilat çıkarılır.

İnce Boru Kullanımı

·Maliyet düşürmek için olması gerekenden ince boru kullanılır; kısa sürede tıkanıklık ya da basınç sorunu yaşanır.

Eğim Hilesi

·Gider boruları yanlış eğimle döşenir. Kısa vadede fark edilmez ama ileride kötü koku, tıkanma yapar.

Silikon Yerine Ucuz Mastik

·Su yalıtımı yapılması gereken yere kalitesiz mastik sürülür, kısa sürede dökülür.

MARANGOZ HİLELERİ

Sunta – MDF Karıştırması

·Müşteri MDF istese de ucuz olduğu için suntadan iş yapılır, üstüne lake boya atılır fark edilmez.

İç Malzemeden Çalmak

·Kapaklar boş, ince ya da içi boş malzemeden yapılır ama dıştan kalın gösterilir.

Vida Yerine Tutkal Kullanımı

·Maliyet düşürmek için vidalama yapılmaz, tutkal kullanılır. İlk zamanlar sağlam görünse de zamanla dağılır.


FAYANS & SERAMİK HİLELERİ

Düzgün Teraziye Almamak

·Fayans eğri döşenir ama derzle kamufle edilir. Sonradan nem birikmesi, kabarma yaşanır.

Az Harç – Çok Hız

·Harç ince çekilir, zaman kazanmak için hızlı iş yapılır ama fayansın altı boş kalır, ileride çatlar veya düşer.

Yapıştırıcıdan Çalmak

·Kaliteli yapıştırıcı yerine ucuz, çabuk kuruyan karışımlar kullanılır.


İNŞAAT HİLELERİ

Demirden Çalma

·Projede yazan demir çapı yerine daha ince demir kullanılır. Gözle fark etmek zordur ama dayanıklılığı ciddi azaltır.

Çimento – Kum Oranını Azaltmak

·Maliyeti düşürmek için çimento oranı azaltılır, bu da kısa sürede çatlaklara neden olur.

İzole Eksikliği

·Banyo, çatı, dış cephe gibi alanlarda yalıtım eksik bırakılır. İlk 1 yıl içinde fark edilmez ama sonra küflenme, nem, su baskını gibi sorunlar baş gösterir.

Kalitesiz Fayans ve Malzeme Kullanımı

·Müşteriye "1. sınıf" denilen malzeme aslında 2. ya da 3. sınıftır. Kutular gösterilmez, stoktan verilir.






21 Mayıs 2025 Çarşamba

              TABAĞIMIZDAKİ YALANLAR



Nevin BİLGİN

Tarım ve Orman Bakanlığı zaman zaman halkın gözünü açmak adına ifşa listeleri yayınlıyor. Ancak bu listeler sadece buzdağının görünen kısmı… 

Belki hileyi yapanlar sizden haksızca kendilerine kaynak aktarıp gayet lüks bir yaşam sürüyorlar, elde bir metrelik tesbih sallayıp jiplerine binerken, siz cebinizdeki son parayı da bu hileli ürünlere verip otobüsle evinize dönüyorsunuz. Tabii kamu denetimi, tüketici denetimi yerine meslek grubunun örgütlerinin de hiç mi etik kuralları yok diye de düşünüyorsunuz.

İşte Bakanlık ifşalarından, halkın midede unuttuğu ama laboratuvarların çığlık çığlığa belgelediği o kurnazlıklar zinciri:

Sucuk Değil, Sakatat Festivali

Etikette "Dana Sucuk" yazıyor ama içinde dana aranıyor. Bakanlık laboratuvarı test ediyor, içinde ne çıkıyor? Sakatat, kanatlı eti, hatta hayvanın hangi uzvundan geldiği belli olmayan kıyılmış bölümler. Baharatla harmanlanıp kurutuluyor. Bazen tek tırnaklı eti, bazen domuz eti ifşası yapılıyor. 

Zeytinyağı Yeri Sızlanma Yağı

Şişeye bakınca zeytin dallarından süzülen, Akdeniz güneşinde olgunlaşmış sızma zeytinyağı sanıyorsunuz. Ama testler diyor ki: Şişede zeytin değil, ayçiçek dansı var. Üstelik bazen pamuk yağı, bazen mısır özü yağı… Sızma yerine “sızlanma” yağı desek yeridir.

Bal Yerin Şurup

“Gerçek yayla balı” etiketiyle satılan balların büyük kısmı arıyı hiç görmemiş. Glikoz şurubu, aroma verici ve kıvam artırıcılarla “doğal bal” efekti yaratılıyor. Bir kavanoz balda sadece 3 damla gerçek bal izine rastlanıyor. Arıları istifa ettiren hileler...


Tereyağı Yerine Margarin

Kahvaltıda gözünüzü doyurmak istiyorsunuz ama mideniz kandırılıyor. Laboratuvar sonuçları gösteriyor ki: Tereyağının içinde margarin, nişasta ve palm yağı var. Hatta bazı üreticiler “köy tereyağı” diye market margarini eritip tekrar kalıplıyor!

Kırmızı Ette Beyaz Yalan

Kıyma alıyorsunuz ama içinde kim var? Dana mı, tavuk mu, yoksa kanatlı-sakatat karışımı mı? Bakanlık, dana kıyma etiketiyle satılan ürünlerde yoğun tavuk eti tespit ediyor. Yani siz kıyma sanıyorsunuz ama tavuk dönerin gövdesini çiğniyorsunuz!

Yoğurt Yerine Nişasta

Ev yoğurdu diye satılan ürünlerde jelatin, nişasta, kıvam artırıcı ve hatta kalsiyum tozu tespit ediliyor. Yoğurtla yoğrulmamış ama içinde süt kokusu taşıyan kimyasal bir yapıya bakıyorsunuz aslında.

Pul Biber mi Tuğla Tozu mu? 

Baharat piyasası bambaşka bir dünya… Pul biberde tuğla tozu, karabiberde zeytin çekirdeği, sumakta gıda boyası... Baharatlı dilinizden önce böbreğiniz, karaciğeriniz isyan ediyor ama siz hâlâ “acı seven adam” olmanın gururunu yaşıyorsunuz.

Adı Köfte, Tadı Mücver

Tarım Bakanlığı bazı lokantalarda etli köfte diye satılan ürünlerin içinde %30-40 oranında ekmek içi, rendelenmiş soğan, patates püresi ve havuç tespit etmiş. “Sebzeli köfte” dense anlaşılır ama siz et yediğinizi sanıyorsunuz. Adı köfte, tadı mücver.

Tavuk Döner Mi Dediniz? 

Döner ustası dönerin yarısını deriden, yağdan, kemik suyundan ve gıda boyalı marinattan yapıyor. Dış yüzeye kızarmış tavuk dilimleri diziliyor, dönerin içi yağlı kabusa dönüşüyor. Tarım Bakanlığı bazı işletmelerde dönerin protein değerinin alt sınırın da altına düştüğünü bile açıklıyor zaman zaman. 

Market Reçeli Nasıl Organik Kavanoza Giriyor? 

Bazı “ev yapımı” reçellerin içinde glikoz şurubu, jel kıvam verici, renklendirici ve aroma katkısı bulunuyor. Kadının biri bakanlık ifşasında yakalanmış: Marketten aldığı ucuz reçelleri organik kavanozlara doldurup “el yapımı” diye pazarda üç katına satmış. 

Köylü numarası da büyük şehir tiyatrosu gibi...

Cem Yılmaz'ın parodilerinde bile malum  b...yumurtalar, organik yerinden....

Sütün Sulu Lezzeti

Bakanlık zaman zaman sahte süt üreticilerini ifşa ediyor. İçine su karıştırılan süt, protein oranına bakılarak yakalanıyor. Hatta bazı örneklerde antibiyotik kalıntısı çıkıyor.  Süt değil, sıvı beyaz belirsizlik…

Dondurmam Kaymak Mı?

Bazı markalarda dondurmada bitkisel yağ, kıvam artırıcı, glikoz şurubu ve katkı maddeleriyle dondurmanın özü taklit ediliyor. Bakanlığın bazı ifşalarında hayvansal yağ yerine tamamen palm yağı kullanıldığı tespit edilmiş. Maraş dondurması adıyla yağ karışımları ve  buz karışımı!

Lokanta Tuzakları

Yemeklerde Hile: Etli nohut gibi yemeklerde etin miktarı gramla hesaplanıyor, içine bol salça ve nohut basılıyor. Pilav üstü dönerde etten çok pirinç geliyor. O da 12 saat boyunca ısıtılıyor. Çorba suyu kemik suyundan değil, bulyon ve aroma vericiden.

Ekmek Arası Hileleri: Sokakta hızlıca bir şey yemek istiyorsunuz; “ekmek arası köfte”, “tavuk döner”, “sandviç” diyorlar. Siz doyurucu bir lokma beklersiniz, ama çoğu zaman aldığınız sadece: biraz ekmek, bol yanılgı.

