16 Haziran 2025 Pazartesi

 MEYDANSIZ ŞEHİRLER VE KEDİ



Bir şehri meydanlarından tanırsınız. O meydanlarda ne kadar kalınabiliyorsa, o şehirde o kadar yaşanabilirlik vardır. Kalabalığın ortasında insanın kendini bırakabildiği, ayakta değil oturarak var olabildiği açıklıklar… Meydan, sadece taş döşemeli bir alan değildir; durma hakkıdır, nefes hakkıdır, göz hakkıdır. Ve o hak, gün geçtikçe elimizden sessizce alınmaktadır.

Ankara’da meydanlar yoktur örneğin. Kızılay, Ulus, Tandoğan Meydanı'dır adı, ama artık meydanlığı kalmamıştır. 

Kaldırımlar bile büfelerle, taksi duraklarıyla, reklam panolarıyla, bir sürü farketmediğimiz ama bizi daraltanlarla doludur. 

Kızılay Meydanı, Güvenpark, hemen hemen herkesin hergün geçtiği ve duramadığı alanlardan. Buluşma değil, kaçışma yerleri bu alanlar artık. Çünkü ferahlığını, sakinliğini, huzuru kaybetmiş alanlar. Kentin tam ortasında bir ferahlık değil, daralma hissi yaşanır. Adımlar hızlanır, bakışlar yere döner. İnsan, kendine yer bulamaz.

Herkesin neredeyse her gün geçmek zorunda olduğu bu güzergahlar, bir tür zorunlu ev içi gibidir. İnsan, zamanla köşedeki çiçekçiyi, her sabah seslenen simitçiyi, portakal suyu satıcısını tanır. Şehirle kurduğu bağ, onların yüzünde anlam kazanır.

Ankara’da meydan azdır. Olanlar da ya yeni yapılan binaların gölgesinde kaybolmuştur ya da yol çalışmalarının arasında daraltılmıştır. Oysa bir meydan, sadece taş döşemelerden ibaret değildir; insanın kendini bırakabileceği bir alandır. Gözünü gökyüzüne kaldırabileceği, düşüncesini sokağa bırakabileceği bir açıklıktır.



Kızılay Meydanı'nda insanları karşılayan bir de kedisi vardır. Ve işte tam orada, bir kedi belirir. Kızılay’ın ortasında, her gün aynı yerden geçen, aynı bankta yatan, bazen bir memurun elinden mama kapan, bazen bir öğrencinin çantasına sürtünen bir kedi. O, meydanın unutulmuş hakikatidir. Şehirde kalabilen, sabredebilen, insanın terk ettiği yeri doldurabilen tek varlık.

İnsanlar kalabalığın içinde ezilirken, o kedi oradadır. Ne bir dükkân açar, ne bir bariyer kurar. Varlığı sessizdir ama görünür. Hiçbir yere ait değil gibi görünür ama tam da oradadır. Bir şehirde meydan yoksa, o şehirde ortaklık da yoktur; karşılaşma, bekleme, göz göze gelme ihtimali kaybolur. İnsan, sadece işe giderken yürür, markete giderken geçer. Kalmaz. Durmaz.

Ama kedi kalır.

Meydansız şehirlerde, artık sadece kediler yaşar gibi yapar. Bizse, geçip gideriz.


13 Haziran 2025 Cuma

 TEKNOLOJİK SAVAŞ

İSRAİL'İN İRAN'A YÖNELİK SALDIRISINDA "VERİ, ALGORİTMA VE YANILTMA" KULLANILDI

Sınıra Girmeden Öldürme, Karakollarda Polis, Güvenlik İçin Asker Bekletmek Artık Yeterli Değil



Nevin BİLGİN

13 Haziran 2025 sabahı, İran gökyüzünde füze görmedi. Ama yer altı nükleer tesisleri, karargâhlar ve üst düzey isimler hedef alındı. Savaş uçakları sınırı geçmedi; yine de hedefler vuruldu. Nokta atışlarla, lazer hassasiyetinde gerçekleşen bu saldırı, savaşın görünmeyen cephesini gözler önüne serdi. Veri, algoritma ve yanıltma. Yani karakolda polis, güvenlik noktalarında asker bekletilmesi gibi yöntemler bu savaşın çok uzağında kalan uygulamalar haline geldi. 

GPS Spoofing

Saldırıda kullanılan yöntemlerder birisi GPS spoofing, yani GPS sahtekârlığı, bir cihazın gerçek konumunu algılamasını engelleyip ona yanlış bir yer gösterme teknolojisi.

Bir ülkenin savunma sistemleri, füzeler, insansız hava araçları ve radarları GPS üzerinden yön bulur. Spoofing ile bu sistemlere “sahte bir koordinat” gönderilir. Cihaz, aslında olmadığı bir yerde olduğunu zanneder.

İsrail’in saldırısında, İran’daki radar ve hava savunma sistemleri yanıltıldı. Saldırganlar, elektronik sinyallerle İran’ın GPS ağını manipüle ederek füzelerin yerini, düşman uçaklarını veya yaklaşan tehditleri doğru algılamasını engelledi.

Yani  İran kendi gökyüzünü göremez hale getirildi.

Elektronik Harp

Sadece GPS değil, tüm radar sistemleri ve iletişim kanalları da elektronik harp sistemleriyle baskı altına alındı. Bu teknoloji, elektronik karıştırma (jamming) ve elektronik bastırma (deception) tekniklerini içermekte.

Jamming: Radarların ya da telsizlerin sinyal almasını engelleyen “gürültü bombardımanı”.

Deception: Savunma sistemlerine sahte hedefler göstererek onları yanlış yere yönlendirme.

İran hava savunması, saldırı başladığında ya hiçbir şey göremedi, ya da yanlış şeylere odaklandı. Gerçek hedefler ise çoktan tespit edilip vurulmuştu.

Sınıra Girmeden Öldürme

Standoff silahlar, yani “uzaktan saldırı sistemleri”, fiziksel olarak hedef ülkeye girmeden nokta atışı yapılmasını sağlıyor. Uçaklar sınırın dışından bu füzeleri fırlatır, füzeler hedefi bulur.

Bazı sistemler 200 km uzaktan hassas hedefleri vurabiliyor. Bu saldırıda da  Delilah, Rampage gibi İsrail yapımı füzelerden şüpheleniliyor.

Bu sistemlerin özelliği:

·Hedefin tam koordinatına kilitlenme,

·Yol boyunca elektronik önleme sistemlerinden kaçma,

·Son anda yön değiştirerek savunma sistemlerini atlatma.

