23 Ekim 2025 Perşembe

70 Bin Liralık Kulaklık, 20 Bin Liralık Gözlük, 500 Bin Liralık  Diş: 

Emeklinin Hayattan Payı

Eğer Emekli Milletvekili Değilse Nasıl Karşılayacak?



Bir emeklinin hayatı, fiyat etiketleriyle ölçülüyor.

Bir kulaklık en ucuz 70 bin lira, bir gözlük 20 bin, dişini yaptırmak 500 bin en ucuzundan.

 Ama o emeklinin maaşı, hâlâ geçim değil, yalnızca “yetinme” üzerine kurulu.

Yıllarca çalışmış, üretmiş, vergi vermiş insanlar şimdi en ucuz kahvenin, en ucuz ekmeğin peşinde. 

Belediye kafesini arar, sosyal tesisin kapısında yer arar. Çünkü dışarıda bir kahve artık 50 lira; onun için değil, zengin için pişiyor.

Hastane sıralarından kurtulamazlar, randevu sistemine yabancıdırlar. “e-Devlet’ten al” derler, oysa o “e” harfiyle başı hiç hoş olmamıştır. 

Bir torun, bir komşu, bir tanıdık bulursa yardım ister. Çünkü sistem insana değil, ekrana sesleniyor artık.

Çocuklar aramaz. Akrabalar sormaz.

Günleri, gündüz dizilerinin sesinde; akşamları, haberlerin karanlığında geçer.

Pencereden dışarı bakar, bir umutla… belki biri gelir diye. Gelmez.

Kimisi 65’inde hâlâ çalışır, “para lazım” der. Ama asıl gerekçesi, hayattan kopmamak. Çünkü işi de olmasa, sudan çıkmış balık gibi kalacaktır.


Ne hobisi vardır, ne tatili. Parası olsa bile dünyayı değil, fayansı, betonu görmüştür. “Yatırım” diye kandırılmıştır.


21 Ekim 2025 Salı

 ÜNİVERSİTELERDE "GÖSTERİŞ KÜRSÜLERİ"

Arabayla gel, markalı giyin, kahveyle dudak büz ve pozla

Tüketim üzerinden yeni akran zorbalığı

Altın zincirli üniversiteliler çağı, gösterişçi tüketim nesli

"Popüler kafede oturmak” gibi mekan seçimlerinin gençlerin sosyal kimlik inşa etmesi açısından tüketim sembolü haline geldi. 



Nevin BİLGİN 

Üniversite demek, bilgi, tartışma, düşünce serbestliği demekti. En azından klasik söylem buydu. Şimdi üniversitelere, kampüslerine gidin özellikle de vakıf üniversitelerine. Altın zincirli Tesla'sıyla sınıfın önüne kadar gelen öğrenciler mi dersiniz, elindeki cep telefonlarını yarıştıranlar mı dersiniz, kitap yerine son model labtopları taşıyıp yarıştıranlar mı dersiniz, ailesinin kaç evi oldğundan bahsedenler mi dersiniz...

Kampüste konuşulan konular mı; “hangi arabayla geldin?”, “telefonun değil mi o henüz?”, “O marka çantayı mı taşıyorsun?”. Alışveriş yapılan internet siteleri konuşuluyor sürekli. 

Görünür bir sosyal statü oyunu. 

Günlük yaşamla ilgileri okul çevresindeki yemekçi ve kahvecilerin fiyatları ile sosyal medyadaki gördükleriyle sınırlı. Okulda aldıkları dersler ise onları liberal sistem düzeninde eleman olmaya hazırlıyor. 

Lise seviyesindeki akran zorbalığı da üniversitelere taşınmış durumda. Yaşanan zorbalık ise tabii ki statü üzerinden yürüyor. Markalı tişört, son model bilgisayar, baba parasıyla alınmış araba üniversite gençliği arasında yeni norm hâline geliyor. “Bizim gibi değilsin” mesajı “ her haliyle veriliyor. 



Tüketim kültürü ve gençlik

Türkiye’de yapılan araştırmalar da bu yönde sinyaller veriyor. Örneğin:

Sosyal Medyanın Üniversite Öğrencilerinin Tüketim Davranışları Üzerindeki Rolü adlı çalışma sosyal medyanın üniversite öğrencilerinin tüketim davranışlarında önemli olduğu sonucuna varıyor. 

Materyalizm ile Gösteriş Tüketimi Arasındaki İlişki adlı araştırma, Ankara’daki üniversite öğrencilerinde materyalist eğilim ile gösterişçi tüketim arasında anlamlı bir bağ bulmuş durumda. 

Ayrıca Tüketim Kültürü Bağlamında Bir Mekân Değerlendirmesi Olarak Kahve Kafelerin Üniversite Öğrencileri Tarafından Tüketimi çalışmasında, “popüler kafede oturmak” gibi mekan seçimlerinin gençlerin sosyal kimlik inşa etmesi açısından tüketim sembolü haline geldiği ifade ediliyor. 

Bu tür araştırmalar; yalnızca “hangi marka giyiyorsun” la sınırlı değil elbette. Oturulan mekanlar, elde taşınan cihazlar, görünür sermayen neye kadar uzanan bir çizgi. Bu parametreler gençler arasında sosyal dengede önemli rol oynar hale gelmiş durumda. 

“Para için her yol mübah” yaklaşımı

Üniversite sahnesinde artık klasik idealizm çoktan buhar olmuş. Bilgiye değer ya da kendimi yetiştireceğim, geliştireceğim, geri kalmayayım motivasyonu da çoktan yok olmuş. Tüm bunlara marka bir çantayla, arabayla, prestiğin binbir gösterisiyle ulaşmak mümkün nasıl olsa yeni dönemde. 

Tüm bunlar da “zorbalık”. Tabii ki fiziksel şiddet içermiyor olabilir ama sosyal statü oyunlarında dışlanma, küçümsenme, ikinci planda bırakılma olarak işlemiş durumda.

Neden rahatsız edici?

Eğitim kurumları aslında eşitlikçi olması gereken yerler; herkesin kendini geliştirebildiği, fikir üretip tartışabildiği alanlar. Ama burada “senin markan yok mu?”, “sen arabayla gelmedin mi?” gibi kodlar devreye giriyor.

Öğrenci, öğrenmek için üniversiteye giderken görünürlük için tüketim yapmak zorunda hissediyor. Bu da içsel gelişimi gölgeliyor, dışsal gösterişe yönlendiriyor.

“Arkadaş zorbalığı” diyoruz ama burada klasik zorbalığın değil; “tüketim üzerinden statü baskısı”nın yükseldiği bir versiyonla karşı karşıyayız.

Liberal piyasa koşulları ve medya bombardımanı, “her şey tüketime aç” bir gençlik profili çıkartıyor. 

“Para kazan, tüket, göster” formülü.


Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/tr/pub/tujomr/issue/89670/1610941

https://sosyolojikbaglam.org/wp-content/uploads/2025/04

https://avesis.akdeniz.edu.tr/yayin/ef9cc999-f0d2-4606-bd66-b256b4a04331/tuketim-kulturu-baglaminda-bir-mekan-degerlendirmesi


 Araba Terörü: Direksiyon Silaha Dönüşürse

Asfaltın Yeni Efendileri

Bir Yanda Ölenler, Arabası Zarar Görenler Diğer Yanda Kaza Çarkının Kazananları

Kazalar kaçınılmaz olur. 

Sonra başlar başka bir çark: sigorta şirketleri, değer kaybı davaları, avukatlık büroları, çekiciler, tamirciler… 

Herkes bir pay peşinde. Raporlar bambaşka, kim haklı kim haksız belli olmaz. Sistem o kadar kurnazca kurulmuştur ki, kazazededen bile kazanç çıkar.

Şehir Jetleri: Motosikletler Bir Yanda



Nevin BİLGİN 

Şehrin sokaklarında artık bir “araba terörü” hüküm sürüyor. 

Sabah ve akşam saatlerinde, en işlek caddelerde bile adeta ölümle burun buruna yaşıyoruz. Direksiyon başına geçen bazı “hız kahramanları”, sanki Formula 1 pistindeymiş gibi, gaz pedalına basarken insan canını hiçe sayıyor. 

Kırmızı ışık mı? O, onların dünyasında “süs lambası” yalnızca. 

Önündeki arabayı sollarken de, kaldırımda yürüyen yayaya doğru hızla sürerken de tek bir düşünceleri var: “Yolu ben satın aldım.”, "Ben bilmem ne marka araca biniyorum, görün bakın"...

Karşıdan karşıya geçmek artık bir cesaret testi. 

