9 Temmuz 2025 Çarşamba

 TUZLUK MUYUZ?



NEVİN BİLGİN 

Kimse seni durup dururken aramıyorsa, kızma. Belki de tuzluk olduğunu henüz kabul etmemişsindir. 

Sofrada, ancak eksikliği hissedildiğinde fark edilen, kullanılınca köşeye bırakılan bir nesnesin artık: Ne bir çatal kadar elzem, ne de tabak gibi ortada. 

Vazgeçilebilir misin? Asla. İşte tam da bu yüzden seni yalnız bırakmazlar, sadece ihtiyaç duyulana kadar unuturlar.

Bir zamanlar seni her gün arayan, “özledim” diyen insanlar vardı ya, onlara kızma. Seni gerçekten özlediler mi bilmiyoruz, belki de o sırada hayatlarında yavan bir şeyler vardı. Belki ruhları tatsızdı. Belki onlara biraz "sen gerekmişti." Sen geldin, onlar doydu. Şimdi yine salatalıklar yavan kalınca hatırlanacaksın.

Bunu fark ettiğinde önce kırılıyorsun. Sonra bir tuzluk gibi duruyorsun işte rafta. Sessiz, sakin, dolu.
Ama bil ki felsefede de yeri var senin bu halinin. Aristo der ki: 

“İnsan toplumsal bir varlıktır.” 

Ama onu bugünün insanına söylesek güler: “Toplumsal mı? Gerekirse.”


Sokrates sorgular: 

“Kendini tanı.”
Tanıdın: Tuzluksun.

Sen ancak çağırıldığında varsın.

Zamanla öğreniyorsun. Kimse seni sormuyorsa, tuzluğa ihtiyaç yoktur. Bu seni değersiz yapmaz, sadece sofrada şu an başka şeyler yeniyordur. Ya da damaklar alışmıştır tatsıza, çünkü alışmak da en az tuz kadar güçlü bir maddedir.

Kırılma. Alış.
Ama kapağını kaybetme. Çünkü geri çağırıldığında işe yarar olmak istiyorsan, eksiksiz olman gerek.

8 Temmuz 2025 Salı

İNSAN SOSYAL BÖCEK Mİ?

KOLONİ Mİ TOPLUM MU?

Wilson, Huxley ve Orwell’in Gözünden Toplumun Anatomisi



NEVİN BİLGİN 

İnsan toplumsal bir varlık mıdır, yoksa yalnızca genetik kodlarla davranışları biçimlenmiş, düzen için evcilleştirilmiş bir sosyal böcek mi? Bu soru, yalnızca felsefenin değil, biyolojinin, edebiyatın ve siyasetin de uğraştığı en temel meselelerden biridir. Edward O. Wilson, Aldous Huxley ve George Orwell, insanı topluluk içindeki konumuyla ve sistemle ilişkisiyle ele alırken, bireyin ne denli özgür olduğunu; hatta özgür olup olmadığını sorgularlar. Onların metinlerinde karınca kolonileriyle insanlar arasında ince, ama ürkütücü paralellikler vardır.


Edward O. Wilson: Genetik Kovan

Biyolog ve sosyobiyolojinin kurucularından Edward O. Wilson, insan doğasını karıncaların davranışlarıyla karşılaştırarak yorumlar. Sociobiology adlı eserinde, insanların da tıpkı arılar ve karıncalar gibi evrimsel olarak kolektif yaşam için programlandığını savunur. Aile, kabile, ulus gibi yapılar; iş birliği, fedakârlık ve hiyerarşiyle şekillenir. Bunlar Wilson’a göre yalnızca kültürel değil, aynı zamanda biyolojik gerçekliklerdir.



İnsan, bu bakış açısıyla bireysel seçim yapan bir özne değil, büyük bir sosyal organizmanın parçasıdır. Sosyal bağları koparılan bir insanın yaşayamayacağı fikri, onu biyolojik bir sosyal böcek haline getirir. Ancak burada soru şudur: İnsan, içinde yaşadığı koloniye bilinçli olarak mı katılır, yoksa katıldığının farkında bile değildir mi?


Aldous Huxley: Cesur Yeni Koloni

Aldous Huxley, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) adlı distopyasında, Wilson’ın biyolojik temellerini attığı sosyal organizasyon düşüncesini, korkutucu bir teknoloji-toplum eleştirisine dönüştürür. Huxley’nin dünyasında insanlar, kültürel değil, laboratuvar ortamında şekillendirilen varlıklardır. Alfa’dan Epsilon’a kadar sınıflandırılmış bireyler, üretildikleri kast sistemine uygun şekilde “programlanır”.

Burada arılar gibi herkesin görevi bellidir: düşünenler düşünsün, çalışanlar çalışsın. Mutluluk bile kimyasal olarak sağlanır; özgürlük, hastalık gibi görülür. Kendi iradesiyle düşünen insan ise sistem için tehlikelidir. Bu yapı, kovan gibi işler: düzen için bireysellik bastırılır, isyan edenler dışlanır. Huxley’nin kurgusu, insanı akıllı ama denetlenmiş bir karınca haline getirir.


George Orwell: Gözetlenen Koloni

George Orwell, 1984 adlı romanında Huxley’nin kimyasallarla uyutulmuş toplumundan farklı bir koloni kurar: korkuyla yönetilen, gözetlenen, cezalandırılan bir toplum. Burada birey, bir görev değil, bir tehdittir. Her birey, Parti için potansiyel bir suçludur. Karınca kolonilerinde disiplinsiz davranan bir böcek nasıl dışlanırsa, Orwell’ın evreninde düşünen birey "yeniden eğitilir", itaat etmeyen yok edilir.

Sistem, bireyin düşüncesini bile kontrol altına almaya çalışır. "Düşünce suçu", Orwell'ın icadı değil; insanın sosyal böcek gibi davranmasını sağlamak için üretilmiş bir araçtır. Bu dünyada özgürlük, önce dilin, sonra zihnin, sonra bedenin kıskacına alınır. Orwell’ın sosyal böceği, koloniye uyum sağlamak için yalnızca işlevini değil, ruhunu da teslim eder.

Koloni mi, Toplum mu?

Bu üç yazarın çizdiği tabloda, insanın bir toplumsal varlık olduğu açıkça görülür. Ancak bu varoluşun sınırları tartışmalıdır. Wilson, doğamız gereği sosyal olduğumuzu savunurken, Huxley ve Orwell bu doğallığın politik ve teknolojik araçlarla nasıl istismara dönüştürülebileceğini gösterir. İnsan yalnızca bir parça mıdır, yoksa bütünün doğasını değiştirebilecek bir bilinç midir?


TÜRKİYE VE ARA SEÇİMLERİ



Nevin BİLGİN

Türkiye’de ara seçimler, yalnızca boşalan milletvekilliklerini doldurmak için yapılan teknik işlemler değil; aynı zamanda siyasal iklimi etkileyen, iktidarın halk nezdindeki desteğini ölçen ve kimi zaman genel seçimlerin önünü açan önemli eşikler. Özellikle çok partili hayata geçilen 1950 sonrası dönemde, ara seçimler siyasetin nabzını tutmak için kritik bir rol oynamış.