Gizlenmiş Drone'lar

Bazı uzmanlara göre, saldırının bir bölümü İran içine önceden gizlice sokulan patlayıcı taşıyan mini drone’larla yapıldı. Bu sistemler aylar öncesinden “uyuyan hücreler” gibi konumlandırılmıştı.

Operasyon başladığında, içerideki ajanlar ya da dış kaynaklı sinyallerle aktif hale getirildiler.

İstihbarat Sağlandı

Operasyonun başarısında sadece teknoloji değil, istihbarat örgüsü de sağlandı. Radar sistemlerine virüs yerleştirme, komutanların günlük rotalarının izlenmesi, hedef belirlemede yapay zeka destekli veri analizlerinin yapılması. 

Kaynakça: 

https://www.reuters.com/world/middle-east/iranian-state-media-confirms-killing-revolutionary-guards-chief-israeli-strike-2025

https://apnews.com/article/iran-explosions-israel-tehran

https://www.theguardian.com/world/2025/jun/13/friday

https://www.bbc.com/turkce/articles/cy8nl5839j0o

https://www.dw.com/tr/i%CC%87srailin-i%CC%87rana-sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1-hakk%C4%B1nda-neler-biliniyor/a-72893904

https://www.reuters.com/world/middle-east/iranian-state-media-confirms-killing-revolutionary-guards-chief-israeli-strike-2025

https://en.wikipedia.org/wiki/Scorpius_electronic_warfare_system

https://en.wikipedia.org/wiki/Scorpius_electronic_warfare_system

https://www.abc.net.au/news/2024-09-22/israel-gps-spoofing-lebanon-beirut-hezbollah/104373018

https://www.latimes.com/world-nation/story/2024-07-09/israel-gps-spoofing-attacks

https://www.ft.com/content/be9393db-cd63-4141-a4c8-c16b4fe1b6b0?utm_source


12 Haziran 2025 Perşembe

ÜMMETÇİLER, MİLLİYETÇİLER VE DEVRİMCİLER: BİR GENÇLİK HAREKETİNİN ÇÖZÜLÜŞÜ

MİLLİ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ'NDEKİ AYRIŞMALAR VE ÇATIŞMA TEMALARI






Nevin BİLGİN 

Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye'nin muhafazakâr ve İslamcı öğrencilerinin örgütlendiği en önemli platformlardan biri olarak, yalnızca bir öğrenci derneği değil, aynı zamanda bir fikri ve siyasi kadro üretim merkezi olarak da tarih sahnesinde yerini aldı. Ancak bu güçlü yapı, özellikle 1960’lı ve 70’li yıllarda kendi içinde farklı yönelimlere ayrıldı ve zamanla ciddi ideolojik ve stratejik çatışmalar yaşandı. Bu ayrışmalar, hem Türkiye'nin siyasal dönüşümleriyle hem de İslamcı ve milliyetçi hareketlerin kendi içlerindeki gelişmelerle doğrudan bağlantılıydı.

KURULUŞTAN 60’LARA

MTTB’nin ilk yıllarında, daha çok merkez sağa yakın, apolitik ya da hafif muhafazakâr bir çizgide ilerlediği görülür. 1950’lerde Demokrat Parti iktidarıyla birlikte, üniversitelerde dinî değerleri önceleyen öğrencilerin etkisi artmaya başladı. Bu dönemde örgüt içinde siyasal İslam'ın izleri zayıftı; daha çok millî ve manevî değerlere sahip çıkan, devletle uyumlu bir öğrenci profili hakimdi.

1965–1971: İSLAMCI VE MİLLİYETÇİ YÜKSELİŞ

Bu dönem, MTTB için bir kırılma noktası oldu. Birliğin bünyesinde artık daha görünür iki ana damar mevcuttu:

İslamcı çizgi, daha sonra Milli Görüş hareketine evrilecek olan düşünce zeminini oluşturuyordu. Türkiye'nin Batı’ya yönelmesine, seküler sistemine ve laik devlet yapısına eleştiriler yöneltiliyor; siyasal İslam fikri şekillenmeye başlıyordu.

Milliyetçi çizgi ise Türk-İslam sentezini savunuyor, MHP ve Ülkü Ocakları ile daha yakın ilişki kuruyordu. Bu grup için Türk kimliği en az İslam kadar önemliydi.

Bu iki eğilim arasındaki çatışmalar, özellikle liderlik, yöntem ve ideolojik önceliklerde belirginleşti.

          Fotoğraf. Gerçek Hayat

1971–1980: RADİKALLEŞME VE DERİNLEŞEN AYRIŞMALAR

1971 muhtırası sonrası, MTTB’deki ayrışmalar daha keskin hale geldi. MTTB artık yalnızca sağ içi bir mücadele değil, aynı zamanda farklı İslamcı hareketlerin birbirine karşı pozisyon aldığı bir alan hâline gelmişti:

Milli Görüşçüler, Necmettin Erbakan’ın açtığı siyasal kulvarda hareket ederek Refah Partisi’ne yakın durdu.

Türk-İslam sentezcileri, MHP çizgisini benimsedi ve millî kültürün İslamla bütünleşmesini savundu.

Devrimci İslamcılar, İran İslam Devrimi, Filistin direnişi gibi örneklerden etkilenerek emperyalizme karşı daha radikal bir söylem geliştirdi. Bu grup, MTTB'nin geleneksel yapısıyla çatışmaya başladı.

Bağımsız İslamcılar, herhangi bir partiye veya kuruma bağlı olmaksızın Müslüman gençliğin özgür düşünmesi gerektiğini savunuyordu.

1980 SONRASI: KAPATILMA VE FARKLI YOLLARA DAĞILMA

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle MTTB kapatıldı. Bu dönemde birçok eski MTTB üyesi farklı siyasi ve sivil kulvarlara yöneldi. Kimileri Refah Partisi içinde aktif siyaset yaparken, kimileri MHP saflarında yer aldı. Bir kısım ise daha özgürlükçü ve eleştirel bir İslamcılığa yönelerek Mazlum-Der gibi sivil oluşumlarda yer aldı.

ÇATIŞMA TEMALARI

Bu tarihsel süreç boyunca MTTB içindeki temel çatışma alanları dört ana başlıkta toplanabilir:

1. Ümmetçilik vs. Milliyetçilik

MTTB içinde en yaygın ve belirleyici çatışmalardan biri, İslam’ın evrensel birliğini önceleyen ümmetçi bakışla, Türk kimliğini merkezine alan milliyetçi düşünce arasında yaşandı. Ümmetçiler, İslam kardeşliğini ön planda tutarken; milliyetçiler, Müslümanlığın ancak Türk kültürüyle anlam kazanabileceğini savundu.