Elinde poşetleriyle bir yaşlı kadın düşünün; yaya geçidi yok, trafik ışığı yok. Saatlerce yolun boşalmasını bekliyor. Ama boşalır mı? 

O “sonsuz sürat” arabalar geçit verir mi? Neredeyse roket hızıyla uçup gidiyorlar. Yaya geçidine gitse ne olacak, kırmızı ışıkta bile durmayan bir sürüyle karşı karşıya.

Trafik polisleri ortalarda yok, “kameralar izliyor” diyorlar ama her yerde kamera yok zaten, cezalandırma nasıl yapılacak, cezalandırma yapılmadan bu " her yer benim" diye dolaşanlara nasıl bir çeki düzen verilecek. İzlemek başka, denetlemek bambaşka.

Yollara üç sıra park edenler, kaldırımı işgal eden arabalar, dükkan önlerine yığılmış kargo kutuları, lastik değiştirme dükkânlarının işgal ettiği kaldırımlar… 

Şehir sanki yürüyen insanlara değil, araba sahiplerine miras kalmış bir imparatorluk.

Ve o “araba sahipleri”…


Arabadan indiklerinde ellerinde tespih, saçlar jöleyle geriye taranmış, üstlerinde ya ağır bir parfüm ya da ter kokusu. Deri ceket, omuz düşük. 

Hızla üzerinize sürdüğü arabadan inip bir de elindeki koca sopayı göstererek küfürler savurur. 

El kol hareketleriyle “trafik kralı” olduğunu ilan eder. 

Arabanın kapısını “benim gücüm bu” dercesine çarpar. 

Oysa biraz dikkat etseniz, direksiyon başında öfke nöbeti geçiren bu insanlar aslında akıl hastası bile çıkabilir. 

Direksiyon, onların elinde bir silah; gaz pedalıysa egosunun tetikleyicisi.

Dolmuş ve otobüs şoförleri de ayrı bir âlem. Onlar için her yaya, bir “zaman kaybı”; her durak, bir “rakip tehdidi”. 

Direksiyon başında telefonla konuşurlar, bir yandan selektör yapar, bir yandan küfreder, bir yandan da “yol ver be kardeşim!” diye bağırırlar.

Yolun ortasında inip yolcuyu alır, sonra bir de arkadaki sürücüye el işareti yapar: “Sen kim oluyorsun da bana korna çalıyorsun?”

Kapıyı açıp trafikte balgam çıkarırlar. 

Kazalar kaçınılmaz olur. 

Sonra başlar başka bir çark: sigorta şirketleri, değer kaybı davaları, avukatlık büroları, çekiciler, tamirciler… 

Herkes bir pay peşinde. Raporda bambaşka bilgiler çıkar, kim haklı kim haksız belli olmaz. Sistem o kadar kurnazca kurulmuştur ki, kazazededen bile kazanç çıkar.

Yeni Şehir Jetleri

Üstüne bir de motosikletli kuryeler çıktı. Sağınızdan solunuzdan fırlayan, hızla geçerken rüzgârıyla saçınızı savuran bu yeni “şehir jetleri”, trafikte ayrı bir kaos yaratıyor. 

Sipariş yetiştirme telaşıyla her yerden bir anda beliriyorlar. Aynaya baktığınızda yoklar, gözünüzü bir an kapatsanız yanınızdan geçmiş bileler.

Artık şehirde yaşamak, trafikle mücadele etmek değil, hayatta kalma sanatı.

Kaldırımlar yayalara değil, arabalara. Işıklar sürücülere değil, şov malzemesi.

Bu şehirde insanın yaşam hakkı, motor sesiyle bastırılmış durumda.

Ne yapılmalı?

Yollara beton bariyerler konulmalı, hız kesici sistemler artırılmalı. Trafik polisleri yeniden görünür olmalı. Kameralar sadece izlemekle kalmamalı, yaptırımı olmalı. Ama en önemlisi, direksiyon başına geçen herkesin anlaması gereken bir şey var:

Yol senin değil, hepimizin.

Bu hız çağında bir an durup düşünmek gerek:

Belki de en büyük kaza, insanlığın trafikte kaybolmasıdır.

Ankara'da ölümlü kazaların sürekli yaşandığı paralı üniversitelerde babalarının arabasıyla hız yapan öğrenciler başta olmak üzere Bilkent ve İncek Yolu'ndaki hız tutkunları için birşey yapılmayacak mı? Dikmen Caddesi gibi işlek caddelerde aşağıya arabasını hızla sürenlere, trafik ışığında durmayanlara karşı herhangi bir cezalandırma ve denetim yapılmayacak mı? 


17 Ekim 2025 Cuma

 Kılın Ekonomisi Büyüdüktçe Büyüyor

Jiletten Sonra Şimdi de Lazer Teknolojisi

Yeni Gözde Erkek Bedenleri

Yeni Trend Erkek Bedeninin Yeni Pürüzsüzlüğü


Nevin BİLGİN 

Bir zamanlar yalnızca kadınlara ait sayılan “pürüzsüz beden” ideali, artık erkekleri de içine alan sessiz ama dev bir dönüşüm yaşıyor. Berber aynalarının yerini lazer cihazları, tıraş köpüğünün yerini epilasyon seansları alıyor. Yine endüstri ise sadece kadınlarla yetinmiyor, genç erkekler yeni gözde. Artık yalnızca sakal çizgisini değil; bacak, kol, sırt ve göğüs kıllarını da lazerle alma ve tamamen pürüzsüz olma arayışında.Genç erkekler arasında giderek yaygınlaşan trend bu. 

Lazer epilasyon sektörü bu dönüşümle birlikte hızla büyüyor. 2024 yılı itibarıyla küresel pazarın 2,5 milyar doları aştığı, 2030’a kadar yıllık yüzde 17 civarında büyüme göstermesinin beklendiği bildiriliyor. 

Türkiye’de ise özellikle büyük şehirlerde “erkek lazer merkezleri” açılmaya başladı; bazı zincir klinikler müşteri kitlesinin artık yüzde 40’ının erkeklerden oluştuğunu açıklıyor. Endüstri, tüyü bir kusur, tüysüzlüğü ise modernlik göstergesi olarak pazarlıyor.

Bu yeni estetik anlayış, erkek kimliğini yeniden biçimlendiriyor. “Erkek adam kıllı olur" söylemi yerini “bakımlı, pürüzsüz erkek” imajına çoktan bırakmış durumda. 

Reklamlarda artık jiletli kadın bacakları değil, lazerle parlayan erkek kasları gösteriliyor. 

Sosyal medyada ise erkek influencer’lar, “lazerin hayatlarını değiştirdiğini” anlatıyor. Böylece kadınlara yıllarca dayatılmış olan güzellik baskısı, şimdi erkeklere de “öz bakım” adı altında sunuluyor.

Bu dönüşüm bireysel tercihten çok, ekonomik bir yönlendirme. Jilet, ağda, krem ve lazer sistemleri üzerinden kurulu bu dev endüstri, yeni müşteriye yani erkek bedene ihtiyaç duyuyor. Artık kıllar sadece tıraş edilen bir ayrıntı değil; pazarın sürdürülebilirliği için sürekli yeniden üretilen bir “sorun”. Bir endüstrinin büyüyebilmesi için insanların bedeninde kusur bulması gerekiyor.

Üstelik mesele yalnızca görünüşle sınırlı değil. Dermatoloji uzmanları, lazer epilasyonun bilinçsiz ve denetimsiz biçimde uygulanmasının kalıcı cilt hasarlarına, renk değişimlerine ve iltihaplanmalara yol açabildiğini belirtiyor. Ancak bu kılsızlık trendi öyle yaygınlaştı ki, çoğu genç erkek bu riskleri göz ardı ediyor.

Kaynakça: 

https://www.grandviewresearch.com/industry-analysis/laser-hair-removal-market

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/37272371/

https://www.tarikcavusoglu.com/tr/erkek-lazer-epilasyon


15 Ekim 2025 Çarşamba

 El Salvador’un Dönüşen Hikayesi ve Lider Bukela

Dijital Liderlik: Twitter’dan Yönetilen Devlet

              fotoğraf: Journal of Democrasy

Nevin BİLGİN

Orta Amerika’nın küçük ama çalkantılı ülkesi El Salvador, uzun yıllar boyunca dünyada en yüksek cinayet oranına sahip ülkelerden biri olarak biliniyordu.

İç savaş sonrası zayıflayan devlet yapısı, yoksulluk, yolsuzluk ve çete şiddeti toplumsal dokuyu parçaladı.

