7 Ocak 2026 Çarşamba

 REZİDANS VAR, SU YOK

AVRUPA'YA KAR YAĞARKEN BİZE TEK DAMLA DÜŞMÜYOR


Nevin BİLGİN 

Avrupa’nın pek çok ülkesinde ve şehrinde bugün kar yağıyor, yağmur yağıyor. Bu bir “şans” meselesi değil yalnızca. Yıllardır sürdürülen planlı kentleşmenin, doğayı koruyan politikaların ve uzun vadeli kamusal aklın sonucu. Orman alanları yapılaşmaya açılmıyor, su havzaları kutsal sayılıyor, betonun nereye kadar gideceği en baştan belirleniyor.

Bizde ise manzara bambaşka.

Yağmur yok.

Kar yok.

Barajlar dipte.

Toprak çatlamış.

Ama vinçler durmuyor. Rezidanslar yükseliyor. Cam cepheli, yüzlerce dairelik, her biri yüzme havuzlu, peyzajlı, “lüks” diye pazarlanan binalar her gün biraz daha gökyüzünü kaplıyor. Büyükşehirlerde neredeyse beton, iklimden daha hızlı yükseliyor.

Her gün su kesiliyor. Saatli kesintiler hayatın parçası olmuş durumda. İnsanlar bidonlarla su biriktiriyor, musluğun akacağı saate göre çamaşır ve bulaşık planı yapıyor. Peki şu soruyu sormak zorundayız:

Bu rezidanslara su nereden çıkacak?

Barajlarda su kalmamışken,

tek bir yağmur damlası düşmemişken,

kar aylarca yüzünü göstermemişken,

yeraltı suları yıllardır hoyratça çekilmişken…

Bu binalara suyu kim, nasıl verecek?

Sorun sadece kuraklık değil. Kuraklık doğanın dili. Asıl mesele, bu dili duymamakta ısrar eden bir kent anlayışı. 



Su yokken nüfusu artıran, altyapı yetersizken yoğunluğu çoğaltan, iklim krizini yok sayan bir anlayış. 

Avrupa’da şehirler yağmuru toprağa geçirmenin yollarını ararken biz asfaltla toprağın nefesini kesiyoruz. Onlar suyu biriktirmenin, tasarruf etmenin, yeniden kullanmanın planlarını yaparken biz henüz düşmemiş suyu bile tüketmiş gibi davranıyoruz.

Biz şehir mi kuruyoruz, yoksa susuzluğu mu büyütüyoruz?


6 Ocak 2026 Salı

Osmanlı Devleti’nde Öğrenci Hareketleri: Suhte Ayaklanmalarından II. Meşrutiyet’e

fotoğraf: yurtsever.org




Nevin BİLGİN 

Türkiye yükseköğretim tarihinde ilk öğrenci olayları, modern üniversite yapılarının ortaya çıkışından çok önce, Osmanlı Devleti döneminde başlamıştır. 

Osmanlı Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışının ardından Anadolu ve Balkanlar’da siyasi istikrarsızlığın hâkim olduğu bir coğrafyada kısa sürede egemenlik kurmuş İstanbul’un fethiyle birlikte özellikle 16. yüzyılda askeri siyasi ve ekonomik bakımdan dönemin en güçlü devletlerinden biri hâline gelmiştir. 

Ancak 17. yüzyıla gelindiğinde, devletin sınırlarının Cezayir’den Azerbaycan’a, Azak Denizi’nden Adriyatik’e ve Viyana önlerinden Yemen’e kadar genişlemesi, beraberinde ciddi yapısal ve ekonomik sorunları da ortaya çıkarmıştır.

Osmanlı eğitim sistemi, klasik dönemde medrese kurumu etrafında şekillendi. Medreseler, ilim ve hukuk eğitimini sağlarken aynı zamanda devlet bürokrasisine dinî ve idari görevliler yetiştiren önemli kurumlardı. Ancak 16. yüzyılın ortalarından itibaren artan öğrenci sayısı, ekonomik güçlükler ve medrese sistemindeki yapısal sorunlar, “öğrenci olayları” olarak tanımlanan hareketlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 

Medrese Talebeleri Kimdi?

Medrese öğrencilerine Osmanlı kaynaklarında suhte veya softa denmiştir  Farsça’da “yanmış, tutuşmuş” anlamına gelen terme denir. Başlangıçta talebe olan bu gruplar, klasik dönemde cami medreselerinde dini ve fıkıhi eğitim almak üzere devlet vakıflarından burs ve iaşe alarak eğitim görüyordu

Bu sorunların toplumsal alandaki yansımalarından biri, Osmanlı Devleti’nde görülen ilk kitlesel öğrenci hareketleri olarak kabul edilen Suhte (softa) ayaklanmalarıdır. Suhte/softa, medreselerde eğitim gören, henüz icazet (diploma) almamış medrese öğrencileri için kullanılan bir terimdir. 

16. yüzyıldan itibaren kariyer beklentisiyle medreselere yönelen öğrenci sayısındaki artışa karşın, devletin bu talebi karşılayacak istihdam ve ekonomik kapasiteye sahip olmaması, öğrenciler arasında derin bir gelecek kaygısı yaratmıştır. 

Neden Öğrenci Olayları (Softa Ayaklanmaları) Çıktı?

1) Eğitim Sistemindeki Aşırı Talebe

16.yüzyılda medreselere kayıt olan öğrenci sayısı arttı ancak mezun olduktan sonra kadro bulma imkânları sınırlıydı. Bu, gençler arasında işsizlik ve huzursuzluğa yol açtı. 

2) Ekonomik ve Sosyal Sorunlar

Osmanlı’nın savaşlarla meşgul olduğu dönemlerde devlet hazinesindeki daralma ve enflasyon, medrese burslarının yetersiz kalmasına neden oldu. Medrese öğrencileri yeterli geçim sağlayamayınca, hayatta kalma kaygısıyla şehirlerde huzursuzluklara karıştı

3) Liyakat ve Adalet Talepleri

Medrese eğitiminin kalitesinin düşmesi, iltimasla yükselmenin artması ve mezun olduktan sonra adil görevlendirme yapılmaması gençlerin devlete karşı eleştirilerini artırdı. Bu durum, örgütlü protestolara dönüşebilecek bir siyasi tepkiye zemin hazırladı

fotoğraf: tarih.substack.com

Devletin Tepkisi

Suhte/softa olayları, yerel yöneticiler ve merkezî otorite tarafından genellikle sert önlemlerle bastırıldı. Bu eylemler, devletin eğitim sisteminde reform gereksinimini daha açık bir şekilde ortaya koydu

Softa Ayaklanmaları (16.–17. Yüzyıllar)

Osmanlı tarih literatüründe sıkça softa ayaklanmaları veya suhte fesadı (medrese öğrenci eylemleri) olarak adlandırılan olaylar, 1550’lerden başlayarak 17. yüzyıla kadar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde meydana geldi. Bu hareketler, ekonomik sıkıntı ve devlete karşı duyulan memnuniyetsizlik sonucu ortaya çıkarak hızla toplumsal bir kargaşaya dönüştü. 