Köfte ekmek mi? Köfteye benziyor ama aslında sebzeyle ve galeta unuyla şişirilmiş bir "köfte imitasyonu". İçinde havuç, patates, bazen de soğan suyu… Eti az, görseli bol. Köfte değil, adeta "tarifsiz sebze mücveri".

Tavuk döner derseniz, o dönerin yarısı marinasyonla şişirilmiş, içi bol su tutan tavuk derisi, dışı kızarmış illüzyon. Bir de üzerine marul, domates, turşu; hepsi dürümün ön kısmına serpiştirilmiş. Lokmanın ilk ısırığı süs, ikinci ısırığı ekmek, son ısırık bitmesine rağmen döneri göremiyorsunuz. 

Sandviçler? Hazır alınmış, ucuza mal edilen salam, sosis, ucuz peynirle doldurulmuş, ama “gurmeymiş gibi” sunulmuş ürünler. Hatta bazıları marketten aldığı ürünleri açıp kendi ambalajına koyup “ev yapımı” diye satıyor. 

Patates kızartması ekmek arası bile hileden nasibini almış. Kızartılmış patatesler dondurmuş ürün ve tekrar ısıtılıp ısıtılıp servis ediliyor. Yağları tekrar tekrar kullanılıyor.  Üstelik üç patates, dört ekmek. Ekmek bol, patates kısıtlı. 

Sandviç döner ise başka bir efsane. Döner, sandviçin sadece ağzında, ön kısmında gözükür. Arka tarafı bomboş. İlk lokmada ‘vay be’ dersin, üçüncüde sadece ekmek çiğnersin. Ama fiyatı tam porsiyon.

Bazen de dönerin içine “sebze salatası” konur, adeta yeşillik harmanı. Et desen neredeyse yok. Ama dürüm şişik, dolgun. Ne demişti bir dürümcü? “Gözü doyurursak midesi anlamaz

Tencerede İllüzyon

Bir restorana gidiyorsunuz, menüde “etli kuru fasulye” var, gözünüz parlıyor. Ancak tabakta gelen etli değil, "et koklatılmış" kuru fasulye. Lokantacı bunu “porsiyon ayarı” diye pazarlıyor, oysa yaptığı “tencerede illüzyon sanatı”.

Pilav üstü döner istiyorsunuz, ama pilav Everest Dağı, döner ise onun gölgesinde kaybolmuş birkaç yaprak. Üzerine biraz domates, biraz yeşillik — göz boyama sanatı modern tabaklarda!

Köfte söylüyorsunuz, ama o da ne! Köfte inceltilmiş, içine patates, havuç, bayat ekmek içi katılmış. İki köfteye denk gelen et, dört köfteye yayılmış. Garson gözünüzün içine bakarak “şefin özel tarifi” diyor, siz de yutuyorsunuz... köfteyle beraber hikâyeyi de.

Çorba? Çoğunlukla kemik suyu değil, bulyon + su + salça karışımı. Hele mercimek çorbası dedikleri, içeriği meçhul bir “toz karışım”ın sıcak suyla buluşmuş hali olabiliyor.

Karışık kebap diye sipariş veriyorsunuz, ama masaya gelen tabak bir karnaval: bol lavaş, bol yeşillik, bir parmak ezme, bir parmak yoğurt… Et mi? Fotoğraflık. Şişler ince, porsiyon küçük, ama sunum heybetli. Üstelik hesabı da suyu, ayranı da 4-5 katı fazlasını yazıp gramla değil okkalıca önünüze koyuyorlar.

Afiyet Olsun!


20 Mayıs 2025 Salı

       "Yurdum usulü ekmek arası porsiyon" ve ilginç esnaf hileleri...




Parayı veriyorsunuz, ama et değil, domatesle soğan yiyorsunuz.
Üstelik fiyat durmuyor, tırmanıyor. Her gittiğinizde artan bir fiyat ödüyorsunuz. 


Yarım ekmek arası 300 lira. Et nerede? Arıyoruz... Ama yok. Bolca soğan, bolca yeşillik, bolca domates. Et nerede görmek mümkün değil.

Turşu? Acılı veriliyor. Neden mi?
Az yiyin diye.
Yani esnaf psikolojiyi de çözmüş, ona göre tuzak hazırlıyor.

Ayran? En ucuz 60 lira.
Su? 20 lira.
Çay? 20 lira.
Bardak temiz mi, demlik paslı mı, çay bayat mı, taze mi fark etmiyor.
Nasıl olsa kimse sormuyor.

Denetleyen var mı? Yok. Sorgulayan var mı? Yok.

Peki biz ne yapıyoruz?
Kazıklandığımızı biliyoruz.
Ama ses çıkarmıyoruz.
Karşımızdaki kişi kazık attığını biliyor.
O da sessiz.
İki taraf da bu sahte huzurda buluşuyor.

Eline eldiven giymiş mi?
Sebzeler yıkanmış mı?
Izgara temiz mi?
Umursamıyoruz.
Çünkü sorgulamamaya alışık. O da ayrı bir konfor.


Çünkü açız. Elimizdeki parayla ancak bu diye düşünüyoruz. 


Çünkü bir öğünlük konfor uğruna gözümüzü kapatmayı öğrendik.

Ve sonra kendimizi ikna ediyoruz:
“Zaten her şey pahalı.”
“Evde yapsan da aynı.”
“Vakit yok oğlum, vakit yok.”

Oysa et parası ödeyip ekmek yiyoruz.

Üstelik bu yerlerin en büyük müşterisi erkekler.
Bir saldırıyorlar ki ekmek arasına, sanki içinde dana değil de umut var.
Bir ısırık alıyorlar, sanki zamansızlığın ve yalnızlığın intikamını…

Peki siz?
Siz hangi esnaf kurnazlıklarıyla karşılaştınız?
Yorumlarda yazın.


ANNE SÜTÜ DE GELİR KAPISI OLDU

ANNE SÜTÜ BANKACILIĞI MI?

İNTERNETTEN ANNE SÜTÜ SATILDIĞINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

SADECE BEBEKLER İÇİN DEĞİL, YETİŞKİNLER İÇİN DE SATILIYOR

Satış sitelerinden; 

Diyet yapıyorum ve sağlıklı besleniyorum fazla sütümüz var satıyoruz

Merhaba bebeğim dogdugundan beri sütüm fazla geliyor donuk olarak ilk sütleri dahil duruyor satmak istiyorum




Nevin BİLGİN 

Geleneksel olarak sütannelik, annenin çeşitli nedenlerle bebeğini emzirememesi durumunda başka bir kadının bebeği emzirmesiyle gerçekleşir. Ancak günümüzde internet üzerinden yapılan anne sütü satışları, bu kavramın ötesine geçmiştir. Bazı anneler, fazla sütlerini satarken, bazıları ise bağışlamaktadır. Bu durum, özellikle sütü yetersiz olan anneler veya çeşitli sağlık sorunları nedeniyle bebeğini emziremeyen aileler tarafından tercih edilmektedir. 



Yetişkinler Tarafından Anne Sütü Tüketimi

İnternetten anne sütü satın alanlar sadece bebek sahibi aileler değildir. Bazı yetişkinler de çeşitli nedenlerle anne sütü tüketmektedir. Özellikle sporcuların, bağışıklık sistemini güçlendirmek veya kas gelişimini desteklemek amacıyla anne sütü tükettiği bilinmektedir. Ancak bu tür tüketimlerin bilimsel bir temeli olup olmadığı konusunda net bir görüş birliği bulunmamaktadır. 

Sağlık Riskleri

İnternet üzerinden satılan anne sütlerinin kaynağı ve hijyen koşulları genellikle belirsizdir. Bu durum, ciddi sağlık risklerini beraberinde getirebilir. Uzmanlar, kontrolsüz süt satışlarında, süt vericisi annenin Hepatit, HIV ve benzeri viral enfeksiyonlara sahip olabileceğini belirtmektedir. Ayrıca, süt sağılması sırasında uygun ortam sağlanıp sağlanmadığı, sütün saklama koşullarının uygun olup olmadığı bilinmemektedir. Bu nedenle, internetten anne sütü alınması önerilmemektedir. 

Dini ve Etik Değerlendirmeler

İslam dini açısından, anne sütünün ticarete konu edilmesi uygun görülmemektedir, internet ortamında anne sütünün parayla satılmasının doğru olmadığını ve kesinlikle ticarete konu edilemeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca, süt kardeşliği kavramı nedeniyle, ileride akraba evliliklerini doğurabileceği için sakıncalı bulunmuştur. 

Yasal Durum 

Türkiye'de internet üzerinden anne sütü satışı yasal değildir. Sağlık Bakanlığı yetkilileri, internetten satılan sütlerin ne kadar hijyenik olduğu konusunda hiçbir bilgi olmadığını vurgulayarak, halkın kaynağı belli olmayan, hijyen açısından sıkıntılı olabilecek anne sütlerine erişimini istemediklerini belirtmiştir. Bu konuda gerekli çalışmaların yapılacağı ifade edilmiştir. 