2. Sistem İçi Yaklaşım vs. Devrimci İslamcılık

Kimileri siyasal İslam’ı mevcut sistem içinde siyasetle, yasalarla ve meşru yollarla güçlendirmeye çalışırken; kimileri bu sistemi "tağuti" (gayri meşru) olarak tanımlayıp kökten bir dönüşüm çağrısı yaptı. Devrimci İslamcılar, İran Devrimi gibi modelleri örnek alırken, diğerleri aşamalı bir değişimi tercih etti.

3. Parti Bağlılığı vs. Bağımsızlık

MTTB’de Refah Partisi veya MHP gibi partilerle iç içe geçmiş kollar oluşurken, diğer kesimler gençliğin bir siyasi hareketin gençlik yapılanmasına indirgenmemesi gerektiğini savundu. Bu, örgüt içi temsil krizlerine ve liderlik kavgalarına da neden oldu.

4. Batı Karşıtlığı: Ortak Zemin, Farklı Yöntemler

Her iki ana damar da Batı’ya eleştireldi, fakat kimisi bunu ahlaki yozlaşma çerçevesinde ele alırken, kimileri emperyalist sömürüye karşı direniş üzerinden okudu. Bu, eğitimden dış politikaya kadar birçok alanda farklı pratiklere yol açtı.


MTTB, sadece bir öğrenci hareketi değil, aynı zamanda Türkiye’de İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlık akımlarının laboratuvarıydı. İçindeki çatışmalar, Türkiye sağının daha sonraki yıllarda yaşadığı ayrışmaların da habercisi niteliğindeydi. Bugün bu ayrışmalar, AK Parti, MHP, Saadet Partisi ve daha radikal yapıların farklı çizgilerinde yankılanmaya devam ediyor.

Kaynakça: 

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr/tr

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr

Bora, Tanıl. Siyasi Cereyanlar

Cinisli, Rasim. Bir Devrin Hikayesi

Çolak, Muhittin. Herşey Milliyetçi Türkiye İÇin

https://www.gercekhayat.com.tr/dusunce/mttbnin-musluman-gencligin-olusumunda-yeri/

 Semboller ve Milliyetçilik, Türkeş'in Mezarı

Temsil ve Meşruiyet Tartışması



Nevin BİLGİN 

Milliyetçilik, yalnızca fikirler ve söylemler etrafında şekillenen bir ideoloji değildir. Aynı zamanda sembollerle, ritüellerle ve mekânlarla varlığını pekiştirir. Bayrak, marş, lider figürü, anma töreni, hatta bir mezar taşı… Bunların her biri, milliyetçi tahayyülün somut zeminleridir. 

Bu semboller bir kimliğin, bir hafızanın, bir ideolojik mirasın mekânıdır. Ne var ki, bu sembolik alanlar bazen birlikten çok ayrışmanın aracı haline de gelebilmektedir. 

Modern toplumların hayalî bir bütünlük hissiyle inşa edildiğini öne süren Benedict Anderson, ulusu “hayal edilmiş bir cemaat” olarak tanımlar. 

Ona göre ulus fikri, somut ortak deneyimlerin ötesinde, bir duygusal aidiyet hissiyle sürdürülür ve bu aidiyet çoğunlukla semboller üzerinden aktarılır. Ulusal bayraklar, marşlar, lider portreleri, anıt mezarlar ya da tören alanları gibi fiziksel ve ritüel semboller, bu “hayal edilmiş” cemaatin duygusal sürekliliğini sağlar.

Eric Hobsbawm ise bu ritüel ve sembollerin çoğunun "icat edilmiş gelenekler" olduğunu, yani geçmişle bağ kurmak adına modern zamanlarda oluşturulmuş yapay yapılar olduğunu belirtir. Ancak bu yapaylık, onların etkisiz olduğu anlamına gelmez; aksine ulusal kimliğin inşasında vazgeçilmez araçlardır.

Anthony D. Smith’e göre ise ulusal kimlik yalnızca kültürel bir inşa değil, tarihsel mitlerin ve ortak hafızanın canlı tutulmasıyla var olan bir kolektif bilinçtir. Bu bağlamda bir ulus liderinin mezarı, o liderin ideolojik ve simgesel mirasının hem maddi hem de manevi temsiline dönüşür.

Türkiye'de son günlerde Alparslan Türkeş'in mezarı üzerinden yapılan tartışmalara bakıldığında,  yalnızca bir siyasal figürün anıt mezarı değil, aynı zamanda Türkiye’de milliyetçiliğin kurumsallaşmış biçiminin sembolik hafızasının merkezlerinden birisi olarak görülmektedir.  Bu mezarda yapılan ziyaret, her konuşma, her duruş ve her kelime, sadece kişisel değil, kollektif anlamlar üretmektedir. 

 MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Alparslan Türkeş’in Beştepe’deki anıt mezarı başında yaptığı konuşmada, PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik sözleri milliyetçiler arasında tartışma yaratmış, konuşmadan daha çok konuşmanın anıt mezarda gerçekleşmiş olması tartışılmıştır. Konu, sembolik ve politik anlamda bir tartışma zemini oluşturmuştur. 

Milliyetçi söylemde Öcalan genellikle “terörist başı” ya da “hain” olarak anılırken, “kurucu önder” ifadesi; teknik olarak tarafsız olsa da, sembolik düzeyde bir meşrulaştırma ima ettiği iddiası gündeme getirilmiştir.

Bahçeli'nin bu ifadeyi kullanmasındaki niyet, Kürt hareketinin içindeki bölünmeyi tanımlamaya çalışmak olsa da, bunu Türkeş’in mezarı başında yapmış olması, söylemin içeriğinden çok, yer ve bağlam nedeniyle tepkiye neden olmuş ve tartışmalı hale gelmiştir. 

Çünkü burada söylenen her söz, yalnızca siyasal bir yorum değil; ideolojik sadakat ve liderlik hiyerarşisinin sembolik düzlemde yeniden kurulması anlamına gelmektedir.

AK Parti Ankara Milletvekili ve Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş, mezar başında kullanılan bu ifadeyi nazik bir dille eleştirince, bir kısım milliyetçiler tarafından nazik bir dil kullandığı için, bir kısmı tarafından da Bahçeli'ye yönelik sözleri nedeniyle eleştirilmiştir. 