Özellikle İçel (Mersin) sancağında Medrese öğrencilerinin başlattığı karışıklıklar belgelere yansımıştır. Bazı olaylar, kısa süre içinde bölgede sosyal otoriteyi bozacak düzeye ulaşmıştır

1550 sonrasında uzun süren savaşların yol açtığı enflasyon, para darlığı ve tımar sisteminin (devlet toprağının askerî hizmet karşılığı tahsis edilmesi sistemi) bozulması, hem üretici kesimleri hem de eğitim kurumlarını olumsuz etkilemiş; medrese öğrencilerinin ekonomik koşulları giderek kötüleşmiştir.

Bu durum, medrese talebelerinin şehir yaşamında marjinalleşmesine ve zamanla Celali İsyanları ile iç içe geçen toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Medrese kaynaklı ayaklanmalar, özellikle Anadolu topraklarında yayılmış  başlangıçta küçük gruplar hâlinde örgütlenen suhteler zamanla binlerce kişiye ulaşan silahlı gruplar hâline gelmiştir. Ancak bu hareketler, Celali isyanlarından farklı olarak doğrudan siyasal iktidarı hedef alan örgütlü bir programdan ziyade, ekonomik ve sosyal koşullara karşı gelişen tepkisel bir nitelik taşımıştır. 

Devletin bu ayaklanmalara karşı sert askerî yöntemlere başvurması sorunu kalıcı biçimde çözememiş; III. Murat döneminden itibaren medrese sisteminde sınırlı düzenlemelere gidilmiştir.

XIX. yüzyıla gelindiğinde öğrenci muhalefeti, Talebe-i Ulum hareketleri (Medrese, Darülfünun, Mekteb-i Tıbbiye, Mülkiye, Harbiye gibi farklı kurumlarda okuyan öğrencilerin tamamını

kapsayan kolektif öğrenci kitlesini tanımlamak için kullanılırdı.) çerçevesinde yeniden görünür hale gelmiştir.

Bu dönemin en dikkat çekici özelliği, klasik medrese eğitimi alan öğrenciler ile Batı tarzı eğitim veren Darülfünun (üniversite) öğrencilerinin birlikte hareket etmeleridir. Bu durum, öğrenci eylemlerinin ideolojik bir bütünlükten çok, dönemin sosyo-ekonomik ve yönetsel sorunlarına karşı ortak bir protesto refleksiyle şekillendiğini göstermektedir. 

Mali düzenlemelerin yarattığı hoşnutsuzluklar, Hersek İsyanı’nın bastırılamaması ve Balkanlardaki karışıklıklar, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’ya yönelik toplumsal tepkiyi artırmış; 11 Mayıs 1876’da Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye medreselerinin öğrencileri derslere girmeyerek gösterilere başlamıştır. Bu hareket, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan sürecin önemli toplumsal dinamiklerinden biri olmuştur.

Talebe-i Ulum hareketleri ile Meşrutiyet arasındaki geçiş sürecinde, Osmanlı Devleti’nde öğrenci hareketlerinin siyasal örgütlenmeyle ilk temas ettiği önemli bir kırılma noktası ise 1859 tarihli Kuleli Vakasıdır. 

Osmanlı Devleti’nde ilk siyasal örgütlenmelerden biri olarak kabul edilen Fedailer Cemiyeti, 1859 yılında kurulmuş; üyeleri arasında medrese öğrencilerinin yanı sıra aydınlar, din adamları, yüksek rütbeli subaylar ve bürokratlar yer almıştır. 

Cemiyetin amacı, Sultan Abdülmecid’i tahttan indirmek ve devlet yönetiminde köklü bir değişim gerçekleştirmekti. Ancak 15 Eylül 1859’da Kılıç Ali Paşa Camii’nde toplantı hâlindeyken yapılan bir ihbar sonucu cemiyet üyelerinin yakalanmasıyla girişim başarısız olmuş; yargılamaların Kuleli Kışlası’nda yapılması nedeniyle olay tarih literatürüne “Kuleli Vakası” olarak geçmiştir. 

Her ne kadar bazı medrese öğrencileri bu girişimde yer almış olsa da, olay bir toplu öğrenci hareketi olmaktan ziyade sınırlı sayıda öğrencinin siyasal bir örgütü desteklemesi niteliğindedir.

Kuleli Vakası sonrasında Osmanlı Devleti’nde öğrenci hareketleri, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde sosyo-kültürel dönüşümlerle birlikte daha karmaşık bir hâl almıştır. 

Geleneksel dinî eğitim ile modern bilimsel düşünce arasında kalan gençler, özellikle yabancı dil bilen ve Batı kaynaklarını takip eden öğrenciler, yaşadıkları toplum ile okudukları fikirler arasında ciddi bir düşünsel ikilem yaşamıştır. Bu çelişkinin en yoğun hissedildiği kurumlardan biri Mekteb-i Tıbbiye olmuştur.

Bu ortamda, 1889 yılında beş tıbbiyeli öğrenci tarafından İttihad-ı Osmanî Cemiyeti kurulmuş; cemiyet başlangıçta bir düşünce kulübü niteliği taşırken zamanla örgütlü bir siyasal muhalefete dönüşmüştür. II. Abdülhamit yönetiminin baskıları nedeniyle faaliyetlerini yurtdışına taşıyan örgüt, basın yoluyla rejimi yıpratmayı ve Kanun-ı Esasi’yi (anayasa) yeniden yürürlüğe koymayı hedeflemiştir. Bu süreç, aydın-subay kadrolarının gizli faaliyetleri ve kitlesel hareketlerin etkisiyle 1908 Devrimi’ne ulaşmıştır.

Haziran 1908’de İngiltere ve Rusya arasında gerçekleşen Reval Görüşmeleri, Osmanlı kamuoyunda devletin paylaşılacağı endişesini güçlendirmiş; bu atmosfer, II. Meşrutiyet’in ilanı için toplumsal meşruiyet yaratılmasında etkili olmuştur. Balkan şehirleri, İstanbul halkı ve özellikle yüksekokul öğrencileri, 32 yıllık istibdat birikiminin ardından Meşrutiyet’i büyük bir coşkuyla karşılamıştır. Ancak bu süreçte Saray ve Bab-ı Ali (sadrazamlık makamı) önünde yapılan sürekli toplantı ve gösteriler, yönetimde endişe yaratmış; gösterilerin sona erdirilmesine yönelik bildiriler yayımlanmıştır.

