30 Aralık 2025 Salı

 Cennet: İnsan Ruhunun Ulaşılmaz Durağı



Nevin BİLGİN 

Ron Howard’ın Eden (Cennet) filmi, yüzeyde modern toplumdan kaçan bir grup insanın ıssız bir adada yeni bir hayat kurma girişimini anlatıyor gibi görünse de özünde insanın bitmeyen bir arayışını konu ediniyor.

Huzur,  tamamlanmışlık ve acısız bir varoluş isteği. 

Bu arayış, dinlerde cennet,  Doğu düşüncesinde “nirvana”, modern dünyada ise mutluluk, başarı, haz, tüketim ya da kaçış. 

Film, bu kavramların hiçbirine sığınıp rahatlamaz aksine hepsini sorgulayan derin bir boşluk hissi yaratıyor.

CENNETE GİDEN YOL VE YANILGILAR

Film, modern dünyanın gürültüsünden, ahlaki yorgunluğundan ve anlam kaybından bunalmış bir grup insanın her şeyi geride bırakıp ıssız bir adaya yerleşme kararıyla başlIyor. Şehir, para, hukuk, roller ve geçmişler terk edilir. Amaç doğayla uyumlu, sade, eşitlikçi ve saf bir yaşam kurmak. Kısacası, kendi cennetlerini inşa etmek.

Başlangıçta ada, hayallerin vücut bulmuş hali gibi.

Sessizlik huzur verir, emek anlamlıdır, insan doğaya yakınlaştıkça arındığını sanır. Ancak zaman ilerledikçe adaya gelenin yalnızca bedenler olmadığı ortaya çıkar. 

Hırs, kıskançlık, güç arzusu, korku ve diğerleri onlarla birlikte gelmiştir. 

Hayatta kalma mücadelesi sertleştikçe idealizm çözülür. Grup içindeki dengeler bozulur, liderlik çatışmaları başlar, fedakarlık yerini bencilliğe bırakır.

Film, çöküşü büyük patlamalarla değil, yavaş bir ahlaki erozyonla anlatır. Cennet bozulmaz çünkü aslında hiç var olmamıştır. Ada bir kurtuluş alanı değil, insan doğasının çıplak halde görüldüğü bir aynaya dönüşür.

CENNET BİR VAAT

Eden, cenneti somut bir yer olmaktan çok ertelenmiş bir vaat olarak ele alıyor. İnsan, bugünkü hayatına katlanabilmek için geleceğe bir ödül yerleştirir hep.

Bu ödül bazen ölümden sonraya, bazen her şey yoluna girdiğinde, bazen emekli olduğunda başlayacak hayali bir ana taşınır. 

Film, bu ertelemenin insanı şimdiki zamandan nasıl kopardığını gösterir. Karakterler yaşar ama yaşamaz; yürür ama varmaz.

Bu noktada cennet, bir hedef olmaktan çıkar ve  katlanma mekanizmasına dönüşür. 

Nirvana'yı Aramak

Doğu felsefesinde nirvana, arzunun ve benliğin sönmesiyle gelen bir kurtuluş. Filmdeki arayış da benzer biçimde, mutluluktan çok yükten kurtulma isteği taşıyor. Karakterler daha fazlasını değil, daha azını ister daha az acı, daha az karmaşa, daha az ben. 

Ancak film şunu ima ediyor, insan benliğinden kaçmaya çalıştıkça ona daha sıkı bağlanır.

Cennet ya da nirvana, burada bir özgürlük  değil  benliğin kendi kendini ikna etme biçimi. Yüzleşme yerine silinme arzusu, huzur yerine boşluk üretir.

Sahte Cennetler

Film, modern insanın kendi cennetlerini nasıl ürettiğini de gösterir:

tüketim,

inanç,

aşk,

yalnızlık,

kaçış.

Bu sahte cennetlerin ortak özelliği geçici olmalarıdır. Her ulaşıldı sanılan huzurun hemen ardından yeni bir boşluk açılır. Arzu sürdükçe acı da sürer. Ada, bu gerçeği gizlemez aksine büyütür.

Cennet Gerçekten İsteniyor mu?

Filmin en güçlü yanı, cennetin var olup olmadığını değil, insanın onu gerçekten isteyip istemediğini sorgulaması. Çünkü cennet çoğu zaman yaşamın sorumluluğundan kaçmanın şiirsel adı belki de. Film, seyirciyi şu soruyla baş başa bırakıyor; 

Acısız bir sonsuzluk mu istiyoruz, yoksa anlamlı bir fanilik mi?

Eden, insanın en büyük trajedisinin cennete ulaşamamak değil, onu hep yanlış yerde aramak olduğunu anlatıyor. Ne ölüm sonrası bir vaat, ne ruhsal bir sönüş, ne de coğrafi bir kaçış insanı bütünüyle kurtarıyor. Çünkü film boyunca sezdirilen temel düşünce "Cennet, varılacak bir yer değil; yüzleşilmesi zor bir şimdiki zaman halidir".

İnsan, cenneti ararken onu kurabilecek tek varlık olduğunu unutmuştur. Ve belki de bu yüzden, cenneti hep yarına bırakır.


28 Aralık 2025 Pazar

 RAKAMLARLA EMEK PİRAMİDİ


Nevin BİLGİN 

Türkiye’de çalışma hayatının omurgasını özel sektör oluşturur. 

Yaklaşık 32,8 milyonluk toplam istihdamın yalnızca 5,3 milyonu kamuda yer alırken, 27 milyonu aşkın çalışan özel sektörde istihdam edilmektedir. Bu tablo, devletin istihdamdaki payının sınırlı; piyasa ekonomisinin ise belirleyici olduğunu gösterir.

Kamuda çalışanların önemli kısmı kadrolu memurlardan oluşur. 

Sözleşmeli personel son yıllarda artış göstermiş, kamu işçileri ise özellikle belediyeler, KİT’ler ve sağlık–ulaştırma gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Buna karşın istihdam artışının ana yükü özel sektördedir; sanayi, hizmetler, ticaret ve inşaat bu artışı taşır.

Sigortalı çalışan sayısı (~25,6 milyon) ile toplam istihdam (~32,8 milyon) arasındaki fark, kayıt dışı istihdamın halen ciddi bir sorun olduğunu ortaya koyar. Bu durum vergi gelirleri, sosyal güvenlik sistemi ve çalışan hakları açısından yapısal bir başlık olmaya devam etmektedir.

Özetle:

  • Türkiye’de istihdam özel sektör ağırlıklıdır.

  • Kamu istihdamı toplamın yaklaşık %16’sı düzeyindedir.

  • Kayıt dışılık, işgücü piyasasının temel kırılganlıklarından biridir.

  • KategoriÇalışan Sayısı (≈)
    Özel sektör toplam27,5 milyon
    ├─ Kayıtlı özel sektör20,3 milyon
    └─ Kayıt dışı istihdam7,2 milyon
    Kadrolu memur3,47 milyon
    Kamu işçisi1,28 milyon
    Sözleşmeli kamu personeli0,44 milyon

    32,8 milyon




    Kaynakça:
    https://www.paturkey.com/news/2025/tepav-report-turkiyes-registered-employment-hits-record-25-5-million-
    https://www.dunya.com/kose-yazisi/turkiyede-kamu-istihdami
    https://www.sbb.gov.tr/istihdam

 

Ulus-Devlet İnşası, Milliyetçilik ve Kürt Meselesi (1923–1946)



Nevin BİLGİN 

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türkiye, imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecini olağanüstü kırılgan koşullar altında yaşamıştır. Çok etnili, çok dilli ve çok dinli bir imparatorluğun ardından yeni devlet, siyasal egemenliğini tesis edebilmek ve modern bir yönetim aygıtı kurabilmek için ortak bir ulusal kimliği hızla inşa etmek zorunda kalmıştır. Bu bağlamda milliyetçilik, bir tercih olmanın ötesinde, dönemin hâkim siyasal aklı açısından kurucu bir zorunluluk olarak görülmüştür.