Ara seçim, genel seçimlerin dışında, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde boşalan milletvekilliği koltuklarını doldurmak amacıyla yapılan seçimler. 1982 Anayasası’nın 78. maddesine göre bazı koşullar sağlandığında ara seçim düzenlenebilir. Boşalan üyeliklerin sayısı Meclis'in %5’ini (yani 30 milletvekilini) aşarsa, ara seçim zorunlu hale gelir. Ancak, genel seçimden sonraki ilk 30 ay içinde ve genel seçime 1 yıldan az süre kala ara seçim yapılamaz.

Siyasal Zorlama

Ara seçimlerin Türkiye'deki siyasi tarihine baktığımızda, özellikle 1986 öncesinde bu seçimlerin, sadece vekil boşluklarını doldurmakla kalmayıp iktidar-muhalefet arasındaki güç mücadelesinin bir parçası haline geldiği görülür. 

Bazı örnekler şunlar:

1957 Öncesi Gelişmeler

1954 seçimlerinin ardından boşalan milletvekillikleri nedeniyle ara seçim gündeme gelmiş, ancak Demokrat Parti iktidarı bu süreci bir tür “güven testi” olarak kullanmaya yönelmiştir. Bu durum muhalefet tarafından “genel seçim baskısı” olarak değerlendirilmiş ve gerilimin artması sonucu 1957’de erken genel seçime gidilmiştir.

1966 Ara Seçimi (2 Ekim 1966)

Boşalan 14 milletvekilliği için yapılan bu seçimde, Adalet Partisi’nin performansı kamuoyunda dikkatle izlenmiş, seçim sonuçları muhalefetin "iktidar zayıflıyor" tezini güçlendirmiştir. Böylece, bu seçim yalnızca vekil sayısı değil, siyasal güç dengesi açısından da belirleyici olmuştur.

1979 Ara Seçimi (14 Ekim 1979)

Bu seçim, ara seçimlerin bir siyasal kırılma noktası olabileceğini en net gösteren örneklerden biridir. CHP lideri Bülent Ecevit’in başbakanlığında yapılan seçimde iktidar büyük oy kaybına uğramış, bu da halk desteğinin çekildiği yönündeki eleştirileri beraberinde getirmiştir. Ecevit, "halk bize güvenini çekti" diyerek hükümetten çekilmiş, bu da ara seçimin doğrudan bir hükümet krizine yol açtığı nadir örneklerden biri olmuştur.

1986 Ara Seçimi ve Sonrası

1986 Ara Seçimi (28 Eylül 1986)

14 milletvekilliği için yapılan bu ara seçim, 12 Eylül askeri müdahalesinden sonraki ilk ciddi siyasal yoklamalardan biri olarak görüldü. Necmettin Erbakan (Refah Partisi) ve Bülent Ecevit (DSP) bu seçimle Meclis'e geri döndü. Seçim sonuçları, Türkiye siyasetinde yeni dengelerin oluşmasına neden oldu.

2003 Siirt Ara Seçimi (9 Mart 2003)

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarda olduğu dönemde, Siirt milletvekilliği seçimi Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi. Bu durum, Recep Tayyip Erdoğan’ın önünü açtı. 2002 seçimlerinde siyasi yasağı nedeniyle milletvekili olamayan Erdoğan, bu ara seçimle Meclis’e girdi ve kısa süre içinde başbakan oldu. 

Siyasal Baskı Aracı mı?

Ara seçimler, bazı dönemlerde sadece vekil eksiklerini gidermek için değil, iktidarın halktan ne ölçüde destek aldığına dair bir referandum havasında yapılmıştır. Muhalefet partileri, bu seçimler üzerinden erken genel seçim baskısı kurmaya çalışırken, iktidarlar ise bu tür sonuçları çoğu zaman “güven tazeleme” ya da “yola devam” mesajı olarak sunmuştur.

Ancak anayasal çerçeveye göre, bir ara seçimin sonucu ne olursa olsun, tek başına genel seçim yapılmasını zorunlu kılmaz. Buna rağmen, kamuoyu baskısı ve siyasal iklim, hükümetlerin tutumlarını değiştirmeye yetebilmiştir.

Türkiye’de ara seçimler, yalnızca anayasal bir boşluğu doldurma işlevi taşımamıştır. Özellikle 1950 sonrası dönemde, her ara seçim, içinde bulunduğu siyasi atmosferin yansıması olmuş;  siyasal dengelerin değişmesine neden olmuştur. Bu yönüyle bakıldığında, ara seçimler Türkiye siyasal hayatının görünenden çok daha derin, simgesel ve kritik alanlarından biri olarak değerlendirilmelidir.

Kaynakça: 

https://tr.wikipedia.org/wiki/2003_T%C3%BCrkiye_milletvekili_ara_se%C3%A7imleri

https://www.ysk.gov.tr/tr/ara-secim-arsivi/2624

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/629035

chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1496314


6 Temmuz 2025 Pazar

 YAŞADIĞIMIZ YER HİKÂYEMİZ



Nevin BİLGİN 

Her insanın bir hikâyesi vardır; ama bu hikâyeler sadece bireylere ait değildir. Yaşadığımız yerler de bu hikâyelerin sessiz tanıklarıdır. Sokak sokak, cadde cadde, bina bina örülür hayatımız. Yaşadığımız yer, aslında bizim hikâyemizdir. Anılarımızın dekoru, düşlerimizin fonudur.

Bir köşe başı vardır, ilk defaların yaşandığı yerler. Bir çınar gölgesi, babanızla oturduğunuz bank. Okula giden yokuş, sabah uykusuzluğunun tanığı. Marketin köşesindeki taş duvar, çocukluğunuzun saklambaç yeri. Yaşadığımız yer, sadece taş ve betondan ibaret değildir. Her adımında izimiz, her sokağında sözümüz vardır.

Dostluklarımız. Bağlarımız. 

Sosyolojik açıdan yaşadığımız yer, bireyle toplumun buluştuğu karmaşık bir sahnedir. Ama daha derininde, orası bir anılar mekânıdır. 

İnsan nerede yaşarsa orada çoğalır, orada eksilir.

Mekân büyürken biz de büyürüz; mekân yıpranırken biz de yıpranırız. Kimi zaman bir tramvay, kimi zaman bir motor sesiyle geçmişe gideriz, kimi zaman bir sokak lambasının altında geleceğimizi düşünürüz.

Yaşadığımız yeri anlamadan kendimizi anlayamayız. Çünkü içinde olduğumuz çevre, kimliğimizin bir parçasıdır. 

Beton binalar değil, içine sinmiş anılar yaşatır bir yeri. O yüzden her yerleşim biraz masaldır, biraz gerçek. Ve her insan, yaşadığı yerin yaşayan hikâyesidir.

Yaşadığımız yer biziz. Hikâyemiz orada yazıldı, orada silindi, orada yeniden başladı.