1980’lerden 2010’lara kadar ülke, sürekli olarak “kaçılan”, “umutsuz” ve “tehlikeli” bir yer olarak anıldı.

Bu dönemde klasik partiler sağcı ARENA ve solcu FMLN halkın güvenini kaybetti.

Toplum, değişim arayışındaydı; ama bu değişim ne sağdan ne soldan gelecekti.

Tam bu boşlukta Nayib Bukele adlı genç, teknolojiye hâkim, iletişimi güçlü bir figür sahneye çıktı.

            Dünyanın en büyük hapishanesi Cecot

Bukele’nin Yükselişi

1981 doğumlu, Filistin kökenli bir iş insanının oğlu olan Nayib Bukele, geleneksel siyasetçi tipinden farklı bir karakterdi.

Siyasete belediye başkanlığı düzeyinde adım attı, ama kendini hiçbir partiye tam olarak ait hissetmedi.

Kampanyalarında reklamcılıktan gelen bir estetik, popüler kültürden ödünç alınmış bir dil ve doğrudan halka seslenen dijital bir iletişim tarzı vardı.

2019’da “Yeni Fikirler (Nuevas Ideas)” hareketiyle cumhurbaşkanı seçildi.

“Eski düzenin yolsuzluğuna ve etkisizliğine karşı genç, temiz, dijital bir gelecek” vadetti.

Sloganı kısaydı ama etkiliydi: “Eskiyi değil, geleceği temsil ediyoruz.”


Korkudan Doğan Güven

Bukele’nin en çok ses getiren politikası, ülkeyi çetelerden temizleme vaadiydi.

On yıllardır sokakları yöneten MS-13 ve Barrio 18 gibi çeteler, sadece suç örgütü değil, aynı zamanda paralel bir devlet gibi işliyordu.

Bukele, 2022’de ilan ettiği “Olağanüstü Hal” ile bu yapıya sert bir darbe indirdi.

On binlerce kişi çete bağlantısı şüphesiyle tutuklandı, ülke tarihinin en büyük hapishanesi (CECOT) inşa edildi.

Bu uygulamalar insan hakları ihlalleriyle eleştirildi, fakat halk desteği düşmedi — aksine arttı.

Çünkü insanlar ilk kez çetelerden korkmadan sokakta yürüyebiliyordu.

Böylece otoriter yöntemler, güvenlik duygusu sayesinde meşruiyet kazandı.

Bukele’nin popülaritesi %90’ları buldu; dünya basını onu “en popüler otokrat” olarak tanımladı.


Dijital Liderlik: Twitter’dan Yönetilen Devlet

Bukele’nin liderlik tarzı, klasik Latin Amerika başkanlarından tamamen farklı.

Basın toplantıları yerine Twitter (X) gönderileriyle kararlarını açıklıyor, eleştirileri aynı platformda yanıtlıyor.

Devlet işlerini doğrudan halkla konuşarak yürütüyor.

Kendini ironik biçimde “Dünyanın En Havalı Diktatörü” diye tanımlaması, eleştirileri etkisiz hale getirmenin bir yolu.

Bu tavır, dijital çağın mizah ve popülizm karışımı diline tam oturuyor.

Bukele artık yalnızca bir devlet başkanı değil, aynı zamanda bir marka, bir dijital figür haline geldi.

Bitcoin Deneyi: Ekonomi Politik Bir Gösteri

2021’de El Salvador, Bitcoin’i resmi para birimi olarak kabul eden ilk ülke oldu.

Dünya bu kararı şaşkınlıkla karşıladı.

Finans çevreleri ekonomik istikrarsızlık uyarısı yaparken, Bukele bunu bağımsızlığın sembolü olarak sundu.

Bitcoin hamlesi, ekonomik başarıdan çok imaj başarısıydı.

Ülkeyi “kripto cesaretiyle tanınan” bir ülkeye dönüştürdü ve Bukele’yi küresel medya figürü haline getirdi.

Eleştiriler onu zayıflatmadı, aksine “sisteme kafa tutan genç lider” imajını güçlendirdi.

Yeni Otoriterlik: Halkın Rızasıyla Güçlenen Güç

Bukele’nin yönetimi, klasik diktatörlüklerden ayrılıyor.

Sansür, yargı kontrolü ve muhalefetin zayıflatılması gibi otoriter unsurlar mevcut,

ama bunlar halk desteğiyle gerçekleşiyor.

Bu nedenle Bukele örneği, “otoriter ama meşru” denen yeni bir yönetim biçiminin sembolü haline geldi.

Anayasa gereği yeniden seçilmesi yasakken, yargı kararıyla 2024 seçimlerine katıldı ve açık farkla kazandı.

Bu durum, Latin Amerika’da demokrasi ve halk iradesi arasındaki gerilimi yeniden gündeme taşıdı.

Bir Ülkenin Yeniden Yazılan Hikayesi

El Salvador’un hikayesi, Bukele döneminde köklü biçimde değişti.

Bir zamanlar çetelerin ve umutsuzluğun ülkesi olarak görülen bu küçük Orta Amerika ülkesi,

bugün “güvenli, düzenli, dijitalleşen bir ulus” imajıyla anılıyor.

Ancak bu dönüşümün ardında ciddi bir ikilem yatıyor:

Güvenlik için özgürlükten vazgeçen bir toplum, geleceğini gerçekten kazanıyor mu, yoksa sessizce kaybediyor mu?

Bukele’nin başarısı, sadece El Salvador’un değil, çağımızın siyasetini de sorgulatıyor:

Modern liderlik artık ideolojiyle değil, algıyla; kurumlarla değil, karizma ve dijital imajla şekilleniyor.


Kaynakça

https://tr.wikipedia.org/wiki/Nayib_Bukele?utm_source=chatgpt.com

https://cispes.org/article/bukele%E2%80%99s-security-policy-dangerous-return-hardline-policing-and-us-military-intervention

https://elsalvadorinfo.net/nayib-bukeles-security-plan

https://www.state.gov/reports/2022-country-reports-on-human-rights-practices

https://www.wola.org/analysis/mass-incarceration-and-democratic-deterioration-three-years-of-the-state-of-exception-in-el-salvador

OSMANLI SARAYINDA "TILSIMLI GÖMLEKLER"

BÜYÜ, MUSKA VE KADINLAR



Nevin BİLGİN

Osmanlı sarayının altın işlemeli duvarlarının ardında yalnızca entrika ve iktidar değil, görünmeyen bir dünya da dolaşırdı;  tılsımlar, muskalar, efsunlar ve dualar. 

Topkapı’nın sessiz koridorlarında, kimi zaman bir cariyenin bileziğine dikilen küçük bir muska, kimi zaman padişahın göğsüne asılan “tılsımlı gömlek”, görünmez güçlerin hanedan kaderine dokunduğuna inanılan gizli semboller taşırdı.

Osmanlı sarayında sihir ve muska, yalnızca “batıl inanç” değil; iktidarın görünmeyen yüzüydü. Haremdeki kadınlar için büyü, çoğu zaman erkek egemen dünyada sözsüz bir direniş biçimiydi.

Bir muska, bir dua, bir tılsım belki de saray tarihinin en sessiz ama en etkili araçlarından biriydi.



Haremde gizli dualar, korkular ve kadın dünyası

Harem, yalnızca bir güzelliklerle dolu bir yer  değildi. Aynı zamanda korkuların, kıskançlıkların ve korunma arzularının alanıydı.

Padişahın sevgisini yitirme korkusu, bir rakibin yükselişi, bir oğlun tahta çıkması...

Bütün bunlar haremin kadınlarını görünmeyen çözümler aramaya iterdi.

Bazı kadınlar, gizlice muskacı kadınlara çoğu kez gayrimüslim şifacılara veya kira kadınlara başvururdu. 

Onlar dualarla, bitkilerle, bazen de Kur’an ayetleriyle yazılmış muskalarla haremdeki güç dengelerine sessizce müdahale ederdi. 

Bu ilişkiler bazen o kadar gizli yürütülürdü ki, saray muhafızlarının bile haberi olmazdı.



Mühimme kayıtlarında (arşiv belgeleri) “büyü” vakaları


Devletin yüksek kayıtlarında, yani Mühimme Defterleri'nde, bu gizli dünyanın izlerine rastlanmakta.

Bazı kayıtlarda, saray çevresinde “muskacılıkla meşgul olan kadınlar” hakkında soruşturma açıldığı, bazılarında “efsunculukla halkı kandıran” kimselerin cezalandırıldığı yazılıdır.