II. Meşrutiyet sonrasında, özellikle yüksekokul öğrencilerinin yoğun katılım gösterdiği çok sayıda toplantı ve gösteri gerçekleşmiştir. Bunlar arasında Tıbbiyelilerin İngiltere Elçiliği’ne yürüyüşü (25 Temmuz 1908), Temmuz 1908 gösterileri, Bab-ı Meşihat (Şeyhülislamlık) ve Bab-ı Ali önündeki protestolar, 31 Mart Olayı öncesindeki toplantılar, Balkan Savaşı öncesinde düzenlenen Harp Mitingi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Müzaheret Mitingi ve Bab-ı Ali Nümayişi öne çıkmaktadır. Bu eylemlerin bir kısmı savaş yanlısı söylemler içerirken, bir kısmı ise hükümete ve yönetime yönelik sert eleştiriler barındırmıştır.

Osmanlı Devleti döneminde ortaya çıkan öğrenci olaylarının temel nedenleri genel olarak; ekonomik bozukluklar, siyasal partilerin ve bazı öğretim üyelerinin öğrencileri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri, aydın kadronun bilimsel yetersizliği, Batı’yı taklit etme çabalarının yarattığı uyum sorunları, azınlıkların bağımsızlık hareketleri, üniversitelerin çağdaş bilim üretmekten çok bürokratik memur yetiştirme amacıyla yapılandırılması, ülkedeki otorite boşluğu ve basın ile öğrenci grupları arasındaki bölünmeler şeklinde sıralanabilir.

Kaynakça: 

https://acikerisim.mersin.edu.tr/dosyalar/a99645f743dc88e3d23e5e2b00b7cec22953557063f8b8e488201.pdf

https://acikerisim.cumhuriyet.edu.tr/items/ca73411a-a720-48fd-9ecd-b682cd719c6b

https://islamansiklopedisi.org.tr/softa

Aktar, Y. (1999). İkinci Meşrutiyet Dönemi Öğrenci Olayları (1908-1918). Gündoğan Yayınları.

Ayvazoğlu, O. (2024). Osmanlı’dan Cumhuriyete öğrenci hareketleri 1. Ravza Yayınları. ISBN 9786256715943.


5 Ocak 2026 Pazartesi

 Gizli Yoksulluk ve Kent Yoksulluğu

Utançla, içsel olarak saklanır, resmi rakamlarda da yer almaz



Nevin BİLGİN

Gizli yoksulluk, klasik gelir tabanlı yoksulluk ölçütlerinin dışında kalan, içten içe yaşanan ama resmi rakamlarda çoğu zaman görünmeyen bir yoksulluk biçimi. 

insanlar şehirde yoksul görünmese de yaşam standardının düşük olması, temel ihtiyaçlara ulaşmada zorluk, borç, güvencesizlikle ayakta durmaya çalışmak tümü gizli yoksulluğu içermekte. 

Gizli yoksulun geliri istatistikte yoksul sınırının üstündedir. Ama aslında temel ihtiyaçlarını kredi  ve borçla karşılar, sağlıklı beslenme, düzgün barınma, güvenilir ulaşım ve sağlık hizmetlerine erişimde sıkıntı yaşar. Finansal kırılganlıklara, krizlere karşı en ufak bir korunurluğu yoktur. Toplumsal ilişkiler, eğtiim ve bu fırsatlara erişimde ciddi eksiklikler yaşar. 

İnsanlar sokakta yoksul görünmez  belki, kredi kartı, akıllı telefonu vardır, kirada yaşar ya da evi de olabilir. Ama yaşam standardının altında bir yaşam sürer. Bu nedenle gizli yoksulluk, utançla, içsel olarak saklanır, çoğu zaman resmi hesaplara da yansıtılmaz. 

Gizli yoksulluk, yoksulluğu sadece düşük gelir olarak tanımlayan geleneksel ölçütlerin ötesindedir. Çünkü, resmi sınırların üzerindeki gelir dahi yetersiz yaşam koşullarına sebep olabilir, borçlanma ve kredi kartı kullanımı, yoksulluğun örtülmesine yol açabilir, insanlar statülerini kaybetme korkusuyla içinde bulundukları zorlu durumu saklayabilirler.

Bu nedenle “gizli” olarak adlandırılır çünkü istatistiklerdeki resmi yoksulların dışındaki insanların yaşadığı derin kırılganlıkları içerir

Gizli yoksulluk, yalnızca gelir eksikliği değildir. 



Araştırmalar, yoksulluğun fiziksel ihtiyaçların ötesinde, sosyal dışlanma, söz sahibi olamama, küçümsenme veya göz ardı edilme, sağlık, eğitim ve fırsatlara sınırlı erişim

gibi gizli boyutları olduğunu göstermektedir.

World Bank ve ATD-Fourth World gibi kurumlarla Oxford Üniversitesi’nin birlikte yürüttüğü kapsamlı araştırmalar da yoksulluğun yalnızca maddi eksiklikten ibaret olmadığını bunun yerine insanın gündelik yaşamıyla derinden ilişkilenen gizli boyutları olduğunu ortaya koymuştur. Bu boyutlar sağlık, sosyal ilişkiler, güçsüzlük ve mahremiyeti de içerir. 

Kent yoksulluğu bağlamında gizli yoksulluk daha belirgindir. 

Şehirlerde yaşam maliyeti daha yüksektir,

İnsanlar “normal” işlerde çalışıyor gibi görünse de geçim kaygısıyla boğuşur,

Krediye ve borca dayalı tüketim, gerçek yaşam standardını maskeleyebilir,

Ulaşım, kira, eğitim ve sağlık giderleri, düşük gelirli haneleri görünmez şekilde sıkıştırır.

Bu koşullar, özellikle görece gelir düzeyi düşük olmayan haneleri bile ekonomik risklere açık hale getirir. Çünkü bir gelir kesintisi, sağlık sorunu veya beklenmedik harcama, insanları anında yoksulluğa itebilir.



Günümüz sosyal koruma sistemleri sıklıkla gelir odaklı yaklaşır ve yalnızca resmi yoksulları hedefler. Oysa gizli yoksulluk, bu politikaların gerçek ihtiyaçları tam olarak karşılamadığı bir alanın olduğunu gösterir. Daha kapsayıcı sosyal koruma mekanizmaları geliştirmek, bu görünmeyeni görünür kılmak için gereklidir

https://www.atd-quartmonde.org/wp-content/uploads/2019/12/Hidden-Dimensions-of-Poverty-

https://www.worldbank.org/en/news/feature/2024/04/04/addressing-the-hidden-dimensions-of-poverty-through-more-inclusive

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/8?utm

https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract



 Doktor Mutsuzluğu


Nevin BİLGİN

Çağımızın hayaletlerinden birisi de mutsuzluk. Mutsuzluk hayaleti dolaşıyor sanki. Gelip geçici, derinliği olmayan gülüşler. 