 HİTLER'İN GİZLİ AŞKI

EVA BRAUN’UN GÖLGESİNDEKİ HAYAT VE SÖYLENTİLER




NEVİN BİLGİN 

Adolf Hitler’in hayatı çoğunlukla savaş, ideoloji ve katliamlarla anılsa da, onun da bir özel hayatı ve bir aşk hikâyesi vardı. Ancak bu aşk, tarihin en karanlık sayfalarından birinde yer aldığı için hep gölgede kaldı. Bu gölgenin içinden çıkan en net figür: Eva Braun. On dört yıl boyunca Hitler’in sevgilisi, son günlerinde ise eşi olan Braun’un hayatı; sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda bastırılmış arzuların, propaganda amaçlı yalnızlığın ve bir diktatöre duyulan kör bağlılığın anlatısı. Ancak bu ilişkinin etrafında dolaşan pek çok spekülasyon, tarihsel gerçekleri daha karmaşık bir hale getiriyor.

Eva Braun, 1912 yılında Münih’te doğdu. Orta sınıf bir ailenin kızı olarak büyürken, fotoğrafçı Heinrich Hoffmann’ın yanında çalışmaya başladı. 1929 yılında 17 yaşındayken, Hitler’le tanıştı. O günlerde Hitler, Almanya’da yükselen bir siyasi liderdi ve kamuoyunda güçlü, ama yalnız bir figür olarak tanınıyordu. Braun’un Hitler’e duyduğu hayranlık, kısa sürede duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ancak bu ilişki, yıllar boyunca gizli kaldı. Çünkü Hitler, bir kadına ait görüntüsünün siyasi gücünü zayıflatacağını düşünüyordu.



Braun, 1932 yılında intihar girişiminde bulundu. Silahı başına dayayarak kendini vurdu ama ölmedi. Bu olay, Hitler’in ona olan ilgisini daha da artırdı. Birkaç yıl sonra ikinci bir intihar teşebbüsünde daha bulunacaktı. Hitler her defasında onunla ilgilendi, maddi konforunu sağladı, ama kamuoyuna tanıtmadı.

Özel alanın tanığıydı

Eva Braun’un hayatı yıllarca kamuoyunun dışında geçti. Ancak Berghof’taki dağ evinde çekilmiş özel görüntüler ve tanıkların ifadeleri, onun aslında Hitler’e çok yakın olduğunu gösteriyor. Braun,  Hitler’in  günlük yaşantısını da paylaşıyordu. Bazı tarihçiler onun “naif, siyasi hiçbir şeye karışmayan biri” olduğunu öne sürerken, özellikle Heike Görtemaker’in kaleme aldığı biyografi, Braun’un Nazi elit çevresiyle iç içe olduğunu, hatta bazı karar anlarına şahitlik ettiğini savunuyor.

Braun, Goebbels ailesiyle yakın ilişkiler kurmuş, Nazi Partisi içindeki sosyal çevrelerde aktif olmuştu. Politikaya yön verici bir figür değildi belki, ama sıradan bir “kız arkadaş” da değildi. O, Nazi rejiminin içindeki “özel alanın” tanığıydı.

Platonik Aşk mı, Fiziksel Bağ mı?

Bazı tarihçiler, Hitler’in Eva Braun’la olan ilişkisinin fiziksel olmadığını, hatta “platonik” düzeyde seyrettiğini iddia eder. Nazi propagandası da bu imajı beslemişti: Lider yalnız olmalıydı, kadın gibi duygusal zaafları olmamalıydı. Ancak Braun’un özel notları, yakın çevrenin ifadeleri ve Hitler’in ona sağladığı yaşam biçimi, bu ilişkinin romantik ve fiziksel boyutu olduğunu düşündürür.



Eşcinsel miydi?

En çok tartışılan spekülasyonlardan biri Hitler’in bastırılmış bir eşcinsel olduğudur. Otto Strasser gibi isimler bu iddiayı gündeme getirmiş, Lothar Machtan’ın “The Hidden Hitler” kitabı bu teoriyi derinlemesine işlemiştir. Machtan’a göre Hitler’in gençlik yıllarında bazı erkeklerle ilişkileri olmuş olabilir. Ancak bu iddialar büyük oranda kaynak eksikliği ve kanıt yetersizliği nedeniyle ana akım tarihçilerce kabul edilmez.

Geli Raubal Ne Oldu?

Hitler’in genç yaşta ölen yeğeni Geli Raubal da bu tartışmaların merkezindedir. Hitler’in Geli’ye duyduğu takıntılı aşk, onun trajik ölümünden sonra bile Hitler’i derinden etkilemiştir. Kimilerine göre Eva Braun, Hitler’in bu takıntısını telafi etmek için yanında tuttuğu bir figürdü. Raubal’in ölümünün ardından Braun’la olan ilişki başlar ve giderek derinleşir.

Gerçekten İntihar Ettiler mi?

Hitler ve Eva Braun’un 30 Nisan 1945’te Berlin’de birlikte intihar ettikleri resmi olarak kabul görür. Ancak Sovyet kaynakları başta olmak üzere bazı teorisyenler, bu ölümlerin sahte olduğunu ya da başka bir şekilde gerçekleştiğini öne sürmüştür. Cesetlerin tanınması sırasında yaşanan zorluklar, bu teorileri beslemiştir.

Ölümden Önceki Gün Evlilik

28 Nisan 1945 gecesi, Berlin’in bombalanan yeraltı sığınağında, Hitler ve Eva Braun sade bir törenle evlendi. Eva, "Eva Braun" kimliğini bırakıp "Eva Hitler" oldu. Bu evlilik, yalnızca 36 saat sürdü. 30 Nisan’da Eva siyanür içerek, Hitler ise kendini başından vurarak hayatlarına son verdiler. Cesetleri, talimatları gereği yakıldı. Böylece Eva Braun, bir diktatörle hem yaşamını hem ölümünü paylaşmış oldu.

Eva Braun’un hayatı, sadece bir aşkın değil; aynı zamanda bir rejimin, bir imajın ve bir yıkımın hikâyesidir. Onun aşkı, gerçek mi yoksa Hitler’in yalnızlığını perdelemek için kullanılan bir tiyatro sahnesi miydi? Bazıları için o, trajik bir kadın figürüdür. Bazıları içinse Nazi rejiminin sessiz ama suç ortağı gölgesi.

Ama kesin olan bir şey varsa, o da şu: Tarihin en kanlı liderlerinden birinin kalbinde, görünmez de olsa bir yer tutmuştu Eva Braun. Ve bu yer, tarihin en karanlık sayfalarına bile bir tutam kişisel trajedi sızdırmayı başardı.

Kaynaklar: 

https://www.britannica.com/biography/Eva-Braun

https://www.historyextra.com/period/second-world-war/eva-braun-life-death-adolf-hitler-mistress-wife-who-was-she-pictures-born-marriage-wedding-holocaust/

https://www.theguardian.com/world/2010/feb/14/eva-braun-adolf-hitler

https://www.youtube.com/watch?v=ODUvmYd0Q8g


5 Temmuz 2025 Cumartesi

         YAKUPLAR KAHVEHANESİ

               Yeşilyuva'nın Sessiz Tanığı

Nevin Bilgin'in yeni kitabı....



Bir dönemin hikayesi...

Ömeri Muharrem Bilgin anlattı, Nevin Bilgin yazdı...

Kitabın önsözünden; 

Meşe kömürünün ateşi hiç sönmezdi. Ocak gece boyu yanar, sabaha karşı çay kazanı çoktan fokurdamaya başlardı.