Bu belgelerde “sihir” suçlamaları yalnızca dinî değil, politik bir mesele olarak da görülmüştür. Çünkü büyü iddiaları, kimi zaman hanedan içi çekişmelerin bahanesi ya da sonucu olurdu.

Tılsımlı gömlekler: koruma mı, iktidarın simgesi mi?

Sarayda büyüye en yakın meşru nesnelerden biri tılsımlı gömleklerdi. Bu gömlekler, Kur’an ayetleri, yıldız haritaları, sayılar ve simgelerle işlenirdi.

III. Mehmed’e ait olduğu bilinen gömleklerden bazıları, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bugün bile sergilenmekte. 

Her biri bir çeşit manevi zırh niteliğindeydi. Padişahı düşmandan, nazardan ve “kara kuvvetlerden” korumak için hazırlanmıştı.

Bu gömleklerin varlığı, Osmanlı’nın rasyonel bir devlet sistemi içinde bile mistik bir güvenlik inancını koruduğunu gösterir.

Din, yasak ve pratik arasındaki ikilem

Osmanlı şeyhülislamları sihir ve büyüyü şiddetle yasaklamış, fetvalarda bu fiilleri “küfür” olarak tanımlamıştır.

Ama aynı devletin sarayında, koruyucu muskalar hazırlanmış, savaş öncesi dualar gömleklere işlenmiş, hanedan kadınları “okunmuş sularla” şifa aramıştır.

Bu çelişki, Osmanlı toplumunun hem akılcı hem de büyüsel düşünme biçimlerini aynı anda yaşattığını göstermektedir.

Kaynakça

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3843967

https://journalofsocial.com/files/josasjournal/1545312338_5_48_ID869_Genç_37-50.pdf

Uluğ, Nimet Elif. Osmanlı'da Batıl İtikat ve Büyü


ndyturk.com/node/107746/kültür/osmanlıda-kimse-resmen-cadı-veya-büyücü-ilan-edilmezdi-fakat-tuhaf-hikayeler


 KAPI DEYİP GEÇMEYİN...

KAPI – Geçmek mi, Kalmak mı?

Zaman, Kimlik ve Bellek

"kapı olsam iyilere açsam kötülere kapasam, 

pencere olsam perdesiz ve iki kanadı açık bir pencere ve şehri. N. Hikmet

Zamanın Eşiğinde Bir Sergi: ARTMORPHA, Gotik Duyarlılıkla Kimliği Sorguluyor



Nevin BİLGİN

Kapı, gündelik yaşamda hiç farketmeden geçip gittiğimiz yerlerdir. 

Basit bir eşik gibi görülür. 

Oysa insan varoluşunun anlamını taşır kapılar. 

Bir kapı, bir mekanıı ayırmakla kalmaz aslında. Zamanın, belleğin ve kimliğin kesiştiği bir nokta olur. 

Bir kapıdan geçmek, geçmişin sınırlarından koparak yeni bir deneyime açılmaktır bazen. 

Kalmak ise o mekânda, o anıda veya o kimlikte durmak,  geçmişin ve belleğin sürekliliğini sürdürmektir.

Geçmek ve kalmak arasında da bir gerilim vardır çoğu kez. Yalnızca fiziksel bir hareket değil, zihinsel ve duygusal bir süreç. 

İnsan, bir kapının önünde durduğunda aslında kendi kimliğiyle ve zamanyla yüzleşir. 

Hangi izleri taşımak, hangi deneyimleri geride bırakmak, hangi kimlikleri sürdürmek veya dönüştürmek gerektiğini sorgular.

Kapının önünde durmak, zamanın akışıyla, belleğin ağırlığıyla ve kimliğin sürekli yeniden tanımlanmasıyla karşı karşıyadır. 

Geçiş ve kalış arasındaki bu ince çizgi. İnsanı kendi yaşamına dair farkındalığa davet eder. Her adım bir tercih, her duruş bir sorgulama.

Sanatta Kapı

Başkent Üniversitesi Seramik Sanat ve Uygulama Merkezi’nin ARTMORPHA oluşumu kapsamında geliştirilen “KAPI – Geçmek mi, Kalmak mı?” projesi, kapı kavramını bu felsefi düzlemde sanat aracılığıyla deneyimlemeyi mümkün kılıyor. 



22–26 Ekim 2025 tarihleri arasında ARTNOUVA 2. Sanat Fuarı’nda sergilenecek proje, genç sanatçıların seramik ve alternatif malzemelerle, zaman, kimlik ve bellek ilişkisini sorgulayan eserlerini bir araya getiriyor.



Genç sanatçılar, gotik estetiğin dramatik ve derin atmosferini çağdaş üretim teknikleriyle yorumlayarak izleyiciyi geçiş ve kalış arasındaki felsefi gerilimi hissetmeye davet ediyor. Her kapı, her eser, yalnızca görsel bir deneyim değil; izleyicinin kendi geçmişi, zamanı ve kimliğiyle yüzleşmesini sağlayan bir düşünsel alan sunuyor. Proje, modern sanatın sınırlarını zorlayarak, kapıyı bir fiziksel eşikten çok, insanın kendi varoluşuna açılan bir düşünsel eşik hâline getiriyor.




12 Ekim 2025 Pazar

Türkiye’nin Yeni Sosyolojisi Üzerinden “Mahsun J” Karakteri

Yeni İnsan, Yeni Dil, Yeni Toplum

Fakir Fakiri Soyarsa Ne Olur?

           Fotoğraf: Evrensel

Nevin BİLGİN 

“Mahsun J”, Türkiye’nin bugünkü şehirli toplumsal dokusunu yansıtıyor. Gerçekliğe yakın, artık Türkiye’de gerçek, absürtle ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçmiş durumda. 

Dizi, “ekonomik çöküntü, kimlik karmaşası, arzuların metalaşması ve dilin çözülüşü ile küfüre indirgenmesi” etrafında dönen bir kara mizah olarak, günümüz Türkiye’sinin sosyolojik portresini çiziyor.

Mahsun’un hikâyesi bir “yükselme” değil, tam tersine “çürümenin kişisel versiyonu”dur. Yoksulluktan çıkışın, ahlakı, kimliği, hatta bedeni bir ticaret aracına dönüştürmekten geçtiği bir düzenin hikâyesi…

Yeni İnsan Tipleri

Mahsun karakteri, artık sınıf bilincini değil, “hayatta kalma refleksini” temsil ediyor. Geleneksel yoksul, onuruna tutunan, sabreden tipin yerini,  borç, kira, kredi kartı, hızlı tüketim arasında sıkışmış yeni tip almış oluyor. Bu insan artık ideolojik değil, pragmatik. Haysiyetin maliyeti hesaplanabilir bir değere dönüşmüş durumda.

Mahsun, tıpkı bugünün kent insanı gibi, emekle bir yere varamayacağını bilir. Çalışmak, sadece borcu sürdürür; sistem, dürüstlüğü değil, becerikliliği ödüllendirir. 

Onun jigololuğa yönelişi, sadece ekonomik değil, varoluşsal bir tepki gibidir: “Madem herkes kendini satıyor, ben neden satmayayım?”

Bu düşünce, toplumun yeni yüzünün,  şehir sosyolojisinde sessizce yayılmış bir mottosu olur adeta. Beden, düşünce, duygu, hepsi piyasadadır artık. 

Dizi, bunu mizahla kaplar ama aslında trajedidir. Mahsun, yeni bireyin sembolüdür.

Yeni Kadın Tipi

Leyla karakteri, yeni kadın tipi”nin yansıması. O artık geleneksel kuralların dışında, pragmatik, bağımsız ve yönlendirici özellikte. Fakat özgürlüğü de sistemin içinde, erkek bedeninin pazarlanmasında biçimlenir. Kadının güçlenmesi, erkek bedeninin nesneleştirilmesiyle mümkün olur.

Leyla, “erkek egemen toplumun” oyun kurallarını yeniden yazar, ama aynı zamanda onun dilini taklit eder. “Kendini satmak”, bu sistemde bir ayıp değil, zekâ göstergesidir. Kadın da erkek de artık aynı pazarda, farklı fiyat etiketleriyle var olur.

Bu figür, neoliberal çağın feminist çelişkisini de yansıtır. Kadın özgürleşir ama o özgürlük de pazarın estetik sınırları içinde biçimlenir. 

Mahalleler Görmemişlik Mekanları

Mahsun’un yaşadığı mahalle, artık “dayanışmanın” değil, “görmemişliğin” mekânıdır. Komşular birbirinin yüzünü tanır ama birbirinin hayatına kördür. Berber, kahveci, apartman sakinleri hepsi eski Türkiye’nin sosyal sermayesinden kalan tiplerdir. 