Ama bu mutsuzluk bazı mesleklerde daha çok öne çıktı günümüzde. 

Doktorlar gibi. 

Doktor mutsuzluğu, yalnızca hastalık görmekten ya da ölümle yüz yüze olmaktan ibaret değil.

Çünkü doktorlar aynı zamanda iyileşmenin de tanıkları. 

Yürüyerek odadan çıkan hastayı, ilk nefesi alan bebeği, kalbi yeniden atan insanı da görürler. Eğer mesele yalnızca acı olsaydı, bu meslek çoktan tükenirdi. Ama tükenen meslek değil doktorların insan tarafı daha çok. 

Ne oldu da doktorlar artık espri yapmaz oldu? Sevecenliğini kaybetti. 


Ne oldu da hastane koridorlarında sadece bazen gürültü, bazen de sessizlik hakim. 

Bir doktor sabah işe giderken yalnızca stetoskopunu almaz endişeyi, sorumluluğu ve korkuyu da sırtlanır. 

Yanlış bir kararın bedeli para değildir  bir hayat olabilir. Buna rağmen her gün “hata yapma” tehdidiyle çalışır. Ve hata yaptığında çoğu zaman yalnız kalır sistem geri çekilir.

Bugün doktor intiharlarını konuşuyoruz.


Sigara içme oranı doktor ve sağlık personelinde daha fazla. 

Ve hala şaşırıyoruz.

Oysa bu, bilginin değil  belki de çaresizliğin dumanı. 

Meslektaşlar arasında dayanışma değil, rekabet dayatılıyor. Akademik kadrolar dar, yükselme yolları dikenli. Aynı idealle yola çıkan insanlar, sistem tarafından birbirine rakip ediliyor. Yan yana durması gerekenler, karşı karşıya bırakılıyor. Para kazanma hırsı bazılarında çok öne geçiyor. 

İlaç ve tıbbi cihaz firmalarıyla yaşanan görünmez baskılar da cabası. 

Bilim ile ticaret arasında sıkışan doktor, bazen hastayı değil piyasayı ikna etmeye zorlanıyor çoğu zaman. Vicdan ile talimat arasında kalan her hekim daha da yoruluyor.

Hasta yoğunluğu cabası.  Beş dakikalık muayeneler, yüzlerce hasta, bitmeyen nöbetler, tükenmeyen evraklar… Doktor hastaya değil, saate bakarak konuşur hale gelmiş durumda.  Bu bir tercih değil zorunluluk. 

Özel hayat mı?


Çoğu doktor için bu kelime bir hatıradan ibaret. 

Gece nöbetleri, bayram görevleri, kaçırılan doğum günleri, yarım kalan evlilikler… 

Doktor başkalarının hayatını kurtarırken, kendi hayatından feragat ediyor çoğu zaman. 

Toplumda hep konuşulur; 

“Nasıl olsa özel muayenesi var.”

“Bıçak parası alıyorlar.”

Evet, yapanlar var.

Ama soralım: Kaç kişi? Kaç doktor buna gerçekten ulaşabilir? Büyük çoğunluk kamuda, sabit gelirle ve ağır iş yükü altında çalışıyor.

Sistemin açıklarını kullanabilen küçük bir azınlık ve bir yanda da koskoca bir meslek ordusu vardı. 

Bütün bunların üstüne bir de gelir adaletsizliği ekleniyor. .

Bir kalp cerrahı düşünün. On beş yılı aşan bir eğitim, ardından taşra hizmeti, hastaneler, nöbetler, saatler süren ameliyatlarlar, uykusuz geçen sayısız gece, telafisi olmayan kararlar…Hayata dönenler, ölenler...

Elindeki bisturi titrerse bir hayat söner. Bir saniyelik hata, geri dönüşü olmayan bir kayıp demektir.

Ve açıköğretim mezunu bir bürokratı düşünün. Evrak imzalar, toplantılara girer, mesai bitince günü sona erer. Yaptığı bir hatanın bedeli çoğu zaman bir yazının geri dönmesidir. Hata hayat almaz.

Ama sistem bu iki sorumluluğu çoğu zaman aynı kefeye koyar.

Hatta kimi zaman, kalbi duran bir insanla mücadele eden cerrah değil masa başında karar veren bürokrat daha güvenceli, daha yüksek gelirli, daha korunaklıdır.

İşte doktor mutsuzluğunun en derin kırığı buradadır: Hayat kurtaranla evrak düzenleyen arasındaki farkın görünmez kılınması.

Şiddet ise bu mutsuzluğun en ağır halkasıdır. Hakaret, tehdit, bıçak, yumruk…

Sonra denir ki:

“Doktorlar neden soğuk?”, "Doktorlar neden nobran"

Çünkü hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Eskiden doktorlar bu kadar mutsuz muydu?

Bence hayır. Çocukluğumda gittiğim doktorlar onca işin arasında bana espiri yapar, sevecen bir gülümseme takınırda yüzlerine. 

Saygı duyulurdu doktorlara. Sevilirde doktorlar. 


Mutsuzluk yalnızca bir meslek grubuna ait de değil belki toplumun ruh hali ama bu meslekte daha çok gibi. 

Ve yine de…

O önlüğün altında hem doktor hem de bir insan olduğunu unutmamak gerekli. 

Küçükken doktora gittiğimde, başımı hafifçe okşayıp boğazıma bakan, gülümseyen o doktor amcayı özlüyorum. 

O gülümsemenin ardında korku yoktu, acele yoktu, savunma yoktu. Doktor önce insandı, sonra hekimdi.


4 Ocak 2026 Pazar

Simon Bolivar ve Latin Amerika


Nevin Bilgin

Simon Bolivar, Latin Amerika tarihinin yalnızca en önemli devrimci liderlerinden biri değil, aynı zamanda kıtanın ortak kaderi üzerine en çok düşünen siyasal figürlerinden biridir. 

Onu anlamak, yalnızca bir kişinin hayatını değil, sömürgecilikten kurtulmaya çalışan bir kıtanın sancılarını anlamak demektir.

18.yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında Latin Amerika, İspanyol İmparatorluğu’nun ekonomik ve siyasal tahakkümü altındaydı. Yerel halk, ağır vergiler, ırksal ayrımlar ve Avrupa merkezli bir yönetim anlayışıyla kuşatılmıştı. Bolívar, bu düzenin içinden çıkan ama ona boyun eğmeyen bir isim oldu. Avrupa’da aldığı eğitim sayesinde Aydınlanma düşüncesiyle tanıştı özgürlük, halk egemenliği ve cumhuriyet fikrini Latin Amerika’nın gerçekliğiyle buluşturmaya çalıştı.