Çünkü sabah ezanından önce camiye gitmeden kahvehaneye uğrayan ya da cami çıkışı mutlaka gelen müşteriler olurdu. Demi yerinde bir çay isterlerdi; sessizce içilir, ardından selam verip çıkılırdı. Camiye doğru. Sabah namazı bitti mi yine uğrak yer kahve olurdu. Yakuplar Kahvehanesi.


Tahta sandalyeleri, tahta zemin, bakır çay ocağı. Tahta sandalyeleri tahta zeminde kaydırıp kimisi tersten otururdu, kimisi düz. Çay ocağına seslenirdi "1 sade, 2 çay!"... Kimi zor yürürdü artık müşterilerin. Kimisi gözlüğü düşmesin diye lastikle tutturur da kafasının arkasından, kimisi bastonluydu. Evi bellemişti kahvehaneyi, evinden çok burada zaman geçirirdi çoğu.


Hele kışın. Sobaya odun atıldı mı, kahvenin içi cehennem sıcağına dönerdi. Palto giymezdi ki müşteriler, üst üste ceketliydi çoğunluğu. Biraz zaman geçti mi, kimisi tavlaya, kimisi damaya, kimisi dominoya... Çok sonraları ise okey taşlarının birbirine vuran seslerine, televizyonun sonuna kadar açık haberlerdeki sesi eşlik ederdi.


Önceleri radyo vardı. Açıldı mı radyo, kimisi duymak için dibine dizilirdi. Darbe dönemlerinde çıtı çıkmadan sessizce nasıl da dinlerdi herkes radyoyu. Radyoyu karıştırırken bazen "Moskova'nın Sesi" radyosu bile çıkardı Türkçe konuşan; "Moskova'nın Sesi Radyosu'nu dinliyorsunuz" anonsuyla...


Müziksiz de olmazdı elbet. Çoğunlukla sanat müziği yankılanırdı, televizyonsuz zamanlarda. "Dalgalandım da duruldum" derdi müziğin sesi. Bazen Zeki Müren, bazen Muazzez Ersoy, bazen Neşe Karaböcek, bazen Özay Gönlüm'ün sesi yankılanırdı kahvedeki değişik seslerin arasında:

"Gelive gidive tın tıngır da

Zilleri takıve şın şıngır da

Hopdiri yârim fın fıngır da dünya güzeli"

1990'dan sonrası ise bambaşka zamanlardı. İnsanlar kahvehanede topluca maç izler olmuştu; bağırtılı çağırtılı el kol hareketlerine eşlik eden küfürlerle. Küfürler de şiveli ve yöreye has olurdu ama;

"Yunan Covır golü nasıl attın gari..."


Kahvehaneyi kim işletiyorsa, ocağa kim bakıyorsa o açardı sabah 05.00 olmadan. Müşterileri karşılayıp çayı demlemek için uykuyu parça parça yaşardı. Gözleri karanlıkta bir anda açılır, hızla kalkardı yataktan. Bazen soğuk suyla yüzünü yıkar, bazen sadece ellerini ovuşturup ocağın başına geçerdi.

Çayın kokusu kahvehanenin içine oradan dışına yayılırken, kapıdan giren ilk müşteri "Demin var mı?" diye sormazdı bile. Çünkü bilirdi ki Yakuplar Kahvehanesi'nde çay her daim hazır ve taze.


Her sabah aynı telaş, aynı düzen. O kerpiç binanın içinde nice sohbetler geçti, nice ömürler iz bıraktı. Köyde düğünler konuşuldu, taziyeler orada paylaşıldı, siyaset orada tartışıldı. Okula giden çocuklar bile bazen babalarının ardından kahvenin kapısından bakar, içerideki kalabalığı anlamaya çalışırlardı. Kahveyi işleten kardeşlerin, Yakuplar Sülalesinin fertlerinin yaşama veda etmelerinin ardından taziyeler bile orada yapıldı.


Bu kitap, işte o hiç sönmeyen meşe kömürünün, buharı eksik olmayan çaydanlığın, 24 saat sönmeyen ocağın (yedek denilen sıcak su kazanı), sabahın sessiz müşterilerinin ve kahvecinin telaşlı adımlarının, Türkiye'nin Ege'deki bir kasabasının, kasabadaki insanların, bir sülalenin, onları anlatan bir kahvehanenin hikâyesidir.

Gaysar’ın, bugünkü adıyla Yeşilyuva’nın kalbinde atan bir mekânın, Yakuplar Kahvehanesi’nin neredeyse bir asra tanıklığıdır.

Kitapta Yakuplar Kahvehanesi’nin hikâyesini okurken Gaysar'ın (Kayser), yani Yeşilyuva'nın hikâyesini de bulacaksınız. Kahvehanenin emektarları Mustafa Efendi'nin, Mehmet Çelebi Bilgin'in, Ali Vehbi Bilgin'in, Yakup Bilgin'in, Halil Bilgin'in, Ömeri Muharrem Bilgin'in (anlatıcı), Orhan Bilgin'in, Zeynep Bilgin'in hikâyelerini bulacaksınız.


 MAKİNELERİN KALBİ BURADA ATIYOR: RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ’NDE ZAMANA YOLCULUK




Nevin BİLGİN

Bir müzeye girip de sizi, yüzü metal parçalarla örülmüş bir adam karşılar mı? Hem de o adam, müzenin kurucusu Rahmi Koç’un kendisi… Dişlilerden, pistonlardan, civatalardan yapılmış bir yüzle göz göze gelmek, daha ilk dakikada neyle karşı karşıya olduğunuzu hissettiriyor: Burası sadece bir koleksiyon değil, bir merakın, bir belleğin vücut bulmuş hâli.



Rahmi M. Koç Müzesi, İstanbul’un Haliç kıyısında geçmişi bugüne taşıyan dev bir zaman makinesi gibi. Kapısından içeri girdiğinizde karşınıza çıkan ilk şeylerden biri, tulumbacıların ahşap araçları; yanında ise 1950’lerden kalma motosikletler, geçmişin unutulmaz arabaları: Anadol’lar, Chevrolet’ler, klasik motosikletler… Biraz ileride buharlı trenler duruyor rayların üstünde, ağırbaşlı bir edayla. Gözünüzü gökyüzüne kaldırdığınızda ise sarkıtılmış bir uçak, size “İnsan isterse uçar” diyor adeta.



LENGERHANE VE TERSANE

Müze, üç ana bölümden oluşuyor: Osmanlı döneminde gemi parçaları dökülen tarihi Lengerhane binası, bir zamanların aktif Hasköy Tersanesi ve geniş açık hava sergileme alanı. Bu binalar, başlı başına endüstriyel arkeoloji açısından büyük değer taşıyor. Her duvar, her taşıyıcı kolon, her pencere, bir dönemin üretim zihniyetini yansıtıyor. 1994 yılında halka açılan müze, sadece nesneleri değil, o nesneleri mümkün kılan düşünceyi de sergiliyor.