Kaynakça: 

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/03/140320_anne_sutu_internet?utm_source=chatgpt.com

https://www.indyturk.com/node/113766/sa%C4%9Flik/doktor-ve-ilahiyat%C3%A7%C4%B1lar-internetten-anne-s%C3%BCt%C3%BC-sat%C4%B1%C5%9F%C4%B1na-kar%C5%9F%C4%B1-uyard%C4%B1?utm_source=chatgpt.com

https://www.bebek.com/internetten-anne-sutu-satisi-ve-sakincalari/?utm_source=chatgpt.com

https://www.aa.com.tr/tr/yasam/anne-sutu-ticarete-donusturulemez/1698724?utm_source=chatgpt.com

https://www.ntv.com.tr/saglik/internetten-anne-sutu-satisi-icin-uyari%2CRfNIq8sxlUeq619CIUbtBQ?utm_source=chatgpt.com

https://en.m.wikipedia.org/wiki/Selling_Mother%27s_Milk

https://www.anneysen.com/bebek/soru-cevap/bebek-beslenmesi-anne-sutu-satisi-20180628_70241 (satış sitesi) 


19 Mayıs 2025 Pazartesi

                                                    Ey dost!



             Aren ve Hezal'la

                  Ali Ekber Ertürk'ün ödül töreni


           Ali Ekber Ertürk belgeseli

Sen şimdi sorarsın "neler değişti" diye. Sen yokken, beni arayıp "haber başlığım ne olsun, bu başlık iyi mi" diye soran yok. Senin tarzında yolsuzluk, usulsüzlüğü nükteli bir şekilde yazan, hep düşündürüp hem de eğlendiren de yok. Baştan söyleyeyim rahat ol. 

Kurduğun WhatsApp grupları renksiz, kokusuz...Gruba dans videosu atıp içimizi coşturan da kalmadı. İnsanlar sadece günübirlik işleriyle meşgul. Herkes birşeylerin peşinde, bir hız döngüsünde ve zamana karşı yarışıyor işte. Finali unutup gidiyorlar...


Senin haberlerini aramıyorum desem yalan olur.  Nüktesi bol, eleştirisi acıtıcı, usulsüzlük ya da yolsuzluk yapanın damarına damarına  basan ama toplumun yararını gözeten haberler yok artık.

Basının hali malum zaten. Anlatmama ne gerek var.

Gazete alan, gazete okuyan neredeyse kalmadı. 

Her şey sosyal medyada ve karışık bir çorba gibi...Bir haberi sonuna kadar okuyan okuyucu da yok zaten. Algoritmalar ne veriyorsa onunla yönlendirilen bir sürü okuyucu var. 

En büyük değişiklikse fiyatlarda.

Bir gün öncesiyle bir gün sonrası arasında bile büyük farklar oluyor, biz bile şaşırıyoruz.

Sen bir gruba, derneğe, birkaç güçlü azınlığa, belli bir tarafa taraf olmadığın için sadece dostluklar kurduğun için, adına anma programı


yapan, ödül töreni düzenleyen bir meslek örgütü çıkmadı.


Bunu başta söylemek istemedim, üzülürsün diye. Ama sonra düşündüm, sen zaten o gruplara aldırmaz ve yaptıklarını da fazla önemsemezdin ki. Üzülmezsin diye emin olunca söyledim.

Arkadaşlarla, ailenle birlikte yaptığımız kırık dökük bir belgesel var işte (Arkadaşımız İsmail Küçükkaya sabah programında bayağı yer verdi sana ve bu belgesele), anılarımızı bulduğumuz kitapların, biraraya geldiğimizde konuştuğumuz senli hikayeler.


Ama seni anmadığımız gün yok. Tunalı’ya gitmesek de, hani en son gittiğimizde çayı bize parayla veren sinirlendiğin o İskenderci’de buluşmasak da, Kızılay’a birlikte yürümesek de...

15 günde bir yaptığımız buluşmaları gerçekleştiremesek de, seni anmadığımız tek bir gün bile yok.

Telefon konuşmalarında, aile arasında, arkadaşlarla... Ya da yalnız başıma.

Anıların gülümsettiğinde dönüp “Tehlikeli Muhabir” kitabına baktığımı da söyleyeyim.

Yuşa’yla, İbrahim’le, Melek’le, diğer arkadaşlarla konuşurken sen de konuşmaların içindesin hâlâ.

Hanife’yle, çocuklarla konuşurken rüyamızda seni gördüğümüzü anlatıyoruz birbirimize.

Hazel’le aynı gün seni görmüşüz mesela rüyamızda...

Aren'i büyüdükçe sana daha çok benzetmemiz..

Evet, bıraktığın boşluk çok acıtıcı, yakıcı.

Ama yaşam akıyor bir şekilde.

Yürürken bazen sen eşlik ediyorsun gibi.

Bir dans videosu gördüğümüzde gözümüzün önüne senin o gülüşün geliyor.


Ya da Saygı Abi’yi ziyarete gittiğimizde, senin o oturamadığın koltuk...

Yanaklarını çekiştirip haberi düşündüğün hâllerin...

Bir başlık için günlerce titizlendiğin, transa geçip haberi yazdığın anlar.

Hani Hanife’yle eşyalarını toplamaya gittiğimizde çekmecende bulduğumuz yarım çikolatayı da unutmuyoruz hiç. 

Çekmecende düğün videosunu bulduğumuzda yaşadığımız o acı ve Hanife’nin

“Bunu sık sık izliyordu ki, kim ne taktıysa aynısını götürsün,” deyişi...

Sonra birlikte gülüşümüz... Funda da hatırlıyor, sık sık anlatıyor o yarım çikolatayı. 

Ey dost, mezarın Sivas’taki köyünün en ücra tepesinde diye yıldönümlerinde gelemiyoruz.

Ama yolu düşen haber kaynakları, arkadaşlar mutlaka uğruyor sana.

Fotoğraf gönderip ya da söyleyerek haber veriyorlar.

Ey dost...

Gitmedin ki aslında.

Hep varsın.


 Felaket Kapitalizminin Anatomisi

Belleğini Kaybeden Toplumun Geleceğini Kim Hazırlar? 

Naomi Klein’a Göre Şok Doktrini: Demokrasi Maskesi Altında Şirket İmparatorluğu




Dünya çapındaki araştırmacı ve gazeteci Naomi Klein’a göre, küresel ölçekte serbest piyasanın zaferini demokratik yollarla kazandığı düşüncesi büyük bir yanılsamadan ibaret.

Ona göre, felaket kapitalizminin, yani çok uluslu şirketlerin çıkarları doğrultusunda toplumların köklü şekilde yeniden yapılandırılmasını sağlayan modelin tarihi, yalnızca 11 Eylül 2001 sonrasına değil, çok daha öncesine uzanıyor.

Bu modelin kökenleri, 1950’lerde Milton Friedman liderliğindeki Chicago Üniversitesi İktisat Bölümüne kadar gidiyor.

Klein, “şok doktrini” adını verdiği bu yöntemin, yalnızca ekonomi politikalarıyla sınırlı olmadığını; savaşlar, darbeler ve travmatik olaylarla birlikte uygulandığını savunuyor. Hatta bu modelin temelinde, CIA’in finanse ettiği ve 1950’lerde Kanada’da uygulanan, elektroşok tedavileri ve duyusal yoksunlaştırma gibi insan zihnini yeniden programlamayı amaçlayan deneyler yer alıyor. 

Klein’a göre bu karanlık miras, Guantanamo Körfezi’ndeki hukuk dışı gözaltı merkezlerine kadar uzanır.

Şok Doktrini adlı kitabında Klein, bu yöntemin 1973’te Şili’de Pinochet darbesi, 1989’da Çin’de Tiananmen Meydanı katliamı ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması gibi tarihi olaylarda nasıl uygulandığını ayrıntılarıyla inceler. Bu süreçlerde, demokrasi söylemi altında aslında çok uluslu şirketlerin çıkarlarını koruyan yeni bir kapitalizm modelinin adım adım inşa edildiğini, bunun ise geniş halk kitleleri için yıkım, yoksulluk ve baskı getirdiğini ortaya koyar.

         Fotoğraf: Britanica (Naomi Klein) 


NEVİN BİLGİN 

Kanadalı araştırmacı gazeteci Naomi Klein, 2007 yılında yayınladığı The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism (Türkçe: Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi) adlı eserinde, modern dünyada kapitalizmin nasıl felaketler yoluyla yayıldığını ve derinleştiğini anlatır. 

Bu teze göre, doğal afetler, darbeler, ekonomik krizler ya da savaşlar gibi toplumsal şoklar, halkın belleğini siler ve sistemin yeniden tasarlanmasını sağlayan bir "temiz sayfa" yaratır. Bu durumda halk, normal koşullarda asla kabul etmeyeceği politikalara razı olur.