Bolívar’ın mücadelesi, bugünkü Venezuela, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın bağımsızlık süreçlerinde belirleyici oldu. Ancak onu diğer devrimcilerden ayıran asıl yön, Latin Amerika’yı tek tek uluslardan ibaret görmemesiydi. 

Ona göre kıta, ortak bir sömürge geçmişi, benzer toplumsal yapılar ve aynı dış tehditlerle karşı karşıyaydı. Bu nedenle bağımsızlık, ancak birlikle kalıcı olabilirdi. Büyük Kolombiya düşüncesi, bu siyasal tahayyülün somut ifadesiydi.

Ne var ki Latin Amerika’nın iç dinamikleri, Bolívar’ın hayalini zorlaştırdı. Bölgesel elitler, yerel çıkarlar ve iktidar mücadeleleri, birlik fikrini zayıflattı. Devrimle kazanılan özgürlük, kısa sürede iç çatışmalara dönüştü. Bolívar, hayatının son yıllarında hem siyasal hem de kişisel bir yalnızlığa sürüklendi. Onun Latin Amerika için kurduğu büyük birlik hayali, kendi döneminde gerçekleşemedi.

Yine de Bolívar’ın düşünceleri Latin Amerika siyasetinde kalıcı bir iz bıraktı. Anti-emperyalizm, bağımsızlık ve bölgesel dayanışma kavramları, sonraki kuşaklar tarafından yeniden yorumlandı. Bugün Latin Amerika’da Bolívar, bir tarihsel figür olmanın ötesinde, hâlâ canlı bir tartışmanın simgesidir: parçalanmış ulusların mı, yoksa birleşmiş halkların mı geleceği?

Simón Bolívar ve Latin Amerika arasındaki bağ, bir lider ile bir coğrafya arasındaki ilişkiden daha derindir. Bu bağ, özgürlüğün sadece sömürgeciden kurtulmak değil, adil, eşit ve ortak bir yaşam kurabilmek olduğunu hatırlatan tarihsel bir mirastır.

Kaynakça: 

https://www.historystudies.net/latin-amerikada-ispanyol-somurgeciligi-ve-simon-bolivarin-bagimsizlik-mucadelesi_444

https://www.indyturk.com/node/395436/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/karl-marks-b%C3%BCy%C3%BCk-kurtar%C4%B1c%C4%B1-sim%C3%B3n-bol%C3%ADvar%C4%B1-anlayamad%C4%B1-m%C4%B1

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/789866


3 Ocak 2026 Cumartesi

 İşçi Ölürse Sistem de Ölür

HEM YETECEK KADAR PARAYLA YAŞAMASI HEM DE ÜREMESİ GEREKİR



Nevin BİLGİN 

Çünkü işçi ölürse hastalanırsa çocuk yapamazsa sistem çöker. 

Karl Marx bunu Kapital’de sermayenin doğasında açıklar: işçi yalnızca bugünkü emeğin kaynağı değil, yeniden üretilecek bir güçtür. 

Kapitalist bunu göz ardı edemez çünkü sermayenin varlığı işçinin yaşamına bağlıdır.

Marx şöyle yazar: “Labour-power’ın değeri, bu özel meta için gerekli üretim, dolayısıyla yeniden üretim zamanıyla belirlenir. Bu, insanın varlığını sürdürebilmesi için gerekli bütün maddi gereksinimlerini kapsar.”

Bu cümle şunu söyler:

İşgücünü sermayeye satan işçinin değerini belirleyen şey sadece bugün çalışıp aldığı ücret değildir. Aynı zamanda yarın sağlıklı çalışabilmesi için gerekli beslenme, barınma, bakım ve dolayısıyla işçinin bedenini yeniden üretmesi gerekir. İster yemek olsun ister aile kurma, hepsi sermaye için bir maliyettir çünkü işçi yoksa üretim de yoktur.

Marx çalışma zamanını anlatırken der ki:

“Aşırı uzatılmış çalışma günü, işçi yaşam süresini kısaltır; bu da işgücünün yeniden üretim maliyetini artırır.”



Burada Marx bir ekonomi hesabı yapmaz; çıplak gerçeği söyler:

– Sermaye sınırsız sömürmek ister.

– Fakat bu işçinin ölümünü, yıpranmasını, bedeninin çabuk tükenmesini getirir.

– İşçinin yaşam gücü kısaldıkça sistemin yeniden üretim masrafı artar.

– Bu yüzden normal sınırlar yasalarla korunur — örneğin fabrikalarda çalışma saatleri. 

Bu, “iyi kalpli bir devlet işçiyi koruyor” mantığı değildir. Marx için devlet, sistemin sürdürülebilirliğini koruyan güçtür.


Yani, Marx’a göre kapitalizmde sermaye işçiyi sonuna kadar sömürmek ister. İşçi kan ter içinde çalıştıkça sermaye değer üretir. Ama bunun bir sınırı vardır eğer işçi tamamen tükenir, ölür, hastalanır veya çocuk yapamayacak hale gelirse, sermayenin önündeki en önemli kaynak yok olur.

Kapitalist ilk bakışta çalışma saatlerini uzun tutayım daha çok kar elde edeyim der. Ama işçi sağlığını kaybettikçe sistemin geleceği tehlikeye girer. Çalışma saatleri sınırsız uzatılırsa, işçi zaman içinde tükenir. Daha çok çalıştıkça daha çabuk ölür. Bu, kapitalist için sürdürülemez bir kayıptır çünkü yeni işçiler yetişmez, mevcut işçiler gelişemez.

Bu nedenle toplum ve devlet müdahalesi ortaya çıkar. 

Çalışma saatlerini sınırlayan yasalar kapitalizme dışardan konulan bir sınırdır. Ama bu sınır insani bir ilgi yüzünden değil, sermayenin kendi devamlılığını korumak için zorunlu bir önlemdir.



Sonuçta Marx’ın mesajı nettir:

Sermaye işçiyi yaşatır çünkü onu tamamen tüketirse kendisini de yok eder.

 marxists.org

https://www.marxists.org/turkce/m-e/kapital/kapital1.pdf


2 Ocak 2026 Cuma

 Karnaval Sokağı Üzerinden Göçmenler ve Irkçılık Analizi

Yeni Orta Çağ'a göndermeler



Nevin BİLGİN 

Karnaval Sokağı dizisi, ilk bakışta perilerin uçtuğu ve mitolojik varlıkların dolaştığı fantastik bir dünya sunsa da aslında günümüz dünyasının en yaralayıcı gerçeği olan göçmenlik ve ırkçılık üzerine kurulmuş sert bir hikayedir. Dizi Viktorya dönemi estetiğiyle sarılmış bir mülteci krizi anlatısıdır.