Kemalist milliyetçilik, bu zorunluluk çerçevesinde ulusu tekil ve bütüncül bir siyasal kimlik olarak tanımlamış; yurttaşlığı ortak bir üst aidiyet haline getirmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşım, imparatorluğun dağılma tecrübesi ve Sevr travması dikkate alındığında, devletin bekası ve egemenliğin sürekliliği açısından rasyonel bir zemine oturmaktadır. Ulusal birliğin zayıf olduğu bir coğrafyada, etnik temelli siyasal taleplerin devlet için varoluşsal bir tehdit olarak algılanması bu dönemin hâkim zihniyetidir.

Bu çerçevede Kürt kimliği, ayrı bir kolektif siyasal aidiyet olarak tanınmamış; ya yerel ve kültürel bir farklılık düzeyinde ele alınmış ya da güvenlik meselesi olarak değerlendirilmiştir. Bu tutum, dönemin ulus inşası mantığı içinde, farklı kimliklerin siyasal alanda görünür olmasının devletleşme sürecini sekteye uğratacağı varsayımına dayanmaktadır.

Ancak bu yaklaşımın sonucu olarak Kürtçülük, erken Cumhuriyet döneminde sistem içi bir siyasal akım olarak gelişme imkânı bulamamıştır. Özellikle 1925 Şeyh Sait İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, kabul edilen Şark Islahat Planı ve daha sonra yürürlüğe giren 1934 İskân Kanunu, devletin Kürt meselesini esas olarak güvenlik ve entegrasyon perspektifinden ele aldığını göstermektedir. Bu düzenlemeler, devlet açısından ulusal birliğin korunması amacını taşırken; Kürt kimliğinin siyasal ifade alanını daraltmış ve Kürtçülüğün bastırılmış bir muhalefet biçimi olarak şekillenmesine yol açmıştır.

Bu nedenle Kürtçülük, Türkçülükten farklı olarak, erken Cumhuriyet döneminde ideolojik bir iç muhalefet hattı değil; ulus-devlet inşa sürecinin dışında kalan ve onun sınırlarını zorlayan bir karşı-hikâye olarak konumlanmıştır. Türkçülük, ulusun tanımı üzerine bir tartışma yürütürken; Kürtçülük, doğrudan ulusun tekilliği varsayımını sorguladığı için meşru siyasal alanın dışında değerlendirilmiştir.

Erken Cumhuriyet döneminde Kürt meselesi ne yalnızca “baskıcı bir inkar politikası” ne de salt “zorunlu bir güvenlik tedbiri” olarak açıklanabilir. 

Mesele, ulus-devlet inşasının hız, güvenlik ve bütünlük öncelikleri ile çok kimlikli toplumsal gerçeklik arasındaki yapısal gerilimin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Kaynakça: 

Bora, Tanıl. Türk Sağının Üç Hilali

Bora, Tanıl. Türk Milliyetçiliğinin Kara Baharı

Erik J. Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi

Bozarslan, Hamit. Türkiye Tarihi

Kurucu Milliyetçilikten Güvenlik İdeolojisine

Türkiye’de Milliyetçiliğin Yüzyıllık Seyri: Kurucu İktidar, İç Muhalefet ve Dönüşüm



NEVİN BİLGİN 

Türkiye’de milliyetçilik, kuruluşundan itibaren iktidar ile muhalefet arasında gidip gelen, zamanla devletle bütünleşen ve her dönemde yeni biçimler alan bir ideolojik alan olmuştur. Özellikle erken Cumhuriyet döneminde Türkçülüğün, Kemalist milliyetçiliğe karşı ana muhalefet hattı olarak konumlanması, bu ideolojinin tarihsel sürekliliğini ve dönüşüm kapasitesini anlamak açısından kilit bir öneme sahiptir

1. Kuruluş ve Tek Parti Dönemi (1923–1946)

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında milliyetçilik, yeni devletin kurucu ideolojisinin vazgeçilmez bir unsuru olmakla birlikte homojen ve tartışmasız bir bütünlük sergilememiştir. Bu dönemde milliyetçilik, bir yandan Kemalist ideoloji eliyle resmî bir çerçeveye kavuşturulurken, öte yandan aynı ideolojik alan içinde Türkçülük, başlıca muhalefet hattı olarak şekillenmiştir. 

Kemalist milliyetçilik, ulusu esas olarak siyasal yurttaşlık temelinde tanımlamayı hedeflemiş; etnik vurguları geri planda tutarak modernleşmeci, merkeziyetçi ve devletçi bir ulus inşası yürütmüştür. Buna karşılık Türkçülük, bu yaklaşımı fazla soyut, fazla kapsayıcı ve “Türklüğü sulandırıcı” bulmuş; etnik köken, tarihsel süreklilik ve kültürel safiyet vurgularını daha sert biçimde öne çıkarmıştır.

Bu nedenle erken Cumhuriyet döneminde Türkçülük, devlet tarafından kimi zaman teşvik edilen, kimi zaman sınırlandırılan; ancak bütünüyle tasfiye edilemeyen bir ideolojik iç muhalefet konumunda kalmıştır. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda güç kazanan ırkçı-Turancı eğilimler, resmî Kemalist milliyetçilikle açık bir gerilim yaratmış; milliyetçiliğin hangi biçiminin “makbul” olduğu meselesi siyasal bir mücadele alanına dönüşmüştür.

2. Çok Partili Hayata Geçiş ve Demokrat Parti Dönemi (1946–1960)

Çok partili rejime geçişle birlikte milliyetçilik, devletin tekelinden kısmen çıkmış ve daha popüler bir dile kavuşmuştur. Demokrat Parti döneminde “milli irade” söylemi öne çıkmış; milliyetçilik, muhafazakârlık ve dini değerlerle daha görünür biçimde birleşmiştir.

Soğuk Savaş koşulları, antikomünizmi milliyetçiliğin temel ideolojik dayanaklarından biri haline getirmiştir. Bu dönemde milliyetçilik, elitist-modernist bir söylemden uzaklaşarak halkçı ve muhafazakâr bir ton kazanmış; devletçi Kemalist çerçevenin sınırları belirgin biçimde esnemiştir.

3. 1960–1980 Dönemi: İdeolojik Sertleşme ve Türk-İslam Sentezi

1960’lı ve 1970’li yıllar, milliyetçiliğin açık biçimde ideolojik bir cephe siyasetine dönüştüğü bir dönem olmuştur. Sol–sağ kutuplaşması içinde milliyetçilik, ülkücü hareket aracılığıyla örgütlü ve militan bir nitelik kazanmıştır.

Bu süreçte Türkçülük, antikomünizmle birleşmiş; milliyetçilik, yalnızca etnik değil aynı zamanda dini referanslarla tanımlanan Türk-İslam sentezi ekseninde yeniden şekillenmiştir. Milliyetçi ideoloji, sokak siyaseti ve şiddetle iç içe geçerek devletin gayriresmî güvenlikçi refleksleriyle örtüşen bir rol üstlenmiştir.

4. 1980–2000 Dönemi: Devletle Bütünleşme ve Güvenlikçi Milliyetçilik

12 Eylül askeri darbesi sonrasında milliyetçilik, yeniden devlet merkezli bir ideolojik çerçeveye oturtulmuştur. Bu dönemde hem resmî Kemalist milliyetçilik hem de MHP çizgisindeki Türkçü milliyetçilik, farklı düzeylerde sistem içine dahil edilmiştir.

“Bölücülük”, “irtica” ve “devletin bekası” söylemleri milliyetçiliğin ana temaları haline gelmiş; milliyetçilik, toplumu disipline eden ve siyasal alanı daraltan bir güvenlik ideolojisi olarak işlev görmüştür. Bu süreçte milliyetçilik, muhalif bir damar olmaktan çok devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelmiştir.

5. 2000 Sonrası: Esnek, Araçsallaştırılmış ve Hegemonik Milliyetçilik

2000’li yıllarla birlikte milliyetçilik, muhafazakârlık ve neoliberal siyasetle iç içe geçen yeni bir biçim kazanmıştır. AKP iktidarı döneminde “milli ve yerli” söylemi, hem ekonomik hem kültürel alanlarda belirleyici hale gelmiş; milliyetçilik, farklı ideolojik unsurları bir arada tutan esnek bir siyasal araç olarak kullanılmıştır.