Klein, bu modeli "felaket kapitalizmi" olarak adlandırır. Felaket kapitalizminin ardında sadece iktisatçılar değil, aynı zamanda psikolojik manipülasyon teknikleriyle yüretilen toplumsal kontrol mekanizmaları da vardır. Bu bağlamda 1950'li yıllarda Kanada'nın Montreal kentinde psikiyatrist Ewen Cameron tarafından yürütülen deneyler dikkat çeker. CIA destekli MK Ultra projesi kapsamında yürütülen bu çalışmalarda, insanlar şok tedavileri ve kimyasallarla hafıza kaybına uğratılmış, "boş zihinlere yeni programlar yüklenmesi" hedeflenmiştir.

Şok Doktrini Nedir? 

Naomi Klein, bu yöntemlerin mikro düzeyde bireyler üzerinde uygulandığı gibi, makro düzeyde de tüm toplumlara uygulandığını savunur. Bir toplum sarsıldığında, o anki şokun etkisiyle, otoriter rejimler ya da dış güçler tarafından dayatılan ekonomik sistemler kolaylıkla kabul ettirilebilir. İşte bu noktada devreye Milton Friedman girer.

Friedman, devletin ekonomideki rolünü minimize eden, serbest piyasa mekanizmasını kutsayan bir ekonomi anlayışını savunur. Ona göre kriz anları, reform yapmak için birer fırsattır. Friedman'ın öğrencileri olan “Chicago Boys”, Şili'den gelen bir grup genç iktisatçıdan oluşuyordu. Bu grup, ABD'nin desteklediği General Augusto Pinochet darbesi sonrasında Şili ekonomisini Friedman'ın ilkeleri doğrultusunda yeniden şekillendirdi. Kamusal hizmetler özelleştirildi, sendikalar bastırıldı, kamu harcamaları kısıldı ve piyasa serbestleştirildi. Sonuçta Şili, neoliberalizmin en sert uygulandığı laboratuvarlardan biri haline geldi.

Aynı model, Endonezya, Arjantin, Bolivya, Polonya, Rusya ve Irak gibi ülkelerde de uygulandı. Bu ülkelerde ya darbeler ya da doğal afetler sonrası, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlar aracılığıyla neoliberal politikalar empoze edildi. Halkın seçtiği yönetimler bir kenara itilerek, teknokratik yönetimler devreye alındı. Bu yöntem, demokrasi ile piyasa arasındaki çelişkiyi net şekilde gözler önüne serdi: Piyasa lehine, demokrasi askıya alınıyordu.

Naomi Klein'ın çarpıcı sorusu tam da buradadır: Belleğini kaybeden toplumun geleceğini kim yazar? Yıkım sonrası toplumsal hafıza silinirken, yeni bir sistemin mimarı olmak isteyenler devreye girer. Bu nedenle felaket kapitalizmi, yalnızca ekonomik bir yeniden yapılandırma modeli değil, aynı zamanda toplumsal bir kontrol stratejisidir.

COVID-19 Sonrası: Kontrolün ve Vergi Egemenliğinin Dönüşümü

Naomi Klein’ın Şok Doktrini tezinin çağdaş bir örneği, COVID-19 salgını sonrası dünyada yaşanan dönüşümlerle görülebilir. Küresel çapta bir sağlık krizi olarak başlayan pandemi, kısa sürede ekonomik, sosyal ve politik sistemleri derinden etkileyen bir “felaket”e dönüştü. Bu kriz ortamı, birçok ülkede yeni kontrol mekanizmalarının ve ekonomik yeniden yapılanmaların hayata geçirilmesine olanak sağladı.

Birçok hükümet, olağanüstü hâl yetkilerini kullanarak vatandaşların hareketlerini, iletişimini ve sosyal yaşamlarını sıkı biçimde denetledi. Dijital izleme sistemleri, mobil uygulamalar, aşı pasaportları ve sokağa çıkma yasakları, kamusal sağlığı koruma gerekçesiyle devreye alınsa da, bu uygulamalar bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması ve gözetimin normalleştirilmesi gibi sonuçlar doğurdu. Kriz yönetimi üzerinden kurulan bu yeni düzen, sadece sağlık sistemini değil, veri egemenliği gibi ekonomik alanları da yeniden şekillendirdi.

Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde, pandeminin ekonomik yükü dış borçlanmayla karşılanmaya çalışıldı. Bu da ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların koşullu kredilerine daha bağımlı hâle getirdi. Bu kredilerin karşılığında uygulamaya konan reform paketleri, çoğu zaman vergi politikalarının yeniden düzenlenmesini zorunlu kıldı. Sonuç olarak, şirketlerden alınan vergilerin azaltılması, kamu harcamalarının kısılması ve dolaylı vergilerin artırılması gibi neoliberal reçeteler, pandemi sonrasında da hızla devreye sokuldu.

Devlet Gitti, Şirketler Geldi

Salgınla birlikte devletlerin ekonomik yapısı yeniden biçimlendirilirken, kamu kaynaklarının özel sektöre aktarılması, kamunun elindeki stratejik alanların özelleştirilmesi ve vergi politikalarının uluslararası finans sermayesinin çıkarına göre yeniden düzenlenmesi, felaket kapitalizminin güncel bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Tüm bu süreçte, halkın “ortak tehdit” algısıyla geçici olarak kabullendiği düzenlemeler, kalıcı yapısal değişikliklere kapı araladı.

Kaynakça: 


1919 yılı. Savaş daha devam edecek. Amasya Protokolü, savaşın örgütlenme süreci.  O dönemde vatanın kurtuluşu için İslamcılar, Kürtler, hatta Pontusçu unsurlar dahil olmak üzere çeşitli gruplarla birlikte hareket ediliyor. İlk Meclis'te de  İslamcı, Kürt, Yahudi, Ermeni milletvekilleri var. Meclisbaşkanvekillerinin birisi de alevilerden seçiliyor. Rejim daha oluşmamış. Geçici bir ittifak. 

Osmanlı döneminde Kürt aşiretleriyle merkez arasında özerkliğe dayalı bir ilişki var.  Aşiretler vergilerini ödeyip, iç işlerinde serbest, bugün bile. 

Osmanlı'nın kurduğu Hamidiye Alayları'yla da Kürtler, Ermenilerle çatışarak yerlerine el koymumş, gasp etmiş. Bölgede etnik yapı yanında ekonomik yapı da değişmiş. 

1915 Ermeni Tehciri yapılmış. Kürtlere dağıtılmış yerler. Kürtler Ankara ile bu nedenle anlaşıyor. İdeolojik değil çıkar temelli bir anlaşma aslında. 

İngiliz istihbarat raporlarında da, Ankara hükümetinin hilafeti ve İslam birliğini koruyacağı İslam devleti olacağı bunun için çalışılacağından söz ediliyor. 1921 Anayasası da bu beklentilerle uyumlu bir çerçevede şekillenmiş, devleti “İslam esaslarına dayalı” olarak tanımlamış. 

Kürtlerin o dönemde devlet kurma kabiliyetini de araştırmışlar Araplardan daha beter durumdalar. Lucasfilm'in bu konuda bir belgeseli vardı. Kadın istihbaratçı gelip inceleme bile yapıyor İngiltere'den bir de filme almış. Bakıyor ki, adamlar mağaralarda yaşıyorlar. 

Kaynakça: 

https://sosyalekonomi.org/sok-doktrini/

https://apacikradyo.com.tr/arsiv-icerigi/sok-doktrini-ve-direnisin-yeni-turleri

Naomi Klein, Şok Dokrini

https://www.youtube.com/watch?v=iQEfqq2-kfo

https://www.youtube.com/watch?v=S-HzxZb073A

https://www.youtube.com/watch?v=_4FIRMdX-oI


18 Mayıs 2025 Pazar

BAĞIMLILIKLARI SANAT GİBİ SUNAN FİLM

"KAHVE VE SİGARA" 



NEVİN BİLGİN 

Günümüz gençliği kahveyle uyanıyor, sigarayla sakinleşiyor. Sokaklarda, kafelerde, okul bahçelerinde aynı ritüel tekrar ediyor: bir elde kahve bardağı, diğerinde sigara. Jim Jarmusch’un Coffee and Cigarettes filmi de tam bu alışkanlıkları merkeze alıyor. Ama sadece içmekle kalmıyor; düşündürüyor, sorgulatıyor. Filmde birbirinden bağımsız sahneler ardı ardına geliyor; her biri farklı karakterler, farklı diyaloglar, ama hepsinin ortak noktası: kahve, sigara ve suskunluk. Peki bu film gerçekten bir sanat eseri mi, yoksa alışkanlıklarımızı “havalı” gösteren bir reklam mı? Filmde neden hep aynı markalar var? Ve daha önemlisi: Biz neden fark etmiyoruz?