Toplumsal dayanışma “dedikodu”ya, merak “yargı”ya dönüşmüştür. Herkesin birbirini izlediği ama kimsenin kimseye dokunmadığı bir yalnızlık. 

Dar kadrajlar, sıkışık apartman boşlukları, iç içe sesler.

Mahalle, geçmişin sıcaklığıyla bugünün umutsuzluğunu aynı kareye sığdırır sanki. 

Dil değil Küfür

Dizinin en güçlü yanı da küfür dili.  Argo, ironi, kısaltmalar, bozuk cümleler, sokak Türkçesi… Bu dil, karakterlerin gerçekliğini kurar. 

Artık kimse “doğru” konuşmaz. Dil, hınç, küfün, argo doludur. Sözcükler savunma mekanızması gibi işler aslında. Toplumun yeni iletişim biçimini sergilerken, yüzeysel, ama keskin; cahilce, ama sezgisel; kaba, ama gerçek.


 Osmanlı’daki Cariye Networkü

Harem'deki Sosyal ve Politik Ağ

Cariye Fiyatları, O Dönem 35 ile 130 altın lira;  Bugünün 230 gram altınına denk

                 fotoğraf: İndigo Dergisi

Nevin BİLGİN 

Osmanlı sarayına giren cariyeler, yalnızca güzellikleriyle değil, ardında kurulan geniş bir sosyal ve politik ağla da seçilirdi. Tarih boyunca ilk cariyeler, savaşlarda esir düşen şehirlerden ya da azatlı kızlar arasından seçilirken, zamanla harem farklı ırk ve kökenlerden gelen kadınları bir araya getiren karmaşık bir mekan hâline geldi. İstanbul gümrüğü yoluyla saraya getirilen cariyeler, sultanlar, devlet adamları, Kırım hanları ve valiler tarafından saraya sunulurdu.

Cariyelerin kökenleri ve statüleri, saraydaki konumlarını doğrudan etkilerdi. Hatıratlara göre, Çerkez kızları genellikle fakir ve alt sınıflardan, Abhaz kızları yüksek soylu ailelerden, Gürcüler ise orta sınıf ailelerden seçilirdi. Sultan Abdülmecid döneminde sarayda Çerkez cariyeler ağırlıkta iken, Sultan Abdülaziz döneminde Abhaz kökenliler ön plana çıkmıştır.

19. yüzyılın ortalarında esir alıp satmak yasaklanmış olsa da, Kafkas aileler hâlâ kızlarını gönüllü olarak saraya sunmaya devam etmiştir. Bunun yanı sıra, cariyelerin bir diğer temin yolu devlet adamlarının padişaha armağan olarak sundukları kızlardı. Sadrazamlar, divan üyeleri, valiler ve hatta padişahın kız kardeşleri, yetiştirdikleri veya satın aldıkları cariyeleri saraya sunar, böylece sarayla bağlarını güçlendirir ve siyasi nüfuzlarını pekiştirirdi.

             fotoğraf: Sözcü

Sarayda yer edinen her cariye, ileride hasek veya valide sultan olabilecek potansiyeli taşıdığından, kendisini saraya sunan kişiye minnettar olur ve gerektiğinde saray içindeki siyasi işlerde rol oynardı. Satın alma işlemleri resmi senetlerle kayda alınır, cariyenin yaşı, sağlık durumu ve kökeni belgelenirdi. Çoğunluğu 8-18 yaş arasında olan cariyeler, 35 ila 130 lira arasında fiyatlarla alınıp satılırdı. Ticaretin büyük kısmı Çerkez tacirler tarafından yürütülse de, Kafkas muhacirler de önemli bir paya sahipti.

Böylece Osmanlı sarayındaki cariyeler, yalnızca hizmetçi ya da eş rolünde değil, hediye edilenin yarattığı sosyal ve politik beklentiler ağı içinde hareket eden bir networkün parçasıydı. Her cariye, saraya adım attığı andan itibaren ardında bir güç oyunu ve bir minnet zinciri taşır; saray içindeki yükselişi, onu sunanların prestiji ve etkisiyle doğrudan bağlantılıydı.

Osmanlı'da cariye ticareti, sadece bir ekonomik işlem değil, aynı zamanda sosyal ve politik ilişkilerin şekillendiği karmaşık bir ağın parçasıydı. Bu ağda, cariyelerin kökenleri, sunuldukları kişiler ve sunuldukları dönemler, onların saraydaki yerini ve toplumsal statülerini belirleyen önemli faktörlerdi.

Özellikle 19. yüzyılda, cariyelerin alım satımı resmi belgelerle kayıt altına alınırdı. Bu belgelerde, cariyenin yaşı, sağlık durumu, kökeni ve satıcıyla olan ilişkisi gibi detaylar yer alırdı. Örneğin, 1874-75 yıllarına ait satış belgelerinde, cariyelerin yaşlarının 8 ile 18 arasında olduğu ve fiyatlarının 35 ile 130 lira arasında değiştiği belirtilmiştir. Bu fiyatlar, dönemin ekonomik koşullarına göre değişiklik göstermekle birlikte, cariyelerin değerini ve ticaretin ciddiyetini gösteren önemli bir göstergedir.

Bu dönemde, Osmanlı'da bir altın lira, yaklaşık olarak 6,6 gram saf altına eşdeğerdi. Bu durumda, 35 lira, yaklaşık olarak 231 gram altına; 130 lira ise yaklaşık olarak 858 gram altına denk gelmektedir. Bu miktarlar, dönemin ekonomik yapısını ve cariye ticaretinin büyüklüğünü anlamada yardımcı olabilir.

Cariyelerin alım satımı, sadece ekonomik bir işlem değil, aynı zamanda sosyal ve politik ilişkilerin şekillendiği bir süreçti. Bu süreçte, cariyelerin kökenleri, sunuldukları kişiler ve sunuldukları dönemler, onların saraydaki yerini ve toplumsal statülerini belirleyen önemli faktörlerdi.




Kaynakça: 

Göncü, T. Cengiz. Harem-i Hümâyûn’da Cariyelik 19. Yüzyıl

https://halktv.com.tr/yasam/osmanlida-cariye-fiyatlarinin-belgesi-ortaya-cikti-rus-ve-eflak-cariyeler-bugune-836458h

 KÜLTÜREL HEGOMONYA VE AYDINLARIN ROLÜ

Hegomonik kültürün üreticisi: Aydınlar

Özgür Piyasa, Bireysel Başarı, Reformculuk, İletişim Tekeli Söylemleri Ne Sağlar? 

Sivil Toplumla Rıza Nasıl Üretilir? 

Eğitim Sistemi, Medya, Dinle Hegemonya Nasıl Desteklenir? 


Nevin BİLGİN

Hegemonya, klasik anlamıyla “egemenlik” anlamına gelirken, modern toplumsal teori içindeki kullanımı zor ve rıza arasındaki gerilimi içeren iktidar ilişkilerini tanımlamakta. 

Hegemonik kültür, salt siyasal veya ekonomik zor ile değil, rıza üretme süreciyle inşa edili. Bu sürecin en stratejik aktörleri ise aydınlardır (entelektüeller). Aydınlar hem hegemonik kültürün ideolojik mimarları olabilir, hem de eleştirel ve karşı-hegemonik projelerin taşıyıcıları. Hegemonik kültür kurma stratejisi, eğitimden medyaya, kültür kurumlarından siyasi söylem üretimine kadar çok katmanlıdır. Ancak hegemonik kültür hiçbir zaman statik değildir; krizlerle, direnişle ve yeniden inşa ile sürekli bir mücadele alanıdır. 



     Gramsci

Antonio Gramsci’ye göre hegemonya, salt baskı ve zor yoluyla kurulan bir egemenlik değil, egemen grubun değer, inanç ve kültürel biçimlerini topluma “rızaya dayalı” olarak kabul ettirmesi.

Kültürel hegemonya, egemen sınıfın kendi dünya görüşünü toplumun ortak sağduyusu hâline getirerek, alternatif, eleştirel ve karşı-hegemonik düşünceleri marjinalleştirip dönüştürme mekanizmasıdır. Bu bakımdan hegemonik kültür, devletin ve sivil toplum kurumlarının desteğiyle, toplumsal alanda yaygın olarak kabul görmüş değer, norm ve anlam sistemlerini tanımlar.



Hegomonik Kültür Nasıl İnşaa Edilir? 

Hegemonik kültürün kurulması uzun süreli, çok katmanlı ve dinamik bir süreçtir. 