Yeni Osmanlıcılık vurgusu, milliyetçiliğe tarihsel ve medeniyetçi bir boyut eklerken; milliyetçilik, artık yalnızca bir ideoloji değil, iktidarın kriz anlarında başvurduğu temel hegemonya araçlarından biri haline gelmiştir.

Nurculuk – İslamcılık – Milliyetçilik İlişkisi 

Nurculuk ve genel olarak İslamcı hareketler, erken Cumhuriyet döneminde milliyetçiliğe açık bir ideolojik alternatif olmaktan ziyade, onun dışında ve çoğu zaman karşısında konumlanmıştır. Seküler ve modernist Kemalist milliyetçilik, dini kamusal alandan tasfiye etmeye yönelirken; Nurculuk, bu tasfiyeye karşı sessiz, sivil ve cemaat temelli bir direniş hattı geliştirmiştir.

Bu dönemde İslamcılık, milliyetçilikle doğrudan çatışmaktan çok, onun dışında kalan bir ahlaki ve toplumsal alan kurmaya çalışmıştır. Milliyetçilik “ulus”u merkeze alırken, Nurculuk ve benzeri dini hareketler ümmet fikrini ve manevi aidiyeti öne çıkarmıştır.

Zamanla, özellikle Soğuk Savaş yıllarında, İslamcılık ve milliyetçilik arasında pragmatik bir yakınlaşma ortaya çıkmış; bu yakınlaşma Türk-İslam senteziyle ideolojik bir forma kavuşmuştur. Böylece başlangıçta milliyetçiliğin dışında kalan dini hareketler, ilerleyen yıllarda onun tamamlayıcı unsurlarından biri haline gelmiştir.

Kaynakça: 


https://www.routledge.com/Kemalism-in-Turkish-Politics-The-Republican-Peoples-Party-Secularism/Ciddi/p/book

ttps://academic.oup.com/princeton-scholarship-online/book/

https://www.youtube.com/watch?v=P6NbofSfCy4


https://open.metu.edu.tr/handle/11511/99772


27 Aralık 2025 Cumartesi

 HATIRALAR ÜŞÜRKEN....

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KIYAFETLERİ DE DEĞİŞTİRDİ


Nevin BİLGİN 

Bir zamanlar kış, insanı hazırlıksız yakalamazdı. Eldivenler ceplerdeydi, tozluklar paçalardaydı. Soğuk ciddiydi tedbir de öyle. Eldiven, parmakların çalışmaya devam etmesini sağlardı tozluk, çamurun ve karın dizlere tırmanmasını durdururdu. Bunlar yoksulluğun değil, doğayı tanımanın eşyalarıydı. İklim sertti, hayat açıktaydı insan, kendini kumaşla ve akılla korurdu.

Şimdi kış kararsız. Kar seyrek, yağmur eksik. Eldivenler unutuluyor, tozluklar çoktan sandıklara kaldırıldı. Mevsimler yumuşadıkça tedbir hafifledi ekonomi hızlandı, eşya geçici oldu. 

Oysa kaybolan yalnızca bir giysi değil, iklimi ciddiye alan bir yaşam bilgisiydi. Soğuk belki azaldı, ama onun öğrettiği dikkat de birlikte eridi.



Geçmişte tozluk, yalnızca paçayı değil emeğin itibarını da korurdu. Özellikle memurlar için tozluk, dizden aşağıdan ibaret değildi. Takım elbise kirlenmesin diye kola takılan tozluklar vardı kağıda, mürekkebe, masaya yaslanırken ceketin dirseği aşınmasın, kolu çamur olmasın diyeydi. Bu, çalışmanın inceliğiydi. 

İşe gösterilen özen, kıyafete takılan küçük bir parça ile görünür olurdu.

O memur, sabah çamurlu yoldan geçer, köy odasında defter açar, dışarıda ayakta yazı yazar, ölçü alırdı. Kolundaki tozluk, onun masasının her yerde kurulabileceğini anlatırdı.



Ne masa sabitti ne zemin temizdi ama düzen, insanın üzerindeydi. Tozluk, yoksulluğun değil, hesaplı yaşamanın, devleti temsil etmenin sessiz simgesiydi. Elbise pahalıydı; kolay kazanılmazdı. Bu yüzden korunurdu.

İklim sertti, yağmur boldu kar diz boyuydu. Doğa hoyrattı ama insan tedbirliydi. Ekonomi de buna göre şekillenmişti. 

Az eşya, uzun ömür, tamir ve tekrar. Bir ceketin yıllarca giyilmesi ayıp değil, maharetti. Kol tozluğu, o ceketin ömrünü uzatırdı tıpkı dizdeki tozluğun pantolonu kurtarması gibi.


25 Aralık 2025 Perşembe

 Mustafa Kemal Atatürk'ün  27 Aralık'ta Ankara'ya gelişinde bilinmeyenler..


(Koç Müzesindeki Çanakkale Savaşı'nda kullandığı aracın benzeri)

Nevin Bilgin

Kış günü Sivas'tan üstü açık arabayla, arabanın içine biriken karları boşalta boşalta ilerlediler...

Ankara’ya bugün hızlı trenle, ısıtmalı vagonlarda, asfaltın üstünde geliyoruz. Oysa 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, kışın tam ortasında, üstü açık bir arabayla, karı kürekle ata ata ilerledi. Bu yalnızca bir yolculuk değildi bu, bir devletin ayakta kalma ihtimalinin yolculuğuydu.

Sivas’tan çıkıldığında ne ihtişam vardı ne de güven. Yol dediğiniz şey çoğu yerde patikaydı geceleri ayaz kemikleri kesiyor, gündüzleri rüzgar yüzü bıçak gibi yarıyordu. 

Paşa’nın yanındaki azık ise bugünün insanına masal gibi gelir: 20 yumurta. Ne ziyafet, ne erzak arabası… Yumurta, çünkü taşınabilirdi; yumurta, çünkü protein demekti yumurta, çünkü elde ne varsa oydu. Kurtuluş, biraz da elde olanla yetinmeyi bilmekti.

Ankara o günlerde bugünkü gibi bir başkent değildi. Tozlu, kerpiç evlerin arasından yükselen dumanlar; dar sokaklar; yoksulluk ama bir o kadar da sessiz bir direniş iradesi… 

İstanbul işgal altındaydı. Anadolu’nun ortasında, demiryollarının kavşağında, görece güvenli ve halkın nabzının attığı bir yer gerekiyordu. Ankara bu yüzden seçildi. Ama Ankara, Paşa’yı  seğmenlerin soğukta bekleyen kararlı bakışlarıyla karşıladı. 

           fotoğraf:20.Yüzyıl Enstitüsü

Ve....

"Mazhar Müfit Kansu, yolculuktan önce; “Bütün mevcut nakdimiz ancak yol için 20 yumurta, 1 okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinde bunları aldırdık. Para bulamazsak aç kalma ihtimali vardı"


18 Aralık 1919'da 3 araba ile sabah 9.00'da Sivas’tan yola çıkılacağını, güzergâhın Kayseri-Hacıbektaş-Mucur-Kırşehir-Kaman-Beynam üzerinden yapılacağını Fahrettin Altay Paşa'ya söylemiştir.


"Ali Fuat Paşa, 13 Aralık 1919'da gönderdiği şifrede; “Yolların hava şartları nedeniyle kötü olduğunu, Rauf Bey'le Mustafa Kemal Paşa'nın Mucur'dan temin edilecek bir araba ile Hacıbektaş'a gitmelerini ve Çelebi Efendi ile görüşmelerini çünkü tekke babaları ile bu zatın hareketi milliye lehinde olduklarını ve kendisine bu konuda yardım edeceklerini” belirtmiştir"

       O dönemde Ankara: Atatürk Ansiklopedisi

"29 Ekim 1919’da, Ankara’da her nerede olursa olsun ulusun isteklerini korkmadan dile getirmek ve savunmak için oluşturulan ulusal örgüt “Anadolu Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kurulmuştur. Cumhuriyet kurulması ile Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yapan Rıfat Börekçi Cemiyet Başkanı seçilmiş ve Ankara’nın genel durumuna bundan sonra vatansever grup hakim olmuştur. Cemiyet, halktan temin ettiği 1000 lirayı Mustafa Kemal Atatürk’e bu sıkıntılı günlerde teslim etmiştir. Heyet-i Temsiliye için ilk altı ayda 2630 lira, yeni Meclis binasının tamiri için 5068 lira harcanmıştır. Milli Mücadele’nin halka anlatılması için oluşturulan İrşat Heyetlerinin Başkanı Mehmet Akif Bey’e 20.000 kuruş verilmiştir. Ankara, o günkü yokluğu içinde Milli Mücadele için 912.340 lira harcamıştır. Yine bu dönemde, Ankara Valisi Muhittin Paşa, milli kuvvetlerin gücüyle Ankara’dan çıkarılmıştır."