Filmde her sahnede kahve ve sigara bulunur. Bu iki ürün, yalnızca fiziksel alışkanlıklar değil; alışkanlık, bekleyiş, iletişimsizlik, sinirlilik, bağımlılık ve insan doğasının kırılganlığı gibi birçok sembolik anlam taşır.

Kahve, uyarıcı bir madde olarak zihinsel uyanıklığı temsil eder.

Sigara ise hem alışkanlık hem de bir tür içsel huzursuzluğun dışa vurumudur.

Bu ikilinin her sahnede olması, karakterlerin içsel boşluklarını ya da iletişim kurma çabalarının zayıflığını örtmekte kullanılır. İletişim kuramayan ya da kurarken zorlanan bireylerin ellerine tutuşturulan nesnelerdir kahve ve sigara.



Sigaraların Markaları 

Evet. Filmde yer alan sigaralar genellikle tanınabilir markalardır, çoğu sahnede Marlboro, Camel gibi Amerikan sigara markaları görülür. Kahve ise çoğunlukla sade, marka belirtmeden sunulur ama mekanlar Amerikan tarzı diner kafelerdir. Bu durum bilinçli bir tercihtir. Film, özellikle sigara markalarını göz önüne çıkararak izleyicinin bunlara dikkat etmesini sağlar.

Bu noktada, filmde ürün yerleştirme olup olmadığı sorusu akla geliyor. 

Pazarlama Unsuru Mu? 

Jarmusch’un bağımsız bir yönetmen olması ve genel olarak ticarileşmeye karşı duruşu, bu filmin doğrudan bir reklam filmi olmadığına işaret eder. Ancak:

Sigara ve kahvenin bu kadar sık, neredeyse kutsanır gibi gösterilmesi,

Markaların örtük ya da açık biçimde gösterilmesi,

filmin bilinçsizce de olsa sigara ve kahve tüketimini romantize ettiği eleştirilerine neden olmuştur.

Özellikle genç izleyiciler için "sigara = cool" algısı yaratabileceği tartışılmıştır. 2000’li yılların başında hâlâ birçok filmde sigara olağan bir nesne olarak yer alırken, bu filmde sigaranın neredeyse bir karakter gibi yer bulması, eleştirel tepkilere neden olmuştur.

"Coffee and Cigarettes", Smokescreen Inc. ve United Artists tarafından yapımcılığı üstlenilen bir proje ç Filmin yönetmeni Jim Jarmusch, bağımsız sinemanın önemli isimlerinden biridir. Dolayısıyla bu film, doğrudan bir "stüdyo baskısıyla üretilmiş" reklam filmi değilç 


Eleştirel mi, Yoksa Özendiren mi?

Bu filmde sigara ve kahve romantize edilir ama bu bilinçli bir eleştiri biçimi de olabilir.

·Bazı sahnelerde karakterler bu alışkanlıklardan şikâyet eder.

·Sağlık sorunları dile getirilir (örneğin Iggy Pop ve Tom Waits’in sahnesi).

·Ancak genel atmosferde bu ürünler samimi sohbetin bir aracı gibi gösterilir.

Bu da filmin kimi çevrelerce "özendirici" bulunmasına neden olmuştur.

Özellikle Avrupa’daki bazı gösterimlerinde film:

“Bağımlılıkların sanatsal suretini yaratıyor ama bir yandan da onları meşrulaştırıyor.”

şeklinde eleştirilmiştir.


 LOZAN ANLAŞMASI, MUSUL, KÜRT MESELESİ VE MECLİS MUHALEFETİ

O DÖNEMDEKİ MECLİS TUTANAKLARI



          Fotoğraf. İnönü Vakfı (Lozan Anlaşması) 


NEVİN BİLGİN 

Lozan Barış Konferansı, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyetini tesis ettiği diplomatik bir zemin değil, aynı zamanda Meclis içinde milliyetçi hassasiyetlerle örülü derin çatışmaların da yaşandığı bir döneme işaret eder. İsmet Paşa'nın başkanlığında yürütülen Lozan müzakereleri esnasında özellikle Musul ve Kürt meselesi, muhalif milletvekillerinin yoğun eleştirisine maruz kalmış; bu mesele üzerinden hükümetin ve doğrudan İsmet Paşa’nın meşruiyeti sorgulanmıştır. Hatta, bu süreçte İsmet Paşa'nın milletvekilliğinin düşürülmesi teklif edilmiştir. 


Lozan'da Musul Meselesi

Lozan görüşmeleri sırasında İngiltere, Musul’un Misak-ı Millî sınırları dışında bırakılması gerektiğini ileri sürmüş, bu teklif Türk heyeti tarafından reddedilmiştir. İsmet Paşa, Musul’un hem tarihi hem de etnik bakımdan Türkiye’ye ait olduğunu savunmuştur. Ancak diplomatik baskılar ve özellikle İngiltere’nin Irak üzerindeki mandater pozisyonu, görüşmelerin bu konuda kilitlenmesine neden olmuştur. Nihayetinde, Musul meselesi konferansta çözülememiş ve Türk-Britanya arasında ileride yapılacak ikili görüşmelere bırakılmıştır.

Muhalefet: Musul Düşürüldü Mü? 

TBMM’nin 4 ve 5 Şubat 1923 tarihli gizli celse zabıtlarında, Hüseyin Avni (Ulaş), Ali Şükrü Bey ve Rauf Orbay gibi İkinci Grup üyeleri, Musul’un masada bırakılmasını bir “zaaf” olarak değerlendirmiştir. Hüseyin Avni Bey, Musul’un Türk yurdu olduğunu ve bu konuda kararlı bir tavır gösterilmesi gerektiğini savunmuş, İsmet Paşa’nın bunu sağlayamadığını dile getirmiştir.

 fotoğraf. Malumat

Özellikle şu söz dikkat çeker:

“Musul elden çıkmıştır; bunda kararlılık yoktur. Heyet-ı Murahhasa milletin davasını layıkıyla müdafaa edememiştir.”

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, 5 Şubat 1923)

Bu eleştiriler, yalnızca diplomatik bir başarısızlık değil, aynı zamanda İsmet Paşa’ya yöneltilen kişisel bir güven sorunu halini almıştır.



Meclis'teki Muhalif Grubun Endişeleri

Musul meselesiyle birlikte gündeme gelen bir diğer başlık Kürt nüfusun statüsü olmuştur. Lozan'da, İngiltere, Kürtlerin ayrıştırılabilir bir etnik grup olarak tanınmasını ve ileride bir “özerk Kürt bölgesi” için hukuki zemin hazırlanmasını talep etmiştir. Türk heyeti bu önerileri kesin biçimde reddetmiş, Türkiye’de Kürtlerin Türk milletinin bir parçası olduğunu ifade etmiştir.

Ancak Meclis’teki muhalif grup, bu konunun yeterince açık şekilde kapatılmadığını iddia etmiştir. Hüseyin Avni, İngilizlerin bu kartı ileride kullanacağını belirterek, hükümeti “Kürt realitesine teslim olmaya hazırlık yapmakla” suçlamıştır.

Milletvekilliğinin Düşürülmesi Teklifi

Lozan’daki tartışmalar büyüdükçe, muhalefet, İsmet Paşa'nın milletvekilliğinin düşürülmesini Meclis gündemine taşımıştır. Asıl gerekçe, İsmet Paşa’nın konferansa vekaleten mi yoksa asaleten mi gittiğidir. Bu hukuki bir tartışma gibi görünse de, aslında siyasi bir tasfiye hamlesidir.

Mustafa Kemal Paşa bu süreçte doğrudan müdahil olmamış, ancak İsmet Paşa’nın arkasında durarak dolaylı biçimde Meclis içindeki dengeyi korumuştur. Bu tutum, hem İsmet Paşa’nın konumunu hem de hükümetin devamlılığını garanti altına almıştır.


Lozan görüşmeleri, sadece uluslararası bir antlaşmanın değil, Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşuna giden yolda yaşanan siyasal çatışmaların da sahnesi olmuştur. Musul ve Kürt meselesi gibi ulusal bütünlüğü ilgilendiren konular, Meclis’teki muhalefetin hükümete yönelik saldırılarının en güçlü araçları haline gelmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa'nın stratejik duruşu ve İsmet Paşa’nın diplomasideki kararlılığı, bu krizlerin yönetilmesinde belirleyici olmuştur. Lozan, sadece sınırları değil, aynı zamanda siyasi meşruiyetleri de çizen bir antlaşma olarak tarihe geçmiştir.