Dizideki Burgue şehri savaştan ve sömürgeden kaçan mitolojik varlıkların sığındığı bir limandır ancak bu liman onlar için bir özgürlük alanı değil Karnaval Sokağı adı verilen bir gettoya dönüşür. Perilerin kanatlarının bağlanması veya gizlenmek zorunda kalması göçmenlerin yeni geldikleri toplumlarda kendi kimliklerini ve kültürlerini budamak zorunda kalmalarının bir simgesidir.

Burada ırkçılık sadece sokaktaki nefretle sınırlı kalmaz ve parlamentodaki tartışmalardan polis şiddetine kadar her yere sirayet eder. 

İnsanlar kendilerini dünyanın tek meşru sahibi olarak görürken diğer türleri yaratık diyerek aşağılar. 

Halkın bir kesimi bu yabancıların işlerini ellerinden aldığını iddia ederek nefreti körükler ki bu durum günümüzdeki göçmen karşıtı söylemlerin birebir yansımasıdır.


 Gülmeyi Unuttuk mu?


Nevin Bilgin

Gülmeyi tamamen unuttuğumuzu söylemek zor. Gülüyoruz, ama çoğu zaman farkında bile olmadan… Hızlı, kısa ve yüzeysel bir gülme bu. Bir videoya, bir mesaja, bir espriye, bir küfüre, bel altı bir kelimeye… Geçiyor, bitiyor, iz bırakmıyor.

Eskiden gülmek daha yavaştı. Birlikteydi. Aynı ortamda, aynı sözlere, aynı hallere gülünürdü. Bir fıkraya, yaşanmışlıkların mizahi yönüne gülünürdü.

Şimdi ise gülme çoğu zaman yalnız yaşanıyor. İnsanlar gülüyor ama içi pek hafiflemiyor. Çünkü gülme, dinlenmekten çok oyalanmaya dönüşmüş durumda.

Belki de gülmeyi değil, içten gülmeyi unuttuk. Rahatça, kendimizi saklamadan… 

Yorgunluk arttıkça gülme azalıyor. Ama tamamen kaybolmuş değil doğru bir anda, doğru bir sözle hala geri gelebiliyor.


Ve şiirde gülmek..

Gülmeğe gülüp geçilmez.

Bir ciddiyet işidir gülmek.

Bir başkaldırıdır.

Başkaldırı derken yani,

Öyle bir grup insanın başka bir grup insana

başkaldırmasından söz etmiyorum, hayır.

O da değerlidir elbet.

Fakat daha derinlerde yatan bir isyan, benim söz ettiğim.



Evrenin bize karşı takındığı o tavır var ya hani,

Bizi umursamıyormuş gibi yapması,

Yani, o ukalaca kayıtsızlık.

Deli eder insanı.

İşte bu tavra karşı bir başkaldırı, bahsettiğim.

Mahmut Ortaçgil


 ANADOLU'NUN EROTİK DİLİ

MİZAH VE ARZULAR



NEVİN BİLGİN

Anadolu sözlü geleneği acılı sözler ve notalar içeren müzik eserleri yanında,  hayatı tüm doğallığıyla kavrayan erotik dil ve mizah özellikleri de taşır. 

Anadolu'nun daha çok türkülerde ortaya çıkan bu dili önemli bir mirastır aslında. 

Bu mirasın en özgürlükçü duraklarından biri ise erotik çağrışımları keskin bir mizahla karıştıran,  toplumsal normları kahkaha eşliğinde esneten  meşhur türkü dizeleridir. Burada karşımıza çıkan şey, sıradan bir müstehcenlik değildir. Bedeni, arzuyu ve yaşam enerjisini oyunsu bir dille kurma becerisidir aslında. 

Kamusal Alandan Gönül Dağına

Anlatı genellikle "mahallenin kahveleri",  "soğuk rakılar" gibi gündelik hayatın maskülen ve tanıdık sahneleri yanında, "tekinsiz ama eğlenceli"dir de.

"Tavuklara pişirmişem Hacı'yı da çarşıya göndermişim", "Bayıra karşı yatır beni" ya da "minareden at beni" gibi ifadeler, fiziksel imkânsızlığı ve abartıyı kullanarak mizahla erotizmi harmanlar. 

Minarenin yüksekliği ile bedenin düşüşü arasındaki gerilim, korkuyu değil, taşkın bir coşkuyu simgeler. Buradaki erotizm doğa metaforları ve mekansal zıtlıklarla örüldüğü için kaba bir dilden sıyrılıp "oyunsal" hale gelir.

Halk, en cüretkar erotik arzularına bile gülmecenin arkasına saklar çoğu zaman. Neşeli bir paylaşım olduğu gibi, muhatabı da incitmeden hedefe ulaşmış olur. 

Anadolu türkülerinde komiklik ve erotiklik, madalyonun iki yüzü gibi. 

Biri cesareti sağlarken, diğeri o cesareti toplumsal kabulün sınırları içinde tutmaktadır.  Bu dizeler bize kimi zaman halkın bedeniyle, duygularıyla ve dünyevi arzularıyla ne kadar barışık olduğunu da kanıtlar farkında olmadan. Kışkırtıcı olsa da hayatın ta kendisidir. 


 Türk Sanat Müziği Dinlemeyi Unuttuk mu?



Türk sanat müziğini dinlemeyi unuttuğumuzu söylerken aslında bir türü değil, bir dinleme biçimini kaybettiğimizi kabul etmek gerekir. Çünkü Türk sanat müziği arka fonda çalınmak için değil durarak, susarak ve dikkati ona vererek dinlenmek ister çoğu zaman.

Hızın, tüketimin ve parçalanmış dikkatin egemen olduğu çağda bu müzik, talep ettiği zamanı ve ruh halini bulmakta zorlanıyor belki de..

Unutulan şey belki de şarkılar değil, o şarkılara ayrılan zihinsel ve duygusal alanlar.

Türk sanat müziği, kısa sürede etki yaratmayı hedeflemiyor. 

Makamın seyri, usulün sabrı ve güftenin ağırlığı dinleyiciden emek ister. Bugünün müzik alışkanlığı ise çabuk tüketilen, çabuk terk edilen seslere dayanıyor. 

Bu nedenle sanat müziği “zor”, “ağır” ya da “eski” olarak etiketleniyor. 

Oysa bu zorluk, bir eksiklik değil insanın kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasını gerektiren bir derinlik belki de. 

Modern hayat tam da bu yüzleşmeden kaçındığı için, sanat müziğiyle arasına mesafe koyuyor.