Kaynakça: 

https://share.google/T3j0STkMMN4tYtEV9

Araba görseli

Çanakkale Deniz Zaferinin 108. Yıl dönümü 2023 Mart ayında İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün Gelibolu’da kullandığı Fiat Zero marka model bir örneğinin İtalya’dan satın alınarak TOFAŞ firması tarafından müze koleksiyonuna hediye edildiğini kamuoyuna duyurdu.

24 Aralık 2025 Çarşamba

 CHOMSKY–EPSTEIN TARTIŞMASI: ANARŞİST AHLAKÇILIĞIN SINIRLARI VE TARİHSEL MATERYALİZMİN İNKARI


Nevin Bilgin

Noam Chomsky’nin Jeffrey Epstein ile kurduğu ilişkinin ortaya çıkmasının ardından yaşadığı itibar kaybı tartışmaları sürüyor.


Bu hadise, Chomsky’nin uzun yıllardır savunduğu siyasal-etik pozisyonun ve özellikle Marksizm karşısında geliştirdiği anarşist eleştirinin kuramsal sınırlarını görünür kılan bir işlev görmekte. Tartışmanın esas önemi de tam olarak burada. Mesele, bir düşünürün özel hayatı değil, ahlak merkezli anarşist siyasetin sınıfsal körlüğü belki de...

İktidara Doğruyu Söylemek ve Liberal Ahlakçılık

Chomsky, siyasal stratejisini sıklıkla “iktidara doğruları söylemek” (speaking truth to power) formülüyle tanımlamıştır. Bu yaklaşım, iktidarın esasen yanlış bilgilendirme, cehalet ya da ideolojik yanılsama nedeniyle suç işlediği varsayımına dayanır. Oysa tarihsel materyalizmin temel önermesi bunun tersidir ve egemen sınıflar gerçeği bilmedikleri için değil, sınıfsal çıkarları gereği suç işlerler. Emperyalist savaşlar, sömürü mekanizmaları ve sistematik şiddet, epistemolojik bir hata değil, bilinçli bir sınıf stratejisidir.

Bu noktada Chomsky’nin Marksizme yönelttiği determinist ve tarihsel özneyi silikleştiren eleştiriler geri dönüp kendisini vurur. Çünkü tarihsel materyalizmi reddeden Chomsky, iktidarı sınıfsal bir yapı olarak değil, ahlaken ikna edilebilecek bir fail olarak anlatır. Epstein vakası, bu yaklaşımın teorik ve pratik iflasını gözler önüne sermekte.

Epstein: Sapkın Bir Birey Değil, Bir Sınıf Figürü

Jeffrey Epstein, münferit bir ahlaki sapma ya da kişisel yozlaşma örneği değildir bu durumda. 


O, İsrail ve ABD eksenli emperyalist güç ağlarının, finans kapitalin, istihbarat mekanizmalarının ve siyasal elitlerin kesişim noktasında konumlanmış bir sınıf figürüdür. Onun suçları, bireysel patolojinin değil, egemen sınıfın cezasızlık rejiminin ürünüdür.

Chomsky’nin Epstein’la özel uçağında yemek yemesi, bağlamından koparıldığında basit bir “yanlış temas” gibi görülebilir. Ancak tarihsel materyalist perspektiften bakıldığında bu temas, anarşist ahlakçılığın sınıfsal bağlamı konusunda tartışmalıdır. Chomsky, Epstein’ı iktidar ağlarının organik bir unsuru olarak değil, doğruyu duyması mümkün bir birey olarak ele almıştır. 

Vicdan, Hakikat ve Sınıf Körlüğü

Chomsky’nin entellektüel otoritesi büyük ölçüde vicdan, nesnel hakikat arayışı ve ahlaki tutarlılık üzerine inşa edilmiştir. 


Ne var ki bu kavramlar, sınıfsal analizden koparıldığında kolaylıkla soyut bir liberal etik zemine savrulur. 


Epstein ile kurulan ilişki, Chomsky’nin bu zeminde ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymuştur.

Tarihsel materyalizm açısından sorun, Chomsky’nin Epstein’ın ne yaptığını bilip bilmemesi değildir. Sorun, Epstein’ın ne olduğunu anlayamamasıdır. Egemen sınıf içindeki suç ağlarını bireysel ahlaka indirgemek, kaçınılmaz olarak ahlaki otoritenin çöküşüne yol açar. Bu çöküş, kişisel bir skandaldan çok daha fazlasıdır aslınsa. 

Anarşizm ve Tarihsellik Sorunu

Chomsky’nin anarşizmi, devleti ve iktidarı soyut ve tarih dışı kategoriler olarak ele alma eğilimindedir. Oysa Marksist gelenek, iktidarı somut üretim ilişkileri, sınıf mücadeleleri ve tarihsel süreçler içinde kavrar.


Epstein vakası, anarşist yaklaşımın bu tarih dışılığını ifşa eden bir örnek olmuştur. 

Chomsky, emperyalist iktidar ilişkilerini temsil eden bir figürle temas kurarken, bunu kendi teorik çerçevesi içinde meşrulaştırabilmiş fakat tam da bu nedenle, o ilişkilerin yapısal suç karakterini gözden kaçırmıştır.

Chomsky’nin Epstein ile ilişkisi, onun yalnızca ahlaki itibarını değil, aynı zamanda teorik tutarlılığını da zedelemiştir. İktidara doğruları söylemek stratejisi, iktidarın sınıfsal doğası kavranmadığında, egemen sınıfın suç ağlarıyla kurulan  temaslara kapı aralamakta.


Bu olay, tarihsel materyalizmin neden vazgeçilmez olduğunu ahlaki iyi niyetin, sınıfsal analiz olmadan nasıl kolaylıkla işlevsizleştiğini göstermiştir.

Bu bağlamda Chomsky’ye yöneltilen eleştiriler bir kuramsal itiraz olarak değerlendirilmektedir.



https://www.indyturk.com/node/768580/d%C3%BCnya/chomskynin-epsteinle-ili%C5%9Fkisi-bilinenden-%C3%A7ok-daha-derin-%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1


 HİNDİSTAN’DA “MEME VERGİSİ” (MULAKKARAM): KAST, BEDEN VE İNGİLİZ SÖMÜRGECİLİĞİ BAĞLAMINDA TARİHSEL BİR DEĞERLENDİRME



Nevin BİLGİN

Hindistan’da “meme vergisi” olarak anılan uygulama, çoğu zaman sansasyonel ve indirgemeci biçimde ele alınsa da, esasen kast sistemi, beden politikaları ve sömürge ekonomisinin kesişiminde ortaya çıkan tarihsel bir olgu. 18. ve 19. yüzyıllarda Güney Hindistan’da, özellikle bugünkü Kerala eyaletinde yer alan Travancore Prensliği’nde uygulanan mulakkaram, kadınlara özgü bir baş vergisi (poll tax) türü olarak kayıtlara geçmiştir. Erkeklerden alınan karşılığı ise thalakkaram olarak adlandırılmıştır. Bu adlandırmalar, modern anlamda “bedenin vergilendirilmesi”nden çok, verginin cinsiyetlendirilmiş karakterini ifade eder.



Kast Sistemi ve Beden Üzerinden Tahakküm

Travancore’daki vergi sistemi, kast temelli sosyal hiyerarşinin doğrudan bir uzantısıydı. Alt kastlara mensup kadınların üst bedenlerini örtmesi, uzun süre üst kastlara özgü bir ayrıcalık olarak kabul edildi. Bu nedenle mulakkaram, yalnızca ekonomik bir yük değil; bedenin kamusal görünürlüğü üzerinden kurulan sembolik bir denetim mekanizması işlevi görüyordu. Vergi, “örtünme hakkı” ile birebir aynı şey olmasa da, kadın bedeninin kast hiyerarşisi içinde nasıl konumlandırıldığını açık biçimde yansıtmaktaydı.