İYİ Parti Adana Milletvekili ve Türkeş’in kızı Ayyüce Türkeş ise daha doğrudan ve duygusal bir dille Bahçeli’yi eleştirmiştir. 

MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter ise bu açıklamalara tepki göstererek, liderlik hatırasının esas sahibi olduklarını savunmuştur. 

Temsil ve Meşruiyet Tartışması

Tüm bu tartışmalar,  modern milliyetçiliğin sembolik alanlarda sürdüğünü ve bu alanlar üzerindeki kontrolün politik bir güç mücadelesiyle belirlendiğini, siyasal meşruiyetin yeniden üretildiği mekânlar olduğunu gösterdiği gibi, günümüzde fikir ayrılıkları yaşayan ya da değişik partilerde siyaset yapan milliyetçilerin ideolojik temellendirme üzerinden tartışma yapmak yerine semboller üzerinden tartıştıklarını da göstermektedir. 

Türkeş’in mezarı etrafında yaşanan tartışma, milliyetçiliğin sadece siyasi bir ideoloji değil, aynı zamanda sembolik iktidar alanı olduğunu da göstermektedir. 


9 Haziran 2025 Pazartesi

PARMAKLA PARMAKLA...

HİJYEN NEYMİŞ



Afilli bir adı vardır çoğunun, taş fırın yazar, bilmem ne markası yazar tabelalarında. Bilmem ne fiyata ekmek satarlar. Üzümlü, cevizli, cartlu, curtlu..

Ünlü market zincirlerinin fırınları vardır. İsimleri İtalyanca'dan çalınmış. 

Ve fırıncı ustaları, fırın çalışanları vardır. Nasıl çalışır hiç gördünüz mü?

Ah, fırıncı ustalarımız. Zordur işleri, hele bu sıcaklarda. Atletle çalışırlar, ter akıtırlar. Hatta atleti bile atarlar yeri gelir. 

Eldiven mi, o da ne ki? O sadece bir süs, 10 yılda bir denetim olursa görsünler diye vitrin süsü. 

Bir hafta kullan, her yere dokun plastik bir sanat eseri olarak çöpe at. 

Sabah ekmek almaya çıkıyorsunuz, çünkü her şeyi kendiniz yaparsanız zaman alıcı olabiliyor. 

Fırıncı abinin sabah ritüelini izlemelisiniz. Önce tuvalet ziyareti, sonra direkt hamur yoğurma seansı. Aradaki adımı, yani el yıkamayı, tamamen vicdana bırakmışız! 

Para üstü verirken, ekmeği ellerken aynı eldiveni kullananlar ya da eldiven neymiş diyenler. 

"Ne kadar çok temas, o kadar lezzet"der bir hanım teyze gevrek gülüşüyle.

"Eldiveni yok ekmeği verenin"  deseniz zincir markette müdüründen, kasadakine kadar hepsi dövecek sizi neredeyse; "Sıcak ekmek eldivenle mi ellenir"

Tabii ki,, elle ellenir. Parmaklanır. Pançiklenir. Adeta bir SPA seansı. 

Parmaklarla masaj yapar gibi yoğurulan hamur, özenle şekillendirildikten sonra fırına verilir. Yine eldivensiz ellerle dizilir. Elden ele vatandaşa ulaşır. 

Ekmek değil mübarek , terapi görmüş gibi çıkıyor. 

Market fırınlarında bir denetçi görmeyi uman varsa,  sıcak bir hayale kapılmış demektir. 

Zabıta? O sadece şehir efsanesi.

Ekmeğin içeriği: Un, su, maya, ustanın DNA izi ve sürpriz olarak biraz sarılık ihtimali. Afiyetle yiyiniz! 

Ama durun, bu sorgulamayı yaparsanız kendinizi ekmek küreğiyle kovalanırken bulabilirsiniz! Hatta size destek olacağına fırıncıya destek veren fırına sabah kombiniyle gelmiş vatandaş, "Ne var canım, eskiden de böyleydi" diyerek küreğin ucundan tutabilir bile. 


8 Haziran 2025 Pazar

 POPOSAL AÇI, BÜZÜK DUDAK VE SOSYAL MEDYA SERGİSİ




Nevin BİLGİN 

Kaçış yok.

Sessizce sosyal medyayı açıyorsunuz. Belki güncel bir haber okuyacaksınız, belki bir makale paylaşacaksınız... Ama o da ne? Zart diye bir popo çıkıyor karşınıza. Ne alakası var? 

Yetmiyor, dudağı büzmüş, filtreyle porselenleşmiş biri beliriyor ekranın tam ortasında. Gazeteci mim, sekreter mi, akademisyen mi, belediye meclis üyesi mi, siyasetçi mi, doktor mu, hemşire mi, mesleği farketmiyor. 

Kulağına gül yerleştirmiş, yanağını güneşe dönmüş, başını hafif yana eğmiş... Sanki “ben buradayım, ama bir yandan da hiç burada değilim” bakışı.

Bir de o meşhur poz: Kadınlar popoyu dönüp arkaya bakıyor ve bir gülücük atıyor. 

Sanki biri seslenmiş de dönüp gülümsemeye karar vermiş gibi. 



Erkekler desen, göğüs kası çıkarmak için nefeslerini tutup, kolları biraz daha şişirmek için sanki az önce mekik çekmiş gibi poz veriyor. "Abi şu açıdan çek" cümlesi artık sıradan. Elde sıra, masada şişe mutlaka kadraja giriyor. 

Birisi tarihi bir taşa sarılıyor, diğeri yıllanmış bir çınar ağacına, ne ararsan o duruş var. 

Dev çanta bir omuzda. Takma tırnaklar. Her şey fazla: Çanta büyük, tırnak büyük, gözlük büyük, filtre en büyüğü. Ve bakışlarda hep bir burukluk: "Hayat beni yordu ama iyi filtre var çok şükür."

Takipten çıkıyorsun, rahatlayacaksın sanıyorsun. Ama yok. Sponsorlu içerik diye bir şey var. Sizi unutmuyorlar. İstemeseniz de geliyor. Dijital musallat gibi.

Kimisi diyor ki “Bu dişleri doktorum yaptı”. Doktoruyla birlikte sırıtıyorlar ekrana. 

Öteki estetikçisine teşekkür ediyor: “Beni ben yaptı.” Biri de yüzünü gerenle sarmaş dolaş poz veriyor. Allah’tan poposunu yaptırıp o içeriği paylaşmıyor şimdilik.

Zekice, öğretici içerikler de var, hakkını yemeyelim. Biri öyle bir kelime oyunu yapıyor ki "Bravo, helal!" diyorsunuz. 