Yine de Türk sanat müziği bütünüyle unutulmuş değil daha çok kenara çekilmiş gibi.


Özel anlarda, yalnızlıkta, bir akşamüstü hüznünde ya da geçmişe dokunma ihtiyacı hissedildiğinde yeniden hatırlanıyor. 

Bu müzik, moda olduğu için değil, ihtiyaç duyulduğu için dinleniyor. 

Dolayısıyla mesele “unutmak”tan çok, hangi zamanlarda insan kalabildiğimizi hatırlayıp hatırlamadığımız. 

Türk sanat müziği, o zamanı bekleyen sabırlı bir hafıza gibi hala yerinde.


Bu gece benim gecemBu gece benim gecemCama vuran her damlada seni hatırlıyorumVe sana susuzluğumu
… Bu gece benim gecemBu gece benim gecemCama vuran her damlada seni hatırlıyorumVe sana susuzluğumu
… Bu akşam ümitlerimiMeze yapıp içiyorum, içiyorum, içiyorumİçiyor, içiyorum
… Bu gece benim gecemBu gеce benim gecеmCama vuran her damlada seni hatırlıyorumVe sana susuzluğumu


1 Ocak 2026 Perşembe

 ANA BABA, YAŞLI İSTİSMARI

ANA BABASINA ŞİDDET UYGULAYAN ÇOCUKLAR

MADDİ VE MANEVİ ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN MEŞRULAŞTIRILAN BİÇİMLERİ





NEVİN BİLGİN

Aile içi şiddet olgusu çoğunlukla ebeveynlerden çocuklara doğru işleyen bir süreç olarak ele alınıyor. Ancak son yıllarda, özellikle yetişkinlik dönemindeki çocukların anne ve babalarına yönelik uyguladığı maddi ve manevi şiddet biçimleri giderek daha görünür hale gelmekte.

Bu şiddet türü, bazen fiziksel saldırı içerebildiği gibi, içermeyen ve “evlatlık hakkı”, “aile sorumluluğu” gibi kültürel gerekçelerle örtüldüğü için çoğu zaman tanınmayan şekiller içermekte ve normalleştirilmekte. Oysa emekli olup zor geçinen, fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan yanına bakıcı almak şöyle dursun, diş, gözlük, kulaklık alacak parayı bile denkleştiremeyen yaşlı insanlar bir süre sonra da çocuklarının maddi istismarına muhatap olmakta. 


Ebeveynine yönelik şiddet uygulayan çocukların davranış örüntüleri, özellikle ekonomik talepler üzerinden kurulan psikolojik baskı mekanizmalarıyla işlemekte. 

Maddi Şiddetin Güncel Görünümleri: Somut Olgular

Ebeveynlere yönelik maddi şiddet, çoğu vakada süreklilik gösteren ve aşamalı olarak artan taleplerle kendini göstermekte. 

Güncel gözlemler, bu taleplerin yalnızca temel ihtiyaçlarla sınırlı olmadığını, aksine yüksek yaşam standardı beklentileri üzerinden şekillendiğini gösteriyor.

Bu bağlamda sık karşılaşılan örneklerden bazıları şöyle: 

·Evlenme sürecinde, düğün öncesinde anne ve babadan takılacak altınların fotoğraflarının istenmesi,

·Düğün alışverişine ebeveynlerin zorunlu olarak çıkarılması ve harcama miktarının çocuk tarafından belirlenmesi,

·Ev eşyalarının (beyaz eşya, mobilya, elektronik ürünler) ebeveynlere tamamen ya da büyük ölçüde aldırılması,

·Ebeveyenin arabasına, evine el konulması, maaş kartının alınması. 

·Bu talepler karşılanmadığında ebeveynin suçlanması, aşağılanması veya dışlanması.

·Anne babanın maaşına ya da banka kartına el koyma,

·Ev, arsa, tarla gibi mülklerin satılması için baskı kurma,

·“Benim geleceğim için” gerekçesiyle ebeveynin tüm birikimini talep etme,

·Maddi destek veren ebeveynle ilişkiyi sürdürüp, destek vermeyeni yok sayma, aramama, öfkeli davranışlar sergileme, tehdit etme. 

·Sürekli e ticaret yoluyla alışveriş yapmak için aileye maddi baskı kurma, teknolojik alet, kıyafet, kozmetik, estetik gideri, araba isteği, özel okul, dışarıdan yemek söyleyerek yüksek para talebinde bulunma. 

·Çocuk doğurup ailesine baktırtma, evcil hayvan edinerek ailesine baktırtma. 

Bu durum, ebeveyn-çocuk ilişkisinin koşullu ve çıkar temelli bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.


Emek Sömürüsü ve Yaşlı İstismarı

Bazı vakalarda maddi şiddet, açık biçimde emek sömürüsü boyutuna ulaşmaktadır.  şu örneklere rastlanmaktadır:

·Kendi adına çiftlik, işletme veya yatırım kurmak isteyen bireylerin,

60 yaş ve üzerindeki anne babalarını fiilen çalıştırması, onların adına kredi çektirmesi, parasal destek için onları o yaşta çalıştırması. 

·Ebeveynlerin fiziksel gücünü ve emeklilik gelirini kullanarak işletmeyi ayakta tutup,

elde edilen gelirin tamamına ya da büyük bölümüne el koyması,

·Ebeveynlerin yaş, sağlık ve yorgunluk durumlarının tamamen göz ardı edilmesi.

Bu tür örneklerde şiddet yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda insan onurunu zedeleyen, yaşlı istismarı boyutu taşıyan çok yönlü bir ihlal niteliği kazanmaktadır.


Manevi (Psikolojik) Şiddet ve Cezalandırma Mekanizmaları

Maddi talepler karşılanmadığında devreye giren en yaygın yöntem psikolojik cezalandırmadır. Bu cezalandırma şu biçimlerde görülmektedir:

·Telefonlara çıkmama, iletişimi kesme,

·Bayram, yılbaşı gibi özel günlerde ebeveyni yok sayma,

·Maddi destek vermeyen ebeveyni “kötü anne/baba” ilan etme,

·Aile içinde utandırma ve suçluluk duygusu yaratma.

·Tehdit etme. Fiziksel şiddet uygulama. 

Bu noktada ilişki, sevgi ve bağ üzerinden değil; itaat ve ödeme üzerinden tanımlanmaktadır.


Anne ve babasına maddi ve manevi şiddet uygulayan çocuklar olgusu, günümüz aile yapısında giderek derinleşen ancak yeterince adlandırılmayan bir sorun. Bu şiddet biçimi çoğu zaman fiziksel saldırı içermemesi nedeniyle çoğu zaman fark edilmemekte, kültürel kabullerle meşrulaştırılmaktadır.