Kaynakça: 

https://www.ismetinonu.org.tr/lozan-ve-sonrasinda-sinirlar-ve-bogazlar/

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/GZC/d01/CILT04 (4 Şubat 1923)

https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/GZC/d01/CILT04 (5 Şubat 1923)

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/617781 (Lozan Görüşmelerinde Ortaya Çıkan 2. Grup Muhalefeti) 

https://www.indyturk.com/node/452806/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/lozan-antla%C5%9Fmas%C4%B1-k%C3%BCrt-milletvekilleri-ve-hasan-hayri-bey-10

https://www.academia.edu/36227676/TBMM_Gizli_Celse_Zab%C4%B1tlar%C4%B1nda_Musul_Meselesi (Gizli Celselerde Musul) 


17 Mayıs 2025 Cumartesi

 CUMHURİYET'İN KURULUŞUNDA İLK AYRILIKLAR

MECLİS'TE İKİNCİ GRUP:  KURULUŞUN GÖLGESİNDE YÜKSELEN İTİRAZ

                              fotoğraf: onedio


NEVİN BİLGİN 

Cumhuriyet tarihinin başlangıcı yalnızca askeri bir zaferin ardından gelen siyasal bir dönüşüm değil, aynı zamanda farklı fikirlerin çatıştığı, bir devletin ideolojik temelinin inşa edildiği sancılı bir süreçtir.



Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’de açılmasıyla birlikte başlayan bu süreçte, meclis çatısı altında farklı eğilimler kendini göstermeye başlamış, özellikle 1922 yılından itibaren İkinci Grup adı verilen bir muhalefet hareketi dikkat çekmiştir.

BİRİNCİ MECLİS’TE FİKİR FARKLILIKLARI

Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Birinci Grup, Milli Mücadele’nin liderliğini üstlenmiş ve mecliste çoğunluğu temsil etmekteydi. Ancak savaş sona erdiğinde, yeni devletin nasıl şekilleneceği sorusu meclis içindeki çatlakları da su yüzüne çıkardı. Bu dönemde ortaya çıkan İkinci Grup, özellikle Mustafa Kemal’e verilen olağanüstü yetkilerin süreklilik kazanmasından endişe duyuyordu. Başkomutanlık Yasası’nın süresiz hale getirilmesi, bu grubun tepkisini çeken başlıca konulardan biri olmuştur. 

İkinci Grup mensupları, yasama ve yürütme erklerinin tamamen Mustafa Kemal’in iradesine bağlanmasının meclis egemenliğini zayıflatacağını savunuyordu. Onlara göre, savaş döneminde alınan olağanüstü kararlar savaş bittikten sonra da devam ettirilmemeliydi. Bu nedenle, meclis hükümeti sisteminin korunmasını, kolektif karar alma süreçlerinin işlerliğini savundular.



KİMLERDİ?

İkinci Grup’un içinde dönemin tanınmış simalarından Rauf Orbay, Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni (Ulaş) gibi isimler bulunuyordu. Rauf Orbay, Lozan Antlaşması’ndaki bazı maddelere yönelik çekinceleriyle öne çıkarken; Ali Şükrü Bey, özellikle Mustafa Kemal’in liderliğine karşı en açık muhalefeti yürütenlerden biri olarak sivrildi.

Ne var ki Ali Şükrü Bey'in 27 Mart 1923'te ölümü, bu muhalefet grubunun kaderini derinden etkiledi. İkinci Grup’un meclis içindeki etkisi zayıfladı ve kamuoyundaki desteği azaldı. 

         fotoğraf:  21.yüzyıl Türkiye Enstitüsü

LİSTE DIŞI KALDILAR

İkinci Grup, 1923 seçimlerinde liste dışı bırakılarak meclis dışına itildi. Ardından, Cumhuriyet’in ilanı ve Halifeliğin kaldırılması gibi temel devrimlerin önü açıldı. Ancak bu muhalefet hareketi, Türkiye siyaset tarihinde çok partili yaşama geçişin ilk kıvılcımları olarak değerlendirilebilir. Modernleşme sürecinde galip tarafı Mustafa Kemal’in öncülüğündeki reformist çizgi olmuştur. 

İkinci Grup’un bazı itirazları zamanın ruhuna aykırı gibi görünse de, o günkü mecliste farklı seslerin bulunması, Cumhuriyet’in sadece bir kişi veya grubun değil, birçok düşüncenin çarpışarak şekillendiği bir yapı olduğunu göstermekte. 


Kaynakça: 

Yurttaş Özcan, F. (2016). Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Muhalefet: İkinci Grup. Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi.

Akbal, İ., & Aslan, T. (2016). Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey Muhalefeti. Erdem Dergisi.

TDV İslâm Ansiklopedisi. Ali Şükrü Bey Maddesi.

Atatürk Ansiklopedisi. (T.C. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu).

Ali Şükrü Bey Maddesi

Vikipedi. İkinci Grup (TBMM) maddesi – Genel bilgi için uygun bir özet.

15 Mayıs 2025 Perşembe

 OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E SİLAH ENVANTERİ: SAVAŞ CEPHELERİNDEKİ MARKALAR




Nevin BİLGİN 

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde başlayan modernleşme çabaları, silah teknolojisine de yansımıştı. Özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı ordusu, yerli üretimle yetinmek yerine Avrupa’dan silah ithaline yöneldi. Bu süreçte Mauser, Krupp, Martini-Henry, Snider-Enfield ve Remington gibi markalar Osmanlı cephaneliklerinde önemli yer tuttu.



DÜNYA SAVAŞI’NDA OSMANLI CEPHESİ

Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusu, Almanya’nın desteğiyle özellikle Mauser 1893 ve 1903 piyade tüfeklerini yaygın şekilde kullandı. Ayrıca, MG08 makineli tüfeği (Maxim sistemi), Krupp yapımı sahra topları ve Skoda üretimi dağ topları da envanterin temel parçalarıydı. Tabanca cephesinde ise Luger P08, Mauser C96 ve FN Browning 1903/1910 gibi modeller ön plana çıkıyordu.


ÇANAKKALE CEPHESİ’NDE SİLAH KULLANIMI

Çanakkale’de Osmanlı askerlerinin ana tüfeği yine Mauser idi. Bu silahlar, menzil ve güvenilirlik açısından İngiliz Lee-Enfield tüfekleriyle başa baş rekabet içindeydi. Savunma hatlarında kullanılan topların çoğu Krupp firmasına ait Alman üretimiydi. Cephenin ilerleyen aşamalarında İngiliz ve Fransızlardan ele geçirilen tüfekler ve makineli tüfekler de Osmanlı askerleri tarafından kullanıldı.



KURTULUŞ SAVAŞI'NDA CEPHE SİLAHLARI

Kurtuluş Savaşı'na girilirken silah sıkıntısı büyüktü. Ancak Osmanlı’nın eski stokları, işgalci güçlerden elde edilen ganimetler ve Sovyetler Birliği'nden sağlanan yardımlarla silah çeşitliliği sağlandı. Bu dönemde en çok kullanılanlar:

Mauser tüfekler (1890’lardan kalanlar)

Martini-Henry tüfekler (eski ama hâlâ işlevsel)

Sovyet yapımı Mosin Nagant tüfekler

Hotchkiss ve Maxim makineli tüfekler

Fransız yapımı 75 mm’lik toplar

Bazı cephelerde süngü ve hatta eski tip çakmaklı tüfeklerin bile kullanıldığı rapor edilmiştir. Cephanenin sınırlı olduğu zamanlarda, cephane tasarrufu için süngü hücumları bile tercih edilmiştir.


KAYNAKÇA


🔗 https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanlı_silahları

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi – Tam Metin PDF:

🔗 https://atamdergi.gov.tr/tam-metin-pdf/551/tur

https://dergipark.org.tr/tr/pub/otam/issue/67186/1048821

https://www.academia.edu/94366264/Kurtulu%C5%9F_Sava%C5%9F%C4%B1_nda_T%C3%BCrk_Ordusu_nun_Silah_Ve_M%C3%BChimmat_Temini?hb-g-sw=95902258


14 Mayıs 2025 Çarşamba

Terör örgütü PKK'nın Fesih Bildirgesinde 1921 Anayasası Vurgusunun Tarihsel Arka Planı

1921 ANAYASASININ 10-21.MADDELERİ VE YEREL YÖNETİMLER DÜZENLEMESİ NEYDİ? 



NEVİN BİLGİN

Terör örgütü PKK'nın 12 Mayıs 2025’te açıkladığı fesih bildirgesinde, örgütün kuruluş gerekçeleri tarihsel bir çerçevede sunulmuş, özellikle Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’na atıfta bulunulmuştur. Bildiride bu belgeler, Kürt halkına yönelik bir "inkâr ve imha" siyasetinin başlangıç noktaları olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda özellikle 1924 Anayasası'nın, 1921 Anayasası’nda yer alan yerel özerklik ilkelerini ortadan kaldırdığı vurgulanmıştır. Terör örgütü PKK, bu kırılmayı, Kürt sorununun temelinde yer alan yapısal bir değişim olarak sunmuştur.

Peki, 1921 Anayasası’ndaki durum nasıldı?