Müzede neler mi var? Daha doğru soru şu olur: Ne yok ki? Buharlı makineler, eski tip telefonlar, bilimsel ölçüm aletleri, radyolar, daktilolar, tıp cihazları, gramofonlar, ilk televizyonlar… Her bir eşya, sadece bir obje değil; bir dönemin hayali, çabası, umudu. Hele ki çocuklar için özel olarak tasarlanmış deneyim alanları, müzeyi yaşayan bir mekâna dönüştürüyor. Gözünüzle görüp elinizle çevirdiğiniz bir dişli sisteminin nasıl çalıştığını anladığınızda, teknolojinin büyüsü size çok daha yakın geliyor.


TAŞITLAR GEÇİDİ: KARA, DENİZ, HAVA

Müzenin en çarpıcı bölümlerinden biri de ulaşım araçlarına ayrılmış olanlar. Kara taşımacılığı bölümünde sergilenen nostaljik otobüsler ve otomobiller, sadece meraklısını değil, geçmişe özlem duyan herkesi içine çekiyor. Denizcilik bölümünde ise tekneler ve vapurların içini gezmek mümkün. Hatta müzenin hemen önünde, Haliç’e kıyısı olan açık alanda demirlemiş tarihi tekneler bile var. Havacılık bölümü ise insanın gökyüzü sevdasını gözler önüne seriyor.

Rahmi Koç’un koleksiyonculuk tutkusu ve merakı, bir bireyin nasıl toplumsal bir hafızaya dönüştüğünün örneği. 


4 Temmuz 2025 Cuma

 Eski Belediye Başkanının Emekli Maaş İsyanı

BAŞKANIN İSYANI

Milletvekili ve emekli milletvekili maaşlarına orantısız gelen zam belediye başkanı emeklisini bile çileden çıkardı.

1999/2004 yıllarında Afyon Belediye Başkanlığı yapan ve sonra emekli olan Hayrettin Barut o dönemde milletvekili emeklilerinin kendisinden bin lira fazla aldığını bugün ise kendisinin 64 bin lira alırken milletvekili emeklisinin kendisinin 3 katı maaş aldığını yazdı.

Barut'un yazısı şöyle:

*"ALEMİN HAMAMINDA, HANINDA, GÖZÜMÜZ YOK,HARMANLARI BOL OLSUN, BİLLAHİ SÖZÜMÜZ YOK."*


Dün açıklanan enflasyon verisiyle birlikte emekli ve memurların maaşında değişikliğe gidildi. Yapılacak artıştan milletvekili ve emekli milletvekilleri de etkilenirken, temmuz ayı itibarıyla alınacak yeni maaşlar belli oldu.


TÜİK, dün açıkladığı haziran ayı enflasyon verisini 1,37 olarak duyururken, SSK ve Bağ-Kur emeklisine verilecek 6 aylık enflasyon farkı da 16,67 olarak kesinleşti. 


Memur ve memur emeklisinin zam oranı yüzde 15,57 olurken, yapılacak artışlardan milletvekili ve emekli milletvekili maaşları da doğrudan etkilenecek. 


*Milletvekili maaşları değişti: İşte zamlı milletvekili ve emekli milletvekili maaşları"


VEKİL MAAŞI 229 bin 676 TL OLDU


Yeni zamla birlikte bakan maaşı 235 bin 527 TL olurken, milletvekili maaşları ise 229 bin 676 TL'ye çıktı. *Emekli milletvekillerine verilen aylıklar ise 149 bin oldu.* Halihazırda milletvekili olan ve emekli vekil aylığına hak kazanan kişiler ise toplamda 379 bin TL maaş almış olacak.


GELELİM MEVZUYA 

 

*2004-  yılında milletvekili emeklisi    6.013    maaş alıyordu ."


Şahsım Afyonkarahisar belediye başkanlık görevini tamamladıktan sonra 2004 yılının Ekim ayında  emekli oldum.


Emekli olduktan bir müddet sonra yapılan yeni düzenlemelerle il Belediye Başkanı emeklisiyle, milletvekili emeklisinin  maaşlarının arasında fazla bir fark yoktu.


Gelelim bugüne; bugün bir milletvekili emeklisi zamlı 149 bin lira maaş alacak iken, il Belediye başkanlığı yapmış bir şahıs emekli olarak 64.000 lira maaş alacaktır.


Aradaki fark uçurum halini almış , uçurum giderek de  derinlesmektedir.


Elazığ sevdalılarının dillerinden düşürmedikleri bir şiirin dörtlüğü şöyledir:


"Alemin hamamında hanında gözümüz yok,


Harmanları bol olsun billahi sözümüz yok ,


Bizim de hakk'a şükür değişik özümüz yok,


 Bizim ayakta hırik onlarınkinde galoş,


Gönüller aydın olsun ne fark eder ki gakkoş. "


 Evet, kimsenin maaşında, parasında, pulunda gözümüz yok. Allah daha da çok versin.!

Nihayetinde :Yüce Türk milletini temsil noktasındalar, yükümlülükleri ağırdır, bu milletin kaymak tabakasıdırlar.Ancak;

Devlet baba da Adil olmak mevcudiyetindedir.


Artık susmanın vicdanıma ağır geldiğini hissediyorum. Karşımızda büyüyen bir adaletsizlik var. Üstelik bu, kimsenin gözünden kaçacak kadar küçük değil. Her maaş artışında daha da büyüyen, daha da derinleşen bir uçurum.


Emekli olduğum yıl, milletvekili emeklisiyle aramızda ki küçücük fark giderek büyümektedir. Aynı memleketin, aynı devletin çatısı altında, hizmet etmiş insanlar arasında böyle bir fark olabilir diyorduk ama en azından makul bir düzeydeydi. 

Bugün, aynı iki kategoriye bakalım: Benim emekli maaşım 64 bin lira, bir milletvekili emeklisi 149 bin lira alıyor. Hâlâ görev yapan bir milletvekili ise tam 229 bin 676 lira maaş alıyor. Ve eğer hem emekli hem görevdeyse, bu iki maaşı birlikte alabiliyor. Yani aylık toplam gelirleri 378 bin liraya ulaşıyor.


Soruyorum şimdi: Bu adalet midir?


 Bu hakkaniyet midir?


Bir ülkede, “emekli” kelimesi bu kadar bölünür mü? 


Emekli emekli değil midir? 


Aynı çarşıdan alışveriş yapıyoruz, aynı faturalara maruz kalıyoruz, aynı sofraya oturuyoruz. Ama sofradaki payımız bu kadar farklıysa, bu nasıl bir kamu anlayışıdır?


Ben neyi eksik yaptım? Belediye başkanlığı yaptım, halka hizmet ettim. Bugün sokakta yürüdüğümde hâlâ “Allah razı olsun” diyen insanlar çıkıyor karşıma. Ama devletim, bana bir lütuf verir gibi maaş zammı yaparken, bazı kesimlere servet düzeyinde artışlar yapıyor. 

Emekli maaş artışlarındaki bu adaletsizliği içime sindiremiyorum.

Kimseye haset duymuyorum. Kimse aç kalsın istemem. Ama herkesin hakkı kadar yaşamasını, herkesin alın teri kadar değer görmesini isterim. Hele ki milletin vekili olanların, milletin halinden bu kadar uzaklaşmasını asla kabul edemem.