Sonra öbürü geliyor, sürekli boydan fotoğraf atıyor. Her gün aralıksız bir boydan fotoğraf. "Ben neymişim be abi" der gibi. 

Ötekisi yürürken topuk sesini müzikle senkronize etmiş. Ne diyelim, yaratıcı çaba var ama içerik? İşte orası biraz muamma.

Şimdi buradan sesleniyoruz: Ne olur, sunduğunuz görsellere bir içerik ekleyin! Bir bilgi, bir öneri, bir katkı… Hani şu “eğitimli” dediğimiz kesim var ya? Genelde bu içerikleri onlar üretiyor. Eğitimsiz diye küçümsenen TikTok tayfasından zaten söz etmiyorum. 

Bu filtreli, büzmeli, pozlu dünyada hâlâ kitap öneren, müze gezen, faydalı linkler paylaşan birileri varsa... Onlara selam olsun. 


        OH BE!  BÜYÜKŞEHİRLERİN BAYRAMI...

KALABALIĞIN ARDINDA KALAN HUZUR




NEVİN BİLGİN 

Büyükşehirler en güzel hâline bayram sabahları kavuşur. Ne tuhaf, onca kalabalığın içinde yaşarken insanın aslında ne çok ihtiyacı varmış sessizliğe. Issızlığa, kuyruksuzluğa. Yol vermeyen arabalara, korna kornaya karışan öfkelere bir an bile rastlamadan yürüyebilmeye...

O bildik araçlar yoktur bayramda sokaklarda: Direksiyona abanarak el kol yapanlar, camdan kolunu sarkıtıp tespih sallayanlar, parmak sallayanlar, bıyığını çatıp yol isteyenler... 

Hepsi bir anda silinmiş gibidir şehirden. Yerlerini kuş cıvıltıları alır. Ne çok ihtiyaç varmış oysa bu seslere!


Komşu evlerden taşan televizyon uğultularının, matkap seslerinin, sürekli çalan kargocuların kapı zillerinin yerini tatlı bir sessizlik alır. Bayramda fark eder insan: Asıl ihtiyaç, gürültünün yokluğuymuş meğer.

Her sabah kaldırıma yığılan paketlerin engellediği yol artık açıktır. Caddeyi, sanki bir akrobasi gösterisi gibi değil de dingin bir yürüyüşle geçmek ne güzeldir. Sakinliğe, yavaşlığa, kuşların yeniden şehre dönüşüne ne çok özlemişiz.

Market sırasında beklemeden bir ekmek, bir gazete alabilmek… Ne büyük bir lüks gibi gelir o anda. Önümüzde market arabalarını tıka basa doldurup taşıran kalabalıklar olmadan yürüyebilmek… Kaldırımlarda ne arkadan hızla gelen biri vardır, ne de önden engelleyen.

Bayram, şehirden çekilen insanla değil, insanın içini yeniden dolduran sessizlikle güzelleşir. Belki de her şeyden önce buna bayram denir:
Şehir susar, kuşlar konuşur, insan dinlenir.

 TARHANA İÇENDEN FELSEFECİ OLMAZ MI?

Felsefe Lüks Müdür? Varoluşsal Mıdır? 


Nevin BİLGİN 

Anadolu'da yaygın olup, ucuz ve erişilebilir bir gıda olan tarhana, felsefenin konusu oldu. 

Dücane Cündioğlu’nun yakın zamanda söylediği bir söz,  epey yankı buldu:

“Tarhana çorbası içip dürüm yiyenlerin işi felsefeyle olmaz.”

İlk bakışta bu söz, elitist bir küçümseme ya da Doğu'ya has bir kompleksi içinde barındırıyor gibi görünebilir. Ancak dikkatli bir okuma yaparsak, neyle karşılaşırız? 

Türkiye’deki felsefi altyapının zayıflığı üzerine yapılan ironik bir sosyal analizle.

Cündioğlu sesi yükseltiyor, ironiyi kullanıyor ama arka planda bir gerçeğe parmak basıyor: Kültürel ve entelektüel üretim için yalnızca bireysel akıl değil, toplumsal bir altyapı da gerekir. Eleştirel düşüncenin teşvik edildiği bir ortamın olması gibi. 

Ama yine de şu soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz:

Tarhana içen bir insan düşünemez mi?

Modern toplumda felsefe, genellikle şehirli, eğitimli, hatta maddi durumu iyi olan kesimle özdeşleştirilir. Oysa felsefenin tarihine baktığımızda tersi örneklerle de karşılaşırız. 

En büyük örnek ünlü filozof Diogenes. Fıçıda yaşar.  

Fakirlikle iç içe geçen hayatlar, felsefenin önüne engel değil; çoğu zaman onun kaynağı olabilmektedir. 

Cündioğlu’nun sözleri tam da bu tartışmayı açmamız için bir fırsat belki de. 


Tarhana çorbası içmek tek başına engel değildir ama tarhana çorbası dışında bir şeyle beslenmeyen bir entelektüel iklim, derinlikli düşünceyi zor üretir. Yani sorun yemeğin kendisi değil, kültürel menünün darlığıdır.

Düşünen Yoksullar

Sadece Batı değil, Doğu' da yoksul filozoflar vardır. Hindistan’da felsefe, Himalayalar’daki keşişlerden doğdu. Çinli düşünür Sengzhao, yoksul bir çevreden gelip Tao düşüncesini dönüştürdü. 

Felsefe, sadece sofraların değil; zihnin neyle beslendiğinin ürünüdür. Sofrada tarhana olur, ama akılda soru varsa; işte o zaman felsefe doğar. Felsefe, lüks bir etkinlik değil, varoluşsal bir ihtiyaç. Kimi zaman aç bir insan, tok birinden daha fazla “bu dünya neden böyle?” diye sorar. Çünkü hayatla kurduğu ilişki daha çıplak, daha doğrudandır. Fakirlik içinde yaşayan biri, hayatın adaletsizliğini daha net görür. Ve sorar: Neden? Nasıl? Ne yapmalı?

Antik Yunan'dan habersiz bir işçinin kafasında da gece vardiyasından dönüşte bu sorular yankılanabilir. Üstelik tarhana çorbası da içmiş olabilir o gün. Ama felsefe gelenek, disiplin, süreklilik ve en önemlisi eleştirel düşünceyle beslenmeyince felsefe olamamakta. 

Elbette sürekli hayatta kalma mücadelesi veren birinin düşünmeye zamanı daralır. 