1921 Anayasası, Türkiye'nin savaş koşullarında kabul ettiği en kısa ve en demokratik anayasal metinlerden biri olarak öne çıkar. Bu anayasanın 10 ila 21. maddeleri, doğrudan yerel yönetimler ile ilgilidir. Bu hükümlere göre:

·Vilayetler, tüzel kişiliğe sahip birimler olarak tanımlanır.

·Buna karşın kazalar, tüzel kişiliği olmayan, yalnızca merkezi yönetime bağlı idari ve inzibati birimlerdir.

·Vilayet ve nahiye yönetimi, halk tarafından seçilen şuralar ve onların içinden çıkan idare heyetleri tarafından yürütülür.

·Vilayette, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nce atanan vali, devletin temsilcisi olarak yer alır; kazada ise onun adına görev yapan kaymakam bulunur.

·Vali, devletin genel ve ortak görevlerini yürütmekle birlikte, yerel yetki alanları arasında bir uyuşmazlık olduğunda müdahalede bulunabilir.

En dikkat çekici düzenlemelerden biri, 11. maddede yer alır. Bu maddeye göre; iç ve dış siyaset, şer’î ve adlî işler, askerî konular ve uluslararası iktisadî ilişkiler dışında kalan eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık, ekonomi, sosyal yardım gibi alanların yönetimi vilayet şuralarının yetkisine bırakılmıştır. Bu hüküm, yerel halkın kendi işlerinde karar sahibi olması bakımından demokratik özerkliğe oldukça yakın bir yapı ortaya koyar.

Ancak bu özerkliğin sınırlandığı noktalar da vardır. Özellikle 22 ve 23. maddelerde yer alan "genel müfettişlik" kurumu, merkezi yönetimin vilayetler üzerindeki gözetimini tesis eder. Bu müfettişler, hem devletin genel görevlerini hem de yerel idarelerin işlemlerini sürekli denetlemekle görevlidir. Belirli alanlarda yetki devrini içeren bir yerinden yönetim modelidir

Kaynakça: 

Parla, Taha. Türkiye'de Anayasalar

Soysal, Mümtaz. Anayasa'ya Giriş

Batum, Süheyl. Anayasa Hukuku

11 Mayıs 2025 Pazar

 SOFRADA ÖKÜZDEN SONRA GELEN KADIN: 

ANNELER GÜNÜ, KAPİTALİZM VE ACIYA SARILMIŞ HEDİYELER

Acıya sarılmış hediye paketleriyle dolu bir gün. İçinden gülümseme değil, bastırılmış haykırışlar çıkan.


NEVİN BİLGİN

Hiçbir fırsatı kaçırmadı kapitalizm. En çok da kadını ve çocuğu iyi kullandı. Sevginin, şefkatin ve aidiyetin temsilcisi olan kadını duyguların değil, ürünlerin merkezine yerleştirdi. Hangi cümleyle etkilenir, hangi görüntüyle gözleri dolar, hangi eksiklikten yakalanır; öğrendi. 

Psikoloji artık sadece terapi için değil, satış stratejisi için vardı. Gerisi kolaydı: Anneler Günü.


Bu özel gün, bir kadının emeklerinin karşılığı değil, sisteme katkısının hediyesiydi. 

Yıl boyunca görmezden gelinen, hakarete uğrayan, kimi zaman dövülen, sövülen, susan ya da susturulan, öldürülen kadın… 

Bir günde reklamlarda çiçekle, kalple, kalpli tencere setiyle kutsanıyor. Sırf tüketilsin diye, “annelik” yüceltiliyor.

Ama kimse o annenin gözlerindeki uykusuzluğu, ellerindeki çatlakları, sırtındaki yükü, kalbindeki yalnızlığı görmüyor. Görse de hissetmiyor. Yılın 364 gününde hor görülen kadına bir günlüğüne kraliçelik biçiliyor. O da tacını alıp başına koyuyor ve aynı şekilde yaşamaya devam ediyor. 

Kadının "annelik" üzerinden yüceltilmesi de bakmayın fedakarlık boyutunun öne çıkarılmasına, doğurganlığa hizmet etmesinden kaynaklanıyor daha çok. 

Hem sistem tarafından, hem de onu oluşturan bireyler tarafından. 

Dövülen, şiddet gören, yok sayılan, yaşlanmadan yaşlanan, hayata katılamadan ölen kadınların ardında belki bir tepki, belki çiçekler, belki küçük kahve fincanları kalıyor. 



Hani şiirlerde sofrada öküzden sonra gelen kadınlar var ya. Şiirde de gerçekle örseleniyor. 



Alınan hediyeler bile kadını mutfağa geri döndürmeye, mutfağa hapsedip erkeğe daha çok hizmet etmesine yönelik. 

Tencereler, fırınlar, elektrik süpürgeleri vs, ves. 

Yalnızca anne olduğu için varlığı kabul edilen, ama birey olarak hiç tanınmayan bir kadın.



Kapitalizm, feminizmi de kendisine hizmet etmesi için desteklemedi mi oysa? Onu da dönüştürmedi mi?

https://www.mserdark.com/kadinlar-okuzden-sonra-gelen/

Kadın özgürleşsin diye değil, daha fazla çalışsın, daha çok tüketsin diye. 


Çalışan kadın, ister eğitimli ister eğitimsiz hem evde, hem de işte ezilmeye devam etmedi mi? Düşük maaşlarla. Yükselmesi engellenerek. Daha çok çalışmak zorunda bırakılarak. 


Kimisi beyaz yakalı olarak evle işi aynı anda sırtlandı. Kimisi çocuk yaşta evlendirildi. Kimisi ise en yakınındaki erkek tarafından öldürüldü. 


Bunların hiçbirine karşı sistemin koyduğu tek çözüm: Kampanyalı fiyatlarla alınacak birkaç anlam görünümlü anlamdan yoksun hediye.


Sokakta yürürken tanımadığı bir kadının Anneler Günü’nü kutlayan adam, çocuk evinde annesine, eşine yıl boyu hakaret edebiliyor bu hakkı kendisinde bulup yılda bir gün hediye ile anneler günü kutluyor. 

Leoparlı kadın, başörtülü kadın, kırmızı rujlu kadın, çocuklu kadın, sıfatlı kadın… 

Hepsi aynı gün içinde aynı sepette toplanıyor: “ANNELER GÜNÜ %50 İNDİRİM!”

Anneler Günü bir kutlama değil. Bu toplumda kadın olmanın ne demek olduğunu hatırlatan acı bir simge. 


Acıya sarılmış hediye paketleriyle dolu bir gün. İçinden gülümseme değil, bastırılmış haykırışlar çıkan.

10 Mayıs 2025 Cumartesi

VERİ EGEMENLİĞİ: 21. YÜZYILIN GÜCÜ

GÖZETİMİN GÖLGESİNDE

ABD,AVRUPA VE ÇİN'İN "VERİLERİ TOPLAMA" YARIŞI

NSA, VERİ TOPLAMA VE MAHREMİYET TARTIŞMALARI

ABD: "Veriler bende, çünkü teknolojiyi ben ürettim."

AB: "Veriler sizde olamaz, çünkü bizim vatandaşlarımızın verisi bize ait."

Çin: "Veriler halkı biçimlendirir, merkez biziz ama kendi sistemimizde."

ABD, Avrupa Birliği ve Çin, veriye dair yaklaşımlarında farklı stratejiler benimsemektedir. Amerika Birleşik Devletleri, verileri küresel erişim mantığıyla toplamakta ve bu yolla hem ekonomik hem de jeopolitik üstünlük elde etmeyi amaçlamaktadır. NSA gibi kurumlar aracılığıyla ve büyük teknoloji şirketleriyle iş birliği içinde çalışan ABD, verinin bir güç aracı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu modelde devlet ve özel sektör iç içe çalışmakta; şirketler üzerinden yapılan izlemeler, devletin güvenlik politikalarıyla birleşmektedir.

Avrupa Birliği ise veri konusunda daha çok birey haklarını ve mahremiyetini önceleyen bir yaklaşım benimsemektedir. GDPR (Genel Veri Koruma Tüzüğü) gibi düzenlemelerle vatandaşlarının verilerini korumaya çalışan AB, veri egemenliği konusuna bölgesel bir bakış açısı getirmektedir. Avrupa, veri merkezlerinin kendi sınırları içinde kalmasını savunmakta ve birey haklarını önceleyen hukuki bariyerler inşa etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşımda devlet-şirket ilişkisi daha mesafelidir; devletin amacı, şirketleri yönlendirmekten çok düzenlemektir.

Çin ise veriye devlet merkezli ve mutlak denetim anlayışıyla yaklaşmaktadır. Veri toplama ve işleme süreçleri doğrudan devletin kontrolündedir ve bu veriler toplumsal istikrarı sağlamak, rejimi korumak ve birey davranışlarını yönlendirmek için kullanılmaktadır. Çin, bu amaçla sosyal kredi sistemi gibi uygulamalarla vatandaşlarını gözetlemekte, ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmalarını veri üzerinden inşa etmektedir. Şirketler ise devletin gözetim politikalarıyla tam uyum içinde çalışmaktadır.

