Cennet: İnsan Ruhunun Ulaşılmaz Durağı
Nevin BİLGİN
Ron Howard’ın Eden (Cennet) filmi, yüzeyde modern toplumdan kaçan bir grup insanın ıssız bir adada yeni bir hayat kurma girişimini anlatıyor gibi görünse de özünde insanın bitmeyen bir arayışını konu ediniyor.
Huzur, tamamlanmışlık ve acısız bir varoluş isteği.
Bu arayış, dinlerde cennet, Doğu düşüncesinde “nirvana”, modern dünyada ise mutluluk, başarı, haz, tüketim ya da kaçış.
Film, bu kavramların hiçbirine sığınıp rahatlamaz aksine hepsini sorgulayan derin bir boşluk hissi yaratıyor.
CENNETE GİDEN YOL VE YANILGILAR
Film, modern dünyanın gürültüsünden, ahlaki yorgunluğundan ve anlam kaybından bunalmış bir grup insanın her şeyi geride bırakıp ıssız bir adaya yerleşme kararıyla başlIyor. Şehir, para, hukuk, roller ve geçmişler terk edilir. Amaç doğayla uyumlu, sade, eşitlikçi ve saf bir yaşam kurmak. Kısacası, kendi cennetlerini inşa etmek.
Başlangıçta ada, hayallerin vücut bulmuş hali gibi.
Sessizlik huzur verir, emek anlamlıdır, insan doğaya yakınlaştıkça arındığını sanır. Ancak zaman ilerledikçe adaya gelenin yalnızca bedenler olmadığı ortaya çıkar.
Hırs, kıskançlık, güç arzusu, korku ve diğerleri onlarla birlikte gelmiştir.
Hayatta kalma mücadelesi sertleştikçe idealizm çözülür. Grup içindeki dengeler bozulur, liderlik çatışmaları başlar, fedakarlık yerini bencilliğe bırakır.
Film, çöküşü büyük patlamalarla değil, yavaş bir ahlaki erozyonla anlatır. Cennet bozulmaz çünkü aslında hiç var olmamıştır. Ada bir kurtuluş alanı değil, insan doğasının çıplak halde görüldüğü bir aynaya dönüşür.
CENNET BİR VAAT
Eden, cenneti somut bir yer olmaktan çok ertelenmiş bir vaat olarak ele alıyor. İnsan, bugünkü hayatına katlanabilmek için geleceğe bir ödül yerleştirir hep.
Bu ödül bazen ölümden sonraya, bazen her şey yoluna girdiğinde, bazen emekli olduğunda başlayacak hayali bir ana taşınır.
Film, bu ertelemenin insanı şimdiki zamandan nasıl kopardığını gösterir. Karakterler yaşar ama yaşamaz; yürür ama varmaz.
Bu noktada cennet, bir hedef olmaktan çıkar ve katlanma mekanizmasına dönüşür.
Nirvana'yı Aramak
Doğu felsefesinde nirvana, arzunun ve benliğin sönmesiyle gelen bir kurtuluş. Filmdeki arayış da benzer biçimde, mutluluktan çok yükten kurtulma isteği taşıyor. Karakterler daha fazlasını değil, daha azını ister daha az acı, daha az karmaşa, daha az ben.
Ancak film şunu ima ediyor, insan benliğinden kaçmaya çalıştıkça ona daha sıkı bağlanır.
Cennet ya da nirvana, burada bir özgürlük değil benliğin kendi kendini ikna etme biçimi. Yüzleşme yerine silinme arzusu, huzur yerine boşluk üretir.
Sahte Cennetler
Film, modern insanın kendi cennetlerini nasıl ürettiğini de gösterir:
tüketim,
inanç,
aşk,
yalnızlık,
kaçış.
Bu sahte cennetlerin ortak özelliği geçici olmalarıdır. Her ulaşıldı sanılan huzurun hemen ardından yeni bir boşluk açılır. Arzu sürdükçe acı da sürer. Ada, bu gerçeği gizlemez aksine büyütür.
Cennet Gerçekten İsteniyor mu?
Filmin en güçlü yanı, cennetin var olup olmadığını değil, insanın onu gerçekten isteyip istemediğini sorgulaması. Çünkü cennet çoğu zaman yaşamın sorumluluğundan kaçmanın şiirsel adı belki de. Film, seyirciyi şu soruyla baş başa bırakıyor;
Acısız bir sonsuzluk mu istiyoruz, yoksa anlamlı bir fanilik mi?
Eden, insanın en büyük trajedisinin cennete ulaşamamak değil, onu hep yanlış yerde aramak olduğunu anlatıyor. Ne ölüm sonrası bir vaat, ne ruhsal bir sönüş, ne de coğrafi bir kaçış insanı bütünüyle kurtarıyor. Çünkü film boyunca sezdirilen temel düşünce "Cennet, varılacak bir yer değil; yüzleşilmesi zor bir şimdiki zaman halidir".
İnsan, cenneti ararken onu kurabilecek tek varlık olduğunu unutmuştur. Ve belki de bu yüzden, cenneti hep yarına bırakır.