Bu bağlamda sıkça aktarılan Nangeli efsanesi, alt kasttan bir kadının bu vergiyi protesto etmek için göğsünü kesip vergi tahsildarına verdiğini anlatır. Modern tarihçilik açısından bu olayın doğrudan arşivsel kanıtı bulunmamaktadır; ancak anlatının tarihsel doğruluğundan bağımsız olarak, kolektif hafızada beden üzerinden kurulan baskının simgesi haline geldiği açıktır. Halk anlatıları, resmi belgelerin sustuğu alanlarda sosyal gerçekliğin başka bir düzeyini görünür kılar.

    fotoğraf: kaşifiz

İngiliz Sömürgeciliği ile Bağlantı: Doğrudan Dayatma mı, Dolaylı Baskı mı?

Önemli bir nokta şudur: Mulakkaram, İngilizler tarafından icat edilmiş bir vergi değildir. Travancore, hukuken özerk bir prenslikti. Ancak bu durum, İngiliz sömürgeciliğinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Travancore, Britanya İmparatorluğu’nun siyasi ve ekonomik etkisi altına girmiş; İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ve daha sonra Britanya yönetimi, yerel devletler üzerinde ağır mali yükümlülükler ve haraç sistemi kurmuştur.

Bu sömürgeci baskı, yerel yönetimleri gelirlerini artırmaya zorlamış; sonuç olarak alt kastlardan alınan çok sayıda küçük ve ayrımcı vergi kalemi ortaya çıkmıştır. Mulakkaram, bu yapının bir parçası olarak sömürge ekonomisinin yerel halka aktarılmış yüklerinden biri haline gelmiştir. İngilizler vergiyi doğrudan “meme vergisi” olarak dayatmamış olsa da, sömürge düzeni bu tür uygulamaların sürdürülmesini ve derinleşmesini mümkün kılan maddi zemini yaratmıştır.

Misyonerlik, Reform ve Çelişkili İngiliz Rolü

İngiliz sömürgeciliği, yalnızca baskı üretmemiş; aynı zamanda çelişkili biçimde bazı reform süreçlerini de tetiklemiştir. 19. yüzyılda Hristiyan misyonerlerin ve İngiliz idaresinin baskısıyla Travancore’da “üst giysi hakkı” (upper cloth controversy) gündeme gelmiş; bu süreç, Channar Revolt olarak bilinen protestolarla birleşmiştir. 1859’da çıkarılan kararnameyle alt kast kadınlarının üst bedenlerini örtme hakkı tanınmıştır.

Bu durum, İngilizlerin “medenileştirici” bir rol oynadığı anlamına gelmez. Aksine, sömürgeci düzenin yarattığı krizler ve çelişkiler, reformları zorunlu kılmıştır. Yani İngilizler hem sömürü koşullarını derinleştiren, hem de bu koşulların yarattığı toplumsal çatışmalar sonucu sınırlı reformları kabul etmek zorunda kalan bir aktör olarak tarihte yer alır.

“Meme vergisi” olarak bilinen mulakkaram, tek başına ele alındığında yanlış anlaşılmaya açık bir terimdir. Ancak tarihsel bağlamı içinde değerlendirildiğinde, bu uygulama kast sistemi, cinsiyetlendirilmiş beden politikaları ve İngiliz sömürge ekonomisinin iç içe geçtiği bir tahakküm biçimini temsil eder. Vergi, yalnızca para toplama aracı değil; bedenin, sınıfın ve cinsiyetin denetim altına alınmasının sembolik bir ifadesidir.

Bu nedenle mulakkaram, sansasyonel bir tarih anekdotu olarak değil, sömürgecilik ve toplumsal eşitsizliklerin gündelik hayatta nasıl somutlaştığını gösteren tarihsel bir örnek olarak ele alınmalıdır.

https://www.webtekno.com/meme-vergisi-h146721.html

https://www.bbc.com/news/world-asia-india-36891356

https://en.wikipedia.org/wiki/Breast_tax


Trübin Psikolojisi ve Erkeklik Narsizmi


Nevin Bilgin

Futbol, erkek seyirciler için bastırılmış duyguların dışavurum alanı olarak işlev görebilir. 

Günlük yaşamda ifade edilmesi zor olan öfke, stres ve gerilim maç sırasında bağırma, tezahürat ve bedensel tepkiler yoluyla dışa vurulmaktadır. Bu yönüyle futbol seyirciliği, psikolojik bir boşalım (katarsis) alanı sunmaktadır.



Futbol tribünleri, geleneksel erkeklik normlarının yeniden üretildiği alanlar olarak değerlendirilmektedir. 

Güç, dayanıklılık, cesaret ve rekabet gibi değerler tribün söylemlerinde ve davranışlarında sıkça görülür. 


Erkek seyirci, bu normlar aracılığıyla toplumsal olarak kabul gören bir erkeklik performansı sergiler.


Kalabalık içinde yer alan seyirciler, bireysel kimliklerini kısmen kaybederek kolektif davranışlara daha açık hale gelir. Anonimlik duygusu, bireysel sorumluluk algısını azaltabilir. Bu durum, aşırı tezahürat, sözlü saldırganlık veya kuralları ihlal eden davranışların ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır.


Güçlü bir aidiyet ve kimlik alanı,

Duygusal boşalım ve stres azaltma aracı,

Toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretildiği bir sosyal sahne

futbol seyircilerinin davranışlarını anlamak, yalnızca spor kültürünü değil, modern toplumda erkeklik ve kolektif kimlik olgusunu da anlamaya katkı sunmak.


Yürütülen bir araştırmada futbol süper lig takımlarından birinin taraftarı olan 225’i kadın ve 136’sı erkek olmak üzere 361 kişiden oluşmaktadır. 

Araştırma verileri Futbol Taraftarı Fanatiklik Ölçeği, Narsistik Hayranlık ve Rekabet Ölçeği, Yeni Psikolojik İhtiyaç Değerlendirme Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Araştırma bulgularına göre fanatizm düzeyi cinsiyet bakımından erkekler lehine anlamlı bir farklılık göstermekte, narsisizm ve temel psikolojik ihtiyaç doyumu ise cinsiyete göre anlamlı bir fark göstermemektedir. 

Fanatizm ile narsisizm ve temel psikolojik ihtiyaç doyumu arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. 

Narsisizm ve temel psikolojik ihtiyaç doyumu arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır. 

Narsisizm, fanatizm düzeyinin anlamlı bir yordayıcısı iken temel psikolojik ihtiyaçlar fanatizm düzeyini yordamamaktadır. 

Narsisizm ve temel psikolojik ihtiyaç doyumu birlikte, fanatizm düzeyini %11 oranında açıklamaktadır. 

Fanatizm ile narsisizm ve psikolojik ihtiyaç doyumu arasında negatif, narsisizm ile psikolojik ihtiyaç doyumu arasında ise pozitif ilişki bulunmuştur. Narsisizm, fanatizmin anlamlı bir yordayıcısıdır, temel psikolojik ihtiyaçlar ise tek başına fanatizmi yordamamaktadır. Narsisizm ve psikolojik ihtiyaç doyumu birlikte fanatizmin %11’ini açıklamaktadır. Sonuçlar, fanatizmin anlaşılması ve önlenmesine yönelik değerlendirmeler sunmaktadır.

Fanatizm arttıkça narsisizm düzeyi ve psikolojik ihtiyaçların karşılanma düzeyi azalmaktadır. Buna karşılık, narsisizm ile psikolojik ihtiyaç doyumu birlikte arttıkça birbirini desteklemektedir. Araştırma sonuçlarına göre narsisizm, fanatizmi anlamlı biçimde etkileyen bir değişkendir; ancak psikolojik ihtiyaç doyumu tek başına fanatizmi açıklamakta yeterli değildir. Narsisizm ve psikolojik ihtiyaç doyumu birlikte ele alındığında, fanatizm düzeyindeki değişimin %11’ini açıklamaktadır.