İşin diğer bir yanı da entelektüel tembelliğe, popüler kültürle beslenen yüzeysel düşünceye yönelik bir eleştiridir aslında. 


7 Haziran 2025 Cumartesi

 "NO MONEY, NO HONEY"

YÜKSEK BEKLENTİLERİN YALNIZLIĞI

Kadın-Erkek Dinamiklerinde Hipergami ve Modern Yalnızlık





Nevin Bilgin 

İnsan türü, geçmişten bugüne sosyal bir varlık olarak varlığını sürdürdü. Ancak günümüz toplumlarında, özellikle kadın ve erkek ilişkilerinde derin bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise çoğu zaman dile getirilmeyen ama davranışları etkileyen içgüdüsel bir yapı var: hipergami.

Hipergami dürtüsü, kişilerin eş seçerken belli bir düzeyin ve özelliklerin üstündeki bireylere eğilim göstermeleri durumudur. Özellikle kadınlarda evrimsel kökenlere dayandığı düşünülen bu eğilim, tarih boyunca hayatta kalma, korunma ve neslin devamı açısından daha güçlü, daha statülü bireyleri tercih etmeye yönlendirmiştir. Fakat modern çağda kadınlar ekonomik, sosyal ve eğitim açısından kendi ayakları üzerinde durdukça, bu içgüdüsel eğilim karmaşık bir çıkmaza dönüşüyor.



Bugünün kadınları, artık sadece "daha iyi" birini aramıyor; kendilerinden daha üst düzeyde, daha başarılı, daha özgüvenli, daha karizmatik birini istiyor. Ancak toplumsal eşitlik arttıkça, bu beklentiyi karşılayan erkek sayısı da azalıyor. Erkekler ise, geleneksel rollerin çözülmesiyle neye dönüşmeleri gerektiğini bilemez hale geliyor.

Bu denklemde ortaya çıkan sonuç şu: Kadınlar daha az erkeği "potansiyel eş" olarak görüyor, erkekler ise “yeterli görülmeme” duygusuyla ya uzaklaşıyor ya da tepkisel bir duruma giriyor. Her iki cinsiyet için de yalnızlık yaygınlaşıyor.

Kadınların yalnızlığı, çoğu zaman standart düşürmek değil, değer görmek istemek olarak okunmalı. Ancak bu yalnızlık bir tercihten çok sistemin yarattığı bir kopuşun sonucu. Artan bireyselleşme, sosyal ağların yüzeyselliği ve ilişki biçimlerindeki güvensizlik duygusu, hem kadınları hem erkekleri birbirinden uzaklaştırıyor.

Bu sorunun çözümü sadece kadınlardan ya da erkeklerden beklenemez. Hem biyolojik kodlarımızı hem de toplumsal yapımızı sorgulamak ve yeni bir karşılıklı anlayış dili geliştirmek zorundayız. Aksi takdirde yalnızlığımız, tercihten değil iletişimsizlikten büyümeye devam edecek.

https://christophertabet.medium.com/no-money-no-honey-hypergamy-af39f117d61d

https://en.wikipedia.org/wiki/Hypergamy?utm_source=chatgpt.com

https://medium.com/%40martinscharles561/hypergamy-of-women-pop-culture-survival-or-ego-70eb6f12ede9


 TOPLUMUN HAYALETLERİ

EMEKLİLER, UZUN SÜRE İŞSİZ KALANLAR, GEÇİCİ YA DA DÜŞÜK ÜCRETLE ÇALIŞANLAR

YENİ FAKİRLİĞİN SESSİZ TANIKLARI

NE AÇLIKTAN ÖLÜYORLAR, NE TOK SAYILIYOR, NE SOKAKTA KALIYORLAR NE DE EVLERİNDE HUZURLA YAŞIYORLAR

TÜKETEMEMEK SUÇ SAYILABİLİR Mİ?

TÜKETEMEYEN TOPLUMDAN DÜŞÜYOR GÖRÜNMEZLEŞİYOR




NEVİN BİLGİN

Modern şehirler ışıl ışıl. Vitrinler renkli, raflar dolu. İnsanlar ekranlara gömülmüşken, bir şeyler eksiliyor aramızdan. Görünmeyen, sesi duyulmayan, varlığı inkâr edilen bir topluluk yaşıyor artık aramızda. 

Onlar, ne açlıktan ölüyor ne tok sayılıyor; ne sokakta kalıyorlar ne de evlerinde huzurla yaşıyorlar. Onlar, Hartmann’ın deyimiyle “küresel çarkın dışında kalanlar”  toplumun hayaletleri.




Alman gazeteci ve yazar Kathrin Hartmann, Küresel Çarkın Dışında Kalanlar adlı kitabında, neoliberal sistemin dışladığı bu görünmeyenleri anlatıyor. Kitap, yalnızca yoksulluk üzerine değil; gizlenen yoksulluğun biçimleri, toplumsal dışlanma, tüketememenin suç sayıldığı bir çağda yaşamanın travması üzerine düşünmeye davet ediyor.

Yoksulluk sadece açlıkla ve evsizlikle tanımlanmıyor

Hartmann’a göre, artık yoksulluk yalnızca açlıkla ya da evsizlikle tanımlanmıyor. Yeni yoksulluk, tüketim toplumunun sunduğu hayali mutluluğa erişememekle ilgili. Modern dünyada var olmanın ölçüsü, ne kadar satın alabildiğinizle belirleniyor. 

Tüketemeyen, toplumdan düşüyor görünmezleşiyor. Yani bir tür sosyal ölüm yaşıyor. İşte bu noktada Hartmann, şehirlere sinmiş hayaletlerin peşine düşüyor: düşük ücretli işlerde çalışanlar, güvencesiz yaşam sürenler, sosyal yardım kuyruklarında bekleyenler, ama aynı zamanda bunu çevresine göstermekten utananlar.

Kitap, bizleri bu “hayaletlerin” dünyasına götürürken aynı zamanda neoliberal politikaların insan onurunu nasıl törpülediğini, bireyleri nasıl yalnızlaştırdığını ve dayanışma kültürünü nasıl dağıttığını gösteriyor. Devletin geri çekildiği, piyasanın kutsandığı bu düzende artık herkes kendi hayatının yöneticisi olmaya zorlanıyor. Başaramayanlar ise sistemin "başarısız ürünü" olarak damgalanıyor. Bu damga öylesine güçlü ki, kişi bir süre sonra kendi yoksulluğundan kendisini sorumlu tutmaya başlıyor.