Öncelikle ideolojik ve külütrel alt yapının oluşturulması gerekmektedir. Ortak değerler, normlar, mitler ve semboller aracılığıyla bir dünya inşa edilir. Bu, sıradan insanların dünyayı anlamlandırma çerçevesi haline gelir ve getirilir. 

Egemen sınıfın çıkarlarını meşrulaştıran anlatılar  “özgür piyasa”, “bireysel başarı”, “reformculuk”, “iletişim tekeline söylemleri” de ideolojik hegemoniyi destekler. Bu anlatılar, medya, eğitim, edebiyat, popüler kültür, din, sanat gibi kurumlar aracılığıyla yayılır

Sivil Toplumla Rızayı Üretmek

A. Gramsci hegemonya kuramında “sivil toplum” kavramını vurgulamasıdır. Zorlama araçlarının ötesinde, iktidarın “sivil toplum kurumları” yoluyla rızayı ürettiğini belirtir. 

Eğitim sistemi, müfredat seçimleri, değerler aktarımı, milli tarih anlatıları hepsi hegemonik ideolojiyle uyumlu hale getirilir.

Medya ve iletişim araçları, kültürel ürünler, haber kanalları, sosyal medya gibi mecralar ideolojik kodları topluma sunar

Sivil toplum örgütleri, sendikalar, dernekler vb. kurumlar, halkla ilişkiler, normatif baskı ve uzlaşma kanalları aracılığıyla hegemoniyi destekler.

Din ve moral söylemleriyle de bu desteklenir. Din, etik ve ahlak söylemleri hegemonya projelerine kanalize edilir; inanç kurumları ile uzlaşma stratejileri geliştirilir. (Örneğin Gramsci, dinin rıza alanı olarak kullanılması üzerine düşünmüştür.)

Aydınların Entegrasyonu ve Kullanımı

Hegemonik kültürün uzun süre yaşaması ve yaygınlaştırılması entelektüellerin (aydınların) desteğiyle sağlanır.  Bu, hem geleneksel entelektüellerin içine çekilmesi hem de yeni organik entelektüellerin (halkla bağ kurabilen düşünce aktörleri) yaratılmasıyla olur.

Geleneksel entelektüeller (örneğin akademisyenler, kültürel elitler), mevcut hegemonik söylem içerisinde yer alıp onu yeniden üretirler.

Organik entelektüeller, toplumsal alt katmanlar içinde çıkarlarını gözeterek hem teorik üretim yapar hem pratiğe bunun yayılmasında rol oynar. Gramsci’ye göre bu tip entelektüeller, halkla bağ kurar ve söz söyleme kapasitesini toplumla paylaşır

Aydınlar, entelektüel emeğiyle hegemonik kültürün hem üreticisi hem yeniden üreticisidir.

Gündelik Hayat İnşası

Hegemonik kültür, insanların gündelik yaşantısına nüfuz eder, tüketim tercihleri, dil kullanımı, medya alışkanlıkları, aile ilişkileri, yaşam tarzı biçimleri. Bu noktada “doğal” görülen, itiraz edilmez hale gelen normlar devreye girer. Eleştirel düşünce, marjinalleştirilir.

Hegemonik kültür direngen olmalıdır: alternatif söylemler sürekli bastırılır, özneleşmeleri engellenir.

Kriz ve Yeniden Üretim Süreci

Hegemonik projeler, toplumsal değişim, krizler, karşı-hegemonik hareketler aracılığıyla sürekli sorgulanır. İttifaklar kurar, farklı toplumsal kesimlerle uzlaşmalar geliştirir. Anlatıların yeniden inşasına başvurur: yeni ideolojik kodlar geliştirilir. Gerekirse zor aygıtlarını (polis, hukuk, ordu) daha görünür biçimde devreye sokar. Entellektüel yeniden üretim projeleri (üniversite reformları, kültür politikaları) devreye girer. Bu mekanizmalar aracılığıyla hegemonik kültür sürekliliğini kısmen yeniden tesis eder.

Aydınların Rolü

Aydınlar, hegemonik kültür kurma sürecinin hem aracı hem savunucuları hem eleştirmenleri olabilir. Bu nedenle onların rolü çok yönlü olarak gelişir. 

Geleneksel entelektüeller, akademi, bürokrasi, kültürel kurumlar gibi alanlarda uzun süreli kurumsal mevkileri olanlar. Egemen ideolojinin sürdürücüsü olabilirler; kültürel hegemoninin kendi söylemlerini meşrulaştırmasında rol oynarlar.

Organik entelektüeller, toplumun değişik kesimleriyle doğrudan ilişki kurabilen, onların diliyle düşünce üretme kapasitesine sahip entelektüellerdir. Hegemonik projelerde, bu entelektüellerin yapılandırılması önemli stratejik adımdır.

Gramsci bu ayrımı özellikle vurgular; hegemonya kurmak isteyen bir sınıf, kendi organik entelektüellerini yetiştirmek zorundadır

Aydınların işlevi ideolojik üretim yanında, kültürel eleştiri, ağ kurma, iletişim, sınıf siyasetine köprü olma, kültür üretiminde aktif rol alma şeklinde gelişir. 

İdeolojik üretim: Metinler, makaleler, kitaplar, medya metinleri aracılığıyla hegemonik söylemleri kurar, yeniden üretir ve dönüştürür.

Kültürel eleştiri: Hegemonik kültüre bağlı kalmayan, alternatif projeleri savunan düşünce üretir. Bu, bir karşı-hegemonik söylemin imkânıdır.

Ağ kurma, iletişim: Aydınlar, toplumsal aktörlerle bağ kurar, söylemsel ağlar yaratır.

Sınıf siyasetine köprü olma: Hegemonik yapıların dışında kalan toplumsal kesimlerin kültürel dilini analiz edip o kesimlerle iletişim kurarak, onların kendi özneleşme süreçlerine katkıda bulunabilir.

Kültür üretiminde aktif rol alma: Sinema, tiyatro, edebiyat, müzik gibi alanlarda eser verip, halkla doğrudan iletişim kurar. Bu sayede hegemonik kültüre alternatif kültürel izlekler koyabilir.

Aydınlar, hegemonik projelere entegre olabildikleri kadar, hegemonik olana mesafeli duran eleştirel yollarla da konumlanabilirler. 

Aydınların Maddi Bağımlılıkları

Aydınların, maddi bağımlılıklar, kurumsal bağımlılıklar (örneğin devlet üniversitesindeki hiyerarşiler), kariyer beklentileri gibi pratik koşulları vardır. Bu koşullar ideolojik özerkliklerini zedeleyebilir. 

Eleştirel düşüncenin toplumsal pratikle bağımlılıklardan görece kurtarılması, hegemonik kültüre karşı direnç kapasitesini artırır. 

Bu konudaki tartışmalar, çağdaş eleştirel düşüncede entelektüel bağımsızlık ve toplumsal sorumluluk ekseninde yoğunlaşmaktadır. 

Hegemonik kültür, her zaman tam olarak hegemonik olamaz; karmaşık çelişkiler, çatışmalar ve çok seslilik barındırır. Karşı-hegemonik direniş, alternatif kültür, alt kültürler ve eleştirel entelektüel projeler aracılığıyla sürekli kurulur. Kültürel hegemoninin sürekliliği, toplumsal değişim, teknolojik dönüşüm, bilgi erişim biçimleriyle sınanır.

Aydınların etik sorumlulukları ile kurumsal bağımlılıkları arasındaki gerilim, hegemonik projeye teslim olma tehlikesi doğurabilir.

Hegemonik kültür, salt siyasal veya ekonomik zor ile değil, rıza üretme süreciyle inşa edili. Bu sürecin en stratejik aktörleri ise aydınlardır (entelektüeller). Aydınlar hem hegemonik kültürün ideolojik mimarları olabilir, hem de eleştirel ve karşı-hegemonik projelerin taşıyıcıları. Hegemonik kültür kurma stratejisi, eğitimden medyaya, kültür kurumlarından siyasi söylem üretimine kadar çok katmanlıdır. Ancak hegemonik kültür hiçbir zaman statik değildir; krizlerle, direnişle ve yeniden inşa ile sürekli bir mücadele alanıdır. 