Kaynakça

https://www.psychologytoday.com/ca/blog/talking-sex-and-relationships/202205/the-unspoken-abuse-when-the-adult-child-

https://www.fvv.um.si/rV/arhiv/2020-2/04_Klun_rV-2020-2-E.html

https://avesis.iuc.edu.tr/yonetilen-tez/fa36ba7f-c56f-46b2-b723-c9a2b337dfbe/cocuktan-ebeveyne-siddetin-psikotravmatolojik-bilesenleri-ve-psikopatolojik-dinamikleri

https://dergipark.org.tr/tr/pub/omuefd/article/1423438


HAİN EVLAT ÖKKEŞ TİPLEMESİ VE DOĞUŞU

TÜRKİYE'NİN SESSİZ SOSYOLOJİK GERÇEKLERİNDEN BİRİSİ

GÜNÜMÜZ GENÇLERİ FAYDA VARSA İLİŞKİ VAR



NEVİN BİLGİN 

“Hain evlat Ökkeş” tiplemesi bir karikatür. Leman Dergisi'nde Can Barslan'ın yaratıcısı olduğu tiplemedir. 

Ama karikatürden ibaret değildir aslında. 

O karikatür, zaten var olan bir toplumsal gerçeğin çizgiye dökülmüş halidir.

Türkiye’de bu tiplemenin bu kadar tanıdık gelmesinin nedeni, bireysel ahlâk zaaflarından çok daha derinde yatan yapısal ve kültürel dönüşümler.

Aidiyet Kaybı

Türkiye’de özellikle 1980 sonrası hızlanan kırdan kente göç aideyet kaybına yolaçmıştır. 

Köyde aile bir dayanışma birimiyken, yaşlılar korunurken, emek hazırlanırken, göçle birlikte kentlerde bu olgular kayboldu. İnsanlar ailesinden ayrılarak yalnızlaştı. 

Ailesi sayesinde yükselmiş ama yükseldikten sonra o bağı yük gibi gören evlatlar ortaya çıktı. 

Fayda Varsa İlişki Var

Türkiye’de son kırk yılda egemen olan anlayış ise, fayda varsa ilişki var şeklinde yürümekte. Sadece iş hayatında değil aile ilişkilerinde de öyle. Anne ve baba çocuklar için artık miras kalemi, maliyet gibi görülmekte evlatlarca. 

Hain evlat Ökkeş de işte böyle bir toplumsal yapının ürünü. Anne babasını sevmediği için değil onları artık işlevsiz gördüğü için hayatından çıkarıyor. 



Türkiye’de erkek çocuklar çoğu zaman duygusuzluğa, mesafeye, güçlü durmaya teşvik edildikleri için bu durum ortaya çıkıyor gibi görünse de aynı davranış artık kız çocuklarında da yaygın. 

İşte Ökkeş, konuşmaz susar, uzak durur, yok olur. 


Sessiz Hainlik

Ökkeş’in hainliği sessizliğidir. Kapı çarpmaz, küfretmez ama aramaz,gelmez, ilgilenmez, hainlik peşindedir aileye karşı hep. 

Hala bu sessizlik Türkiye’de ayıp sayılmıyor, hayat şartları zor, herkes kendi terdinde diye normalleştiriliyor. Oysa normal değil hainlik. 

Can Barslan’ın Leman’daki Ökkeş çizimleri tam da bu yüzden etkilidir. Çünkü abartmaz gösterir. 

Ve okur şunu fark eder ki bu bir hayal ürünü değil gündelik hayatın kendisi der. 



Bu bir hayal ürünü değil gündelik hayatın aynasıdır.Tipleme güldürmez rahatsız eder aslında. Çünkü harkesin hayatında bir Ökkeş mutlaka vardır. O kadar çoğaldılar ki...

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/744279

 Bu yüzden zaman geçmeden arayın.

Söz bitmeden söyleyin.

Mesafe büyümeden sarılın.


"ÖLDÜKTEN SONRA ÇİÇEĞİ KİM NE YAPSIN"

Yılbaşı geldi geçti.

Bayramlar geçiyor.

Ama hala ana-babasını aramayanlar var.

Çocuklarını sormayanlar.

Dedesini, ninesini unutanlar.

Takvim değişirken, insan ömrünün kırılganlığını fark etmeyenler…



NEVİN BİLGİN 

J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çiçekler’inde yankılanan o cümle, bir edebi cümleden çok bir vicdan sorusudur:

Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın?

Çünkü çiçek, ancak yanındayken; nefesi sıcakken, sesi duyulurken, göz göze bakılabiliyorken anlamlıdır.

Hayatın telaşı diye adlandırdığımız şey, çoğu zaman kaçınılmaz bir yoğunluk değil, gönüllü bir ihmal. Çıkar olsa nasıl arar değil mi, para isteyecek olsa, arabası bozulsa örneğin parası yetmese arar, çocuklarına baktıracak olsa arar insanoğlu. Ama günlerde aramaz. 

İşlerin döngüsüne kapıldıkça sevdiklerimizi erteleriz. Sonra ararım, bir ara konuşuruz, eşimin yanında aramayayım yoksa sinirlenir derken,  söylenmesi gereken sözler içimizde birikir, zamanla suskunluğa dönüşür. 

Oysa yaşarken söylenmeyen sözlerin, sonrasında bir karşılığı yoktur. Yanındayken sunulmayan güzellik, yoklukta anlam taşımaz.

Unutulan her teşekkür, gösterilmeyen her ilgi; insanın iç dünyasında telafisi olmayan boşluklar açar. Çünkü anlam, var olduğu andaki samimiyet ve sıcaklıkla kurulur. Sonradan duyulan pişmanlık, o anın yerini tutmaz. Çiçek, mezarlıkta değil; kapı aralığında, sofrada, bir telefonun ucunda güzeldir.

Yılbaşı geldi geçti.

Bayramlar geçiyor.

Ama hala ana-babasını aramayanlar var.

Çocuklarını sormayanlar.

Dedesini, ninesini unutanlar.

Takvim değişirken, insan ömrünün kırılganlığını fark etmeyenler…

İnsan, hatırladıkça insandır. Bağ kurmayı erteleyen, vefayı yük sayan; sevgiyi zamansızlaştıran bir hâl, insanı insandan uzaklaştırır. Merhameti, şükranı ve ilgiyi kaybeden bir varoluş, yalnızca yaşayan ama temas etmeyen bir gölgeye dönüşür.

Bu yüzden zaman geçmeden arayın.

Söz bitmeden söyleyin.

Mesafe büyümeden sarılın.

Çünkü yoklukta sunulan hiçbir çiçek,

varlıktaki bir hal sormanın alo demenin yerini tutmaz. 

Ey insan olmayı ertelemiş insanlar....