Toplumun Hayaletleri, sadece Hartmann’ın kitabını değil, hepimizin göz ardı ettiği bir gerçeği hatırlatmak için yazıldı. O hayaletler, bizimle aynı otobüse biniyor, aynı sokakta yürüyor ama seslerini duymuyoruz. Çünkü sistem bize sadece kazananları gösteriyor. Oysa asıl hikâye, görünmeyenlerde saklı.


Türkiye’de Sağcı Gençlik Örgütlenmeleri: MTTB’den D.A.S ve Ülkücü Gençlik Hareketine Geçiş (1916-1960)


fotoğraf Barış Murat Aydoğan



Nevin BİLGİN 

1916 yılında İttihat ve Terakki Fırkası tarafından üniversite gençliğini bir araya getirmek amacıyla kurulan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren devlet-gençlik ilişkilerinin temel taşı olmuştur.

MTTB, Cumhuriyet’in ideolojik temellerini genç nesillere aşılamak üzere devletin desteklediği ve yönlendirdiği bir gençlik örgütü olarak kurulmuş buna dönük işlev görmüştür. 1950’lerden sonra ise, Türkiye’deki siyasal, sosyal ve ideolojik değişimlerin yansıması olarak gençlik örgütlenmelerinde önemli kırılmalar yaşanmıştır.

Milli Türk Talebe Birliği

MTTB, kuruluşundan itibaren Cumhuriyet’in resmi ideolojisi olan Kemalizmin etkisinde gençliği şekillendirme görevini üstlenmiştir. 

1950’lere kadar gençlik üzerindeki belirleyici ideolojik unsur olmuştur. Ancak 1950’lerden itibaren dinci ve ırkçı-şovenist eğilimlerin gençlik arasında güçlenmeye başlaması, MTTB’nin tek sesliliğini bozmuş, gençlik içinde farklı ideolojik kamplaşmalar ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde MTTB, gençlik içindeki iktidar ve muhalefet arasındaki çekişmenin ana sahnesi haline gelmiştir. DP’ye yakın gençlik kesimleri ile CHP’ye yakın gruplar arasında ideolojik ayrışmalar derinleşmiş, MTTB parçalanarak Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) adında muhalif bir yapı ortaya çıkmıştır.



SBP Fikir Kulübü

1954’te CHP, Kemalizm’in gençlik üzerindeki etkisini artırmak amacıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü’nü (SBF-FK) kurmuştur. Bu kulüp, gençler ve öğretim üyeleri etrafında şekillenen bir düşünce platformu olarak seminerler, paneller ve sanatsal etkinliklerle gençliği etkileyerek Kemalist gençlik ideolojisini yeniden üretme çabasına girmiştir.

Tüm bu gelişmeler, ülkücü gençlik hareketinin ortaya çıkış sürecinde önemli bir ortam sağlamıştır. Komünizmle Mücadele Dernekleri değişik illerde örgütlenmeye başlamıştır. 

Dinci ve Irkçı Eğilimler 

1960 öncesi Türkiye’de gençlik içinde gelişen dinci ve ırkçı-şovenist eğilimler, özellikle MTTB’nin merkezde olduğu Kemalist çizgiye karşı bir tepki olarak örgütlenmelerin çeşitlenmesine yol açmıştır. Bu süreçte, MTTB’den ayrılan milliyetçi ve muhafazakâr gençlik kesimleri, Almanya’da ve Türkiye’de Deutsche Aktionsgemeinschaft der türkischen Sozialisten (D.A.S.) gibi daha radikal sağcı örgütlenmeler oluşturmuş ve bu örgütler Türkiye’deki ülkücü gençlik hareketlerinin temelini atmıştır.



https://forum.donanimhaber.com/donanim-haber-ulkuculer-otagi--106512039-25

D.A.S örgütlenmesi, milliyetçi-ülkücü hareketin Almanya’daki diaspora gençliği üzerindeki etkisinin yanı sıra Türkiye’de de yeni gençlik hareketlerinin doğmasına zemin hazırlamıştır. MTTB  parçalanmış ve gençliğin çok sesliliğe geçişi ortaya çıkmıştır. 

1960’ların ikinci yarısından itibaren Türk istihbaratının, yükselen sol hareketlere karşı mücadeleyi kısmen sivil toplum kuruluşları eliyle gerçekleştirdiği de öne sürülmektedir. 

Komünizmle Mücadele Dernekleri ve D.A.S. yapılanması 

1968’de Ülkü Ocakları Birliği kurulduğunda, MHP’nin kontrolündeki milliyetçi dernekler birleşirken, MHP’nin kontrol edemediği bağımsız milliyetçi örgütler sorun yaratmaktaydı. Bunlar ya ikna edilerek ya da şiddetle etkisizleştirilerek ülkücü cephe birleştirildi. İzmir ve İstanbul’daki ırkçı D.A.S. örgütü gibi itaatsiz gruplar ise şiddetle ortadan kaldırıldı.

Türkiye’de sağcı gençlik örgütlenmeleri, 1916’dan 1960’a kadar geçen süreçte, devletin resmi ideolojisinin araçlarından biri olarak başlamış; ancak demokratikleşme, çok partili hayata geçiş ve toplumsal dönüşümlerle birlikte parçalanmış, farklı ideolojik kamplar ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde MTTB’nin bölünmesi, TMTF’nin kurulması, SBF-FK’nin etkinliği ve D.A.S gibi diaspora bağlantılı milliyetçi örgütlerin etkisi, Türkiye’de ülkücü gençlik hareketinin doğuş sürecinin temel taşlarını oluşturmuştur. 1960 sonrasında ise, ülkücü gençlik hareketi sistematikleşerek Ülkü Ocakları gibi resmi bir yapı ile sahneye çıkmıştır.


Kaynakça: 

https://www.youtube.com/watch?si=lhRVAiUgucZDINH4&v=IPXUmEKxzQg&feature=youtu.be

https://www.youtube.com/watch?si=6SH5h7tUzr0KVccr&v=ZQJDrc3e_d8&feature=youtu.be

https://marksist.net/kerem-dagli/ulkucu-fasist-hareketin-tarihi

https://www.haksozhaber.net/okul/ulkucu-harekette-kimlik-arayisi-254yy.htm

https://www.academia.edu/44406332/Yetmi%C5%9Fli_Y%C4%B1llarda_%C3%9Clk%C3%BCc%C3%BC_Hareket_ve_Kom%C3%BCnizmle_Paramiliter_M%C3%BCcadele?auto=download

Feyizoğlu, Turhan. Fırtınalı Yıllarda Ülkücü Hareket

Bora, Tanıl. Cerayanlar

Çolak, Muhittin. Her Şey Milliyetçi Türkiye İçin

Yarbay, Ersönmez. Akıncılar Hareketi


 "PARİS’TE SON TANGO" VE FRANSIZ ERKEĞİ MİTİ

FRANSIZ ERKEK FİGÜRÜ

    fotoğraf: Sine Türkiye


Nevin BİLGİN 

Bernardo Bertolucci’nin 1972 yapımı Paris’te Son Tangosu, sinema tarihine damgasını vurmuş; cesur anlatımı, Marlon Brando’nun etkileyici oyunculuğu ve atmosferik gücüyle uzun yıllar tartışılmış bir film. 