Yani bir kişinin fanatikliği arttıkça,

narsisistik özellikleri ve

kendini yeterli, özgür ve ait hissetme düzeyi genelde düşüyor.

Ama narsisizm ile psikolojik ihtiyaçların karşılanması arasında olumlu bir ilişki var:

Kişinin narsisizmi arttıkça, psikolojik ihtiyaçlarının karşılandığını hissetme düzeyi de artıyor.


Fanatikliği en çok etkileyen şey narsisizm:

Yani bir kişinin ne kadar fanatik olacağını narsisizm düzeyi anlamlı şekilde etkiliyor.


Psikolojik ihtiyaçların karşılanması tek başına kişinin fanatik olup olmayacağını açıklayamıyor.


Narsisizm ve psikolojik ihtiyaçlar birlikte, fanatikliğin nedenlerini %11 oranında açıklayabiliyor.

Yani fanatikliği etkileyen başka birçok faktör de var.

Fanatikliğin başka nedenleri  (grup baskısı, kültür, rekabet vb.). devreye girmekte..


https://share.google/TUN3k6eBpsouNP1Em


22 Aralık 2025 Pazartesi

Kokina Çiçekleri, Yılbaşı ve Kapitalizm

Ve kapitalist Noel Baba



Nevin Bilgin

Yılbaşı yaklaştığında sokaklar kırmızıya bürünür. Vitrinlerde ışıklar, indirim afişleri ve en çok da kokina çiçekleri belirir. Aslında doğada nadir bulunan bu bitki, zamanla yılbaşının “olmazsa olmaz” simgelerinden biri hâline gelmiştir. Kokinanın “evde kalırsa uğur getirir” gibi inanışlarla satılması, gelenek ile ticaretin nasıl iç içe geçtiğinin iyi bir örneğidir.



Kapitalizm tam da burada devreye girer. Yılbaşı, birçok kültürde yeni bir başlangıcı temsil ederken modern dünyada daha çok tüketimle özdeşleşmiştir. Hediyeler, süsler, özel sofralar ve semboller bir ihtiyaçtan çok beklentiye dönüşür. Kokina çiçeği de bu beklentinin bir parçası olur: Almazsan eksik kalırsın hissi yaratır.



Peki #Noel Baba kapitalist miydi? Elbette hayır. Tarihsel olarak Noel Baba, yardımseverliği ve paylaşmayı temsil eden bir figürdür. Ancak günümüzde Noel Baba’nın kırmızı kıyafetiyle reklamlarda, alışveriş merkezlerinde ve kampanyalarda karşımıza çıkması, onun da kapitalist sistem tarafından dönüştürüldüğünü gösterir. 



Artık hediye vermekten çok hediye satın almayı hatırlatır.

#noelbaba

#kokino

 Geri Dönüşü Olmayan Yollar ve Orman Çeşmesi


Nevin BİLGİN

Video: Ümit Sönmez





Dedelerimizin bildiği yollar vardı.

Ayaklarında çarık, sırtlarında odun, önlerinde kar. Eşeklerle dağdan inerken üşümemek için pekmeze acı biber katıp içtikleri, suların içinden geçerek yürüdükleri yollar… Dönüşte ayaklarındaki çarıklar, ocağın başında bile zor çözülürdü; deriyle ayak birbirine karışmış olurdu.

O yollar yoksuldu ama ağırdı, sessizdi, insandı.

Zaman yavaştı. Emek görünürdü. Toprak tanıdıktı.

Sonra insanlar bağlarından, tarlalarından, dağlarından koparıldı. Bir sabah şehir denen gürültünün ortasına fırlatıldılar. Arabaların, binaların, hızın ve telaşın içine. Sermayenin dişlileri arasında “iş gücü” oldular. Hayat, saatlere bölündü. Emek görünmezleşti. Yorgunluk kalıcılaştı.

Oysa insanın ihtiyacı olan şey başka bir şeydi:

Az çalışmak, azla yetinmek, sessizlikle yan yana durabilmek, toprağa basabilmek. Doğayla baş başa kalabilmek. Yorulmak ama tükenmemek.

Şehre fırlatılan bu insanlar için artık geri dönüş çok geç.

Çarıklar ocakta çözülmez artık. Pekmez ısıtmaz. Dağ çağırsa da kulak duyamaz. Çünkü yol hâlâ orada olsa bile, insan artık o yolun insanı değildir.

Ve belki de en büyük kayıp budur:

Yolun durması değil, insanın yoldan uzak düşmesi.

Görüntüler Deniz Acıpayam Yeşilyuva Orman Çeşmesi

 Plastik Tozundan Diş Dolgusu: Yoksulluğun, Cahilliğin Dişe Vuran Hali



Diş yaptırmaya gidemeyen insanlar hala var. Üstelik bu, sosyal medyada Pakistan’da, Afrika’da gördüğümüz “uzak” hikayelerden biri değil. Ankara Bit Pazarı'nda esnaf olan bir satıcı anlattı: Dişini nasıl tedavi ettiğini.

Tamirde kullandığı plastik tozunu yapıştırıcıyla karıştırıp dişine dolgu yapıyormuş. Geçici değil, “çözüm” diye. Acıyı susturmak için, çürüğü durdurmak için, diş hekimine gidemediği için.

Bu hikaye tek başına yoksulluk değil. Aynı anda parasızlık, bilgisizlik ve sosyal güvencesizlik. Hepsi üst üste. İnsanları merdiven altı çözümlere iten şey yalnızca cebin boşluğu değil. Bu işlemlerin çoğu belediyelerin açtığı polikliniklerde bile ücretsiz yapılıyor oysa. .

Sosyal medyada “geri kalmış ülkeler” diye izlediğimiz görüntülerin, bir bit pazarında karşımıza çıkması insanı sarsıyor. Çünkü mesele artık başka coğrafyalar değil; bu ülkenin içinde, gözümüzün önünde yaşanan bir gerçeklik.


21 Aralık 2025 Pazar

 Leonardo da Vinci, Annesi ve Beyaz Köleliğin Avrupa Tarihindeki Sessiz İzleri




Leonardo da Vinci, Batı düşünce tarihinin en büyük dehalarından biri olarak genellikle “evrensel insan”, “Rönesans dahisi” ve “modernliğin öncüsü” sıfatlarıyla anılır. Ancak son yıllarda ortaya atılan bazı tarihsel iddialar, bu büyük anlatının arkasında kalan daha karanlık ve bastırılmış bir tarihsel bağlama işaret etmektedir. Leonardo’nun annesi Caterina’nın, Venedik köle pazarında satılmış bir Çerkes olabileceği yönündeki iddia, yalnızca biyografik bir ayrıntı değil; Avrupa Rönesansı’nın küresel eşitsizlikler ve zorla yerinden edilme süreçleriyle olan bağını yeniden düşünmeyi gerektiren bir kırılma noktasıdır.

İtalyan tarihçi Giorgio Comai’nin 2021 yılında yayımladığı çalışmada dile getirilen bu iddia, Leonardo’nun annesine ilişkin sınırlı arşiv kayıtlarını, 15. yüzyılda Venedik’teki aktif köle ticaretiyle birlikte okumayı önerir. Bu dönemde özellikle Çerkes kadınlar, Karadeniz–Akdeniz hattında en çok talep gören “beyaz köleler” arasında yer almaktaydı. Venedik, Ceneviz ve Floransa gibi ticaret merkezleri, bu kadınların Avrupa içlerine taşındığı önemli düğüm noktalarıydı. Dolayısıyla Caterina’nın kökenine dair bu iddia, istisnai olmaktan ziyade dönemin yapısal gerçekliğiyle uyumlu bir ihtimal sunar.

Bu bağlamda Leonardo da Vinci’nin hayatı, Avrupa hümanizminin “saf” ve “içsel” bir gelişim olmadığına dair güçlü bir sembole dönüşür. Eğer Caterina gerçekten bir Çerkes köleyse, Leonardo’nun varlığı doğrudan doğruya köle ticaretinin ve zorla yerinden edilmenin ürünüdür. Bu durum, Avrupa’nın entelektüel yükselişinin, sömürgecilik öncesi küresel eşitsizliklerden bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir. Rönesans’ın parlak yüzü, arka planda görünmez kılınmış kadın bedenleri ve susturulmuş hikayeler üzerine inşa edilmiş olabilir.