Bu sözleri kendim için de söylemiyorum yalnızca. Bugün pazarda fiyatlara baka baka eli titreyen, torununa harçlık veremeyen, ilaca, kiraya, hayata yetişemeyen milyonlarca emeklinin duygusunu taşıyorum yüreğimde.... 


*Bunu görmezden gelen herkes bilsin ki bu uçurum bir gün herkesin vicdanını sarsar.*

 

Bu bir çığlıktır, İnşallah siyaset kurumunda aktif görev yapan arkadaşlarımız duyarlar.!


Selamlar...


Hayrettin BARUT




PATPATIN SESİNE KULAK VERİN

Nevin BİLGİN 

Küçük bir kasabanın sabahında, güneş daha yeni yükselirken sokaklar alışılmadık bir sesle uyanır: "Pat,pat, aka-taka-taka..." . Elektrikli ise gayet sessizdir. 

Motorsa kafasınızı şişirir  sesler. Patpatlar bir motor sesi değil sanki, bir isyanın ritmi gibi. Patpat geçiyor. Sırtında üç çuval yem, bir bidon mazot, birkaç yaşlı kasnak, belki bir yanda çocuğu okula bırakacak, öte yanda pazara inecek yaşlı bir nine... Kimi zaman gelin giderken kullanılır, kimi zaman tarlaya, kimi zaman kahveye. Adı patpat ama işlevi minibüs, traktör, kamyonet, bazen taksi, bazen de ambulanstır.

Kırsalda ulaşım bir hak değil, bir mücadeledir. Otobüs yok, dolmuş günde iki kez geçer, o da öğle sıcağında ya da tam yağmur bastırmışken kaybolur. Şehirdeki gibi kartlı sistem, aktarma kolaylığı, indirimli tarife falan yoktur. Dolmuşta en kısa mesafe fiyatı bile oldukça yüksektir. 

Mazot ateş pahası, ama araba almak daha da imkânsız. Zaten alsan ne olacak? Motorlu Taşıtlar Vergisi, sigortası, lastiği, yağı, her biri ayrı bir kambur. Bir araca sahip olmak değil, onu yaşatmak pahalı.

İşte tam bu denklemde devreye girer patpat. Ruhsatsız ama ruh taşıyan, pratik ama her an tehlikeli, güvensiz ama vazgeçilmez bir araç. Çünkü bir başka alternatif bırakılmamıştır. Kimse hobi olsun diye patpat sürmez. Kimse çoluk çocuğuyla o gürültüde yolculuk yapmak istemez. Ama insanlar, “başka çaremiz yok” diyerek çıkar o yola. Çünkü kırsalda yol, bazen gerçekten yoktur.

Araba alacak para yok, olsa da benzin alacak bütçe yok. Benzin bulunsa da vergiye, tamire, sigortaya yetişecek nefes yok. İnsanlar artık araç almıyor, yük alıyor. Çünkü bu sistemde bir arabaya sahip olmak, ikinci bir işe daha sahip olmak demek. O yüzden insanlar daha az tüketen, daha az vergi isteyen, daha az masrafla daha çok işe koşan bir alternatif arıyor. Patpat da işte bu yokluk ikliminde yeşeriyor.

Ama patpat bir tercih değil, bir çığlık aslında. 

Tüm bu şartlarda o gürültülü motor sesi, aslında yoksulluğun ve yalnız bırakılmışlığın sesidir.

Ve biz her patpat geçtiğinde, biraz kulak tıkıyor, biraz da gözümüzü kapatıyoruz. Oysa mesele, bir aracı tartışmak değil; o aracın ortaya çıkmasına neden olan adaletsizliği görmek. Çünkü patpat, taşıdığı insandan çok, taşıdığı sorunu gösterir.


 OF, PUFF VE İŞ GÜCÜ

İŞ VARSA BİZ YOKUZ HALLERİ




Nevin BİLGİN 

Giderek büyüyen bir sektörümüz var: Göz devirmecilik. Bu ülkede artık bir işe başvurmak değil, bir işi gördürmek mesele. Bir yere giriyorsunuz, örneğin bir banka şubesine —öyle devlet bankası da değil, Denizbank Acıpayam Şubesi mesela— “bireysel müşteri temsilcisiyle görüşmek istiyorum” diyorsunuz, güvenlikçi gelip "şu anda bankada değil dışarı çıktı bekleyin birazdan gelir" diyor. 

Başka bir kamu binasında işiniz var diyelim ya ilgili kişi yok, ya sigara içiyor ya kahve içiyor işinin başında bulamazsınız. Meşgul, meşgulse de “şu an toplantıda”. Ama siz camın ardından onun o sırada kiminle kahve içtiğini, kaç şekerli olduğunu bile gözünüzle görüyorsunuz.

Of… Peki. Bir nefes alalım. Çünkü karşınızdaki çok meşgul. Derdi memleket değil elbette, sadece iş yapmak istemiyor.

Aynı tabloyu diyelim bir sigorta şirketinde görebiliyorsunuz. Anadolu Sigorta örneğin. Poliçeyi satana kadar herkes her gün arıyor, mesaj atıyor, “sigortanızın son 1 günü, unutmayın, biz buradayız” diyorlar. Poliçe kesildiği an? Telefon susar, e-posta düşmez, sigorta bitmiştir ama muhatap da bitmiştir. Ulaştığınız her numaradan “Ben bu konuyla ilgilenmiyorum” cevabı alırsınız. Sanki ilgili olan kişi hiç yaşamamış gibi, bir efsane gibi anlatılır.





İş varsa biz yokuz halleri

Peki bu isteksizlik, bu gönülsüzlük, bu “iş varsa biz yokuz” hali neden bu kadar yaygın? Bakkalda, belediyede, bankada, özel hastanede, devlet okulunda, çağrı merkezinde... Fark etmiyor. Gördüğümüz tablo aynı: Masanın arkasındaki görevli önce bir of çeker, ardından bir puf bırakır, sonra “Sistemde sıkıntı var” diyerek sizi bir hafta ileriye fırlatır.

Düşünün, sadece işini yapan birini gördüğünüzde “Ne kadar ilgililer!” deyip şaşırıyorsunuz. Çünkü normal olan anormal, nadir olan mucize sayılıyor. Halbuki yapılması gereken çok basit: İşini yapmak. Ama biz öyle bir dönemden geçiyoruz ki, çalışıyor gibi yapanlar çalışandan daha kalabalık.

Belki de asıl sorun şu: İnsanlar artık işini meslek değil, yük gibi görüyor. O yüzden karşısına gelen her vatandaşı da bir ek külfet olarak algılıyor. “Bu işi neden ben yapayım?” diye iç geçirenler, başkalarına “Siz bu işi başka şubeden halledin” diyebiliyor. Kibarca savuşturmanın bin bir yolu var. Ama hiçbirinde çözüm yok.

İşte tam da bu yüzden, ülkenin en büyük vergi kalemlerinden biri de "of-puff vergisi" olmuş durumda. Her işlemden önce bir iç çekme, her talepten sonra bir geri gönderme... Halbuki bu ülkenin en büyük ihtiyacı, iyi niyetle yapılan iş. Ne of’a ne puff’a gerek var. Sadece bir “buyurun” yeter.