Dönemine göre oldukça sarsıcı bir anlatı sunuyor. Hâlâ birçok izleyici için sinemasal açıdan çarpıcı. Filmin bu kadar  çarpıcı olma nedenleri arasında, kadın- erkek ilişkilerini sorgulama yanında, Fransız ve Amerikan erkek figürüne ilişkin mitleri de sorgulatan bir yapım. 

Kadına Şiirler Fısıldayan

Fransız erkek figürü, dünya sinemasında ve edebiyatında genellikle zarif, entelektüel, tutkulu ve "aşkı bilen adam" olarak resmedilir. Bu figür; kadını tanıyan, ona şiirler fısıldayan, romantik bir kahve masasında gözlerine bakan biridir. Ancak Paris’te Son Tango, bu idealize edilmiş imgeyi tersyüz ediyor.

Filmdeki erkek karakter, aşkı değil, hükmetmeyi; zarafeti değil, içsel kaosu temsil eder. Aslında Marlon Brando'nun canlandırdığı Paul Amerikalıdır ama film boyunca Fransızca konuşur. 



Onun varlığı, bir yabancı olarak Fransız topraklarında dolaşan bir hayalete benzer. Bu detayla  Bertolucci, Fransız erkekliğini bir “dışarıdan bakışla” çözümlemeye çalışırken, Paul’ün bedeninde hem Amerikan maço kültürünü hem de Fransız erkeğinin duygusal soğukluğu bulunmaktadır. 

Paul, bir anlamda modern Batı erkeğinin krizini taşır: Ne tam anlamıyla sahiplenen bir âşıktır, ne de çekip gidebilen bir kaçak. İlişkinin merkezindedir ve savrulmaktadır. 

Jeanne, tipik bir Fransız genç kadın olarak karşımıza çıkar: hayat dolu, meraklı, arayış içinde. Başlarda Paul’e karşı duyduğu merak ve çekim, Fransız kadınlarının kültürel belleğinde yer etmiş olan “bilge, olgun erkek” mitine duyulan hayranlığın bir yansıması olarak gösterilir. Ancak zamanla bu figür, romantik bir erkeğin değil, duygusal olarak erişilemeyen ve fiziksel olarak sınırsızlık talep eden bir erkeğin yüzünü gösterir.

Kadını Bedene İndirgemek

Bu noktada Jeanne’ın yaşadığı dönüşüm, sadece bireysel değil; aynı zamanda toplumsal bir uyanıştır: Fransız kadınları için bile idealize edilen erkek figürü, çoğu zaman kadının arzusunu bastıran, onu bir bedene indirgeyen bir hayale dönüşür.

Filmdeki aşk ilişkisi, o çok bilinen "Fransız aşkı" klişesinin çok uzağındadır. Ne tutkuyla sarılan iki eşit ruh vardır, ne de entelektüel sohbetlerle süslenmiş bir duygusal yakınlık. Tam tersine, ilişkide bir sessizlik hâkimdir.

Kadını Anlamayan 

Duygularını belli etmeyen, gizemli, melankolik ve nihayetinde yıkıcı olan bir Fransız erkek figürü.  Jeanne’ın genç nişanlısı, film çekme çabasıyla aşkı estetize etmeye çalışırken; Paul ise geçmişinden kaçıp bir bedende kurtuluş arar. Her iki erkek figürü de kadını anlamaktan uzaktır.

Jeanne’ın genç nişanlısı, film çekme çabasıyla aşkı estetize etmeye çalışırken; Paul ise geçmişinden kaçıp bir bedende kurtuluş arar. Her iki erkek figürü de kadını anlamaktan uzaktır.

Ve Paris, filmde bir aşk şehri değil, kayboluşun mekânıdır. 


5 Haziran 2025 Perşembe

 MINDREADER FİLMİ ve HRİSTİYANLIK PROPAGANDASI



Zihin okuma temalı bir film. Ama sahneler ilerledikçe, karakterlerin ruhsal dönüşümü, insanlığın gizli günahlarıyla yüzleşmesi ve "hakikatin ifşası", "Tanrı'ya hast özelliklerin insanlara atfedilemeyeceği" gibi temalar sizi farklı bir yere sürüklüyor. 

MindReader, ilk bakışta teknolojik bir distopya gibi görünse de, alt katmanlarında Amerikan Evanjelik Hristiyanlık anlayışının izlerini taşıyan derinlikli bir yapı sunuyor. Amerikan kültür endüstrisinin birçok alanında Evanjelik etkiler yer almakta. 

ABD’nin kurucu ideolojisi büyük ölçüde Protestan-Evanjelik değerler üzerine kurulu. 

Evanjelik düşüncede dünyanın özü günahkâr kabul edilir ve insanın kurtuluşu ancak Tanrı’nın rehberliğiyle mümkündür. Filmde ana karakterin zihin okuma yetisi sayesinde insanların en gizli düşüncelerini ve ikiyüzlü davranışlarını görmesi, bu inanca paralel biçimde ahlaki çöküşün görünür kılınması anlamına da gelmekte. 

Filmin merkezindeki karakter, Tanrı’nın her şeyi bilen gözüne benzer şekilde insanların iç dünyasını görebilmeye başlar. Bu, Evanjelik düşüncedeki “Tanrı’nın seçilmiş kulu” temasını da hatırlatmakta. Film boyunca karakterin yaşadığı dönüşüm, onu bir tür “modern peygamber” konumuna taşıyor.

Evanjelik inançta kıyamet, tüm sırların ortaya çıkacağı, gizli olanın kalmayacağı bir dönem olarak görülüyor.

 MindReader’da insanların düşüncelerinin okunabilir hale gelmesi, bu kıyametsel ifşa fikrini güçlü şekilde çağrıştırıyor.  

MindReader’da karakterin taşıdığı güç, yalnızca teknolojik bir fantezi değil, aynı zamanda Tanrısal yargı yetkisine de gönderme yapıyor.