Beyaz kölelik, Avrupa tarih yazımında uzun süre “Doğu’ya özgü” bir pratik gibi sunulmuş; Osmanlı haremi ve İslam dünyası üzerinden egzotikleştirilmiştir. Oysa Leonardo örneği, beyaz köleliğin Avrupa’nın merkezinde, sanatın ve bilimin kalbinde de var olduğunu hatırlatır. Bu köleler yalnızca hizmetçi ya da cariye olarak değil, aynı zamanda yeni kuşakların anneleri olarak Avrupa toplumlarının biyolojik ve kültürel sürekliliğinde rol oynamışlardır. Ancak bu kadınların adları, kökenleri ve hikayeleri sistematik biçimde tarihten silinmiştir.

Leonardo’nun annesinin kimliğine dair tartışma, aynı zamanda “büyük erkekler tarihi”nin yapısal kör noktalarını da açığa çıkarır. Rönesans anlatıları, dehayı bireysel yetenek ve zihinsel üstünlükle açıklarken, bu dehanın ortaya çıkmasını mümkün kılan toplumsal, ekonomik ve bedensel koşulları görmezden gelir. Caterina’nın köle olması ihtimali, dehanın bile kölelikten azade bir alan olmadığını gösterir. Bu, beyaz köleliğin yalnızca marjinal bir insanlık suçu değil, Avrupa modernitesinin kurucu unsurlarından biri olduğunu düşündürür.

Leonardo da Vinci üzerinden okunduğunda beyaz kölelik, geçmişe ait kapalı bir mesele olmaktan çıkar; bugünkü Avrupa kimliğinin ve entelektüel mirasının içine yerleşmiş bir “sessiz tarih” olarak belirir. Bu sessizlik, yalnızca kölelerin susturulması değil, aynı zamanda modern Avrupa’nın kendisini ahlaki olarak temize çekme çabasının da bir sonucudur. Leonardo’nun annesini tartışmak, bu nedenle bir biyografi meselesinden çok daha fazlasıdır: Bu tartışma, kimin tarihe özne olarak yazıldığı, kimin ise yalnızca görünmez bir bedene indirgendigi sorusunu gündeme getirir.

https://www.indyturk.com/node/432676/haber/beyaz-k%C3%B6leler-tezinin-yazar%C4%B1-aksoy-%C3%A7erkes-k%C4%B1z%C4%B1-%C3%A7erkes-gelini-g%C3%BCzellemelerinin

 Göçmen Emeği ve Modern Kölelik: Beyaz Köleler Üzerine



Nevin BİLGİN

Elbruz Aksoy’un Beyaz Köleler adlı çalışması, çağdaş kapitalist üretim ilişkileri içinde göçmen emeğinin konumunu merkezine alan eleştirel bir anlatı.

Kitap, hukuki anlamda köleliğin sona erdiği iddiasına rağmen, özellikle göçmen işçiler üzerinden yeniden üretilen yapısal ve sistematik sömürü biçimlerini gözler önüne seriyor. Aksoy, “beyaz kölelik” kavramını, modern dünyada zincir ve kırbaçla değil,  güvencesizlik, yasadışılık, korku ve yoksulluk üzerinden işleyen yeni bir emek rejimini tanımlamak için kullanıyor.


       fotoğraf: independent

Kitapta ele alınan göçmen emekçiler çoğunlukla Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Balkanlar kökenli. Bu emekçiler, sınır geçişlerinden itibaren hukuki statülerinin belirsizliği nedeniyle yapısal bir kırılganlık içine sürüklenirler. Çalışma izinlerinin olmaması ya da geçici statüler, onları işveren karşısında pazarlık gücünden yoksun hale getirir. Aksoy’a göre göçmen emeği, tam da bu hak dışılık durumu nedeniyle kapitalist sistem için son derece işlevseldir.

Beyaz Köleler, göçmen emeğinin yoğunlaştığı sektörleri özellikle vurguluyor. İnşaat, tekstil atölyeleri, tarım, hizmet sektörü ve ev içi emek. Bu alanlarda göçmen işçiler uzun çalışma saatlerine, düşük ya da hiç ödenmeyen ücretlere, sağlıksız barınma koşullarına ve sürekli bir sınır dışı edilme tehdidine maruz kalmakta.

Bu koşullar, göçmen emeğini yalnızca ucuz değil, aynı zamanda itaatkar ve sessiz bir emek gücüne dönüştürüyor.

Aksoy’un temel argümanı, göçmen emeğinin istisnai bir sömürü alanı olmadığı. Aksine, modern neoliberal ekonominin işleyişinde merkezi bir rol oynuyor. Esnek üretim modelleri, taşeronlaşma ve kayıt dışı istihdam, göçmen emeği üzerinden kurumsallaşır. Böylece göçmen işçiler, yalnızca bireysel işverenlerin keyfi uygulamalarının değil, devlet politikaları ve küresel ekonomik düzenin doğrudan ürünü. 

Kitaba göre göçmen emeği ile devlet arasındaki çelişkili ilişkiye de dikkat çekiliyor. Devlet, bir yandan sınırları ve vatandaşlık rejimini sertleştirirken, diğer yandan ekonominin ihtiyaç duyduğu ucuz emeği fiilen görmezden gelerek bu sömürü düzeninin sürmesini sağlıyor. Bu durum, göçmen emeğinin hukuken yok, fiilen vazgeçilmez olduğu bir alan yaratıyor. Aksoy’a göre bu çelişki, modern köleliğin en temel dayanaklarından birisi. 

Beyaz Köleler, göçmen emeğini yalnızca ekonomik bir kategori olarak değil, aynı zamanda politik ve ahlaki bir mesele olarak ele alıyor. Göçmen işçilerin maruz kaldığı koşullar, insan hakları söylemi ile küresel kapitalizmin pratikleri arasındaki derin uçurumu da anlatıyor. 

Kaynak

Aksoy, Elbruz. Beyaz Köleler.

https://www.indyturk.com/node/432676/haber/beyaz-k%C3%B6leler-tezinin-yazar%C4%B1-aksoy-%C3%A7erkes-k%C4%B1z%C4%B1-%C3%A7erkes-gelini-g%C3%BCzellemelerinin

 Şok Doktrini ve Felaket Kapitalizmi: 

Neoliberal Hegemonyanın Gayriresmi Tarihi



Nevin BİLGİN

Şok Doktrini, neoliberalizmin küresel ölçekte egemen hale gelişini açıklayan en etkili eleştirel çerçevelerden birisi.

Naomi Klein’ın The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism (2007) adlı çalışmasıyla literatüre kazandırılmıştır. 

Klein, bu eserinde serbest piyasanın dünya çapında “doğal” ya da “demokratik” yollarla zafer kazandığı yönündeki hakim anlatıyı radikal biçimde sorgular ve bunun yerine, neoliberal dönüşümün büyük ölçüde şok, kriz ve sistematik şiddet üzerinden inşa edildiğini ileri sürer. 

Bu yönüyle The Shock Doctrine, yalnızca bir ekonomi politik eleştiri değil, aynı zamanda çağımızın egemen ideolojisinin gayriresmi tarihi olarak okunmaktadır.

Klein’a göre neoliberal serbest piyasa düzeni, yaygın kabulün aksine, demokrasiyle eşzamanlı ve uyumlu bir biçimde yayılmamıştır. Aksine, savaşlar, askeri darbeler, terör saldırıları, ekonomik çöküşler ve doğal afetler gibi kolektif travmalar, neoliberal politikaların uygulanması için kritik eşikler işlevi görmüştür. 

Bu durum, Klein’ın “şok doktrini” olarak adlandırdığı stratejinin özünü oluşturur. Şok doktrini, toplumların kriz anlarında yaşadığı yönelim kaybını, korku ve belirsizlik halini, kapsamlı özelleştirmeler, sosyal devletin tasfiyesi ve emek piyasalarının esnekleştirilmesi gibi radikal piyasa yanlısı politikaların hayata geçirilmesi için kullanır.