Kaynakça: 

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/965528

https://blog.metu.edu.tr/e242422/kulturel-hegemonya

https://fihristkitap.com/gramscinin-hegemonyasiyla-turkiyenin-kulturel-ve-siyasi-yapisi/

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/540843

Gramsci, Antonio. Modern Hükümdar

https://www.felsefe.gen.tr/antonio-gramsci-kimdir/

10 Ekim 2025 Cuma

 ÇIPLAKLAŞTIRMA

NEOLİBERALİZM VE YURTTAŞIN ÇIPLAKLAŞTIRILMASI

SASKİA SASSEN TEORİSİ: Küresel Sermaye ve Yerel Yurttaş



NEVİN BİLGİN 

Küreselleşme ve neoliberal politikalar, modern devletlerin yurttaşlarına karşı sorumluluklarını yeniden şekillendirmiştir. 

Saskia Sassen’in “çıplaklaştırma” kavramı, bu dönüşümü anlatan bir teori. 

Çıplaklaştırma, devletin sosyal koruma mekanizmalarını terk etmesiyle yurttaşların küresel sermayeye karşı savunmasız hâle gelmesini ifade eder. 

Neoliberalizm ve Devletin Rolü

Neoliberal politikalar, devletin ekonomiye müdahalesini sınırlamayı, piyasa mekanizmalarını ön plana çıkarmayı ve kamu hizmetlerini özelleştirmeyi hedefler. Bu süreçte, devletin sosyal güvenlik işlevleri zayıflar; sağlık, eğitim ve konut gibi temel hizmetler piyasa koşullarına bırakılır. Sassen’e göre, bu durum yurttaşı ekonomik ve sosyal olarak savunmasız bırakır; devlet artık yurttaşını koruyamaz hâle gelir.

Çıplaklaştırma Kavramı

Sassen’in çıplaklaştırma kavramı, bireylerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki ve sosyal açıdan da korunmasız bırakılması anlamına gelir. Yurttaşlar, artık devlet tarafından sağlanan güvenceye erişemeyen, piyasa ve küresel sermaye güçlerine açık bir pozisyonda kalırlar. Bu süreç, özellikle neoliberal reformların yoğun yaşandığı alanlarda gözlemlenir; örneğin işsizlik, konut krizleri, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve göçmen politikalarında.



Küresel Sermaye ve Yerel Yurttaş

Neoliberalleşmeyle birlikte devlet, yurttaşın yaşamını düzenleyen ve koruyan mekanizmaları bırakırken, küresel sermaye yurttaşlar üzerinde artan bir etki alanı elde eder. Sassen, yurttaşların artık yalnızca ulusal değil, küresel ekonomik güçler karşısında da savunmasız olduğunu vurgular. Bu bağlamda, yurttaşın çıplaklaştırılması, ekonomik krizler, özelleştirme politikaları ve iş güvencesizliği ile somutlaşır.

Örnekler ve Güncel Durumu

Konut piyasası: Özelleştirme ve finansal krizler nedeniyle düşük gelirli yurttaşlar barınma hakkını kaybedebilir.

İş güvencesizliği: Geçici iş sözleşmeleri ve esnek istihdam politikaları, çalışanları ekonomik olarak savunmasız bırakır.

Göçmenler ve mülteciler: Devletin sosyal koruma mekanizmalarından yoksun bırakılan göçmenler, küresel sermayenin ve uluslararası piyasanın baskısına açık hâle gelir.


Sassen’in “çıplaklaştırma” kavramı, neoliberal politikaların yurttaş üzerindeki etkilerini anlamak için kritik bir analiz aracıdır. Devletin sosyal koruma mekanizmalarını terk etmesi, bireyleri ekonomik, hukuki ve sosyal açıdan savunmasız bırakır; küresel sermayeye açık hâle getirir. 


 MÜLKSÜZLEŞTİRME AĞLARI NEDİR? 


Nevin Bilgin

“Mülksüzleştirme ağları” kavramı, sosyoloji, ekonomi politik ve antropoloji disiplinlerinin kesişiminde ele alınan; mülkiyetin, emeğin ve üretim araçlarının el değiştirme süreçlerini analiz eden bir çerçevedir. Bilimsel olarak incelendiğinde bu ağlar, mülkiyetin sistematik biçimde belirli kesimlerden alınıp başka kesimlere aktarılmasını sağlayan yapısal, ekonomik ve ideolojik mekanizmaların bütünüdür.

Ekonomik Mantık: Değerin Merkezileştirilmesi

Marx’ın “ilkel birikim” kavramı burada temel referanstır. Kapitalist sistem, sermaye birikimini sürdürebilmek için sürekli yeni mülksüzleştirme alanları yaratır.

Bu, yalnızca toprağın ya da üretim araçlarının değil, zamanın, emeğin, bilginin ve doğanın da özel mülkiyete dönüştürülmesi anlamına gelir.

Mekanizma:

Özelleştirme: Kamu varlıklarının özel sermayeye devri (örnek: su, enerji, eğitim sektörleri).

Borçlandırma: Finansal kurumlar aracılığıyla bireyleri ve devletleri bağımlı hale getirme.

Kentlerin Rantlaştırılması: Mekânın değeri artırılarak yerel halkın dışlanması.

Dijital emek sömürüsü: Kullanıcı verilerinin (örneğin sosyal medyada) ücretsiz emek biçiminde metalaştırılması.

19. yüzyıl İngiltere’si: “Çitleme hareketleri” (enclosure) ile köylülerin ortak arazileri özel mülkiyete geçirilerek sanayi proletaryası yaratıldı.

20. yüzyıl Latin Amerika’sı: IMF ve Dünya Bankası politikalarıyla kamu sektörünün tasfiyesi, “yapısal uyum programları” aracılığıyla yeni mülksüzleştirme dalgaları doğurdu.

21. yüzyıl dijital ekonomisi: Google, Meta, Amazon gibi şirketler kullanıcı verilerini yeni bir mülkiyet biçimine dönüştürerek “veri sömürgeciliği” yarattı.

Bağımlılığın Kurumsallaşması

Mülksüzleştirme ağları yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve hukuksal bir altyapıya sahiptir.

Mülksüzleştirilen kesimlerin direncini kırmak için meşruiyet söylemleri üretilir.

“Verimlilik artışı” (özelleştirmeyi meşrulaştırır)

“Modernleşme” (yerel toplulukların tasfiyesini haklı çıkarır)

“Girişim özgürlüğü” (büyük sermayenin tahakkümünü gizler)

Biyoiktidar teorisi: İktidar artık sadece yasak koyarak değil, yaşamı düzenleyerek işler.

David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramı: Sermaye, krizlerini çözmek için sürekli yeni mülksüzleştirme alanları yaratır (örneğin emeklilik fonlarının finans piyasalarına aktarılması).

“Çıplaklaştırma” kavramı: Devletler, neoliberal politikalarla kendi yurttaşlarını koruma kapasitesini terk eder ve onları küresel sermayeye açık hale getirir.

Rızanın Üretilmesi

Mülksüzleştirme ağlarının sürekliliği, sadece zor yoluyla değil, rıza üretimiyle sağlanır.

Bu noktada medya, eğitim, teknoloji ve ideoloji birlikte çalışır.

Tüketim ideolojisi: Mülksüz birey, sahip olamadıklarını “tüketim yoluyla” telafi etmeye yönlendirilir.

Dijital gözetim: Platform ekonomileri, insanların davranışlarını ölçerek bağımlılık yaratır.

Algoritmik yönetim: Birey, karar verme gücünü algoritmalara devrettiği ölçüde öznesizleşir.

Mülksüzleştirme ağları, kapitalist genişlemenin organik bir parçasıdır; her kriz, yeni bir mülksüzleştirme dalgası yaratır.

Bu ağlar, toprağın çitlenmesinden verinin metalaştırılmasına kadar uzanan tarihsel bir süreklilik taşır.

Amaç, üretim araçlarını merkezileştirmek, direniş alanlarını ise parçalamaktır.

Kaynakça: 

David Harvey — “The ‘New’ Imperialism: Accumulation by Dispossession”

PDF versiyonu: https://socialistregister.com/index.php/srv/article/download/5811/2707/7738

https://www.academia.edu/34552120/Saskia_Sassen_Expulsions_Brutality_and_Complexity_in_the_Global_Economy

Ursula K.L. Guin ve Ayşe Tanas, Mülksüzler. 


KAPİTALİZM Mİ MÜLKSÜZLEŞTİRİR, MARSİZM Mİ MÜLKSÜZLEŞTİRİR İNSANI?



Nevin BİLGİN

Kapitalist sistemde “mülksüzleşme” dediğimizde, Marx’ın deyimiyle, üretim araçlarına sahip olmaktan yoksunluk; emeğin ürününden kopuş; yabancılaşma; emek gücünün metalaşması gibi olgular akla gelir.