Bu üç yaklaşım arasında belirgin farklar vardır: ABD veri üzerinden küresel güç kurmayı, AB bireysel hakları koruyarak dijital düzenin etik sınırlarını çizmeyi, Çin ise veriyi halkı şekillendirmek ve rejimi sağlamlaştırmak için kullanmayı hedeflemektedir. Her biri kendi dijital dünya düzenini inşa etmeye çalışmakta ve "veri nerede, kimin kontrolünde olmalı?" sorusu etrafında küresel bir mücadele yaşanmaktadır.



NEVİN BİLGİN 

Dijitalleşen dünyada bireysel iletişim, günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelirken, aynı iletişim trafiği devletlerin güvenlik gerekçesiyle izlediği birer hedefe dönüşmüştür. 

Bu bağlamda ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA), özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından başlattığı kitlesel ve çoğu zaman yasal zeminden yoksun gözetim programlarıyla uluslararası mahremiyet tartışmalarının merkezinde yer almıştır. Bu programlar yalnızca dış tehditlere yönelik olmayıp, milyonlarca Amerikan vatandaşını da kapsayacak şekilde genişlemiştir.

Veri, artık petrol gibi bir “stratejik kaynak” olarak görülüyor. Bireylerin davranışları, ekonomik alışkanlıkları, iletişim içerikleri ve daha fazlası; devletler için güvenlik, ticaret, yapay zekâ ve propaganda gibi alanlarda kullanılabilecek büyük bir güce dönüşüyor. Bu nedenle ABD, Avrupa Birliği ve Çin arasında yalnızca veri toplama değil, veri üzerinde egemenlik kurma yarışı yaşanıyor.


NSA ve Yasal Sınırların Aşılması

NSA, 1952 yılında ABD Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulmuş, elektronik istihbarat (SIGINT) faaliyetlerinden sorumlu bir kuruluştur. 

ABD, 2001 sonrası dönemde NSA (National Security Agency) aracılığıyla küresel bir gözetim ağı kurdu.

2001 sonrası dönemde “teröre karşı savaş” gerekçesiyle yürürlüğe giren Patriot Act, NSA’nın yetkilerini ciddi oranda genişletmiştir. Bu genişlemeyle birlikte NSA, yalnızca yabancı ülke vatandaşlarının değil, Amerikan vatandaşlarının da iletişimlerini sistematik biçimde izlemeye başlamıştır. 

EFF'nin (Electronic Frontier Foundation) belgelerine göre, NSA 2001’den itibaren, başta AT&T olmak üzere büyük telekomünikasyon şirketlerinin yardımıyla, Amerikan halkının iletişim verilerini yasal olmayan yollarla toplamaya başlamıştır (EFF, 2023). Özellikle 2005 ve 2006 yıllarında medyada yer alan haberler ve 2013 yılında Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, bu yasa dışı faaliyetlerin boyutlarını gözler önüne sermiştir.


EFF ve Mark Klein İfşaları

2006 yılında EFF, eski AT&T teknisyeni Mark Klein’ın sunduğu belgelerle NSA’nın kitlesel gözetim sistemine dair önemli kanıtlar elde etmiştir. Klein’a göre, San Francisco’daki 611 Folsom Street adresinde bulunan AT&T tesisine yerleştirilen bir fiber optik splitter sayesinde, şirketin tüm internet trafiği kopyalanarak NSA’ya aktarılmıştır. Bu aktarımlar hem yurtiçi hem de uluslararası veri trafiğini kapsamaktadır. Klein’ın da ifade ettiği gibi, “bu bir hat dinleme değil, ülke dinlemesi”dir 

Snowden Belgeleri ve PRISM Programı

2013 yılında Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, NSA’nın PRISM adlı program aracılığıyla Microsoft, Google, Facebook gibi teknoloji devlerinden doğrudan veri topladığını ortaya koymuştur. Bu program kapsamında e-postalar, video görüşmeleri, ses kayıtları ve sosyal medya mesajları gibi çok çeşitli iletişim verileri elde edilmiştir (Gellman & Poitras, 2013). Ayrıca “XKeyscore” adlı araç sayesinde NSA ajanları, bireylerin tüm internet geçmişini analiz edebilmekteydi.

Bu belgeler aynı zamanda NSA'nın fiberoptik kablolar üzerinden veri toplama (“upstream collection”) faaliyetlerini de doğrulamış, Mark Klein’ın 2006’daki açıklamalarını somut belgelerle desteklemiştir.

Anayasal İhlaller ve Hukuki Tartışmalar

NSA’nın bu kapsamlı gözetim faaliyetleri, ABD Anayasası’nın 4. Değişikliği (özel yaşamın ve mülkiyetin arama ve el koymaya karşı korunması) ile açıkça çelişmektedir. Aynı şekilde bu uygulamalar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 12. Maddesi uyarınca da mahremiyet hakkını ihlal etmektedir. 

2015 yılında çıkarılan USA Freedom Act, PRISM benzeri kitlesel veri toplama faaliyetlerinin bazı yönlerini sınırlandırmış olsa da, bu yasa gerçek bir sistem değişikliği yerine sembolik bir adım olarak değerlendirilmiştir. 

Teknoloji Şirketlerinin Tepkisi ve Şifreleme Hamleleri

NSA’nın büyük teknoloji firmalarıyla olan iş birlikleri ortaya çıktıktan sonra, Apple, WhatsApp ve Signal gibi şirketler uçtan uca şifreleme sistemlerini daha yaygın hale getirmiştir. Bu adımlar, kullanıcıların iletişimlerinin yalnızca gönderici ve alıcı tarafından okunabilir olmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca VPN, TOR gibi gizlilik odaklı teknolojilere olan ilgi artmış, bireysel dijital güvenlik uygulamaları yaygınlaşmıştır. Avrupa, NSA skandallarından sonra kendi vatandaşlarının verilerinin ABD tarafından istismar edildiğini fark etti. Bu yüzden:

Genel Veri Koruma Tüzüğü ile bireysel mahremiyeti güçlendirdi.

"Avrupa verisi Avrupa’da kalsın" prensibiyle, veri merkezlerinin AB sınırları içinde kurulmasını savunuyor.

ABD ile transatlantik veri akışı anlaşmaları (Schrems I ve II davaları) hukuki krizlere neden oldu.

Avrupa Birliği, teknoloji üreticisi olmasa da, regülasyon gücüyle veri savaşında denge kurmaya çalışıyor.


Çin, veriyi yalnızca ekonomik değil, ideolojik ve siyasi kontrol için kullanıyor:

Great Firewall (Büyük Güvenlik Duvarı) ile küresel internetten kendini izole etti.

Alibaba, Huawei, Tencent gibi şirketler devlet gözetimiyle uyumlu çalışıyor.

Sosyal kredi sistemi gibi projelerle, bireylerin davranışlarını veriyle takip ediyor ve cezalandırıyor.

Çin’in yaklaşımı: veri, halkı şekillendirmenin ve rejimi sağlamlaştırmanın aracıdır.


NSA’nın gözetim programları, modern demokrasilerde devletin güvenlik gerekçesiyle ne ölçüde yetki kullanabileceği ve bireylerin mahremiyetinin nasıl korunacağı sorularını derinleştirmiştir. Mark Klein’ın 2006’daki ifşasıyla başlayan süreç, Snowden belgeleriyle tüm dünyaya yayılmış ve yeni bir dijital farkındalık döneminin kapılarını aralamıştır. Mahremiyetin güvenlik karşısında sürekli olarak geri plana itilmesi, sadece teknolojik değil, aynı zamanda etik ve hukuki bir krizdir. Bu nedenle EFF gibi kuruluşların öncülüğünde yürütülen dijital haklar mücadelesi, demokrasilerin sağlığı açısından hayati bir rol oynamaktadır.


Kaynakça


https://www.eff.org/nsa-spying

https://en.wikipedia.org/wiki/2010s_global_surveillance_disclosures

https://www.dw.com/tr/nsa-skandal%C4%B1-avrupa-%C5%9Firketlerine-yarad%C4%B1/a-17228876

https://www.theguardian.com/world/2013/jun/06/nsa-phone-records-verizon-court-order

https://www.reuters.com/world/europe/us-security-agency-spied-merkel-other-top-european-officials-through-danish-2021-05-30/

https://www.reuters.com/world/europe/us-security-agency-spied-merkel-other-top-european-officials-through-danish-2021-05-30/

https://dergipark.org.tr/tr/pub/uysad/issue/37695/164184

https://www.youtube.com/watch?v=THAiIatlbHQ

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87in_G%C3%BCvenlik_Seddi

https://www.cfr.org/backgrounder/chinas-huawei-threat-us-national-security