Dans Bahane, Beden Sermaye

BEDENİN TİCARİLEŞMESİ VE ERKEKLERİN GARİP YENİ ŞEHVET DANSLARI



Nevin BİLGİN

Bir zamanlar erkek bedeninden beklenen şey belliydi: güç, otorite, sertlik, suskunluk. Sahnede olansa çoğunlukla kadındı; izlenen, arzulanan, estetik olan oydu. Ancak son yıllarda güney kıyılarında, neon ışıklar altında değişen bir şey var. Marmaris, Antalya gibi turistik merkezlerde sahneye çıkan erkekler, kadınsı kıvraklıklarla, erotik çağrışımlarla dans ediyorlar. Ama bu bir sanat arayışı değil. Bu, bedenin doğrudan bir ürüne, bir tüketim nesnesine dönüşme hikâyesi.

Sözde “dans” eden bu erkekler, izleyicinin şehvetini uyandırmak, alkışla değil parayla ödüllendirilmek üzere sahnedeler. Beden artık bir mesaj değil; bir meta. Kaslar, yağlı tenler, iç çamaşırına kadar soyulan figürler; bunların hepsi arzuyu tetiklemek için kurgulanmış. Ama işin tuhaf yanı şu: Toplumun uzun süre “erkekliğe” yüklediği mesafeli, soğukkanlı imge bu sahnelerde çözülüyor, çözülmekle de kalmıyor, ticarileştiriliyor.



Yeni Alan Erkek Bedeni

Kadın bedeninin yıllarca reklamlarda, kliplerde, podyumlarda bir süs ve satış unsuru olarak kullanıldığını biliyoruz. Ama erkek bedeninin bu şekilde açığa çıkarılması, toplumda hâlâ sancılı bir eşik. Çünkü burada yalnızca bir erotizm değil, erkekliğin tarifinin değişmesi var. Güç değil, çekicilik... Sertlik değil, şehvet... Ve bütün bunların karşılığında alınan: para.

Bu gösteriler, sadece eğlence değil; aynı zamanda erkek bedeninin metalaşmasına suskun kalan toplumun rızasıyla şekilleniyor. Kimi bu sahneleri alkışlıyor, kimi utançla bakıyor, kimi de müdahale ediyor. Ancak hepsi, o sahneye dikkat kesilmiş durumda. Çünkü o sahnede sadece dans edilmiyor; bir şey çözülüyor, bozuluyor, yeniden biçimleniyor.

Elbette dans etmek bir sanat, görsel bir sunu. Erkekler de dans edebilir tabii ki. Ama gündeme gelen danslar oldukça farklı. Daha önce pek türüne rastlanmayan cinsten. 

Bu danslar sanatın değil, şehvetin hizmetinde. Gösterinin amacı ne bedensel estetik, ne de kültürel anlatım. Amaç, arzuyu tetiklemek ve bedenin ticari değerini sonuna kadar sömürmek. Seyircinin bakışı bir müşteri bakışı; beğenir ya da değiştirmek ister. Dansçı artık bir birey değil; bir ürün, bir sunum, bir etiket. Kiminin üzerine içki dökülüyor, kimine banknot sıkıştırılıyor. Bu noktada artık sahnede insan değil, tüketime açılmış bir beden bulunuyor.

Şimdi de erkek bedeni pazara sunuluyor. 

Dans bahane, beden sermaye.

Erkek bedeninin bu şekilde sergilenmesi, kimilerine göre özgürlük, kimilerine göre yozlaşmadır. Ama her iki durumda da temel mesele şu: Neden her şey bedene dönüyor?

Sahne, sokak, sosyal medya... Her yerde insan, önce dış görünüşüyle, sonra bedeniyle var olabiliyor. İçerik değil, kabuk. Ruh değil, et. Düşünce değil, figür.

Ve özellikle genç erkeklerin bu tarz sahnelere yönelmesi; para kazanmak için bedenini sunmasının diğer boyutu da, para kazanmak...


3 Temmuz 2025 Perşembe

 TURANCILARIN YOL AYRIMI

İKİ AYRI YOL: TOGAN VE ENVER PAŞA’NIN FİKİR AYRILIKLARI

VE  BASMACI HAREKETİ


            fotoğraf. tarihistan (Basmacı Hareketi) 



NEVİN BİLGİN 

20. yüzyılın başlarında, Orta Asya'da ortaya çıkan bağımsızlık hareketlerini Basmacı Hareketi  olarak bilinen olay belirlemiştir. Basmacı Hareketi bir direniştir. Basmacı ismini Ruslar direnişlere "eşkiya" anlamında kullanmıştır. Bu direnişin içinde iki figürün yolları bir noktada kesişecek, sonra da ayrılacaktı: Zeki Velidi Togan ve Enver Paşa.

Birlikte Başlayan Mücadele

Zeki Velidi Togan, Bolşevik Devrimi’nin ardından Başkurt Özerk Hükümeti'ni kurmuş, Türk halklarının özgürlüğü için siyasi ve entelektüel bir mücadele vermeye başlamıştı. Ancak Bolşevik baskısı, onun da kaderini değiştirdi. Türkistan’a geçtiğinde karşılaştığı şey, parçalanmış ama dirençli bir halktı. Farklı liderlerin komuta ettiği Basmacı grupları, Sovyetlere karşı savaşıyordu.

Bu direniş ortamına, 1921’de Enver Paşa da katıldı. Osmanlı’nın eski Harbiye Nazırı, Türkistan’ı yeni bir dirilişin toprağı olarak görüyordu. Gözünde, tüm Türk halklarını birleştiren büyük bir Turan hayali vardı. Basmacılar onu büyük bir coşkuyla karşıladı. Bir zamanlar Cihan Harbi'ni yöneten komutan, şimdi onların saflarına katılmıştı.

                    Zeki Velidi Togan

Fikirlerin Çatışması

Ancak bu birleşme uzun ömürlü olmayacaktı. Togan ile Enver Paşa’nın yolları strateji, liderlik ve yöntem farkları nedeniyle ayrılacaktı.

Zeki Velidi, Enver Paşa'nın liderliğini eleştirerek şöyle demiştir:

“Enver Paşa’nın itirazdan hoşlanmadığını anladım. Herhalde fikrinden dönmeyecekti.”

Togan, merkeziyetçi ve otoriter bir liderliğin Basmacı gibi dağınık bir halk hareketi içinde sürdürülemeyeceğini biliyordu. Ona göre bu hareket, ancak yerel liderlerle kurulan denge politikaları ile başarıya ulaşabilirdi.

Enver Paşa ise daha farklı düşünüyordu. O, Basmacıları tek bir komuta altında toplamaya çalıştı. Yerel önderleri bir kenara bırakarak, doğrudan kendi liderliğini tesis etmek istedi. Bu durum, özellikle Togan gibi yapıya saygı duyan isimlerde tepki yarattı.

Jeopolitik Gerilimler

Togan, aynı zamanda Enver Paşa'nın varlığının uluslararası destek açısından zararlı olduğunu düşünüyordu. Batılı güçler, özellikle İngiltere, Enver'in geçmişte İttihatçı ve Alman yanlısı kimliği nedeniyle ona mesafeli duruyordu. Togan, böyle bir ortamda uluslararası meşruiyetin zedeleneceğini savunuyordu.