Marx’a göre kapitalizmde işçi dört temel yabancılaşma biçimi yaşar:

Emek ürünüyle yabancılaşır: İşçi, ürettiği şeyi artık kendine ait hissetmez, çünkü ürün sermayenin sahibi tarafından alınır. 

Emeğin kendisiyle yabancılaşma: Emek bir kendini gerçekleştirme faaliyeti olmaktan çıkar, zorunlu döngü haline gelir; işçi üretim sürecini değil, emri izler. 



İnsanın öz benliğiyle yabancılaşma: İşçi, kendi “insani potansiyelinden” kopar; yaratıcı faaliyetten, öznel gelişimden uzaklaşır. 

Diğer insanlarla yabancılaşma: Emek ilişkileri rekabetçi, çıkar odaklı hale gelir; insanlar arası dayanışma zayıflar. 

Marx, kapitalizmde bu yabancılaşmanın bir zorunluluk olduğunu söyler; yani  yabancılaşma sistemin örgütlenme biçiminden kaynaklanır.

Ayrıca, modern kapitalizmle birlikte değer, meta fetişizmi gibi olgular devreye girer: Nesneler, emek sürecinden kopartılarak kendi başına bir “güç” haline gelir ve insan üzerinde belirleyici bir hal alır. 



Kapitalizmin mülksüzleştirmeleri

Sanayi Devrimi İngiltere’si (18.–19. yüzyıl)

Geleneksel zanaatkârlık, tarım ekonomisi, köy bir arada üretim gibi ilişkiler çözülürken, üretim fabrikalara, sermaye sahiplerine geçmiştir. Kırsal halk kentlere göç etmek zorunda kalmış, emeğini satmak zorunda olmuştur.



Bu dönüşüm, insanların doğrudan üretici olmaktan çıkarılarak ücretli işçilere dönüşmesini sağlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri: Büyük Buhran (1929 sonrası)

Emek gücünün iktisadi kriz koşulları altında değersizleşmesi; işsizlik, mülksüzleşme riskini artırmıştır. Sermayedarlar yatırımlarını durdurmuş, işçiler “işsizlik sigortası”, sosyal yardımlarla yaşamak zorunda kalmıştır.

Geç kapitalist merkez ülkelerde neoliberal dönüşümler (1980 sonrası)

Özelleştirmeler, kamu mülkiyetlerinin özel sermayeye devri, kamusal kaynakların ticarileşmesiyle birlikte birçok kişi doğrudan ya da dolaylı mülkiyet imkanından yoksun bırakılmıştır. Örneğin demiryolları, enerji şirketleri, telekomünikasyon şirketleri, altyapı kurumları özel sektöre geçmiştir.

Bu örneklerde önemli olan, “mülksüzleştirme”nin sadece yasal olarak mülkiyetin alınması değil, insanların üretim araçlarına erişememesi, sermaye tarafından kontrol edilen süreçlerde emek gücünü satmaktan başka seçeneğinin olmaması biçiminde ortaya çıkmasıdır.


Marksist mülksüzleştirme

Marksist teoride amaç, özel mülkiyeti ortadan kaldırarak üretim araçlarını toplumsallaştırmaktır. Emeğin özgürleşmesi; yabancılaşmanın kaldırılmasıdır. Ancak, sosyalist/komünist deneyimlerde bu ideal ile pratik arasında büyük uçurumlar oluşmuştur.

Teoride, özel mülkiyet toplumsallaşır; devlet ya da topluluk denetimi altına girer; üretim araçları özel kâr amacıyla kullanılmaz. Böylece emek sahibi, üretim sürecine katılır; üretim sonucu ile bütünleşir; emeğin ürünü topluma ait olur.

Ama bu teori, pratikte çoğu zaman yeni biçimde mülksüzleştirmeye dönüşmüştür. 

Özel mülkiyetin kaldırılması, tek merkezde devlet mülkiyeti haline gelmiş, bireysel özerklik azalabilmiştir.

Toplumsal katılım olsun denmiş olsa da, karar mekanizmaları genellikle yukarıdan aşağıya kurulmuştur.

Bürokratik sınıf ya da parti aygıtı, mülkiyetin asıl denetleyicisi hâline gelmiştir.

Sovyetler Birliği Örneği

Devrim sonrasında Bolşevik iktidarının mülkiyeti toplulaştırmasıyla birçok özel işletme kamulaştırıldı, tarımda kolektivizasyon (özel mülkiyeti ortadan kaldırıp üretimi kolektif (ortak) hale getirme sürecidir) yapıldı.

Ancak devlet aygıtı büyüdü; parti bürokrasisi güç kazandı.

Bu süreçte küçük üreticiler, köylüler zorla kolektifleştirmeye tabi tutuldu. Devletin kararları karşısında bireylerin iradesi sınırlı kaldı.

1980’lerde planlama krizleri, verimsizlik, siyasi bürokrasiyle halk arasında uçurumlar doğurdu. Nihayetinde 1989–1991’de sistem çöktü. 

İktisatçılar, Sovyet “devlet sosyali” modelinin birçok temel sorunu demokrasi eksikliği, fazlasıyla merkeziyetçilik ve üretim motivasyonunun düşüklüğü gibi sebeplerden kaynaklandığını belirtmektedir. 

Çin Halk Cumhuriyeti

Mao dönemi: toprak reformu, kolektivizasyon, devlet kontrolü yapıldı. 

Ancak 1978’le başlayan “reform ve açılım” politikaları ile piyasa mekanizmaları kısmen geri girdi; özel girişimcilik ve yabancı sermaye alındı. Bu süreç “Çin’e özgü sosyalizm” olarak adlandırıldı. 

Bu dönüşüm, devlet kontrolü ile sermaye ilişkilerinin karma bir bileşimini ortaya çıkardı; bazı eleştirmenler Çin’i “devlet kapitalizmi”ne evrilen bir model olarak değerlendirir. 

Çin deneyiminin Sovyet modelinden farklı olduğu, piyasa ögelerinin devlete bağlı kalması ve ekonomik büyümenin yükselmesiyle savunulsa da, eleştirmenler bunun “özgürlükçü sosyalizm” ile değil, devletin denetiminde piyasa kapitalizmi ile yakınlaştığını iddia eder. 

Doğu Bloku, Küba ve Vietnam

Doğu Bloku’nda Sovyet modeli benimsendi; benzer bürokratik sorunlar, merkezi planlama yetersizlikleri görüldü.

Bazı ülkelerde reform hareketleri (örneğin Polonya, Macaristan) sosyalist planlamadan piyasa yönelimli bir ekonomiye geçişi tetikledi.

Küba ve Vietnam’da daha yavaş liberalizasyon süreçleri bulunmakta; yer yer özel sektör ögeleri (turizm, yabancı yatırım) devlet kontrolü altında açıldı.



Özel Mülkiyet Kalktı Ama Pratikte Devletin ve Bürokrasinin Mülkiyeti Ortaya Çıktı

Tarihsel pratiklerde, ideal amaçla uygulama arasında çelişkiler ortaya çıkmış; özel mülkiyetin ortadan kalkması çoğu zaman “devletin ya da bürokrasinin mülkiyeti” haline dönüşmüş; bireyin üretim sürecine katılımı sınırlı kalmıştır. Bu da pratikte yeni bir “mülksüzleştirme” biçimidir: bireyin devlete ya da parti aygıtına bağımlılığı.

Kapitalizm insanı mülksüzleştirir. Marksist projeler teoride bu mülksüzlüğü ortadan kaldırmayı hedefler, ama pratik deneyimler çoğu zaman yeni biçimler üreten mülksüzleştirmelerle sonuçlanmıştır.


Kaynakça: 

https://www.yorku.ca/horowitz/courses/lectures/35_marx_alienation.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Marx%27s_theory_of_alienation

https://people.umass.edu/dmkotz/Soc_and_Cap_Lessons_00.pdf

https://iep.utm.edu/socialis

https://www.history.com/articles/socialism

https://www.simplypsychology.org/marx-alienation.html

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/787830

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2600822

https://www.ayrim.org/guncel/devletsizlik-ve-isci-sinifi-mulksuzlestirme-caginda-siyasal-dislanma/

https://gocvakfi.org/wp-content/uploads/2025/04/

https://marksist.net/elif-cagli/kapitalizm-cikmazda

Richard Sennett ve Aylin Onacak, Yeni Kapitalizm Kültürü

İlkin Başar Özal, Soğuk Savaş Tarihi

F.Engels ve Erkin Özalp, Aİlenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

K. Marx ve F.Engels, Komünist Manifesto