Bu çerçevede Klein, son kırk yılın kritik tarihsel kırılma noktalarını kapsayan geniş bir analiz sunar: 

1973 Pinochet darbesi sonrası Şili, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya ve Doğu Avrupa, ABD’nin “Shock and Awe” doktrini altında işgal ettiği Irak ve Katrina Kasırgası sonrasında New Orleans. Bu örneklerin ortak noktası, krizin hemen ardından kamusal alanın hızla tasfiye edilmesi ve piyasanın mutlaklaştırılmasıdır. 

Klein’a göre bu süreçler, tesadüfi ya da zorunlu değil; ideolojik olarak uzun süredir hazırlanan bir ekonomik mühendislik programının ürünüdür.

Şok Doktrini’nin düşünsel kökenleri, Chicago Üniversitesi’nde Milton Friedman öncülüğünde geliştirilen neoliberal iktisat anlayışına dayanmaktadır. 

Friedman’ın savunduğu “şok terapisi”, kriz dönemlerini piyasa reformlarının uygulanması için benzersiz fırsatlar olarak görür. 

Klein ise bu yaklaşımı sert biçimde eleştirerek, krizlerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve psikolojik araçlar olarak kullanıldığını ileri sürer. 

Bu bağlamda yazar, modern şok tekniklerinin kökenini yalnızca iktisat teorisinde değil, 1950’lerde McGill Üniversitesi’nde CIA destekli yürütülen elektroşok deneylerine kadar geri götürür. 

Klein’a göre bu deneyler, bireysel bilinçte yaratılan yıkım ile toplumsal düzeyde uygulanan ekonomik yeniden başlatma stratejileri arasında çarpıcı bir paralellik sunmaktadır.

Klein’ın felaket kapitalizmi olarak adlandırdığı bu yapı, krizlerden yalnızca politik sonuçlar üretmekle kalmaz; aynı zamanda kriz yönetiminin kendisini de özelleştirerek yeni ve karlı bir ekonomi yaratır. 

Savaşların yeniden inşası, afet sonrası güvenlik, sağlık ve altyapı hizmetlerinin özel şirketlere devredilmesi, bu felaket kapitalizmi kompleksinin temel bileşenleridir. 

Böylece kriz, istisnai bir durum olmaktan çıkarak, neoliberal sistemin sürekliliğini sağlayan yapısal bir unsura dönüşür.

The Shock Doctrine, bu yönleriyle serbest piyasa ideolojisinin barışçıl ve kaçınılmaz ilerleyişine dair anlatıyı dağıtarak, neoliberalizmin çoğu zaman demokrasiyle değil, otoriter yönetim biçimleri ve yapısal şiddetle birlikte işlediğini ortaya koyar. 

Eser, yayımlandığı tarihten itibaren uluslararası ölçekte büyük yankı uyandırmış; The New York Times çok satanlar listesine girmiş, 2009 yılında Warwick Writing Prize’a layık görülmüş ve otuzdan fazla dile çevrilmiştir. 

Alfonso Cuaron tarafından çekilen altı dakikalık eşlikçi belgesel filmin Venedik Bienali ve Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterilmesi, çalışmanın kültürel etkisini daha da genişletmiştir.

The Shock Doctrine, neoliberal hegemonyanın yalnızca ekonomik bir tercih değil, krizler üzerinden işleyen tarihsel, siyasal ve ideolojik bir proje olduğunu gösteren temel metinlerden biri olarak çağdaş eleştirel düşünce literatüründe merkezi bir konum işgal etmektedir.

Kaynakça: 

Klein, Naomi, Şok Doktrini, Agora Kitaplığı


20 Aralık 2025 Cumartesi

Maganda Kültürü ve Magandalar

Erkek Egemenliğinin Normalleşmesi




Maganda kültürü, özellikle Türkiye'de yaygın olan bir sosyo-kültürel fenomen. 

Maganda davranışları denince genelde başkalarına saygısız, kaba ve kuralları umursamayan tutumlar kastedilir. 

Yaygın örnekler şunlardır:


Trafikte:


Korna ile taciz etmek, selektör yaparak sıkıştırmak


Makas atmak, yol vermemek


Yaya geçidinde durmamak


Kamusal alanlarda:


Yüksek sesle bağırmak, küfür etmek


Çöp atmak, çevreyi kirletmek


Toplu taşıma veya sinema gibi yerlerde gürültü yapmak

Binalarda gürültü yapmak, dağda gibi davranmak, Mart kedisi gibi gürültülerle binayı bezdirmek.


İnsanlara karşı:


Saygısız konuşmak, küçümseyici tavırlar


Fiziksel alanı ihlal etmek (itmek, rahatsız edici şekilde yaklaşmak)


Kadınlara veya başkalarına sözlü taciz


Kurallara uymama:


Sıraya girmemek


Yasak olmasına rağmen sigara içmek


Ortak alanları sahiplenir gibi davranmak


Güç gösterisi:


Tehditkar bakışlar ve hareketler


Kavga çıkarmaya meyilli davranmak


Başkalarını korkutarak üstünlük kurmaya çalışmak


Kısaca, başkalarının haklarını ve huzurunu hiçe sayan her davranış “magandalık” olarak görülür.

Bu kültür toplumda genellikle erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrol ve sahiplenme arzusu ile karakterize. 


Peki, maganda kültürünün psikolojik nedenleri nelerdir?



Patriarkal toplum yapısı

Geleneksel cinsiyet rollerinin katılaşması

Sosyal medya ve popüler kültürün etkisi

Erkek egemenliğinin normalleştirilmesi

Psikolojik Nedenler

Güvensizlik ve Kontrol Arzusu

Maganda kültürü, erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrol ve sahiplenme arzusu ile ilgili. Bu, genellikle erkeklerin kendilerini güvensiz hissetmelerinden kaynaklanıyor.

Toplumsal Baskı

Geleneksel cinsiyet rollerinin katılaşması, erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolünü normalleştirmekte.

Sosyal Medya Etkisi

Sosyal medya, maganda kültürünün yayılmasına katkıda bulunuyor.

 Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolünü gösteren videolar ve fotoğraflar, beğeni ve paylaşım alıyor.


Erkek Egemenliği

Maganda kültürü, erkek egemenliğinin bir tezahürü. Erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolü, toplumsal bir norm haline geliyor.

Maganda kültürü, psikolojik ve sosyo-kültürel faktörlerin birleşiminden kaynaklanıyor. Bu kültürü değiştirmek için, toplumsal bilinçlenmeyi artırmak, cinsiyet eşitliğini teşvik etmek ve erkek egemenliğini sorgulamak gerekiyor.


18 Aralık 2025 Perşembe

 #LENİN'İN PİYANGO FELSEFESİ

 #Cahilliğin Vergisi

Milli Piyango da kredi kartıyla artık


Nevin Bilgin

Lenin, piyangoyu "burjuva sömürüsü" ve "yoksulların vergisi" olarak görüyordu Ona göre piyango, kapitalistlerin halkı sömürme aracıydı.

Lenin'in ünlü sözü: "Piyango, cahilliğin vergisidir.

Ekim Devrimin önderlerinden Lenin, sermayenin piyango oyunlarıyla halkı  aldattığını 1903 yılında kaleme aldığı Kır Yoksullarına adlı broşüründe şöyle anlatıyor:

 “Hemen piyangonun ne olduğunu anlatayım. Örneğin benim 50 ruble değerinde bir ineğim var. Bu ineği piyango ile satmak istiyorum ve o nedenle herkese 1 ruble değerinde bilet almayı öneriyorum. 1 ruble ile inek sahibi olma olanağı var! Herkes ineği satın almak istiyor ve rubleler yağmaya başlıyor. 100 ruble toplandığında, piyangoyu çekiyorum: piyangoyu kazanan, ineği bir rubleye almış oluyor, diğerleri hava alıyor. İnek insanlara “ucuza” mı geldi? Hayır, çok pahalıya geldi, çünkü değerinin iki katı para ödendi, çünkü iki kişi (piyangoyu düzenleyen ve ineği kazanan) hiçbir şey yapmadan kazanç sağladılar, hem de paralarını kaybeden 99 insanın sırtından. Demek ki piyangonun halk için kazançlı olduğunu söyleyenler halkı basitçe aldatmaktadırlar.” 

(Lenin, Kır Yoksullarına, İnter Yay., 1993,) s.45-46