Enver Paşa için bu endişeler önemsizdi. O, idealleriyle hareket ediyor, bağımsız bir Türkistan ordusu hayal ediyordu. Ancak gerçekler daha katıydı: Sovyetler güçlüydü ve Basmacılar dağınıktı.

Ayrılığın Ardından

1921 sonlarına doğru, Togan ile Enver Paşa’nın yolları kesin olarak ayrıldı. Togan, Türkistan’dan ayrılarak Afganistan üzerinden Hindistan’a, oradan da Türkiye’ye geçti. Bilimsel çalışmalarına devam etti. Enver Paşa ise Belcivan’da Sovyetlerle girdiği bir çatışmada 1922 yılında öldürüldü.

Basmacı Hareketi, onun ardından çözülmeye başladı. Yerel liderler, Enver’in merkeziyetçi yöntemlerinden zaten rahatsızdı. Togan’ın öngörüleri doğru çıkmıştı: Hareket, kolektif akıl ve yerel denge olmadan uzun süre ayakta kalamazdı.

Bugünden Geriye Bakmak

Zeki Velidi Togan ve Enver Paşa, aynı amaca yürüyen ama farklı yöntemleri benimseyen iki öncüydü. Togan, strateji ve kültürel süreklilik üzerinden ilerlemeyi tercih etti. Enver Paşa ise romantik bir savaşçının tutkusu ile hareket etti. Bu ayrım, yalnızca bir liderlik çatışması değil, aynı zamanda fikirler ve tarih algıları çatışmasıydı.


Kaynakça: 

https://en.wikipedia.org/wiki/Enver_Pasha


https://www.youtube.com/watch?v=rLFjVIr24YA


https://dergipark.org.tr/tr/pub/asya/issue/71098/1110464


https://belleten.gov.tr/tam-metin/3649/tur



https://21yyte.org/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/enver-pasa-ve-turki-stan-i-sti-klal-hareketi/30386


https://www.dibace.net/uncategorized/zeki-velidi-togan-efsanesi/


chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://tdkturkdunyasi.gov.tr/tam-metin-pdf/199/tur


Kösoğlu, Nevzat. Şehit Enver Paşa


Kasabadan Mahelleye Dönen Yerleşimlerde Ne Yaşanıyor?


EGE’DE BİR UNUTULMUŞLUK HİKAYESİ:  YEŞİLYUVA


NEVİN BİLGİN

Burası ne sınırda bir karakol köyü, ne de dağların ardında kalmış bir mezra. Burası Ege. Büyükşehir olan Denizli’nin Acıpayam ilçesine bağlı Yeşilyuva Mahallesi. 

Antalya’ya yalnızca bir saat, Pamukkale’ye 53 kilometre. Salda Gölü’ne komşu. Coğrafya rehberlerinde “gelişmiş bölge” sayılan bir coğrafyada, gelişmişliğin kıyısında yani.

Yeşilyuva, ne köy ne mahalle. Ne tarım yapılıyor, ne de eski sanayisi kalmış. İnsanlar emekli, yaşlılık, dul, yetim, engelli, yoksulluk aylıklarıyla ayakta kalmaya çalışıyor daha çok. 

Bir zamanlar belediyesi olan, kendi başkanını seçen bir yerdi burası. Ama 2014'te çıkan Büyükşehir Yasası’yla mahalleye dönüştü. 

Şimdi Denizli Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir mahalle görünümünde. Ama  bir mahalle olarak hizmetlerinden ne kadarını alabiliyor? 

En fazla alınan hizmet belki cenaze hizmetleridir. 

Yeni açılmış belediye park kafesi mevcut bir de.

Çöpleri alınıyor eklenirsek. Ancak yerleşim yerinin girişinde inşaat, çöp, sanayi atıklarının oluşturduğu çöp dağı eski bağ manzaralarının yerini almış durumda. 

Dara düşen başvuracağı yer muhtarlık. Ne kadar yetebiliyor tartışmalı. 

Büyükşehir. Ama belediye otobüsü bile uğramıyor. Uğramıyor çünkü yol uzun, yol pahalı, zaman kıymetsiz. 

Sadece belli saatlerde çalışan o da akşam en fazla yazın saat 20.00'ye kadar dolmuş var. 

Acıpayam’a gitmek 70 lira, geri dönmek bir 70 lira. Denizli’ye gidiş dönüş 240 lira. Büyükşehirde öğrenciler kartla indirimli binerken,65 yaş üzerindekiler, engelliler ücretsiz hizmet alırken...

Aile hekimliği var ama uzman olmadığı için insanlar yürümekte zorluk çekse de ilçeye gitmek zorundalar. Ama nasıl. Dolmuşun çalışmadığı saatlerde neyle gidecekler? Taksi yok tabii ki...

Üretim azalmış, pazarlar sönük. Domates bile büyükşehirden pahalı. İnsanlar eskiden kendi tarlasında yetiştirdiğini yerdi, şimdi marketin rafta kalmış ürününü almak zorunda. 

O marketlerden en ünlülüleri var iki tane. Onlar da kapanır diye çok korkuyorlar. 

Sağlık hizmetleri sınırlı; aile hekimi Denizli'den sabah geliyor ve 16.00'da gidiyor. 

Uzman doktor yok tabii ki. 

Oysa bazı ilaçlar için rapor gerekiyor, rapor için uzman, uzman için şehir… Şehir içinse zaman, para ve umut.

Çocuklar ilkokulu burada okuyor ama sonrası ya ilçe ya il. Sabahın erkeninde minibüse, akşamın karanlığında eve. Gençler iş için ya tekstil ya ayakkabı atölyelerinde. Düşük ücret, belirsiz sigorta. 

Mezarlıklardaki çeşmeler bile sınırlı. Mezarlığın dışında bir su saati var. 

Çöplerin toplanmasına bile "şükrediliyor". 

Devasa büyük camiler yapılmış yüzlerce kişiyi alacak. 11 cami var bu mahallede. Büyük minareli, gösterişli. Ama cemaati yok. 

Kiminde kilit, kiminde sadece rüzgârın uğultusu. Ezan sesi var ama cemaat yok. Caminin ışığı yanmıyor artık; tıpkı buradaki hayat gibi. Terk edilmiş bir kutsallık hissi var dört bir yanda. Mabedine gitmeyecek kadar yorgun, dua etmeye mecali kalmamış bir halk...

Satılık bina ilanları sağlı sollu...Terkedilmiş evler. Göçün savaşında yıkılmış çoğunluğu. 

Hep derler ya: Doğu geri kalmış, Doğu mağdur. Ama burada, batının ortasında bir başka unutulmuşluk yaşanıyor. Ne dağ başı burası ne uçsuz bucaksız bir ova. Ege'nin göbeği. 

Yeşilyuva bir coğrafi tanım değil artık. Türkiye’nin kırsal politikalarının, merkezin çevreye yetişememesinin sessiz bir özeti. Tabelası mahalle...

Bazen haritada çok yakın olmak, insana daha da uzak düşmek belki de. Kim bilir?